žİİRLER VE RESİMLERLE GÜZEL İSTANBUL

SULTAN AHMET MEYDANI VE CAMİ

Fatih Sultan Mehmet (1432-1481)

FETİH VE İSTANBUL

FATİH

Sürüklerken tunçtan topu mandalar

Geçilirken dağlar, tepeler düzler,

Padişah ordunun seyrine dalar;

Sancaklar, silahlar, atlar, öküzler...

Padişah düşünür ordu akarken,

Sevimli gözlerle selam alır kâh;

İstanbul ufkuna doğru bakarken,

Bir zafer müjdesiyle güler padişah.

Ali Mümtaz Arolat

Fatih Sultan Mehmed Han'ın Hiddetlenerek Atını Denize Sürmesi

İSTANBUL’UN FETHİ

Gün batmada İstanbul'un üstünde Haliçten,

Bir renge bürünmüş yanıyor Marmara içten.

Durgunlaşıp engin, silinirken kırışıklar,

Oklar gibi fışkırmada her yandan ışıklar...

Bir pembe bulut bağrı delinmiş kanamakta,

Yorgun uyuyan tekneler altında uzakta.

Altındır ufuk çizgisi, altındır akisler,

Altın tozu halinde iner her yana sisler...

Durgun sular üstünde kesik vakalarla,

Uçmakta gümüş martılar, altın gagalarla.

Gök şimdi yeşil, şimdi kızıl, şimdi turuncu,

Camilerin andırmada mermerleri tuncu

Kandır dağılan şimdi günün battığı yerden,

Kandır sızan etrafa alev pencerelerden.

Kandır görünen Fatihin altın aleminde,

Fethin yine İstanbul o en kanlı deminde:

Mevsim mayısın sonları, yaz başlamış artık,

Gittikçe açılmakta, dağılmakta karanlık.

Her şey hareketsiz, ağaran tan yeri sessiz,

Kalmış gibi şehrin sarılan bağrı nefessiz...

Bir korkulu rüyayı yataklarda sayıklar,

Dalgın uyuyanlar beraber uyanıklar...

Bir saltanatın son gününün korkusudur bu!

"Türkler hareketsiz duruyor, bir pusudur bu!"

Kostantin ümitsiz, saray erkanı telaşta

Surlarda Bizans askeri, Jüstinyani başta!

Çarpmakta bugün bir yeni korkuyla yürekler,

Zagnos Paşa bir yanda hücum emrini bekler.

TURHAN Bey uzaklarda yakıp yıkmada hâlâ!

Bir yandan o Beylerbeyi korkunç Karaca’yla,

Türk ordusu İstanbul'u sarmış çepeçevre,

Dünya girecektir bu sabah bir yeni devre!

Birdenbire gökkubbe dolar velvelelerle,

Atlar koşar ön safta kabarmış yelelerle!

Tozlarla, dumanlarla karışmakta ateş, kan,

Yer yer tutuşur toprağın altındaki volkan!

Mızraklar uçar, oklar uçar, taşlar uçarken,

Burçlar yıkılırken, kesilen başlar uçarken,

Etrafa saçılmakta cehennemden alevler,

Tunç topların ağzıyla homurdanmada devler...

Her hamleyi bir hamle kucaklar yeni baştan,

Jüstinyani bir sedyede kaçmakta savaştan!

Bir burca zafer sancağı dikmiş Ulubatlı...

İlk hızla girer Topkapıdan yirmi bin atlı!

"Türkler geliyor!” çığlığı aksetmede dağ dağ,

Bir çağ kapanır böylece, başlar yeni bir çağ

Rum Kayseri’nin kellesi bir mızrak ucunda,

žarkın eşi yok incisi Türk'ün avucunda!

Ey Kayser, öğünsen yeridir kanlı başınla,

Tarihe adın geçti o erkek savaşınla!

Ey Fatih, iraden gibi kuvvetli bir elde,

Dünyanın asırlar boyu göz koyduğu belde!

Ey ünlü kumandan paşalar, tuğlu vezirler,

Ey tulgalı erler, ağalar, beyler, emirler...

Haşmetli zafer menkıbeniz geçti şafaktan,

Gördüm, düşünürken sizi beş yüz yıl uzaktan!

Ey mutlu ışık beldesi, nurunla yıkansın,

Her türlü hiyanet dolu tarihi Bizansın!

Artık savaşın hüsnüne hayranlık içindir,

Artık zaferin si’r için, insanlık içindir.

Sihrinle, füsununla, gururunla, nazınla,

Altın Halicin, Marmaran, aşık Boğazınla,

Endamını sarmakta ipek tüllü karanlık,

Türk'ün güzel İstanbul'u mesut uyu artık!

Orhan Seyfi Orhon

Sultan Ahmet Camii

CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar

İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;

O benim, zaman, mekan, aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale

İstanbul benim canım;

Vatanım da vatanım..

İstanbul, İstanbul...

Tarihin gözleri var surlarda delik delik;

Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...

Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;

Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat...

žahadet parmağıdır göğe doğru minare;

Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?...

Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;

Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca-Ahmet..

O manayı bul da bul

İlle İstanbul’da bul!

İstanbul,

İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;

Çamlıca’da yerdedir göklerin derinliği.

Oynak sular yalının alt katına misafir;

Yeni dünyadan manzun; resimde eski sefir.

Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar

Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...

Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?

Cumbalı odalarda inletir “Katibim”i...

Kadını keskin bıçak,

Taze kan gibi sıcak.

İstanbul,

İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!

Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...

Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu.

Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.

Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından

Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

Ana gibi yar olmaz İstanbul gibi diyar;

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan,

Türkçesi bülbül kokan,

İstanbul,

İstanbul...

Necip Fazıl Kısakürek

Ayasofya Cami

KUBBELER

Dün başlar seferber, eller seferber,

Kurşun eritildi, mermer çekildi.

Bunlar, bu kubbeler, bu minareler

Akçayla olacak şeyler değildi.

Böyle bir gemide yendi suyu Nuh.

Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh.

Taşıtıp kalyonla pırlanta, inci

Abide haline koydu sevinci.

Gergefle işleyip bir inci sultan

Ki çiçek verirdi saksıya koysan.

Bulabildinse ey yolcu yerini,

Hepsinin altında altından bir ay.

Seyret İstanbul’un camilerini

Minare minare, kubbe kubbe say!

Açılır masmavi burada gökyüzü

Gümüşten sütunlar üstünde durur...

Kiminin gölgesi dinlenir yerde,

Kiminin beyazı sulara vurur.

Allah’a giden yol buralardadır

Kapılar açılır şerefelerden.

Buradan uğurlanır mübarek aylar,

Bayram burda başlar arefelerden.

Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,

Sultanı, çerisi, piri, veziri.

Nesilden nesile götürsün diye

Kanatlar üstünde şanlı tekbiri.

Nice başbuğların açtığı yolda

Biri yardan geçmis, öteki serden.

Yolcular gidiyor yarına doğru,

Kafile kafile bu köprülerden.

Kuşun uçuş, gülün açış saati,

Tanrı’nın fermanı yüce kubbede,

Duyulur, uyanık Fatih’in "Uyan"

Dediği uzaktan Sultan Ahmed’e..

Diken dikmis, yakan yakmış mumunu,

žamdanlar, şamdanlar, ulu şamdanlar...

Ki aydınlığıyle asırlar boyu,

Yolunu bulurdu yolda kalanlar.

Burda kubbe, kemer ve mihrap olmuş,

O kıvrak şekil ki serhatte yaydı;

Atlas bayrakların dalgalarında

Rüzgarla öpüşen ince bir ay’dı.

Kimi yıkanırken şadırvanlarda,

Tekbir’e hu hû’lar katıyor kimi:

Beyazıt önünde güvercinlerin incidir yemi,

Söyleyin ey nazlı haber kuşları:

Tuna boylarından müjde geldi mi?

Uzaklarda kırık minarelerden

Gökte bir kapıyı vurur leylekler;

Bir gün açılacak o büyük kapı

Ve kanatlar yere inmeyecekler.

Taraf taraf, kol kol şu yamaçlardan

Aktıkça fetihler tarihi Türk’ün

Kubbeler erecek bir gün murada

Ve minareler dal verecek bir gün.

Geçersen altından bu loş kemerin

Menekşe menekşe gül güldür içi...

Kapanmaz kapısı Allah evinin,

Ki beş vakit gürül gürüldür içi.

Çiniler, çiniler, taze çiniler;

Boyası göz nuru, fırçası kirpik...

Ey sanat, kuruyan dallarımıza

Bir yeşil yaprak ver! demeye geldik.

Biri hattın, biri mermerin, tuncun,

Kurşunun sırrını aramış bulmuş

Yesârî elinde Lafza-i Celal

Sinan’da kubbeyle minare olmuş.

İşte bu kubbe ki, söyler saati

Yolcu ilk, dalgalar son cemaati,

Mavidir çinisi, Yeni’dir adı

Mermerini sisler karartmadı.

žehzâde, Laleli, Haseki Sultan

Hepsinin üstünde Süleymaniye...

Süleymaniye’den, Ayasofya’dan

Yollar iner dal dal Yeni Cami’ye

Yelken yelken, seren seren gemiler;

Yamaçta, kıyıda, yolda camiler.

Bu horasan, mermer, kurşun dağları

Omuzunda taşıdığı çağları

Taşıyacak daha çağlar boyunca

Ve yer çekmeyecek yere koyunca.

Yolları arkada bırakan hızla,

Kanatlarımızla, atlarımızla

Aşarken toprağı, taşı denizi

Bu kurşun memeler emzirdi bizi.

Böyle bir gemide yendi suyu Nuh.

Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh.

Arif Nihat Asya

Eyüp Sultan Cami

İstanbul 2

İstanbul'dan Resimler 1

İstanbul'dan Resimler 2

Ana Sayfa