BİR SPİRİTUALİSTİN DÜNYASI

ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 13

Bu celsede sizlere yine tarihî ve edebî iki şahsiyeti tanıştıracağız...
Medyum önce karanlık tabakadan, geri varlıkların bulunduğu yerlerden geçiyor. Onlarla görüşüp dua ettikten sonra...

Varlık: Ayşe Karaosmanoğlu, Sultan II. Abdülhamid
Tarih: 8.5.1961
Usül: Hipnoz yoluyla ruhî infisal
Medyum : Ali

İdâreci - Yükselmenize devam ediniz.
Medyum - ... MAKSUT MEVKİİ... MAKSUT MEVKİİ.... Nefis koku.... Bulunduğum yer MAKSUT MEVKİİ...
İ- Lûtfen vasatınızı da söyleyin.
M- ... Kokulu mevki...
İ- Burada ciğerlerinizi o güzel kokuyla iyice doldurunuz. Bu kokuyu asla unutmıyacaksınız.
M- ... Yeşil bir bulutun üstüne oturdum... Burada dolaşmak istiyorum...
İ- Peki, dolaşınız.
M- ... Ufkî dolaşıyorum...
İ- Dolaşınız ve bize intibalarınızı anlatınız.
M- ... Etrafım saçları tamâmen plâtin renginde, gâyet nur yüzlü adamlarla çevrili... Vücutları bulut içinde...
Yüzlerini görüyorum... Koro hâlinde, ilâhi mi, birşey söylüyorlar...
İ- Evet, efendim.
M- .... Birisi ilerliyor... Konuşmak istiyor benimle...
İ- Kimmiş bu Muhterem Varlık?
M- ... AYŞE KARAOSMANOĞLU... (1) SULTAN ABDÜLHAMİD'in en küçük kızıymış. (2)
İ- Kendileri için dua edelim, efendim.... Ben ve bütün arkadaşlarım kendileri için dua ettik. ALLAH kabul etsin.
M- ... Dualarını ölmüşlerinize göndereceklermiş...
İ- Bizimle bu akşam görüşmek istiyorlar mı?
M- Hayır... SULTAN ABDÜLHAMİD görüşmek istiyormuş. (3)
İ- Lûtfen, bekliyoruz öyleyse.
M- ..... "Evvelâ, bizi biraz başbaşa bıraksınlar," diyor.
İ- Peki, efendim. ..... Bizden bir arzuları var mı acaba?
M- Çoktan beri benimle temas etmek istiyormuş...
İ- Ne mutlu öyleyse!
M- ... Ve, "HÜDÂ mükâfatını versin," diyor.... "Yeryüzünde benim hakkımda en iyi sen yazdın," diyor. (4) .... Alnımdan öptü...
İ- Arzuları var mı, efendim? Lûtfetsinler.
M- ... "Bol bol dua," diyor.
İ- Edelim, efendim, bir daha.... Hepimiz dua ettik. ALLAH kabul etsin.
M- ... "Berhüdar olsunlar," diyor... "Nasıl hizmet edebilirim?" diyor...
İ- Bâzı suallerimiz var, efendim. Cevap verirlerse, minnettar kalırız.
M-... Bizim vâsıtamızla bu akşam bir kere daha TANRI rızâsını tahsil etmeğe karar vermiş... "Arzu ettiklerini sorabilirler," diyor.
İ- Suallere geçmeden önce, acaba bu akşam bizi FÂTİH SULTAN MEHMET'le görüştürebilirler mi? Konuşmalarımızdan sonra.
M- "Kendi Kat'ına çıkmak için benim kudretim yok," diyor.
İ- Peki, efendim. Bizim bâzı maddî tecrübelerimiz olacak. Acaba bu akşam bize yardım edebilirler mi?
M- ... "Yardıma karar verdim," diyor...
İ- Öyleyse, ben içerdeki odada bir kâğıda bir sual yazacağım. Bu sualin cevâbını kâğıda kendi elyazısıyla verebilirler mi?
Varlık- Unutmamaları lâzım ki, delilsiz Cennet'e dahi gidilmez.
İ- "Her türlü şeyi yapacağım," demişlerdi de.
V - Yanlış anlamasınlar. Ben kendilerine "Kudretim nisbetinde her türlü yardımı yapacağım," dedim.
İ- Peki, efendim.
M- "Eğer arzu ettikleri bir yerde aynı anda Medyum'u, başka bir Medyum(u faaliyete geçirirlerse,
başka yerde yazdıkları sualin cevâbını yazdırırım," diyor.
İ- Şimdi şu anda başka bir Medyum'u uyutursam, Temas'a geçirirsem, bu olacak mı?
V- Evet.
İ- İçimizden kimi uyutayım, efendim? Kolay uyuyabilecek ve sizinle Temas temin edebilecek kim varsa, lûtfediniz.
V- Ben mâlûm olanlara açıklamağa memurum.
İ- Lûtfen, efendim. İçimizde mâlûm olanlardan yok mu?
M- ... Bir daha et de...
İ- Efendim, Neriman Hanım'ı uyutsam, bu işte muvaffak olabilecek miyiz?
M- ... Ayağa kalktı...
V- Ben mâlûm olanları açıklamağa memurum.
İ- Efendim, özür dileyerek bu şeyinizi anlıyamadık. Lûtfen açıklayın.
V- Ben Fenâ'dayken, TANRI yolundan ayrılmamaya, sarf-ı muktere erişmiş bir fâniyim. KUTB-ÜL AKTAB değilim. (5)
İ- Güzel birşey var ama, anlıyamıyoruz.... Şimdi, üstâdım, biraz evvel Ruhlar Âlemi'yle Temas ettirdiğim Neriman Hanım vardı.
İçimizde başka bir Medyum, veya Neriman Hanım'ı uyutayım mı? Bunu soruyorum. Biz câhiliz, lûtfedin.
V- Siz hiç elli kıyye yük taşıyan bir insana, 200 kıyye yük yükleyebilir misiniz?
İ-... ???.... Peki, efendim. Bu mevzuyu bırakalım.
V- HÜDÂ'dan tazarru ve niyazda bulunsunlar. İstediklerini kısa zamanda pişmiş görürsün.
İ- Peki, efendim. Öyleyse başka suallere geçelim. Öğrenmek kastıyla soruyorum. Tabiat Nizâmı nedir?
V- KURUCUSU'ndan başka kimsenin bilmediği ve kendisi için sonu olmayan İLÂHÎ NİZÂM'ın ta kendisidir.
İ- Bu nizâmın karakterleri ve esası var mıdır?
V- Tabiat dediğiniz nesne, allâme-yi tabiiyyunun koyduğu bir addır ki, mutekid insan bunu kabul etmez.
İ- Efendim, bunları öğrenmek için soruyoruz. Bize sinirlenmeden cevap vermenizi rica edeceğim.
V- Siz sinirlenmenin de ne olduğunu bilmiyorsunuz... Hizmetimi HAK yolunda istifâdenize sundum. Hizmete hazırım.
İ- Peki, teşekkür ederim. Bu şekilde suallere devam edeyim mi?
V- Elbette!
İ- Peki, öyleyse. Tabiat Nizâmı'na uyanların ALLAH'a ettikleri ibâdet, nasıl bir ibâdettir?
V- Tabiiyyunların "Tabiat Nizâmı" dedikleri şeyle ibâdet arasında hiçbir münâsebet yoktur.
Tabiat denen, Mükevvenat'ı da içine alan o varlık, eşyânın tabiatında meknuz hususiyetler gibi hususiyetler taşır.
Onun hâricinde herhangi bir harekete tevessül, insanın yaradılışının esâsiyle kaabil-i telif değildir.

TABİAT NİZÂMI'NIN İBÂDETLE HİÇBİR ALÂKASI YOKTUR!.. İBÂDET, EBNÂ-YI BEŞERİN İNSANLARI HİSSETMESİ, RUHUN YIKANMASI İÇİN HER TOPLUMUN BAŞLANGIÇTAKİ TELÂKKİ TARZLARINA GÖRE ŞEKİL ALMIŞ BİR TAKIM KAİDELER, RUHU YIKAMA VÂSITASIDIR.

i- Efendim, temizlik Tabiat Nizâmı'ndan muktebes bir fazilet midir?
M- ... "Üzülmeyin. .. Üzülmeyin ama," diyor, "mâhiyetini bilmediğiniz mefhumları birbirine karıştırarak sualler tanzim etmeyin," diyor.
İ- Çıkmayacak.
M - "Deminki sualinizin evvel emirde dilimiz bakımından hatâya düşüldüğünü söylemek isterim. Bu sual ne zarf, ne fâil kaidelerine uymadan evvel emirde yapılmış bir sual," diyor...
V- İçinde 'Tabiat Nizâmı, fazilet, müktebes...' Bunlar birbirleriyle ilgisi olmayan ayrı ayrı mefhumlardır. Faziletin târifini istiyorsanız, onu ayrı yapmam lâzım. Tabiatın târifini başlangıçta yaptım. Fazilet tabiattan iktibas edilmiş bir nesne değildir. Tabiat, faziletin meşmuudur.
İ- Evet, efendim. Fazileti de lûtfen târif eder misiniz?
V- İnsanı, gerçekten insan yapan hissiyatın fiiliyat hâline getirilmesi şeklidir.
İ- Efendim, cesâret ve kuvvet fazilet midir?
V- Faziletin târifini yapmıştım. "İNSANI, İNSAN YAPAN HİSSİYATIN FİİLİYAT HÂLİNE KALBEDİLMİŞ TEZÂHÜRÜDÜR," demiştim... Faziletle kuvvetin ne ilgisi vardır?.. TANRI tarafından size verilmiş kudreti iyi yönde kullanırsanız, fazilet hissini fiiliyata iyi şekilde intikal ettirmiş olursunuz.
İ- Efendim, Tâhir Şefik Bey, "Yıldızların Sâhibi yerde midir, gökte midir/" diye bir sual soruyorlar.
M- ... Tebessüm ederek cevap verdi: "Yıldızların Sâhibi de, suali soranın Sâhibi de ne yerdedir, ne göktedir. Her yerde hâzır ve nâzırdır."
İ- Mehmet Altun Bey diyorlar ki, "33 senelik idârelerinde 'Memleketi daha iyi idâre edebilirdim' diye bir şey düşündüler mi?
Pişmanlık duydunuz mu?"
V- Asla pişmanlık duymadım. Milletimi ve ülkemi müstakimâne, günün icâbatına uygun şekilde idâre ettiğime kaaniyim. Bahtiyârım ki, burada da muaheze edilmedim. Eğer kötü idâre etmiş olsaydım, benden sonra Devlet-i Aliyye'nin çok uzun zaman pâyidâr olması gerekirdi. Halbuki benden sonra Devlet-i Aliyye 15 sene dahi dayanamadı. (6)
İ- Ziver Bey soruyorlar: Kardeşiniz Sultan V. Murat (7) hakkında vermiş olduğunuz hükümden dolayı bir pişmanlık duydunuz mu?
V- Kitap, Sünnet, İcmâ-yı Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha'nın özünü teşkil eden İslâm Hukuku, "ez-zarurat tubihul mahzurat" der.
Belki mahzurluydu, fakat zarûret vardı.
İ- Neriman Hanım'ın ricası şu: Hayatta iken devrinizde en çok sevmiş olduğunuz şâir kimdir? Ve o şâirin hangi şiirini severdiniz?
M- ... "Bu sual için berhudâr olsunlar," diyor...
V- Bu vesile ile aleyhimde dâima söylenen bir iftirâyı da cerhetmiş olacağım. Elbettte, belki Genç Osmanlılar'ın okuduklarından daha fazla, NÂMIK KEMÂL'i (8) okur, ve mütelezziz olurdum. Kendisine karşı derûnî bir incilâbım vardı. Hazine-yi Hasse'den bir kuruş katmayarak, kendi cebimden masraf etmek sûretiyle kendisinin mezarını yaptırdım. (9) Bunu da ilân-ı hürriyetten sonra yanlış olarak tefsir ettiler. Ve hayrına kadar her sene İstanbul'un ücrâ bir yerinde dördüncü vâsıtayla kendisinin ruhu için mevlid okuturdum.
İ- Bu dördüncü vâsıtayı anlıyamadık. Açıklar mısınız?
V- Ben mutemet adamıma emir verdikten sonra, dört defa o emir başkalarının ağzından tekrar edilirdi.
İ- Efendim, Neriman Hanım diyorlar ki, "Namık Kemâl'in eserlerinden, beyitlerin en çok sevdiklerini bize söylerler mi?"
V- Sevdiğim ayrı, hakikat olduğunu kabul ettiğim ayrı... Hangisi istiyor?
İ- "Hangisi tercih ederlerse," diyor. Veya her ikisini de.
V- Murabba'yı çok severim. Kemâl bütün ömrü boyunca fikrini fiiliyle birlikte götürmüş olan insandır. En iyisini ifâde eden de:

Sipihrin bahtını, ikbâlini hep pây-mâr ettim,
Hamiyyet mesleğinde terk-i evlâd u iyyâl ettim.
Canımdan muazzezken vatanımdan infisal ettim
Sebât u azme hâil bir den-i dünyâ mı kalmıştır?

Hakikatini en çok kabul ettiğim mısra da (9) , VATAN KASİDESİ'nden bir mısradır:

Ne mümkün zûlm ile, bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır muktedirsen âdemiyyetten!

İ- Evet, efendim. Huşû içinde bütün arkadaşlarımız sizi dinliyorlar. Nihat Bey'in bir sorusu var: ATATÜRK, sizin hakkınızda, aleyhinizde neşriyat yapan gazetelerin neşrini yasak ettirmiş. Acaba bunun hakkında ne düşünürsünüz?
V- Bu mesele şahsıma âit olduğu için, kerem ediniz, temas etmeyiniz.
Ancak MUSTAFA KEMÂL, TÜRK MİLLETİ'nin başına bir TANRI mücâhididir...Kutup olmadığımı söylemiştim. Bu, Fenâ'da da böyleydi. Yalnız yaptığım, hayrân olduğum işlerden birisi de Harbiye'nin inkişâfı bütün imkânlarımla çalıştım. (10) Ve hiçbir Harbiyeli'nin kanına girmedim. (11)
İ- Mehmet Altun Bey diyorlar ki, "Mithat Paşa'nın âkıbetinden dolayı bir üzüntü duydular mı?"
V- Üzüntü kelimesi çektiğim ve çekmekte olduğum azâb-ı elîmin yanında pek hafif kalır.
İ- Efendim, Mükerrem Hanım'ın ricâsı da şu: Türkiye'nin siyâsî durumu nedir?.. Ve netice ne şekilde tecelli edecektir?
V- Gaybe taalluk eden bir sual...

EVLÂD-I MİLLET RUHLARINI FERT FERT HAYRA MÜTEVECCİH OLARAK YIKADIKLARI MÜDDETÇE, MİLLETİMİZİN BEKAASI MAHŞERE KADAR SÜRECEKTİR. BUNU MUHTELİF ZAMANLARDA SÂHİB-İ SELÂHİYETLER TEBŞİR ETMİŞLERDİR.

İ- Evet, efendim. Tâhir Bey şu nu soruyorlar: Fâtih'le sizin evliya olduğunuzu söylüyorlar. Bu doğru mudur, değil midir?
V- Kendim için hâşâ!
İ- Fâtih Sultan Mehmet için?
V- Sâhibine sorun.
İ- Güzel cevap!.. Efendim, Mehmet Bey diyorlar ki, "Medyumumuz'la Temâs'a geçtiğiniz anda, Medyumumuz'a teşekkür ettiniz, sizden bol miktarda bahsetti, diye... Bunu hangi kitabı veya hangi yazısı için söylediniz?
M- Cambridge'de yaptığım konuşma ve Mülkiye Şeref Kitabı'nda yazdığım yazı için.
İ- Efendim, Ahmet Bey soruyorlar: "Cemiyetimizin uykusundan ne zaman uyanacağını ve diğer muâsır milletler seviyesine çıkacağını" soruyor.
Ve "Ben görebilecek miyim?" diyor.
V- Târihi tetkik ederseniz, görürsünüz ki, büyük milletimiz ne zaman daha gelişmiş, TANRI lûtfuna ve ihsânına uğramıştır. Bunun, sorduğunuz sualin eşref saatle ilgisi vardır. Eşref saat, semâvî üç vakitte tecelli edecek. TANRI lûtfunu yine bu milletin üzerinden eksik etmiyecektir.
İ- Tâhir Bey diyorlar ki," Acaba bu üç vakti bize lûtfederler mi?"
V- Üç vakit, üç Ümm-ül Hayr'ın (12) aralarındaki mesâfeden daha kısadır.
İ- Efendim, bu söylediklerinizi biraz daha açıklar mısınız?
V- Haklısınız, ama ben de haklıyım... Haksız olan sizi yetiştirenlerdir.
İ- Lûtfen, efendim, bize yardım edin bu hususta.
V- Hicrî 3. yıldan beri bu zamana kadar üç Umm-ül Hayr'ın milletimize hayrı dokunmuştur. Ebül Haddab-ıl Mısr'ın annesi, Me'mun'un annesi,
ve Karşıyaka'da medfun Zübeyde Hanımefendi.... 4. Ümm-ül Hayr'dan olan TÜRK çocuğu TANRI lûtfu olarak bu milletin başına gelecektir.
M- ... Dört kişi "O devri görebiliriz," diye düşünmüşler... İkisi görecekmiş...
İ- Efendim, şimdi arkadaşlar şahsî suallerini sormak istiyorlar. Acaba lûtfeder misiniz?
V- Sorsunlar. Ancak kerem buyursunlar... Ve dahi kerem buyursunlar, zühûlete karışmasınlar!..
İ- Ziver Bey'in sorusu şu: Torunlarınız hakkında birşey söylemek ister misiniz? Kendilerine bildirelim.
V- TANRI islâh etsin!
İ- Hadiye Hanım'ın ricâsı şu: Çocuklarımın hayattaki durumları ne şekilde tecelli edecektir?
V- Hatırınızı kırmak için söylemediğimi, hassaten ilâve ederek, evvel emirde şunu söyliyeyim:

ÜÇ ÇEŞİT SAĞIRLIK VARDIR. BİRİSİ BEŞ HASSEMİZİN BİRİSİ OLAN KULAĞIMIZIN, İKİNCİSİ İZ'ANIMIZIN, ÜÇÜNCÜSÜ VİCDÂNIMIZIN SAĞIRLIĞI!..

Başlangıçta, zannederim, üç defa tekrar ettim. "Kadere ve gaybe taalluk eden sualleri cevaplandırmam, ve münkesir olursunuz," dedim.. Sonuç olarak şunu ilâve edeyim ki, yeryüzünde hangi Sührab arpa ektikten sonra buğday, buğday ektikten sonra arpa elde etmiştir?
İ- Efendim, Nihat Bey diyorlar ki, "Benim yarın Hükûmet nezdine göndereceğim yazılar, büyükleri birbirine düşürür mü?"
V- Evvelâ çok yanlış bir mefhum kullandınız. Büyükler tâbiri...

MÜKEVVENATTA YER ALMIŞ BİR TEK BÜYÜK VARDIR. HAMD, HER TÜRLÜ SIFAT O'NUNDUR!..

Sabaha karşı istiğfar etsin. Bahsettiği küçük yapılı ben-i beşerin birbirine düşmelerini düşünmeden evvel, kendi his âlemiyle fikir âleminin muharebesini yönetsin!
İ-
(başka şahsî suallerden sonra) Efendim, bizim suallerimiz bitti. Çok teşekkür ederiz. Acaba kendilerinin vakitleri varsa, bizi tenevvür etmek bakımından herhangi bir mevzuda konuşurlar mı?
V- Bir gün Cuma Selâmlığı'nda Cum'a edâ etmekteyim... Arkamdan bir ses işittim. "Toksun, açın hâlinden anlamıyorsun! Vaktine hazır ol!"...
Ben de kendisine aynı şekilde cevap verdim, "Tok, açın hâlinden anlamıyor. İz'anımın sağırlığını gidersin, " dedim.
İ- Var mı başka sual, efendim?
V- Ben, sizinle bütün hayırların başlangıcı olan günün doğumuna kadar kalabilirim. Yalnız iz'anınızın kulaklarını açınız
ve gözünüzü açınız ve etrafınıza bakınız.
İ- Bu arada Medyumumuz yoruldu mu acaba?
V- İki kişi müstesnâ, "Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz" sözünü hepiniz biliyorsunuz...
M- ... "Kusura bakmasınlar," diyor... Sâdece ârife târif gerekmezmiş, ama çok pişmeleri lâzımmış.... "Ârif değiller," diyor...
İ- Efendim, bundan sonra sualler şahsî olduğu için sormuyorlar.
V- Fenâ'da bulunuyorsunuz. Gözünüzü açıp ta karşınıza kimi çıkaralım?
İ- Efendim, Medyumumuz yoruldu. Müsaadenizle...
M- "Hele şükür!" diyor... Benim iyiliğim için götürüyor.... Burada kalamaz mıyım?...
İ- Hayır, efendim. Artık ayrılalım.
M- ... Alnımdan öptü...
İ- Bizim de hürmetlerimizi söyleyiniz. Kendileri için dua ettik.
M- "Hep dua edenleri, hürmet edenleri çok olsun," diyor.
İ- Nur içinde yatınız... Ayrıldınız mı efendim?
M- ... Kayboldu... Uğurluyorum...
İ- Sürâtle aşağı doğru iniyorsunuz.
M- ...... Şimdi kendi kendisini bilmiş...
İ- Kim, efendim?
M-... Gitti...

Çok uzun saatler süren bir Celse... Tabii şimdiye kadar yazdıklarımız sâdece başlangıç... Bir de celsenin hem içindeki bilgiler, hem de gelen varlıkların mâhiyeti hakkında inceleme safhası var....

Şimdilerde işimiz kolay... İnternet var... 1960'larda İnternet olmadığı için kitaplar arasına dalmak, ansiklopediler karıştırmak gerekiyordu. Günler süren bir faaliyet olduğu için pek az kimse böyle bir işe kalkışıyordu... Hâlimize şükredip, başlıyalım.

(4) Celse'nin bir yerinde Varlık, Medyum'a teşekkür ediyor. Kendisi hakkında yazdıkları için... Buradan anlıyoruz ki, Medyum, hem Sultan
II. Abdülhamid Han hakkında, hem de kızı Ayşe Karaosmanoğlu hakkında bilgi sâhibi... O zaman akla gelen ilk soru "Acaba bunları kendisi mi uydurdu?" oluyor!.. Zâten bu hemen her Ruhî İrtibat'ta ilk sorulması gereken hususlardan biri...

Bunu bilemeyiz... Tesbiti çok zor... Ama şu soruya cevap verilebilirse, belki bir netice alınır: "Medyum'un bilerek, şuurlu bir şekilde böyle bir şey yapmasından bir yararı var mı?.. Bunu öğünmek, itibâr sağlamak için mi yapıyor?" ... Bu Medyum'un böyle bir itibar arayışına ihtiyâcı yok, çünkü kendisi zâten toplum içinde çok itibârlı bir kişidir... İdi, vefat etti... Çok yüksek görevlerde bulundu. Yurtdışında Türkiye'yi temsil etti. Kitaplar yazdı, meşhur oldu. Pek çok Celse'de, pek çok Muhterem Valık'la irtibat kurdu. Şimdi bunlardan sonra "Bana Abdülhamid geldi" demekle kazanacağı bir şey yok.

İkinci bir ihtimal, Medyum'un Ruh ve beden münâsebetleri gevşememiş, yükselmemiş olmasına rağmen, Celse İdârecisi'nin yanlış telkinleri sonucu, Medyum'un bir Varlık'la Temas'a geçtiğini sanmasıdır. "Şimdi falanca ile görüşüyorsun" benzeri bir ifâde, ortada öyle biri olmadığı halde, uyuyan kişinin var sanmasına yol açabilir. Hipnozda bu mümkündür. Burada öyle bir durum da yok. Yâni Medyum, Abdülhamid'le irtibata geçtiğini sanıp şuuraltında ve şuurüstündeki bilgileri vermiş değil.

Üçüncüsü, başka bir Varlık gelip, Medyum'un şuuraltında ve üstündeki bilgilerden yararlanarak Sultan Abdülhamid rolüne bürünebilir mi?.. Mümkün... Ama o zaman da yine bir Ruhî İrtibat kurulmuş olur ki; ha o Varlık, ha bu Varlık, farketmez. Tehlikeli bir aldatma olmasın da, gerisine râzıyız.

Kendini Abdülhamid diye tanıtan Varlık, "Yeryüzü'nde benim hakkımda en iyi sen yazdın," diyor Medyum'a.... Bu doğru... Çünkü o yıllarda Sultan II. Abdülhamid'i savunan bir kesim olmasına rağmen, kendini "solcu, aydın, ilerici" sayan bir kesim de Sultan Abdülhamid'e "Kızıl Sultan, gerici, istibdat sultanı" gibi tâbirlerle alabildiğine saldırıyordu. Medyum'un onun hakkında böyle iyi birşeyler yazması pek cesâret edilecek iş değildi, "aydın"lar arasında!..

İncelememize devam etmeden önce, gelen varlıkları hele bir tanıyalım. Medyum tanıyor, ama biz tanımıyoruz. Kulaktan dolma bilgiler dışında hiç bir fikrimiz yok kendileri hakkında.

(1) AYŞE SULTAN KARAOSMANOĞLU 1887 doğumludur. Ubıh olan annesi Dördüncü Kadınefendi Müşfika Hanımefendi'dir. (1867-1961)

27 Nisan 1909'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi üzerine, babası ve ailesiyle birlikte bir süre Selanik'te Allatini Köşkü'nde hapis hayatı yaşadı. Ahmet Nâmi Bey ile evliliğinden Ömer Nâmi, ve Osman Nâmi, Mehmet Ali Rauf Bey ile ikinci evliliğinden Abdülhamid Rauf adlı oğulları oldu. 1924'te hânedan üyeleriyle birlikte yurt dışına çıkarıldı. 28 yıl Paris'te yaşadıktan sonra 1952'de hânedanın kadın mensupları için çıkarılan afla İstanbul'a döndü. 10 Ağustos 1960'da İstanbul'da vefat etti.

1960'ta yayımladığı 'Babam Sultan Abdülhamid' adlı hâtıraları, Abdülhamid'in kişiliği ve âile yaşamına ilişkin en önemli kaynaklardan biridir. Bu kitap, 1984'te Selçuk Yayınları tarafından tekrar ve resimli olarak basılmıştır. Kitap bizde vardır. Kütüphânemizde diğer Sultan Abdülhamid kitapları arasında mütenâ bir yere sâhiptir.

(2) Ayşe Sultan 10 Ağustos 1960'da vefat etmiş, 16 Mayıs 1961'de Celse'ye gelmiş, babasına rehberlik etmiştir. Verilen tek bilgi "SULTAN ABDÜLHAMİD'in en küçük kızıymış"... Yanlış!... Kendinden sonra 1891'de Ruha Sultan dünyâya gelmiş...

Yanlış bilgiler için ihtimaller neydi?.. Medyum'un uyuyor taklidi yapıp, palavra atma ihtimali... Burada öyle bir durum yok. Tam tersine, Medyum Sultan II. Abdülhamid'i ve âilesini tanıyor. Mâlûmatı da var. Ama böyle bir yanlış bilgi naklediyor... O takdirde ya Varlık hâlâ teşevvüş, şaşkınlık içinde, o yüzden o bilgiyi yanlış verdi, diyorduk. Ya da Medyum yanlış aktardı... Ya da bir başka Varlık, Ayşe Karaosmanoğlu diye, onun hüviyetinde göründü... En son ihtimal de, Varlık yanlış bilgiyi kasten vermiş olmasıdır. Acaba biz gerektiği gibi tebliğleri inceliyor, araştırma yapıyor muyuz, onu ortaya çıkarmak için...

Bunlara dayanarak biz görüşülen Varlığın geri biri olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü naklettiğimiz öyle saçma, zırva, aldatıcı bilgilerle dolu, rahatsız edici bir irtibat değil. Muhtemel bir "yanlış nakil" veya "imtihan" var!

(3) SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN 1842 yılında doğdu. Babası Abdülmecid Han, annesi Tir-i Müjgan Sultan'dır. Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızca'yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han’ı tahttan indirip şehit eden, böylece Osmanlı Devleti’nde idâreyi ele geçiren Emperyalist Hıristiyan Batı kuklası bazı Mason paşalar, Mason şehzâde Murad’ı tahta geçirdilerse de, ALLAH'ın bir hikmeti sonucu, Sultan V. Murad delirdi ve 93 gün sonra tahttan indirildi. Mason Mithat Paşa liderliğindeki ekip Abdülhamid'i "devlet işlerine karışmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracağı kanunlara göre hareket etmesi" şartıyla, pâdişah yapmak durumunda kaldı.

II. Abdülhamid Han, tahta çıktığında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın eşiğindeydi. Karadağ ve Sırbistan’da savaş aleyhimize dönmüş, Bosna-Hersek ve Girit’te ayaklanmalar çıkmış, mâlî kriz son haddine varmıştı. Bu arada Sadrazam Mithat Paşa ve Mason arkadaşlarının şart sürdüğü Meşrutiyet 23 Aralık 1876’da ilân edildi. Ancak gayrimüslimlerin de yer aldığı Meclis-i Mebusan’ın ilk işi Rusya’ya harp ilânı oldu. 93 Harbi diye târihe geçen bu savaş, Osmanlı Devleti için tam bir felâket getirdi. Ruslar İstanbul önlerine, Yeşilköy'e kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan’dan İstanbul’a hicret etti. O ana kadar birşey yapamamış olan Sultan II. Abdülhamid mütareke istedi. Hiç dahli olmamasına rağmen, çok toprak kaybına muhatap oldu. Ayastefanos antlaşması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum’u kaybediyordu. Ancak İngiltere ile anlaşan Abdülhamid Han, Kıbrıs’ın idâresini onlara bırakmak şartıyla, yeniden toplanan Berlin Konferansı’nda kaybedilen toprakların bir kısmını geri aldı. Ardından devleti parçalanma ve yok olma yoluna doğru götüren Meclis-i Mebusan’ı kapattı (13 Şubat 1878) ve Mithat Paşa ekibini devredışı bırakarak, Devlet idâresini tümden eline aldı.

Abdülhamid Han büyük meseleler karşısında bunalan Osmanlı Devleti’ni bundan sonra dâhiyâne bir siyâset, adâlet ve fevkâlâde bir kudretle yönetti. Düyun-u Umûmiye idâresini kurarak 252 milyon altın tutan devlet borçlarını 106 milyona indirdi. Memlekette büyük bir imâr faaliyeti ile eğitim ve öğretim seferberliği başlattı. Çoğu şahsî parasından olmak üzere câmi, mescit, mektep, medrese, hastane, çeşme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile döşedi. Yunanlar'ın Girit’te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya başlamaları üzerine, Yunanistan’a harp ilân etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte aşan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan’ın tamâmen Osmanlı eline geçeceğini anlayan Avrupalı devletler, onu sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.

Yahudiler'in Filistin’de bir cumhuriyet kurma teşebbüslerinin karşısına çıktı. Onların "Az bir toprak verin,Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim" tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındığını, asla terk edilemeyeceğini sert bir dille bildirdi. Filistin halkının topraklarını Yahudiler'e satmaması için gerekli tedbirleri aldı. Doğu Anadolu’da Ermeni hareketlerine karşılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asâyişi temin ile Osmanlı hâkimiyetini pekiştirdi.

Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti’ni parçalamanın ve İslâm’ı ezmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar bu Türk hakanına karşı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan’ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diğer taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bâzı gaafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Bu arada Pâdişâh’ın devlet idâresinde nüfuzunu kırmak isteyen Batılılar, Mason İttihat ve Terakki mensuplarını kışkırtarak ayaklandırdılar.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilân edildi. Böylece 33 yıl durmuş olan facialar tekrar başladı. 31 Mart Vak'ası, yâni irticâi ayaklanması sonucu, İttihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selânik’e gönderildi (27 Nisan 1909). Balkan Harbi'nde (1912) Selânik Yunan'a terkedilince, tekrar İstanbul'a ve Beylerbeyi Sarayı'na getirildi. 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda vefat eden Abdülhamid Han’ın nâşı Çemberlitaş’ta, dedesi Sultan II. Mahmut’un türbesindedir.

(5) KUTB-UL AKTAB, "Kutuplar Kutbu" demektir. Sözlükte kutb kelimesi “değirmenin mili, eksen demiri, eksen; gökyüzünün kuzey yarım küresinde bulunan yıldız; bir topluluğun yöneticisi” gibi anlamlara gelir... Tasavvufta ise “velîler zümresinin başkanı, dünyanın ve âlemin mânevî yöneticisi olduğuna inanılan en büyük velî” mânasında kullanılmış, onun işgâl ettiği makama da kutbiyyet denilmiştir. Ayrıca kutbun yönetimi altında bulunduğuna inanılan çeşitli velî gruplarının her birinin başkanına da "kutub" adı verilir. Bu durumda birinci anlamdaki kutbu öbürlerinden ayırmak için ona kutb-ül aktâb denilir... Fakat tasavvufta mutlak olarak kutub denildiği zaman "en büyük velî, insân-ı kâmil" anlaşılır. İlerde daha geniş açıklama yapacağız.

Sultan Abdülhamid "Ben TANRI yolundan ayrılmamaya, sarf-ı muktere erişmiş bir fâniyim. KUTB-ÜL AKTAB değilim," diyerek bâzı sorulara cevap vermesinin mümkün olmadığını anlatmaya çalışmıştır. Ancak Celse İdârecisi, Varlığın tâbiri ile daha "pişmemiş" olduğu için, o tarz sualler sormuş, sorulmasına izin vermiştir.

(6) Varlığın, Eğer kötü idâre etmiş olsaydım, benden sonra Devlet-i Aliyye'nin çok uzun zaman pâyidâr olması gerekirdi. Halbuki benden sonra Devlet-i Aliyye 15 sene dahi dayanamadı" diyor ki, doğrudur. 1908'de onu deviren İttihatçılar 1911'de Trablusgarb Harbi'ne, 1912'de Balkan Harbi'ne, 1914'de I. Cihan Savaşı'na girdiler, 1918'de tümden yenildiler, kaçtılar. Millî Mücâdele'den sonra 1922'de Saltanat kaldırıldı. Yâni, Osmanlı Devleti yıkıldı, 1923'de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Rakam doğrudur. 15 sene dayanamadı!..

(7) Sultan II. Abdülhamid'in, ağabeyi Murad'a Çırağan Sarayı'nda bir nev'i hapis hayâtı yaşatması sorulmuş Celse'de... Pâdişah buna mecburdu, çünkü Batılılar'a direnen Abdülhamid'i tahttan indirip, tekrar Murad'ı başa geçirmek isteyenler vardı. Hattâ bu yüzden Çırağan Sarayı'na bir baskın dahi düzenlemişler, muvaffak olamamışlardı.

Celsede Varlık, bu konuda "ez-zarurat, tubihul mahzurat" demiş... Bu ifâde "zarûretler, mahzûrâtı mübâh kılar, yâni, yapılması men ve yasak edilmiş bâzı şeyler vardır ki, bunları yapmak, zarûret hâlinde mübâh hükmünde olur, bundan dolayı, yapan cezâlandırılmaz" demektir. Şehzâde Murad'ın Çırağan Sarayı'nda sıkı gözetim altında tutulması bir zorunluluktu. Bundan dolayı Varlık bir pişmanlık duymadığını belirtiyor.

Bu bölümde kullandığı "Kitap, Sünnet, İcmâ-yı Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha'nın özünü teşkil eden İslâm Hukuku" ifâdesi de doğrudur. İslâm'da hüküm önce Kur'an-ı Kerim'e, sonra Peygamber'in Sünneti'ne, sonra çağdaş ilim adamlarının ortak kararına dayanarak verilir. Geçmiş din ve ilim adamlarının verdiği kararlarla da kıyaslanır, doğru mu, yanlış mı diye...

(10) Rahmetli Sultan II. Abdülhamid, pek çok askerî bina ve tesis yaptırmıştır. Aslında bahsettiği Harbiye Sultan II. Mahmut tarafından 1834 yılında inşâ edilmişti. Zâten Varlık "inkişâf ettirdim, geliştirdim" diyor ki, doğrudur. Harbiye, 1908 yılına kadar geçen süre içinde öncelikle piyâde ve süvâri subaylarını yetiştirmiştir. 1905 yılında II. Abdülhamid tarafından beş ordu merkezinde açılmış olan Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat Harbiye mektepleri kısa bir süre sonra, ülke küçülünce kapatılmışlardır. Bundan sonra sâdece İstanbul'daki "Harbiye Mektebi" eğitim ve öğretime devam etmiştir... Şimdi bütün askerî okullar kapanıyor!.. "Evhamlı" diye bildiğimiz Abdülhamid, amcası Sultan Abdülaziz paşalar, amiraller tarafından öldürülmesine rağmen, korkup askerî okulları kapatmadı da, "Abdülhamitçi" geçinen Erdoğan ve AKP'liler ödleri bir yerlerine karışıp askerî okulları, hastahâneleri, mahkemeleri, tesisleri, kurumları kapatıyor!.. Yazık!.. Yazık!..

II. Abdülhamid döneminde askerî personelin yetiştirilmesi, geliştirilmesi için bir çok tesis, karakol ve kışla yapıları inşâ edilmiştir. Bunların birçoğu maalesef günümüze kadar ulaşamayıp, ancak kayıtlarda kalmıştır. Bu vesile ile bunları sıralamak isteriz.

- Boğaziçi ve Çanakkale’de yer alan istihkâm ve bataryaların onarımı ve donanımı Genellikle, Araf Paşa döneminde (1882) inşâ edilen
bu yapılar; cephânelik, boğaz koruma ve kontrol binâlarıdır. (Çanakkale Savaşı bunlarla kazanılmıştır)
- Erzurum’da inşâ edilen askerî depo, koğuş, mutfak, tecrid ve yemekhâne
Bu yapılar Erzurum-Dumlu’da yer alıp, 1894 yılında Şahap Paşa tarafından Tiranlı Binbaşı Mahmut Mavret Bey’e inşa ettirilmiştir.
- 1888-1889’da Yıldız sarayı yakınına Orhaniye ve Muhabere Kışlaları inşâ edilmiştir. 1886’da inşâ edilen Orhaniye Kışlası
günümüze kadar gelmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri Merkez Komutanlığı’nca kullanılmaktadır.
- Harbiye Askerî Yemekhâne (1887)
- İstanbul Selimiye Tazılar Ahırı, Kışla, ek binalar (1893)
- Beykoz Askerlik Şubesi (1894)
- Maltepe Cephânelik ve Barut Deposu (1897)
- Büyükdere Çayırı Karakolu (1900)
- Topkapı Sarayı , Bağdat Kasr-ı Hümâyûn Karakolu (1901)
- Ecdadiye Köyü Karakolu (1901)
- Kâğıthâne Karakolu (1901)
- Kurbağalıdere Cephâneliği (1901)
- Sarıyer Subay Misâfirhânesi (1902)
- Edirne Kıyık Tabyası.... İlk inşâ tarihi olarak, II. Mahmud dönemi Osmanlı-Rus Savaşına (1828-1829) kadar gitmektedir. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Edirne’de yer alan tabyalar yeniden inşâ ve güçlendirme çalışmaları başlatılır. Kıyık/Kıyak Tabyası olarak bilinen yapıların Müstahkem Mevkii girişinde yer alan kitâbenin ifâdesine göre 1304H./1886M. târihinde inşâ edilmiştir.
- Edirne Askerî (Merkez) Hastahânesi (1887)
- 1900’de inşâ edilen ve 1971 yılında da Tümen binâsı olarak kullanılan Dâire-i Münşire (Tugay Binâsı)
- Karaağaç (Timurtaş) Askerî Hastahânesi (1889)
- Edirne-Uzunköprü Askerî Karargâh Binâsı (1892)] ve Askerî Depo (1903)
- Amasya’da yer alan Saraydüzü Kışlası, Mutasarrıf Mehmet Kemâl Bey tarafından 1898-1900 yılları arasında inşâ ettirilmiştir
1944’de harap olması neticesinde yıktırılarak yerine bugünkü orduevi yaptırılmıştır.
- Afyon Askerî Depo
- Antakya Kışla
- Balıkesir-Gönen Askerî Depo (1900)
- Bayburt Askerî Depo
- Bursa Karakolu (1906)
- Bursa Askerî Depo
- Bursa-Mustafakemalpaşa/Kirmastı Askerî Depo
- Denizli Kışla-Askerî Depo
- Denizli-Çal Karakolu
- Elazığ Kışla (1882)
- Erzincan Evrak ve Harita Mahzeni Binâsı (1893)
- Erzincan Zâbitan Dâiresi (1895)
- Erzincan Hamidiye (Harbiye) Kışlası (1895)
- Geyve Askerî Depo (1900)
- Gümüşhâne Kışla
- Kocaeli-Karamürsel Askerî Depo
- Mersin Kışlası (1896)
- Siirt Kışlası (1901)
- Trabzon Askerî Hastahâne (1883) ve Hamam (1883)
- Van-Başkale Kışla (1880)
- Van’da Karakol (1900)
- Erzurum Merkez Askerî/Maraşal Çakmak Hastahânesi (1897)
- Eskişehir Eski Karagâh ve Taş Depo (1900-1905)
- Isparta Askerî Karargâh (1904)
- İzmir-Konak Askerî İstirahatgâh (1901)
- İzmir-Konak Askerî Hastane (1890)
- Kırklareli Taş Tabya (1882)
- Askerî alanda ihtiyacın karşılanması amacıyla kurulmuş olan fabrikalar da vardır.
Tophâne/Şeyandir Top Fabrikası (1881),
Mavzer Tüfek Fabrikası,
Mermi-Fişek-Barut Fabrikası ve Ansaldo Fabrikaları gibi, genelde İstanbul'da kurulmuştur. Bunların I. Cihan Harbi'nde ve Millî Mücâdele'de ne derece yararlı olduğu âşikârdır.... Abdülhamid Han, bu askeri binâların dışında pek çok başka eserler de inşâ ettirmiştir.

(11) Sultan II. Abdülhamid Han, saltanatında Sultân Abdülhamîd, sadece 5 kaatilin idâmını onayladı, diğerlerini müebbede çevirdi.
Öldürttüğü hiçbir Harbiyeli yoktur.

(8) NÂMIK KEMÂL , 21 Aralık 1840 târihinde doğmuş, yazar, gazeteci, devlet adamı ve şâirdir. Babası Yenişehirli Mustafa Âsım Bey, annesi aslen Arnavut olan Fatma Zehra Hanım’dır. Vatan, millet, hürriyet kavramlarına bağlı bir Tanzimat Devri aydınıdır. Bu kavramları Türk fikir hayatına ve edebiyatına sokan kişi kabul edilir.

Nâmık Kemâl'in çocukluğu annesinin babası Abdülâtif Paşa’nın yanında geçti. Abdülâtif Paşa’nın değişik kentlerde görev yapması nedeniyle düzenli bir eğitime devam edemedi. Özel dersler aldı Arapça ve Farsça öğrendi. Heyecanlı, kavgacı kişiliği, akıcı, parlak üslubu nedeniyle devrinin diğer yazarlarından daha fazla tanındı. Daha fazla da sıkıntı çekti, sürgüne uğradı. “Vatan Şâiri” , “Hürriyet Şâiri” olarak anılan Nâmık Kemâl, şiirin yanısıra tenkit, biyografi, tiyatro, roman, tarih
ve makaale türlerinde eserler verdi. Özellikle Türk edebiyatının ilk edebî romanı olan "İntibah" ve Batılı anlamda Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan "Vatan yâhut Silistre" eserleriyle ünlüdür... 2 Aralık 1888'de, Sakız Adası'nda vefat etmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü eserleri ve fikirleriyle etkilemiştir. Eserlerinden HÜRRİYET KASÎDESİ pek meşhur ve çok etkileyicidir. Celsede "Vatan Kasîdesi" diye geçiyor. Öyle de bilinir. . Ancak Varlık, BEYİT diyeceği iki mısra için MISRA demiş, doğru değil. Kasîde 31 beyit, 62 mısradan oluşur.

Sultan II. Abdülhamid'in Nâmık Kemâl hakkındaki düşünceleri şöyledir:

- “Kemâl Bey, benim mağdurlarım arasında sayılır. Belki biraz da öyledir. Fakat aslında o, kendi kendisinin mağduru idi."

- "Kendilerine Yeni Osmanlılar dedirten birkaç kişi arasında en çok gözümün tuttuğu Kemâl Bey’dir. İtiraf ederim ki,
vatanperver bir insandı. Mülkün bekaasını her şeyin üstünde görüyordu. Daha önce de söylediğim gibi,
Kemâl Bey’in Magosa’ya (zindana) gidişi, Midilli’ye (sürgün) gönderilişi hep kalemine ve vatanseverliğine kıyamadığım içindir.
Yoksa çok daha ağır cezâlara çarptırılması icap eden işlere girip çıkmıştır."

- "İstanbul’da kalması mahzurluydu. Çünkü çevresine toplananlar onu kışkırtıyorlar, diledikleri gibi kullanıyorlardı.
Nitekim bu yüzden hapsettim, sürgün ettim ama muhabbetimi bir gün bile eksiltmedim. Nerede olursa olsun, kendisi
ve âilesi refah içinde yaşamıştır. Bana olan minnet ve şükranını anlatan mektupları, Yıldız Evrâkı arasında saklıdır.”

(9) Nâmık Kemâl, 2 Aralık 1888 günü, 48 yaşında hayâtını kaybetti. Sakız Adası'nda bir câminin haziresine defnedildi. Arkadaşı Ebüziyya Tevfik, şâirin Bolayır’da gömülme arzusunu Padişah II. Abdülhamid’e iletince nâşı Gelibolu’ya nakledildi. Bolayır’da Orhan Gazi’nin oğlu Şehzâde Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına gömüldü. Birkaç yıl sonra Sultan Abdülhamid bir türbe yaptırdı. Varlığın, "Hazine-yi Hasse'den bir kuruş katmayarak, kendi cebimden masraf etmek sûretiyle, kendisinin mezarını yaptırdım" demesi doğrudur. Türbenin planını Tevfik Fikret çizdi. 1912 Mürefte-Şarköy depreminde sütunlar zedelendiği için hâlen mermer kaplı bir kabirde bulunmaktadır....

Öte yandan Nâmık Kemâl"in ölümünden sonra II. Abdülhamid, kendisiyle alabildiğine cebelleşen bu şâirin oğlu Ali Ekrem’i sarayda görevlendirdi, babası Mustafa Âsım’ı ise saraya müneccimbaşı tayin etti.

GENÇ OSMANLILAR YENİ OSMANLILAR diye de bilinir. Sultan Abdülaziz döneminde başlayıp, II. Abdülhamid döneminin başlarında devam eden Tanzimatçılar'a karşı çıkan ilericilik hareketine GENÇ OSMANLILAR, II. Abdülhamid'in son döneminde ortaya çıkan harekete de JÖN TÜRKLER denir. Nâmık Kemâl., Ziya Paşa ,
Ali Suavi Genç Osmanlılar ekibinin önde gelen isimleridir.

Bilmediğimiz kelimelere gelince, SARF-I MUKTER diye bir ifade bulamadık. Ya kayda yanlış geçmiş, ya da Medyum yanlış nakletmiş....
KIYYE, bir ağırlık ölçüsüdür, "okka" demektir, 1.282 gramdır. "Siz hiç elli kilo yük taşıyan bir insana, 200 kilo yük yükleyebilir misiniz?" demiş Varlık.
ALLÂME "derin ve çok bilgisi olan, çok büyük âlim. meşhur olmuş büyük mütefekkir, her ilimde ihtisas sâhibi" demek...
TABİİYYUN. "tabiatçılar. naturalistler, 'her şeyi tabiat yapıyor' diyen, maddeye dalmış, Allah'tan mânen uzaklaşmış kişiler" demektir. Böylece ALLÂME-Yİ TABİİYYUN tamlaması, "Herşeyi Tabiat'a bağlayan ilim adamları" demek oluyor.
MÜKEVVENAT , "yaratıkların bütünü, yapılmış ve yaratılmışlar, bütün mahlûkat" demektir.
KÂİNAT, "Evren, Dünya, Acun, herkes, yaratıklar, yer gök, var edilen şeylerin hepsi. yaratılanlar. mevcudat. âlemler" demek ama, çoğu zaman "uzayta olan herşey" diye alınıyor, görmediğimiz binlerce âlem sayılmıyor. MÜKEVVENAT'ın KÂİNAT'tan farkı, gördüğümüz görmediğimiz bütün âlemleri kapsamasıdır.
EBNÂ-YI BEŞER, "insanoğulları " demektir.
EVVEL EMİR şimdilerde "oldum olası" diye kullandığımız tâbirle aynı anlamdadır.
MEŞMU kelimesini de bulamadık. . Ya kayda yanlış geçmiş, ya da Medyum yanlış nakletmiş.... Böylece "tabiat, faziletin meşmuudur" cümlesi de anlaşılamadı.
CERHETMEK, "yaralamak" demektir. Varlık "iftirayı cerhedeceğim" diyor, "çürütmek" anlamında kullanmış.
İRCİLÂB, "celbedilme. çekilme. sürülüp götürülme" demektir. Varlık, Nâmık Kemâl için "kendisine karşı derûnî bir incilâbım vardı" demiş,
"içten bir çekilme, bir câzibe duyuyordum" demek istemiş.
HASSATEN, " özellikle, bilhassa" demektir.
ZÜHÛLET, ZÜHUL "iş çokluğu veya dalgınlık sebebiyle yanılma, geciktirme, ihmal etme" demek... Herhalde varlık "çok şey düşünmekten yanlış sorular sorulmasın" demek istemiş... Yanlış alınmış bir kelime de olabilir.
SÜHRAB, Şehnâme'de geçer, Rüstem'in oğludur... Varlık "hangi Suhrab arpa ekmiş" şeklinde kullanmış... Bizim "Hangi Temel hamsi sevmez?" dememize benziyor.
EŞREF SAAT, "bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman, iş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman" anlamındadır. Kelime karşılığı "çok şerefli saat, çok makbûl saat" şeklindedir.

ÜÇ ÜMM-ÜL HAYR, "hayırlı evlât doğuran üç hayırlı ana" demektir.
Birincisi, Varlığın Ebül Haddab-el Mısr diye verdiği hadis âlimidir. 1149 senesinde Endülüs’te doğdu, önce burada ilim tahsil etti. Sonra Mısır’a gelip oraya yerleşti. Birçok hâfızdan hadîs-i şerîf dinledi. “Sahîh-i Müslim”i ezberleyen hâfızlardandır. 1235 senesinde Kâhire’de vefât etti. Daha çok El-Endülüsî diye bilinir. Bu hayırlı evlâdın hayırlı annesi Hz. Hüseyin soyundan Emet-ür-Rahmân'dır. Yâni, Peygamber torunudur... Haddab pek çok yerle birlikte Horasan, İran ve Irak'ı dolaşmış, oralardaki Türkler'in hadis bilgisine katkıda bulunnuştur.
Memun veya Abdullâh Memûn, 813-833 arasında Abbasi halifesidir. Halife Hârun Reşid'le İranlı (Sogd) bir câriyenin oğludur. Döneminde mezhep kavgalarının kaldırmaya çalışmıştır. Eli açıklığından, Hz. Muhammed ve İslâm dini hakkında büyük hürmetinden, ılımlı fikir ve hareketlerinden, adâletinden ve şiire olan sevgisinden bahsederler. Türkler'le hep iyi ilişkide olmuştur. Bu yüzden ikinci hayırlı ananın hayırlı oğludur. Me'mun zamanında Horasan ve Azerbeycan'da bâzı ayaklanmalar olmuş, sapkın Babek isyânını bastırmıştır.
Üçüncü hayırlı ana, MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK'ün hayırlı annesi ZÜBEYDE HANIM'dır. .. Mustafa Kemâl'in Türkler'e hizmetini anlatmaya gerek yok... Varlık niye sâdece bu üç anneyi "hayırlı" saymış, neye dayandırmış?.. Bilinmez ama, üç ana da gerçekten TÜRKLER için çok hayırlı evlâtlar dünyâya getirmişlerdir.

Abdülhamid diye gelen Varlık, bu söylediklerini Hz. Muhammed'den rivâyet edilen bir hadise dayandırmaktadır. Buna göre, zaman içinde, sürekli saldırı altında olan müslümanların başına, özellikle TÜRKLER'in yararına faaliyet gösterecek dört önemli kişi gelecektir. Varlık bunlardan üçünün eşref saate uygun olarak geldiğini, dördüncünün gelişinin de bu üç Ümm-ül Hayr'ın aralarındaki zamandan daha kısa olacağını söylemiş...

Yalnız sıralamada bir hata var. Anası Me'mun'u 786'da doğurmuş, Me'mun 813-833 arasında halifelik yapmış... Ebül Haddab-el Mısr'ı anası 1149'da doğurmuş... Onun ikinci olması gerekirdi. Aralarında 357 sene var... Zübeyde Hanım MUSTAFA KEMÂL'i Aralık 1981'de doğurduğuna göre Haddab'la onun arasında da 833 yıl var... ALLAH'tan bu 4. kişi daha kısa zamanda gelecekmiş... Yoksa, ne o Avra'daki iki kişi, ne de biz TÜRKİYE'nin gerçekten kurtuluşunu görebileceğiz!..

Haa, derseniz ki, "Hani Varlık gelecekten, gaipten haber vermiyordu, bu ne?" ... Kendisi vermiyor, Peygamber'in hadisine dayandırıyor.

Celse'yle, Üç Ümmül Hayr ile hiç alâkası yok ama, araştırma yaparken enteresan bir bilgiye rastladık... Bir de Ebû’l-Hattâb el-Esedî diye biri varmış... Çok zeki bir köle olan bu Hattâb, gelecekte vuku bulacak hâdiseleri önceden kestirebilmeye olanak sağlayan bir ilmîn esrârına vâkıf olduğu iddiasıyla, müphem ve esrarlı fikirler üzerinde merak uyandırmağa pek müsait bir muhitte, “Ben-î Esed" havalisinde ortaya çıkmış. Elinde bulundurduğu bir kuzu derisinin üzerinde yazılı birtakım işâret ve harfler vasıtasıyla “gizemli” bir ilimden yararlandığını anlatmakta ve bu ilmin kendisine İmâm Câfer-es Sâdık tarafından öğretildiğini de söylemekteymiş. İşte Doğu'da hurûf ilminin temelleri arasında yer alan, esrarlı bilgilerin başında gelen “Cifr İlmî”, esasta bu kuzu derisine yazılı olan şeylerden meydana gelmekteymiş. Bu karmakarışık ilimden hiç kimse bir şey anlamadığı gibi, İmâm Câfer-es Sâdık ta hâdiseden bihâber imiş. Durum açığa kavuşur kavuşmaz Ehl-i Beyt’in riyâsetini temsil eden İmam Câfer derhal bu herifle ile hiçbir alâkası bulunmadığını ilân etmiş...

Amma uzun sürdü inceleme, değil mi?.. E, Spiritualist olmaya hevesliyseniz, böyle çalışmaya, yorulmaya hazır olacaksınız. Siz dua edin, şimdilerde İnternet var. Aradığını "şıp" diye buluyorsun. Ya 50 sene öncenin Spiritualistler'i gibi, bizim gibi olaydın!.

Ruhi Selman

selman@journalist.com

***

  • Önemli Sayfalar:

    - BİR SPİRİTUALİSTİN DÜNYASI - ANA SAYFA
    - BİR TEBLİĞ
    - ÖLÜM VE SONRASI
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 1
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 2
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 3
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 4
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 5
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 6
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 7
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 8
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 9
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 10
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 11
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 12
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 14
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 15
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 16
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 17
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 18
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 19
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 20
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 50
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 51
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 52
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 53
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 54
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 55
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 56
    - ÂHIRETTEN SİMÂLAR - 57
    - BİR OBSESYON VAK'ASI
    - ÖTE ÂLEM'DEN ŞİİRLER - 1
    - RÜYÂLAR - 1
    - RÜYÂLAR - 2
    - REİNKARNASYON - 1
    - REİNKARNASYON - 2
    - ANADOLU'DA REİNKARNASYON ŞİİRLERİ
    - İRLANDALI ŞÂİR JAMES CLARENCE MANGAN ANADOLU'DA MI YAŞADI?
    - KADIN HAKKINDA BİR TEBLİĞ
    - FİNCAN CELSELERİ - 1
    - FİNCAN CELSELERİ - 2
    - FİNCAN CELSELERİ - 3
    - EKMİNEZİ ÇALIŞMASI
    - RÛHÎ FİLİMLER - 1
    - ENTERESAN RÛHÎ OLAYLAR
    - ERGUN ARIKDAL VE SÂDIKLAR PLÂNI'NI TENKİT
    - BÜLENT ÇORAK VE DÜNYA KARDEŞLİK BİRLİĞİ SAFSATASI
    - CENAP BAŞMAN VE MARON TARİKATI
    - SAPKIN RAEL TARİKATI
    - TRANSANDANTAL MEDİTASYON KANDIRMACASI
    - MELEKLER'DEN MESAJ ALDIĞINI SANAN ŞAŞKINLAR
    - ŞEYTANA TAPAN SATANİSTLER
    - KRYON "TEBLİĞ"LERİ VE LEE CARROLL'UN "MEDYUM"LUĞU
    - J. Z. KNIGHT ADLI KADIN RAMTHA "TEBLİĞ"LERİ
    - MEKTUPLAR