Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

HAŞHAŞİLER

haşhaşiler

Hasan bin Sabbah (Dağın Şeyhi)'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat bu tarihin XI. yüzyılın ortalarında olduğu bilinmektedir. Oniki imamcı Şii kenti Kum'da dünyaya gelmiştir. Yerleşmek için babasıyla birlikte Rey'e gelir. Rey IX.yy dan beri İsmaili dailerinin faaliyet merkeziydi ve Hasan Sabbah onların etkisinde kalmakta gecikmedi. Hayatının bu devresini şöyle anlatmaktadır:

" Çocukluğumda yedi yaşımdan itibaren bilginin her çeşidine karşı bir tutkum vardı. Din alimi olmak istiyordum. Onyedi yaşıma kadar oniki imamcı atalarımın inancına bağlı kalarak bilgiler edinmeye çalıştım.

Bir gün,daha önce başkalarının da yapmış olduğu gibi, zaman zaman Fatımi halifelerinin inancını açıklayan Emire Zerrab adında bir refik'e rastladım( Refik İsmaililer tarafından, kendi aralarında çok kullanılan arkadaş anlamında bir terimdir.).

Ben İslam'a olan inancımda asla tereddüte düşmedim. Diri, ebedi, her şeye kadir, her yerde hazır ve nazır olan bir Allah'ın, bir peygamber'in ve bir imamın, mübah veya haram olan şeylerin, cennetin ve cehennemin, emirlerin ve nehiylerin bulunduğuna daima inandım. Bana göre din ve öğreti, genelde insanların, özelde ise şia'nın icra ettiği şeylerden ibarettir. Gerçeğin, İslam'ın dışında araştırılabileceği fikri asla aklıma gelmemiştir. İsmaili öğretilerinin felsefe (dindar insanlara göre felsefe bir hakaret terimidir), Mısır hakiminin de bir filozof olduğunu düşünüyordum.

Emire Zerrab mükemmel bir adamdı. İlk görüşmemizde bana : İsmaililer 'şöyle böyle söylüyorlar' dedi. Aman dostum, onlar gibi konuşma, çünkü bu sözler menfi(olumsuz) şeylerdir ve bunu söyleyenler dine karşı gelmiş olur diyerek itiraz ettim. Aramızda bazı dini tartışma ve münakaşalar oldu. Beni ayıplıyordu; inancımı sarstı. Bunu ona itiraf etmedim; fakat bu sözlerin; benim ruhum üzerinde büyük tesiri oldu. Emire bana: Akşam yatağında düşünmeye başlayınca, söylediklerimin seni ikna ettiğini anlayacaksın diyordu."

 

Babası Hasan'ın eğitimini 7 yaşından 17 yaşına kadar üstüne aldı ve Hasan matematik, felsefe, dilbilim konusunda kendini yetiştirdi. Çok bilinen bir hikaye de Hasan bin Sabbah, Nizam-ül mülk ve Ömer Hayyam'ın Imam Mafik Annishapuri'nin öğrencileri olduğudur. Bu öğrencilik sırasında bir antlaşma yaptıkları ve içlerinden birisi servet ve iktidar basamaklarını tırmandığında bunu diğer iki arkadaşıyla paylaşmaya yemin ettikleridir.

Bu rivayetin doğruluğu şüphelidir. Nizam-ül mülk en geç 1020'de dünyaya gelmiş olup 1092'de katledilmiştir. Ömer Hayyam'da 1048'de doğmuş ve 1131'de ölmüştür. Hasan Sabbah'ın ise doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1124'te ölmüştür. Bu tarihlerden çıkan sonuca göre her ikisinin de aynı tarihlerde öğrencilik yapmış olma ihtimali zayıftır.

Hasan bin Sabbah'ın engin bilgisi, matematik ve felsefeye hakimiyeti, politika ve yöneticilikteki yetenekleri devrin Selçuklu hükümdarı Melikşah'ın ilgisini çekmiş ve saraya kabul edilmiştir.

 

Ömer Hayyam, Nişapurlu İbrahim'in oğlu, Horasan'ın yıldızı, İran'ın, Irak'ı Arabi ve Irak-ı Acemi olmak üzere her iki Irak'ın dahisi, feylesofların prensi! Semerkantta bulunduğu bir sırada sokakta bir grubun saldırısına uğramış ve Kadı Ebu Tahir'in karşısına çıkarılmıştı. Simyacılıkla suçlanan Hayyam'ı Kadı Ebu Tahir saygıyla karşılamış ve bilgisi üzerine övgüler düzmüştür. Daha sonra Kadı oymalı bir kutu içinden çıkardığı bir kitabı ona vermiştir. Hayyam kitabı açtığında, ikiyüzelli boş sayfayla karşılaşmıştır. İşte bu boş kitap sonradan Ömer'in Rubaiyat'ı haline gelmiştir.

Maveraünnehir'in hükümdarı Nasır Han, Semerkant'ta bulunduğu bir sırada Hayyam'ı kabul etmişti. Kadı Ebu Tahir dostunu Han'a tanıttı:

- Yüce katınızda, Horasan'ın en büyük bilgini Ömer Hayyam bulunuyor. Onun için, hiçbir bitkinin, hiç bir yıldızın sırrı yoktur.

Hakan memnnun olduğunu, onurlandığını söyledi ama o gün bilimsel konuşmalar yapmak niyetinde değildi. Konuğunun durumunu değerlendiremeyerek:

-Ağzı altınla dolsun! dedi.

Bu durum Han'ın huzurunda içi altınla dolu bir tepsiden Hayyam'ın altınları tek tek ağzına doldurmasını gerektiriyordu. Ağzının alabildiği tüm altınlar onun olacaktı.

Ömer irkildi, şaşırdı ve yüzünde bir tiksinti görüldü. Bunu anlayan Ebu Tahir ürktü; hükümdarı red etmek onu kızdırabilirdi. Dostunu kolundan tuttu ama geç kalmıştı.

-Haşmetli beni mazur görsünler, ama oruçluyum. Ağzıma bir şey koyamam dedi.

-Yanılmıyorsam, oruç ayı geçeli üç hafta oluyor.

Ramazanda seferi idim. Nişapur'dan Semerkant'a gelirken orucu bıraktım. Sonradan borcumu ödeyeceğime and içtim. Kadı dehşete düştü, odadakiler kıpırdadı. Hükümdar soruyu Ebu Tahir'e yöneltti:

-Sen ki dinin kurallarını bilirsin, ağzına altın sokup çıkartmakla Hoca Ömer'in orucu bozulur mu?

Kadı yansız bir sesle:

-Tam olarak söylemek gerekirse, ağızdan giren her şey orucu bozar dedi. Altının yanlışlıkla yutulduğu da olmuştur. Nasır bu görüşü kabul etti ama tatmin olmadı. Ömer'e dönerek:

-Red edişinin gerçek nedeni bu mu? diye sordu.

Hayyam bir an duraksadı, sonra:

-Tek nedeni bu değil dedi.

-Konuş öyleyse benden korkmana sebep yok.

Bunun üzerine Ömer şu dörtlüğü okudu:

Beni sana getiren yoksullukmuydu

İstekleri basitse, kimse yoksul değil.

Dürüstü ve özgürü onurlandırabiliyorsan,

Beklediğim, onur vermen, başka bir şey değil.

Han ayağa kalktı, Ömer'e doğru yürüdü. Ona kuvvetle sarıldı, elinden tutup peşinden sürükledi. Tarihçiler "Maveraünnehir'in efendisi, hayyam'ı o

denli sayıyorduki, onu hep tahtının yanıbaşında oturtuyordu." Diye yazdılar.

 

Nasır Han'ın Semerkant'a askeri teftişte bulunmak için geldiği söyleniyordu. Yaz sonunda, sıcaklar geçer geçmez, Selçuklu ordusunun saldıracağını sanıyordu. Hayyam Selçukluları çocukluğundan beri biliyordu. Hayyam'ın doğumundan on sene önce, bir sabah Selçuklu savaşçılarının Nişapur'u kuşattıkları görülmüştü. Orduların başında Tuğrul Bey ve Çağrı Bey vardı. Kentin ileri gelenlerine şu haberi göndermişlerdi:

"Erkeklerinizin küstah, sularınızın yer altında oldukları söyleniyor. Direnecek olursanız, yer altındaki su oluklarınız yer üstüne, erkekleriniz de yer altına gider."

Nişapur'un ileri gelenleri, kent halkının canına ve malına dokunulmayacağı, su yollarına zarar verilmeyeceği sözüne karşılık teslim olmaya karar verdiler. Kuvvetler kente girer girmez, Çağrı Bey adamlarını kent içine ve çarşıya salmak istedi. Tuğrul Bey, Ramazan olduğu ve bir İslam kentinin ramazanda yağmalanamayacağı gerekçesiyle karşı çıktı. Kentliler durumu öğrenince ertesi ay yağmalanacaklarını anladılar. İşte büyük korku böyle başladı.

Çağrı Bey askerlerine aylardır para verilmediğinden sızlanıyor, bu zengin kenti yağmalamaları sözü verildiği için savaştıklarınısöylüyor, ayaklanmak üzere olduklarını dile getiriyordu. Tuğrul Bey farklı düşünüyor;

-Biz fetihler öncesi bir dönem yaşıyoruz. Daha alacağımız nice kent var. İsfahan, Şiraz, Rey, Tebriz ve niceleri. Teslim olduğu halde Nişapur'u yağmalarsak, bize hiçbir kapı açılmaz.

İki kardeşin yanında, aşiretin kıdemli subayları da Çağrı Bey'i destekliyordu.Gene bir tartışma sırasında Çağrı Bey ayağa kalktı:

-Çok konuştuk. Adamlarıma kent sizindir, diyeceğim. Sen seninkileri durdurmak istiyorsan durdur.

Tuğrul Bey cevap vermedi. Korkunç bir ikilemin ortasındaydı. Sonra birden sıçradı ve hançerini eline aldı. Çağrı kılıcını çekti.Sonra Tuğrul Bey konuştu:

-Ağabey, bana itaat etmeni bekleyemem. Senin adamlarını da durduramam. Ama onları kente salarsan, bu hançeri kalbime saplarım.

Ağabeyi bir an duraksadı. Sonra kollarını açarak ona doğru ilerledi ve kardeşine sarıldı. Nişapur böyle kurtuldu. Ama o yılın Ramazan ayında duyduğu büyük korkuyu asla unutmadı.

Tuğrul ve Çağrı Bey'lerden sonra Çağrı Bey'in oğlu Alp Aslan tahta geçti. Kısa bir süre içinde de Selçuklu'nun aşiret üyelerinin kimini katlederek, kimini satın alarak kendini Selçuklu Hükümdarı olarak kabul ettirdi. Otuz sekiz yaşındaki Alp Aslan yeryüzünün en güçlü insanı olmuştu. İmparatorluğu Kabil'den akdeniz'e uzanıyordu. İktidarı mutlak, ordusu sadık, veziri de çağının en yetenekli adamı Nizam-ül mülk idi. Alp Aslan kısa süre önce Anadolu'da, Malazgirt'te, Bizans İmparatorunu yenmiş, ordusunu perişan etmişti.

Alp Aslan her zaman Semerkant'ı ele geçirmek istemişti. Sırf Bizans'lılarla anlaşmazlığa düştüğünden bu işe ara vermiş, iki hanedan arasındaki evliliklerde bir bırakışma sağlamıştı.Sultanın büyük oğlu Melikşah, Nasır'ın kızkardeşi Terken Hatun ile, Nasır Han da Alp Aslan'ın kızı ile evliydi.

Kayın babasının Hıristiyanları yendiğini haber aldığı andan itibaren, Semerkant hükümdarı, kentin başına gelecekler için korkmaktaydı. Nitekim kuşatma gecikmedi. Alp Aslan yavaş yavaş ilerliyordu. Semerkant yakınlarındaki kalelerden birinin komutanı, onu günlerce uğraştırdı ama yine de Alp Aslan galip geldi. Kale komutanı Harzemli Yusuf'u, Alp Aslan'ın karşısına getirdiler.

-Dört kazığa bağlansın, gerip parçalayın.

Yusuf küçümseyen bir bakış fırlatıp haykırdı:

-Erkekçe dövüşene bu ceza hak mı?

-Alp aslan cevap vermedi. Yusuf seslendi:

-Sana söylüyorum karı kılıklı!

Sultan, akrep sokmuşçasına yerinden sıçradı. Yanı başındaki yayını alıp, okunu kertikledi. Askerlere, esiri bırakmalarını işaret etti. Fakat hedefi ıskaladı. İkinci oku çekemeden, Yusuf üstüne atıldı ve saklı duran hançerini Sultana sapladı. Yusuf'u hemen yakalayıp paramparça ettiler. Sultan da çok yaşamadı ve dört gün sonra öldü. Son sözleri şöyle nakledildi:

"Geçen gün, yüksek bir yerden orduma bakıyordum. Ayaklarımın altındaki toprağın titrediğini hissettim. Kendi kendime dünyanın hakimi benim! Benimle kim boy ölçüşebilir? dedim. Tanrı bana, insanların en sefilini gönderdi. O savaşta yenilmiş bir esir, bir mahkum. Benden güçlü çıkıp beni vurdu. Beni tahtımdan etti, beni canımdan etti."

 Alp Aslan'ın oğlu Melikşah tahta geçti. Akrabalık ilişkilerinden dolayı Nasır Han Semerkant'ı temsilen bir heyeti taziye amacıyla İsfahan sarayına gönderdi.Heyette Ömer Hayyam da vardı. Heyetin ileri gelenlerinden birkaç kişi, Nizam-ül mülk'ün huzuruna çıktı. Aralarında Ömer de vardı.Ömer Nizam'ın önüne geldiğinde Nizam onun kulağına eğilip:

-Gelecek yıl bu vakit İsfahan'a gel, konuşalım demişti.

Ertesi yıl Hayyam'ın İsfahan sarayına gelmesiyle Nizam-ül mülk ile Hayya arasındaki yakınlık da arttı.Ömer Hayyam'ın Melikşah himayesindeki Hasan Sabbah ile dostluğuda yine bu dönemde gelişir.

Melikşah Cuma camiinin kuzey eyvanını onartmak istediğini bildirmişti.Vezir Nizam-ül mülk İsfahan'ın en ünlü mimarlarına konuyla ilgili çalışmalarını emretmiş ve Hayyam'dan da konuyla ilgili fikirler yürütmesini rica etmişti. Hayyam'da bu projede Hasan'dan kendine yardımcı olmasını istemişti.Onların bu dostluğuna karşın Hasan Sabbah'ın hırçın kişiliğine güvenmeyen Nizam-ül mülk onu gözetim altında tutuyordu.

Aralarında şöyle bir olay geçtiği rivayet olunur:

Taslaklar üzerindeki çalışmasına ara veren Hasan Sabbah alaca karanlığın canlandırıcı havasından yararlanarak birkaç adım yürümek istedi. Kentin gürültü ve patırtısı arasına karışmak için kraliyet parkının duvarlarının dışına çıkıp gül ve şekerleme kokularının yayıldığı büyük meydana doğru yürüdü. Dokumacılar çarşısına yönelip kaba Hint kenevirleri ve değerli ipek kumaşlar arasından kendine bir yol açarak ilerledi. Saray yolunu tuttuğunda akşam olmuştu. Geçtiği daracık sokakların kalabalıklığı giderek azalıyordu. Bu sırada yabancı birinin ayak sesleriyle irkildi. İzlendiğinden kuşkusu yoktu.Aklına hemen ihtiyatsız davranan birini soymak için geceleyin kente gelen şu soyguncular geldi. Hemen iki yolun köşesinde bulunan bir evin duvarı arkasına gizlendi.

Adımlarını sıklaştıran ve avını elden kaçırmış gibi görünen adamın hızlı hızlı soluk alışlarını açık seçik duydu. Ensesine bir çığlıkla dengesini yitirtecek bir yumruk atmak için herifin iyice yanına gelmesini bekledi. Yabancı yere düşünce üstüne atladı ve arkadan gelen yumruklama adamın keskin sesiyle durdu.

-Yapma!...Yapma! Yalvarırım efendim, merhamet et bana.

Hasan kavgayı hemen kesti ve yarı karanlıkta adamın yüzünü görmeye çalıştı. Bu başvezir Nizam-ül mülk'ün uşağı Cafer idi.

-Neden izliyordun beni?

-Emir almıştım.

-Ne emri? Kimden?

Hala yerde yatan ve çok kötü durumda bulunan kızıl suratlı herif sessizliğe gömüldü.

-Konuşacak mısın yoksa senin pestilini çıkarayım mı?

-Yo...yo...Her şeyi anlatacağım sana. Efendimden emir almıştım.

-Efendin bana saldırmanı mı emretmişti?

-Saldırmamı emretmedi. Seni izlememi emretti.

-Niçin? Cevap ver! Niçin?

-Allah seni inandırsın, hiçbir şey bilmiyorum.

-Pekala bunu gidip ona soralım öyleyse!

Orada, vezirin evi önünde nöbet tutan askerler yolu kesti.

Hasan:

Bırakında geçeyim. Vezire kendi malı olan birini getirdim dedi.

Evindeki karışıklığı merak eden vezir de hemen koşup geldi.

-Ne var? Ne oluyor burada? Diye sordu.

Meraklılar arasından sıyrılan Hasan:

-Benim efendimiz, benim. Senin olan birini sana geri vermeye geldim dedi.

Cafer yerlere kapandı:

-Bağışla beni iyi kalpli efendim, bağışla beni dedi.

Kendini tutmakta zorluk çeken Nizam:

-Defol karşımdan içi kararmış sersem diye bağırdı.

Sonra Hasan'a dönerek:

-Biraz içeri girmek lütfunda bulunur musun? Galiba konuşacak şeylerimiz var dedi.

Hasan başını eğdi, eliyle kalbini bastırarak:

-Bana da öyle geliyor. Bu nedenle içeri girmeyi seve seve kabul ediyorum dedi.

Kalemle işlenmiş bir buhurdandan yasemin kokularının yükseldiği bir salona geçtiler.

-Evet, seni dinliyorum beni neden izlettin dedi hasan.

-Senin içinde her şeyi yakıp yıkmak isteyen bir istek var. Hatta seni dostları olarak görenlerin yanında bile şiddete başvurmaktan çekinmeyen bir istek bu.

-Benim yeteneklerimden kuşku duyuyor musun diye sordu Hasan.

-Elbette duymuyorum dedi Nizam.

-Bu yeteneklerimi sultanın ve senin hizmetine vermeme ne dersin?

Nizam bir süre sessiz kaldı. Düşünceli görünüyordu.

-Yarın güneş batmadan önce beni görmeye gel. Bu arada ben de düşünmek ve sevgili sultanımıza danışmak için gereken zamanı bulabilirim dedi.

Erstesi gün Nizam, Hasan'a hükümdarın kütüphanesinde çalışma ve bir envanter çıkarma görevini verdi.

 

Hasan, Sultan'ın Vezir'den nefret etmesi için elinden geleni yapmaktaydı. Nizam hangi konularda erişilmez ve bilge sayılıyor ise Hasan, ona nisbet olarak kısa bir süre de benzeri bir yetenek sergiliyordu. Hasan, Melikşah'ın dillere destan pintiliğini harekete geçirmeyi de iyi biliyordu. Sürekli biçimde vezir'in yaptığı harcamalardan söz ediyor, aldığı yeni giysileri, vezirin yakınlarını aldıkları eşyaları anlatıyordu.

Melikşah'ı iyice körükledikten sonra, ateşi yakmayı kararlaştırdı. Olay, bir Cumartesi günü, taht odasında meydana geldi. Vezirinin Ermenilerden oluşan muhafızlarına altmış bin altın dağıttığını öğrenen Melikşah bu duruma içerlemişti. Haber tabii ki Hasan ve şebekesi tarafından verilmişti. Nizam, sabırla ayaklanmayı önlemek için birlikleri beslemek gerektiğini belirtiyordu. Melikşah ise, avuç dolusu altın saçmakla, sonunda maaş verilmeyecek duruma düşüleceğini, ayaklanmanın işte o zaman başlayacağını söylüyordu.Emrini verdi:

-Hazineme giren her bir kuruşun ve sarfedilen her bir akçenin ayrıntılı hesabını istiyorum. Sonuç ne zaman hazır olur?

Nizam çökmüş gibiydi.

-Bu hesabı verebilirim ama zaman alır dedi,

-Ne kadar zaman Hoca?

Sultan'ın "Ata" değilde "Hoca" demesi dikkat çekti. Gerçi saygılı bir sesleniş biçimiydi. Ama gözden düşmenin işareti de sayılabilirdi. Nizam, şaşırmış, anlatmaya çalışıyordu:

-Her eyalete bir muhasip göndermek ve uzun hesaplar yapmak gerekecek. Tanrı'nın inayeti ile geniş bir imparatorluğa sahibiz. Böyle bir çalışmanın sonucunu iki yıldan önce almak zordur.

Hasan saygılı bir biçimde yaklaştı:

-Efendimi dedi. Olanak verilir ve Divan'ın bütün evrakının verilmesi emredilirse böyle bir çalışmayı kırk gün içinde tamamlarım.

Nizam cevap vermek istediyse de, Sultan ayağa kalkmıştı. Büyük adımlarla kapıya gitti ve:

-Pekala dedi. Hasan, divana girecektir. Divan kalemi onun emrinde olacak. Onun izni olmadan hiç kimse kaleme giremeyecek. Kırk gün sonra bu iş bitmiş olacak.

O günden sonra, bütün imparatorluk büyük bir telaşa düştü. Kayıtlar inceleniyor, hesaplar tek tek bir araya getiriliyordu. Hasan ve yardımcısı kırk gün boyunca yoğun bir uğraş verdi. Ve nihayet hesapların ortaya dökülmesi gereken an çıkageldi...

O gün kabul odası bir arenaya benziyordu. Melikşah alçak sesle konuşuyor ve her zaman ki gibi bıyığını çekiştirip duruyordu. Hasan, siyah buruşuk giysileri, siyah sarığı ile ayakta duruyordu.

Sultan'ın hemen yanında duran Ömer bitkin ve kaygılı idi.

Melikşah:

-Hazinemizin durumu hakkında bugün bilgi verme vaadinde bulunulmuştu. Hazır mı? Diye sordu.

Hasan eğilerek selam verdi.

-Sözümü tuttum. Her şey hazır dedi.

Katibine döndü, adam yanına geldi ve ona evrakı verdi. Sabbah okumaya başladı.

-Her eyaletin, her ünlü ve büyük kentin, sultanımızın hazinesine verdiğini tam olarak hesap ettim. Düşmandan elde edilen ganimeti de değerlendirdim dedi.

Boğazını temizledi. Okuduğu sayfaları katibine uzattı. Diğerlerini alıp okumak üzere gözlerinin hizasına getirdi, dudakları aralandı sonra kısıldı. Sayfaları uzaklaştırdı. Kızgın bir şekilde evrakı karıştırmaya başladı. Kimseden ses çıkmıyordu. Sonunda hakan sabırsızlandı.

-Ne oluyor? Seni dinliyoruz dedi.

-Efendimiz gerisini bulamıyorum. Sayfaları sıraya koymuştum. Ama aradığım kağıt kaybolmuş. Çalmışlar...kağıtlarımı karıştırmışlar!

Nizam ayağa kalktı. Melikşah'ın yanına vardı ve kulağına:

-Efendimiz en yetenekli hizmetkarlarına, işlerin zorluklarını bilen, oluru olmazdan ayırabilenlere güven duymazlarsa sonunda bir deli ya da cahil tarafından işte böyle hakarete uğrarlar diye fısıldadı.

Tarihçilerin bildirdiğine göre, Nizam-ül Mülk, Hasan'ın katibini satın almış, bazı sayfaları yok etmesini, bazı sayfaların da yerini değiştirmesini emretmişti. O istediği kadar komplo yapıldığını söylesin, çevresindekilerin gürültüsü sesini bastırıyordu. Sultan da oyuna getirilişinin dahası vezirinin vesayetinden kurtulma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasına dayanamıyor bunun kusurunu Hasan da buluyordu. Ömer il kez söz aldı:

-Efendimiz merhamet etsinler. Sabbah belki kusur işlemiştir. Belki çok aceleci ve işgüzar olmakla günah işlemiştir ki bu yüzden kovulması bile gerekir. Ama kimseye bir kötülüğü dokunmamıştır.

-Öyleyse gözlerine mil çekilsin. Demiri kızdırın.

Hasan ses çıkarmıyordu. Ömer yeniden söz aldı:

-Efendimiz diye yalvardı. Genç, gözden düşmüş olmanın tesellisini okumada bulacak bir adama, bu cezayı uygun görmeyin.

Bunun üzerine Melikşah:

-İnsanların en bilge olanı, en saf yürekli olan senin için Hoca Ömer, kararımdan vazgeçiyorum. Hasan Sabbah sürgün edilecek ve ömrünün sonuna kadar uzak beldelerden birinde yaşayacaktır. İmparatorluk topraklarına bir daha asla ayak basmayacaktır, dedi.

Kendi kendine tüm bu olanlardan hesap soracağına yemin eden Hasan İsfahan'ı terkedip önce Kahire'de, sonra İskenderiye'de olmak üzere üç yıl kadar Mısır'da ikamet etti. Fatımi sarayında İmaili tarikatının ileri gelenlerinden çeşitli dersler aldı. Bütün zamanını okuma ve araştırmaya harcıyordu. Mutluluk veren otlarla(haşhaş) ilgili bilgileri de burada öğrendiği rivayet edilir. Hasan Sabbah İsfahan sarayında olduğu gibi burada da kısa zamanda ünlenmişti. Çevresinde insanlar toplanmaya başlamıştı. O sırada hükümdar olan Halife Mustansır oldukça yaşlı idi. Yönetimi daha çok ordu komutanı, Bedr Al Cemali elinde tutuyordu. Halife Mustansır'ın oğlu Nazır babasından sonra tahta geçmek istiyordu. Hasan Sabbah'ta Nazır'ı destekleyenlerdendi. Halifenin ölümünden sonra Bedr Al-Cemali'nin düzenlediği bir tertip sonunda Nazır ortadan kaybolmuş ve tahta da onun ağabeyi Prens Mustali geçirilmişti. Bedr Cemali ile mücadeleyi göze alamayan Hasan sıra kendine gelmeden önce Mısır'dan kaçıp Suriye'ye gitmiştir.

Hasan, dikkatini yavaş yavaş İran'ın en kuzeyine, Hazar kıyısındaki Geylan ve Mazenderan vilayetlerine ve Özellikle Deylem'in dağlık bölgesi üzerine çevirdi. Büyük İran platosunu kuşatan dağlar zincirinin kuzeyindeki bu topraklar, ülkenin geri kalan kısmından çok farklı bir görünüme sahiptir. Bu yerler, İran yaylasında yaşayanların uzun zaman yabancı ve tehlikeli olarak kabul ettiği güçlü, savaşçı ve başına buyruk bir halk tarafından meskun bulunuyordu. İran'ın eski hükümdarları, bu halkı, hiç bir zaman hakimiyet altına alamamışlardır. Sasaniler dahi, onların akınlarından korunmak için, serhat kalelerini elde bulundurmak gerektiğini anlamışlardır. İran'ın Arap fatihleri de, bundan daha fazlasını asla yapamadılar. Rivayete göre Arap valisi Haccac, Deylem'e hücum etmeye hazırlandığı zaman, ülkenin dağlarını, vadilerini ve geçitlerini gösteren bir haritasını yaptırttı. Haritayı Deylemlilerden bir elçilik heyetine gösterdi ve onlara, ülkelerini zapt ve tahrip etmezden önce boyun eğmelerini tavsiye etti. Deylemliler, haritayı inceledikten sonra ona şöyle dediler: "Ülkemiz hakkında size iyi bilgi verilmiş; görünümü aynen böyledir. Fakat dağları ve geçitleri savunan savaşçıları göstermek unutulmuş. Şayet denerseniz onları tanıyarak öğreneceksiniz." Deylem İslamlaştırıldığında da, bu başarı, fetihten çok barışçı bir nüfuz sayesinde olmuştur.

Hasan Sabbah, en büyük gücünü -koyu Şii ve İsmaili propagandasından çok etkilenmiş olan- bu kuzey halklarının ülkesine harcadı. Onun savaşçı imanı, Deylem ve Mazenderan dağlarındaki muharip ve isyancılar üzerinde güçlü bir cazibe uyandırdı. Şehirlerden uzak duran Hasan, üç yıl ikamet ettiği Damgan'a yerleşmek üzere, Huzistan'dan Doğu Mazenderan'a kadar bozkır bölgelerini katetti. Buradan, dağlı halkın arasına dailer gönderdi ve onlarıyönetmek ve çalışmalarında yardımcı olmak için bizzat kendisi de bıkıp usanmadan seyahat etti. Hasan'ın faaliyetleri, Rey'deki yöneticilere onu yakalama emrini veren vezirin derhal dikkatini çekti. İdareciler onu yakalamayı başaramadılar. Bu arada Hasan, Rey'den uzak durarak dağ yoluyla, Deylem'de kampanya için en elverişli bir üs olan Kazvin'e yerleşti.

Onun bitmez tükenmez yer değiştirmelerinin gayesi sadece insanları kendi davasına kazandırmak değildi. Hasan, daima keşfedilme tehlikesi altında bulunan, sırf bir gizli buluşma yeri değil, aksine Selçuklu devleti aleyhine, misilleme görmeksizin mücadelesini sürdürebileceği uzak ve ele geçirilmez bir kale, yeni tip bir genel karargah bulmayı amaçlıyordu. Sonunda tercihi, Elbruz dağ çemberinin tam ortasında, dev gibi bir kayanın zirvesinde, 1800 metreden fazla bir irtifada kurulmuş olan ALAMUT kalesi oldu. Kale, dışa kapalı ve verimli bir vadiye hakim bulunuyordu. Uzunluğu 54km, eni ise en geniş yerinde 5.4km olan bu vadiye, Alamut ırmağından, dik ve çıkıntılı kayalr arasındakidar bir boğazdan giriliyordu. Daha sonra dar ve dolambaçlı bir yol, vadinin üzerinde, onlarca metre yükseklikte oturmuş olan kalaye ulaşıyordu.

Bazılarına göre bu kale, Deylemli bir hükümdar tarafından inşa edilmiştir. Rivayete göre bu hükümdar, bir av esnasında, eğitilmiş kartalını salıvermiş, kuş da kayalık bir çıkıntının üzerine konmuştu. Hükümdar görüntünün askeri değerini farkederek, derhal oraya bir kale inşa ettirdi. "Kaleye, Deylem dilinde kartalın dersi anlamına gelen Aluh Amut adını verdi." Başkaları bu deyimi, akla daha az yatkın olan bir çeviriyle kartal yuvası diye tercüme ettiler. 860'ta, bir Alevi reisi tarafından tekrar imar ettirilen bu kale, Hasan vardığı sırada, orayı Selçuklu Sultanından almış bulunan Mehdi adındaki başka bir Aleviye ait bulunuyordu.

Alamut'un ele geçirilişi özenle hazırlandı. Hasan daha Damgan'da otururken adamlarını kaleye yakın köylere göndermişti. Sonra "Kazvin'den Alamut kalesine bir başka Dai gönderdim. Bu Dai bazı kale sakinlerini kendine inandırdı. Onlar da, Alevi reisini kendi planlarına dahil etmeye çalıştılar. Reis onlara inanmış gibi görünüverdi. Daha sonra, bütün inanç değiştirenleri kovmak için kendine çeki düzen verdi ve kalenin sultana ait olduğunu ilan ederek kale kapılarını kapattı. Nice müzakereden sonra geri dönmeleri için izin verdi. Bilahare onlardan tekrar kaleden ayrılmalarını istedi. Bu defa da onlar kaleden inmeyi reddettiler."

Hasan, taraftarları kaleye yerleşir yerleşmez, Alamut yöresine gitmek üzere Kazvin'den ayrıldı. Bir süre bu civarda gizli olarak oturdu. Sonra 4 eylül 1090 çarşamba günü, onu gizlice kaleye aldılar. Bir müddet, kendini tanıtmaksızın orada kaldı.Sonunda kimliğini açıkladığı zaman, kale sahibi, tepki göstermek için vaktin geçmiş olduğunu anladı. Hasan, onun gitmesineizin verdi ve İran'lı vakanüvilerin bildirdiğine göre, kalesine karşılık olarak ona 3000 altın dinar verdi.

Artık, Hasan Sabbah Alamut hakimi oluyordu. Bu tarihten itibaren, ölünceye kadar, otuz beş yıl boyunca Alamut kayalığından hiç aşağıya inmedi. Çatıya çıkmak için iki vesile hariç, evden dışarı bile çıkmadı. Tarihçilere göre Hasan, "ölümüne kadar arta kalan zamanını ikametgahında kitap okumak, devletin esaslarını kayda geçirmek, emaretinin işlerini yönetmek ve nihayet çileli, sade ve dindarane bir hayat yaşamakla geçirmiştir."

Bazı İsmaili daileri uzaktaki ileri karakollarda önemli mevziler elde etmek ve bunları sağlamlaştırmakla, uğraşırken, diğerlerini dini propagandalarını Ehl-i Sünnet ve Selçuklu iktidarının ana merkezlerine taşıyorlardı. İsmaili daileriyle Selçuklu idarecileri arasında, ilk kan dökülmesine sebep olanlar bunlardır. Hadise, Rey ve Kum'a yakın olan kuzey platosu üzerindeki küçük Save kentinde, muhtemelen Alamut'un alınmasından önce meydana gelmiştir. On sekiz İsmaili biraraya gelip ayrı olarak namaz kıldıkları için emniyet müdürü tarafından tutuklanmıştı. İsmaililer bu amaçla ilk defa toplanıyorlardı. Yapılan sorgulamadan sonra serbest bırakıldılar. O sırada, Isfahan'da yaşayan Save'li bir müezzini kendi davalarına kazanmaya çalıştılar. Müezzin, onların davetine katılmadı. İsmaililer, bir ihbardan korktukları için müezzini öldürdüler. Müezzin, Arap tarihçisi İbnü'l-Esir'e göre onların ilk kurbanıdır. Nizam-ül mülk, cinayet haberi kendine ulaştığında elebaşının idamını emretti. Suçlu, çeşitli dini görevlerde bulunmuş ve İsmaili olduğundan kuşkulanıldığı için, Kirman'da halk tarafından linç edilmiş olan vir vaizin oğlu, Tahir adlı bir marangoz idi. Tahir ölüme mahkum edildi ve cesedi ibret olsun diye şehir meydanında sürüklendi.İbnü-l Esir'e göre o, idam edilen ilk İsmailidir.

Selçuklular, İsmaili tehdidine, kuvvet yoluyla karşı koymaya ilk kez 1092'de başladılar. Sultan Melikşah, Hasan'ı ve onun bütün taraftarlarını ortadan kaldırmakla Emir Aslantaş'ı görevlendirdi. Arslantaş, aynı yıl büyük bir orduyla kaleyi kuşattı. Kaleye yapılan saldırılar önmeli bir tahribat yaratmıyordu fakat kalenin dışarıyla olan bağlantısını koparmıştı. Bu sırada kale içinde Hasan'ın fedailerinden biri, Ebu Tahir arrani adlı bir adam önemli bir görevle kaleden ayrıldı. Görevi o sırada Nihavend kazasında bulunan Nizam-ül mülk'ü öldürmekti. Hasan bu şekilde kuşatmanın kaldırılacağını hesaplamıştı. Burada fedailik sisteminin yapısıyla ilgili 1273 yılında o çevreden geçen Marko Polo'nun rivayeti de bu topluluğa "Haşhaşiler" denmesine neden olmuştur. Buna göre Hasan, askerleri içinden seçtiği fedailerine haşhaş tohumlarından yaptığı haplardan içiriyordu. Bu sırada uykuya dalan fedaileri özel olarak hazırlanmış bir arka bahçeye götürüyordu. Söylendiğine göre bu bahçeler zamanında Deylem kırallarının türlü meyveler yetiştirdiği ve kalenin arka tarafında saklı olan bahçelerdi. Hasan bu bahçeleri Kuran'da tasvir edilen cennet bahçelerine benzer şekilde düzenlemişti. Bu bahçede kendine gelen fedainin çevresini, bu iş için özel yetiştirilmiş kızlar alıyordu. Fedai tüm gece boyunca cennette olduğuna inandırılacak şekilde bakılıyor ve her istediği yapılıyordu. Daha önce tatmadığı çeşitte meyveler yiyen, şaraplar içen ve hurilerle birlikte olan fedailerin ikna olması zor olmuyordu. Daha sonra tekrar bir uyuşturucu bir hapla uyutulan fedailer ikinci kez Hasan'ın karşısında uyanıyorlardı. Hasan, onlara Allah'ın ona cennetin anahtarlarını verdiğini ve istediği zaman istediği kişiyi gönderebileceğini söylüyordu. Durumdan çok etkilenen fedailer Hasan'a iman ediyor ve her istenileni yerine getiriyorlardı. Hasan'da onlardan tekrar cennete gitmek istiyorlarsa belirli bir düşmanı öldürmesini istiyordu. Bu işi başardıkları takdirde cennetin kapıları onlara sonsuza kadar açılacağını söylüyordu.

Eskiliğine ve yaygınlığına rağmen bir çok tarihçi bu hikayenin yanlış olduğunu söylemektedir. Etkileri insanlar için bir sır olmayan haşhaş çoktandır biliniyordu. Öte yandan haşhaşın mezhep taraftarları tarafından kullanıldığını hiç bir İsmaili ya da ciddi sünni yazar doğrulamamıştır.

alamut kalesinin kuşatması sürdüğü sırada 16 ekim 1092 gecesi, kabul salonundan odasına gitmekte olan Nizam-ül mülk tahtırevanına, sufi kılığına girmiş olarak yaklaşan Ebu tahir onu zehirli bir hançerle yaraladı. Fedailerin ilk kurbanı Nizam-ül mülk bir kaç gün içerissinde öldü. Bunu üzerine kuşatma kaldırıldı ve Selçuklu ordusu geri çekildi.

Nizam'ın ölümünden sonra Melikşeh'da bir komploya kurban gitti. 18 Kasım 1092 günü, Melikşah ormanlık ve bataklık bir yörede ava çıkmıştı. Attığı oniki oktan sadece biri hedefi vuramamıştı, yanındakiler övgü yarışındaydılar. Vurulan av hayvanları temizlenip, şişe geçirilmişti. Hükümdar bir yandan etleri yerken, içkisinden bir kaç yudum alıyor ve çok sevdiği turşudan atıştırıyordu.Fakat birden korkunç bir karın ağrısına tutuldu. İçi boşaldı, sayıklamay başladı ve bayıldı. Hangi yiyeceğe zehir konulduğu hiç bir zaman öğrenilemedi.

Melikşah'ın karısı Terken Hatun daha padişahın kalbi durmadan, adamlarına, o sırada dört buçuk yaşında olan Sultan Mahmud'a sadakat yemini ettirdi. Sonra halifeye bir haberci göndererek, kocasının öldüğünü, oğlunun verasetinin onaylanmasını istedi. Buna karşılık Halife, ülkesinde rahat bırakılacak ve imparatorluk topraklarında okunan hutbelerde adı saygıyla anılacaktı.

Fakat Melikşah'ın büyük oğlu Berkyaruk tahtta hak iddia ederek bir ordu toplamış ve İsfahan'a çekilen Terken Hatun ile taraftarlarını kuşatmıştı. Terken Hatun kendini savunurken ünü günümüze kadar gelen hilelere başvurmuştu. Örneğin eyalet valilerine şöyle yazmıştı: "Dulum, reşit olmayan, adım atmasını öğretecek bir babası olmayan bir çocuğun sorumluluğunu taşıyorum.Kim, senden daha iyi bu işi yapabilir ki? Birliklerinin başına geçip, doğru buraya gel, Isfahan'ı kurtaracak, bir fatih gibi kente gireceksin. Seninle evleneceğim, iktidar senin olacak." Hile tutmuştu. Valiler, emirler, Azerbaycan'dan, Suriye'den koşup geldiler, Isfahan kuşatmasını kaldıramadılarsa da, Sultan'ın rahat aylar geçirmesini sağladılar.

Berkyaruk taraftarları Terken hatun taraftarlarına üstünlük sağladılar ve Berkyaruk 1092 yılında tahta geçti. İç karışıklıklar henüz tam anlamıyla yatışmadığı için Berkyaruk, İsmaililer ile mücadeleye giremedi. Hatta üvey kardeşi Muhammed Tapar'a karşı İsmaililerden destek aldı. Cinayetlerin yarısından çoğu bu dönemde işlenmiştir ve bunların bazılarının Muhammed Tapar'ın dostlarından fakat Berkyaruk'un düşmanlarından olduğu söylenmektedir.

1100 senesi yaz mevsiminde Berkyaruk, Horasan'a geri çekilmeye mecbur olan Muhammed Tapar'ı yenilgiye uğrattı. Bu zaferden sonra İsmaililerin etkinliği arttı ve Sultanın ordusuna hatta sarayına sızmayı başardılar. Berkyaruk, İsmaili toplumunu saf dışı bırakamadıysa da, onları Selçuklu devleti dahilinde durdurmayı başardı. 1105'te ölmesinden sonra yerine halefi, Muhammed Tapar geçti. Muhammed Tapar muhaliflerini iyice ezdikten sonra, en öncelikli işi, İsmailileri yuvalarından çıkarıp yenmek oldu. Fakat İsmaililerin asıl gücü Alamut kalesinde bulunuyordu. Muhammed Tapar'ın bu kaleyi doğrudan hücumla ele geçirme şansı yoktu. Bu yüzden yıpratma savaşına başvurdu. Sultana bağlı birlikler sekiz sene boyunca arka arkaya, kale çevresindeki mahsulleri tahrip ettiler. Hasan Sabbah ve adamlarının güç ve azık bakımından zayıfladığı görüldüğünde, (1117-1118) yılı başında Atabey Şirgir komutasında bir ordu kaleyi kuşattı. Mancınıklar sayesinde yılmadan savaştılar; fakat 1118 yılının mart-nisan ayında tam kaleleri ele geçirecekken, Sultan Muhammed'in Isfahan'da öldüğü haberi gelince, birlikler dağıldı. Zafere kavuşmakta iken Şirgir'in birliklerinin geri çekilmesi hayal kırıklığı yarattı.Bazı ipuçları, sultanın ölümünün bu hızlı geri çekilmenin tek nedeni olmadığını ortaya koyuyor. Kendisi itiraf etmemekle birlikte, İsmaili olduğu ileri sürülen Kıvamüddin Nasır İbn Ali el Dergüzini adında bir Selçuklu veziri, bu işte gizli bir role sahiptir. Bu kişi, Isfahan sultanı Muhammed'in oğlu ve halefi Mahmud üzerinde büyük bir tesire sahipti ve onunsarayında önemli bir makamı elinde bulunduruyordu. Şirgirin ordusunungeri çekilmesinde bu kişinin etkili olduğu ve yeni sultanı hapis ve ölüme mahkum edilmiş Şirgir'e karşı tahrik ettiği anlaşılmaktadır.

Sultan Muhammed'in ölümünden sonra bir süre Selçuklular arasında taht kavgaları oldu. Haşişiler bu mücadeleden yararlanarak durumlarını düzeltmeye çalıştılar. Nihayet Sencer geçici de olsa şehzadeler üzerinde bir üstünlük sağlayarak tahta oturdu. Bu dönem zarfında, İsmaililerle sünni devletler arasındaki münasebetlerde değişmeler oldu. Merkezi yerlerdeki yıkıcılık ve terör kampanyaları sona erdi. Buna karşılık bütün çabalarını kendi hakimiyetlerindeki yerlerin müdafası üzerinde yoğunlaştırdılar.

Tarihçi Cüveyni'nin bir rivayeti, Sencer'in İsmaili bağımsızlığı karşısında gösterdiği hoşgörüyü anlatır. "Hasan Sabbah, barış istemek üzere elçiler gönderdi; fakat bunların hediyeleri reddedildi. Bu sırada o, çeşitli hilelerle sultanın nedimlerinden bazısının yardımını kazandı. Nitekim önemli miktarda bir para karşılığında, hadımlardan birini elde etti ve ona bir hançer göndedi. Hadım, bir gece bu hançeri, sultan derin uykusuna dalmış vaziyette iken yatağın yanıbaşındaki yere sapladı. Sultan, uyandığı zaman bu hançeri görünce korkuya kapıldı; fakat kimden şüpheleneceğini bilmediği için işi gizli tutmaya karar verdi. O zaman Hasan Sabbah, sultana aşağıdaki mesajı ileten bir elçi gönderdi: "Ben sultanın sadece iyiliğini istemiş olmasaydım, sert yere saplanmış olan bu hançer, kendisinin yumuşak göğsüne batırılmış olurdu. Sultan korkuya kapıldı ve o andan itibaren onlarla barış yapmaya çalıştı. Kısacası sultan, bu komplodan sonra onlara saldırmaktan vazgeçti ve Sencer'in saltanatı boyunca ismaililerin davası gelişme gösterdi.

1124 mayıs ayında Hasan Sabbah hastalanmıştı. Öleceğini hissederek mirası için tedbirler aldı. Veliaht olarak, yirmi yıldan beri Lemeser'i idare eden Buzurg Ümid'i tercih etti. Sağına Ardistanlı Dihdar Ebu Ali'yi oturttu ve propagandanın idaresini ona bıraktı; soluna Kasran'lı Adem'in oğlu Hasan'ı ve karşısına da ordu komutanı Kiya Ebu Cafer'i yerleştirdi ve onlara; imamın, kendi devletinin idaresini ele almak üzere geri döneceği zamana kadar dördünün birlikte hareket etmesini emretti(23 mayıs 1124 gecesi vefat etti.)

Hiç de lütufkar olmayan bir Arap biyografi yazarı, Hasan Sabbah'ı "basiretli, geometri, aritmetik, astronomi, büyü ve diğer ilim dallarında çok derinleşmiş bir adam " olarak tasvir eder. Onun Alamut'ta yaşadığı otuzbeş yıl boyunca, ne herkesin önünde, ne de tek başına, hiç kimse içki içmedi. Bu yüzden oğullarından birini içki içtiği için idam ettirmiştir. Bir diğerini ise, yakın arkadaşı dai Hüseyin Kaini cinayetinin teşvikçisi olduğuiçin ölüme sevketmiştir.

Haşişilerin İslam tarihindeki yeri konusunda dört noktayı unutmamak gerekir. Birincisi, onun itici gücü, ne olursa olsun mevcut düzen için siyasi, sosyal ve dini bakımdan ciddi bir tehdit arzetmiştir. İkincisi bu hareket münferit bir olaydan ibaret değildir. Aksine, hem popüler hem de karanlık olan, derin iç sıkıntılardan kaynaklanan ve zaman zaman da sonu ihtilalci öfke patlamaları şeklinde açığa çıkan Mehdilik hareketleriyle ilgili uzun olaylar zincirinin bir halkasıdır. Üçüncüsü, Hasan Sabbah ve taraftarları, belirsiz arzuları, bozuk inançları ve gayri memnunların hedefsiz kızgınlığını yeniden düzene koymayı ve bunları: tutkunlukları, disiplinleri ve planlı şiddetleriyle ne önceki ve ne de sonraki zamanlarda emsali bulunmayan bir teşkilata sevketmeyi başardılar. Dördüncüsü ve belki de kısaca en dikkate değer nokta, onların topyekün başarısızlıklarıdır. Kurulu düzeni deviremediler; önemli bir şehri bile ele geçiremediler. Hakimiyet bölgeleri, daha sonra zapta maruz kalmış küçük emirliklerden başka bir şey değildir. Sonunda müntesipleri, köylüler ve tüccarlardan oluşan küçük ve sessiz toplulukları yani diğer mezhepler arasında bir azınlık mezhebini teşkil ettiler.

1256 yılında Moğolların ve Mısır Memlük sultanı Baybars'ın çifte saldırısı Haşhaşi iktidarına son verdi.


KAYNAKLAR:

1. Haşişiler, Prof.Dr.Bernard Lewis, Sebil Yay., 1995,ist.(Çev:Doç.Dr.Ali Aktan)

2. Sayyidna Hasan bin Sabbah, Shaykh Muhammed Iqbal, Pakistan

3.Dağın Şeyhi Hasan Sabbah, Freidoune Sahebjam, Telos yay., Ocak 1998, İst., (Çev:Faik Baysal)

4. Semerkant, Amin Maalouf, Yapı Kredi yay., 1998, İst., (Çev:Esin Talu Çelikkan)

5. Fedailerin Kalesi Alamut, Wladimir Bartol, Yurt yay., 1998, Ankara, (Çev: Atilla Dirim)


Güncelleme tarihi: 05.10.1999

ANASAYFA
ARKA BAHÇE
BAYRAM GEZMESİ
BEYİN FIRTINASI
YAZI TAHTASI
ŞİİR YONGASI
GÜNLÜK

Email: apesky@hotmail.com