
NUTUK'TAN: MİLLİ MÜCADELE - 5
MANDA MESELESİNİN KONGREDE GÖRÜŞÜLMESİ
Şimdi, Efendiler, Kongre'de manda konusunda yapılmış olan görüşme
ve tartışmaları elden geldiğince, olduğu gibi yüksek heyetinize
dinletmeye çalışacağım:
Birçok kimse söz aldı. Hiç kimseye söz vermeden önce, başkanlık
kürsüsünden zabıtlara aynen geçmiş olan şu kısa konuşmayı yaptım:
Bu rapor üzerinde görüşmeye başlamadan önce bazı noktalara dikkatinizi
çekmek isterim. Raporda, söz gelişi Mister Brown'dan söz edilmekte ve
elli bin kişilik bir işçi ordusunun getirileceğini söylediği
bildirilmektedir.
Bir küçük bilgi daha vereyim. Sivas'a gelmiş olan gazeteci Mister
Brown ile bizzat görüşmeyi uygun gördüm. Karşısındakini
kolaylıkla anlayan çok zeki bir genç.
Efendiler, Mister Brown "Ben hiçbir, resmî sıfatla görüşmüyorum.
Tamamiyle özel olarak görüşüyorum,"diyor ve hattâ Amerika'nın mandayı
kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini söylüyor. Onun için sözleri
Amerika adına değil, kendi adınadır. Mandanın ne olduğunu kendisi de
bilmiyor. "Manda siz ne derseniz odur," diyor. Bu raporda önemli olarak
manda meselesi vardır. Bu konuda görüşmeden önce on dakika ara verelim
(saat 15.25).
Sonraki oturumda "İIk söz Vasıf Bey'indir," dedim. Vasıf Bey,
önce mandanın ne olduğu konusunda uzun açıklamalar yaptı. Sözü
başkalarına bıraktı. Yeniden söz aldı ve "bir kere prensip olarak
mandayı kabul edelim, şartları üzerinde daha sonra görüşürüz," dedi.
Üyelerden Macit Bey adında bir zat, "genel kurulda asıl gürüşülecek
mesele, bundan sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız?
Mandayı nasıl yorumlayacak ve mandaterle ne tarzda görüşeceğiz? Bizi
mandasına alacak devlet kim olacaktır? Asıl mesele budur," şeklinde
konuştu.
Ben, başkanlık kürsüsünden "Zannederim bu rapordan iki görüş
ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi, devletin içte ve dışta
bağımsızlığından vazgeçmemesi; ikincisi de, devlet ve milletin yabancı
devletlerin zararlı baskıları karşısında bir yardım ve destek
ihtiyacında bulunup bulunmamasıdır. Asıl kararsızlık doğuran nokta
budur. Müsaade buyurulursa, bu noktayı etraflıca düşünmek için Teklif
Komisyonu'na havale edelim. Sonra da yüksek huzurlarınıza arz edelim.
Herhalde içeride ve dışarıda istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz,"
dedim.
Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey "yüklendiğimiz görev pek
ağır ve önemlidir. Boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur.
Bu raporumuzu görüşelim ve vakit geçirmeden hemen bir karar alalım,"
dedi. Ben, "başkanlık kürsüsünden bu meseleyi komisyon başkanı olmak
dolayısıyla açıklayayım (ben aynı zamanda Teklif Komisyonu Başkanı
idim). Bu rapor metni komisyonda okundu, üzerinde birçok konuşma ve
tartışma yapıldı. Ancak, kesin karar verecek şekilde bir görüş
belirmedi. Daha önce, Genel Kurul'da okunmaksızın Teklif Komisyonu'na
gönderilmişti. Bu sebeple bir defa da burada okunup Genel Kurul'un
görüşü belirdikten sonra yeniden Teklif Komisyonu'na gönderilerek
kesin karar verilmesini istemiştik," dedim.
İsmail Fazıl Paşa merhum da
söz alarak şu konuşmayı yaptı:
- "Bekir Sami Bey'in düşüncesine
katılırım; kaybedecek vaktimiz yoktur. Aslında sorun da basitleşmiştir.
Tam istiklâl mi, yoksa manda mı kabul edeceğiz? Alacağımız karar
budur. Böylesine önemli, hattâ pek önemli olan bir meseleyi yeniden
komisyona götürmek ve oradan yeniden Genel Kurul'a getirmekle vakit
geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna bugün yarın yahut
öbür gün her halde Genel Kurul'da bir karar verelim. Komisyonda vakit
geçirmeyelim. Çünkü, pek ince bir konudur."
Bunun arkasından Hami Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile
Bekir Sami Beyefendi'nin düşüncelerine katıldığını söyledikten sonra:
- "Herhalde bir desteğe muhtacız, bunun en basit delili de, devlet
gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir;" buyurdular.
Bundan sonra, Raif Efendi manda aleyhinde konuştu. İsmail Fazıl
Paşa ona karşılık olacak şekilde uzun bir konuşma yaptı. Daha sonra
tekrar Bekir Sami Bey söz aldı ve dedi ki:
- "İsmail Fazıl Paşa
Hazretleri'nin tamamiyle katıldığım konuşmasına yalnız bir şey ilâve
edeceğim: Kırım Muharebesinden savaşı kazanmış olarak çıkıp da
katıldığımız Paris Kongresi'nde, müttefiklerimizin bize yüklemiş
oldukları bilinen şartlarla bu şimdi okunan rapordaki isteklerimiz
karşılaştırılacak olursa, bunlardan hangisinin daha çok bağımsızlığı
yokedici olduğu anlaşılır sanırım."
Bekir Sami Bey'den sonra Hâmi Bey, Hâmi Bey'den sonra da Refet Bey
(Refet Paşa) konuştular. Refet Bey'in konuşması aynen şöyleydi:
- "Mandanın bağımsızlığı yok etmeyeceği gerçeği ortada iken, bazı
arkadaşlarımız - bağımsız mı kalacağız yoksa mandayı mı kabul
edeceğiz? - tarzında birtakım görüşler ileri sürüyorlar. Onun için
her şeyden önce mandanın ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte
daha mandadan söz etmeden önce, düşünceleri gıcıklayan bu raporda bu
deyimin ne şekilde anlaşılmış olduğunu bilmek gerekir. Fazıl Paşa
Hazretleri bağımsızlığı korumak şartıyla manda buyuruyorlar.
Hâmi Beyefendi tarafından verilmiş olan rapor iki bölüme ayrılıyor.
Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de mandanın ne olduğunu
anlatan bölüm var. Manda meselesini buradaki görüş açılarından
değerlendirebilmek için önce bir noktayı anlamak isterim. Bu rapor
metni genel kurulda görüşülmeye sunulmuş mudur, sunulmamış mıdır?"
İsmail Fazıl Paşa, "Yanlış anlaşıldığı için biz üçümüz yani Fazıl
Paşa Bekir Sami ve Hâmi Bey'ler bu raporu, geri çekiyoruz. Hiç
verilmemiş saydık," dedi (bu raporun müsveddesi de temize çekilmişi de
kendilerinde kalmıştır).
Başkanlıktan "Rapor geri alınmıştır," dedim. Raporun geri alınmış
olmasına rağmen, söz alan Refet Bey, zabıtlarda beş altı sayfa yer
tutan özentili bir konuşma yaptı. Bu konuşmadan, zabıtlara dayanarak
olduğu gibi aldığım bazı cümleler, katibin maksadını açıklamaya
yetecektir, sanırım.
Refet Bey diyordu ki, "Bizim, Amerika mandasını tercih etmekten
maksadımız, bütün toplumları kendine tutsak eden, kalpleri, vicdanları
söndüren İngiliz mandasından kurtulmak ve sakin milletlerin
vicdanlarına saygılı olan Amerika'yı kabul etmektir. Yoksa asıl iş
para meselesi değildir."
Söz olarak, "Manda ile bağımsızlık biribirine engel olan şeyler
değildir. Yalnız, eğer biz gerçekte güçlü olmayacak olursak, işte o
zaman mandanın altında eziliriz ve o zaman manda bizim için
bağımsızlığımızı yok edici bir unsur olur. Bir de diyelim ki, biz
dışarıda ve içeride tam bir bağımsızlık isteriz. Ancak, acaba hemen
kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan da önce
acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? Bunu
düşünelim. burası bir gerçektir ki, bugün bizi İngiltere, Fransa,
İtalya ve Yunanistan aralarında bölüşmek istiyorlar; Ancak, eğer biz
bugün bu devletin kefilliği altında bir barış anlaşması yapacak
olursak, ileride, uygun şartlar altına girer girmez hemen döner ve
kendi yararımızı sağlarız. Fakat, eğer olumsuz bir durum ortaya
çıkacak olursa, acaba büsbütün heder etmiş olmayacak mıyız?"
"Herhalde bir Amerikan kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci
yüzyılda, beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli
olmayan bir toprağı ve ancak on onbeş milyon lira geliri olan bir
millet için, bir dış dayanak olmaksızın yaşamak imkânı olamaz. Eğer
bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve dışarıdan bir destekle
kalkınamayacak olursak, belki de ileride, Yunanistan'ın saldırılarına
karşı bile kendimizi savunamayız..."
Allah korusun, eğer İzmir Yunanistan'da kalsa ve aramızda bir
savaş çıksa, düşmanımız, Yunanistan'dan vapurlarla asker
getirebileceği halde, acaba biz Erzurum'dan hangi demiryolları ile
ulaştırmamızı sağlayabileceğiz? O halde, Amerikan mandası her şeyden
önce bir kefil ve yardımcı bulmak için gereklidir."
Hatip, sözlerini şu cümle ile bitirdi: "Eğer sunmuş olduğum bu
açıklamalarla ilerideki görüşmeler için bir giriş yapabildimse ne
mutlu."
Efendiler, bu parlak ve ustalıklı nutkun, dinleyenlerin düşünce ve
görüşleri üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin derecesini kolaylıkla
takdir buyurursunuz. Zihinlerin, bunun ardından gelebilecek aynı
görüşteki hatiplerin konuşmalarıyla büsbütün zehirlenmesine meydan
vermemek ve kendilerini özel olarak aydınlatıp yol göstermeye fırsat
bulabilmek için, derhal "on dakika dinlenelim efendim," diyerek oturuma
ara verdim (Saat: 17.30).
Efendiler, bu nutkun son cümleleri üzerinde dikkatle durulmaya
değer. Refet Beyefendi, Yunanlılar'ın İzmir'i işgalini geçici sayıyor
ve savaş halinde olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir'de kalır
da savaş durumuna girilirse başa çıkamayacağımız görüşünde bulunuyor.
Bundan sonraki oturumda, Bursa temsilcilerinden Ahmet Nuri Bey,
manda aleyhinde uzun bir konuşma yaptı. Hâmi Bey, buna daha uzun bir
konuşma ile cevap verdi ve gerçekten de pek uzun olan konuşmasının
sonlarına doğru, anlattıklarını şu bilgilerle doğruluyordu:
- "Fakat, şimdi biraz da işin kesin bildiğim bir yanından söz
edeceğim. Konunun bu safhasında, ilgili zat ile şahsen bağlantı kurmuş
olduğum için, sözlerim tahminî değildir; kesin bilgilere dayanıyor."
"İstanbul'dan hareket etmeden önce, eski Sadrazam İzzet Paşa
Hazretleri'ni ziyarete gitmiştim. Herhalde bir manda ihtiyacında
olduğumuza kendileri de inanıyorlardı. Bendenizden de bu konudaki
düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimizi arz ettim. Birkaç gün
sonra bendenizi çağırtıp şu meseleyi açıkladılar: Suriye ve Adana
bölgesinde dolaştıktan sonra, İstanbul'a gelip siyasî partilerin
görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerikan Araştırma Komisyonu üyeleri,
İzzet Paşa'yı konağında ziyaret ederek, Anadolu'daki millî teşkilâtın
Türk milletini temsil ettiği inancında olduklarını ve paşayı da (yani
İzzet Paşa'yı) bu işin öncüsü bildiklerini söylemişler ve eğer siz
Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerikan mandasını istettirecek olursanız,
Amerika da Osmanlı mandasını kabul edecektir, demişler."
"Paşa, bunu
bendenize açıkladıktan sonra, bu milletin bir harbe daha gücü
kalmadığından ve herhalde böyle bir çareye başvurmak zorunda
kaldığımızdan söz etti ve Sivas'a gittiğim zaman oradakilere bu durumu
anlatmaklığımı tavsiye buyurdu. İzzet Paşa'nın inancı da bu şekilde
istenecek bir mandanın yüzde doksan kabul ihtimalinin bulunduğu ve
yalnız bizim için birtakım şartlar ileri sürmenin zarurî olduğu
merkezindedir. Hattâ Paşa, Amerika için milletin isteğine dayanmayan
bir mandayı kabul etmek mümkün olmadığından, kongremiz tarafından
gösterilecek isteğin Avrupa devletlerine karşı Amerika lehinde bir
dayanak noktası olacağını da söyledi. Bendeniz bu meseleyi İstanbul'dan
şifre ile Erzurum'da Rauf Bey'e bildirdim. "
"Manda'nın kendinden çok
adına karşı çıkanlar boşuna telâşlanıyorlar kelimenin önemi yoktur.
Önem, işin gerçeğinde ve niteliğindedir. Manda altına girdik, demeyelim
de isterlerse varlığını ebedî olarak sürdürecek devlet olduk, diyelim."
Bu son söze cevap verenler arasında, Husrev Sami Bey'in şu sözleri
işitildi:
- "Fakat bizim bu çalışmalardan beklediğimiz kendimizi savunmak
suretiyle, ebedi olarak varlığını koruyacak bir millet olduğumuzu ispat
etmektir!"
Hâmi Bey, buna düşüncesinde bir geriye dönüş sezgisi
uyandıracak şekilde cevap verirken, Kara Vasıf Bey söz aldı ve o günkü
toplantının sonuna kadar konuştu. Vasıf Bey'in uzun sözlerinin özetini,
zabıtlara olduğu gibi geçmiş olan şu cümlelerle yüksek dikkatlerinize
sunuyorum:
- "Bütün devletler bizi tamamen bağımsız bırakacaklarını
söyleseler bile, biz yine bir dış desteğe muhtacız (Vasıf Bey,
sözlerinin başında, mandaya 'dışarıdan destek' adını verelim, demişti).
Dört yüz ilâ beş yüz milyon lira borcumuz var. Bu parayı kimse kimseye
bağışlamaz; bize bunu ödeyiniz diyecekler; halbuki bizim gelirimiz
bunun faizine bile yeterli değildir. O zaman güç bir durumda
kalacağız; bunun için bağımsız olarak yaşamaya malî durumumuz
elverişli değildir."
"Sonra, yanı başımızda, bizi bölüşmeyi emel edinmiş hükûmetler var;
onların ihtirasları karşısında mahvoluruz. Parasız, ordusuz ne
yapabiliriz? Onlar uçakla havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından
kurtulamıyoruz. Onlar savaş gemisi yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi
yapamıyoruz. Bu şartlar altında bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile
yine günün birinde bizi bölüşürler."
Vasıf Bey, konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:
- "... İstanbul'daki Amerikalılar, Manda'dan korkmayınız. Milletler
Cemiyeti Tüzüğünde yeri vardır, diyorlar. İşte bütün bunlardan dolayı
İngiltere'yi kendimize sürekli düşman Amerika'yı da en az kötülük
gelebilecek bir devlet olarak kabul ediyorum. Eğer uygun bulursanız,
buradan İstanbul'daki temsilciye bir mektup yazıp gizlice bir hey'et
göndermek için bir torpido isteyebiliriz."
Eylül'ün dokuzunda salı günü yapılan toplantıda, manda meselesine
dokunan Rauf Bey'in zabıtlara geçen konuşması aynen şöyledir:
- "Bu manda konusu üzerinde şimdiye kadar gerek basın ve gerekse
başka çevreler tarafından birçok sözler söylendi. Gerçi yüksek
hey'etiniz dış destek prensibini kabul buyurmuş ise de, bu desteği
kimden isteyeceğimiz açıklanmadı. Bunun Amerika olduğu dolaylı olarak
anlatılıyorsa da, bence doğrudan doğruya belirtilmesinde bir sakınca
olamaz!"
ERZURUM KONGRESİ HİÇBİR ŞEKİLDE MANDA KABULÜ HAKKINDA KARAR
VERMIŞ DEĞİLDİR
Bu sözlerden anlaşılacağı üzere Rauf Bey'in görüşüyle, gerek
Sivas Kongresi Hey'eti'nin ve gerek Erzurum Kongresi Hey'eti'nin
anlayışları arasında bir görüş ayrılığından doğan yanlışlık olduğuna
şüphe yoktur. Rauf Bey'in görüşünün yorumu niteliğinde olan bu sözlerin,
gerek Erzurum ve gerek Sivas Kongreleri bildirilerinin yedinci
maddesindeki yazılış şeklinden kaynaklandığına hükmedilebilir.
Gerçekten de bu maddenin yazılış şeklinde, belki de mandacılıkta pek
ileri giden ve sonu gelmemiş propagandalarıyla kamuoyunu bulandıranları
susturmak ve belki bundan da çok, onların iddialarına cevap olacak
bir özellik vardır. Madde metni dikkatle okunur ve incelenirse ne
manda ne de Amerika'nın mandaterliğini istemek düşüncesinin yer
almadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu noktayı açıkça göstermek için,
söz konusu maddeyi aynen hatırlatmak isterim:
Madde: 7 - Milletimiz çağdaş gayelerin büyüklüğüne inanır; teknik,
sanayi ve ekonomik durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder. Bu itibarla
devlet ve milletimizin hakimiyet ve bağımsızlığı ile vatanımızın
bütünlüğü korunmak şartıyla altıncı maddede belirtilen sınırlar içinde
milliyetin gereklerine saygılı ve memleketimizi ele geçirme emeli
beslemeyen herhangi bir devletin teknik, sanayi ve ekonomik yardımını
memnunlukla karşılarız. Böyle adaletli ve insancıl şartları içine alan
bir barışın bir an önce gerçekleşmesi, insanlığın güvenliği ve
dünyanın huzuru adına başta gelen milli gayemizdir.
Efendiler, bu maddenin hangi noktasında manda ve mandaterin Amerika
olacağı görüşü vardır? Olsa olsa "herhangi bir devletin teknik, sanayi
ve ekonomik yardımını memnunlukla karsılarız" sözlerinden manda
düsüncesi çıkaranlar olabilir. Ancak, mandanın anlam ve gayesinin bu
olmadığı bir gerçektir! Her zaman ve bugün bile, bu açıklık
çerçevesinde yapılacak yardımları kıvançla karşılamaktayız ve
karşılarız. Nitekim Ankara-Ereğli ve Keller-Diyarbakır demiryollarının
yapımı için bir İsveç firmasının; Kayseri-Sivas-Turhal hatlarının
yapımı için de bir Belçika firmasının teknik, sanayi ve ekonomik
yardımını severek kabul ettik. Söz gelişi, Ankara şehrinin ve diğer
Anadolu şehirlerimizin bir an önce kurulup yapılmalarında olsun, öteki
bütün kara ve demiryollarımızın, limanlarımızın yapımlarında olsun
teklifte bulunacak yabancı sermaye sahiplerinin yardımlarını severek
kabul ederiz. Yeter ki, memleketimize sermaye getireceklerin içeride
ve dısarıda devlet ve milletimizin hakimiyet ve bağımsızlığı ile
vatanımızın bütünlüğünü bozmaya yönelmiş gizli emelleri olmasın!
Bu maddede yer alan "milliyetin gereklerine saygılı ve memleketimizi ele
geçirme emeli beslemeyen herhangi bir devlet" ifadesinden, Amerikan
Devleti anlamının çıkarılması da yersizdir. Çünkü, milliyetin
gereklerine saygılı dünya devletleri arasında yalnız Amerikalılar
yoktur. Söz gelişii Isveç Devleti, Belçika Devleti aynı nitelikte
devletler değiller midir? Bu devletlerden herhangi birinin mandaterliği
de söz konusu olabilir mi? Bir de eğer dolaylı olarak Amerikan Devleti
kastedilmek istenseydi, "herhangi bir devletin" ifadesi yerine bir
devletin kelimeleri veya hiç olmazsa sadece "devletin" kelimesi ile
yetinilmesi gerekirdi. Bu bakımdan maddenin açıkladığı şartlar
çerçevesinde teknik, sanayi ve ekonomik yardımın iyi karsılanacağı
hususunun bütün devletler için söz konusu olduğu açıktır.
Efendiler, bu manda konusu üzerindeki görüşümün - bu görüş bundan
önce yapılan ve şu anda yüksek hey'etinizinde öğrenmiş bulunduğu
bunca yazışma ve tartışmalarımızla ortaya konmuştur - aylardan beri
gece gündüz yanımda bulunan bir arkadaş tarafından hâlâ anlaşılmamış
olduğuna hükmedilebilir mi? 0 halde Rauf Bey, ya aslında benimle ayni
görüşte değildi veyahut aynı görüşte idi de, Sivas'ta, İstanbul'dan
gelenlerle yaptığı konuşmadan sonra görüş değiştirmiş oluyordu.
Burasını kestirmek bence güçtür. Simdi biraz da Rauf Bey'i dinleyelim;
Rauf Bey, sözüne şöyle devam ediyor:
- "Ateşkes Anlaşması yapıldığı sıralarda Almanların barış
anlaşmasını imza etmeyecekleri sanılırken, İngiliz basını bazı sırları
açığa vurdu. Bunun birinci bölümü, Almanya'nin barış anlaşmasını imza
edeceği hususu idi. Bu gerçekleşti. Ikinci bölümü de Türkiye'nin
bölüşüleceği hususu idi. Bu çok şükür gerçekleşmedi. Bu bölümde,
konferansın aldığı karar gereğince Kızılırmak'ın doğu tarafı
Ermenistan sayılarak Amerikan himayesine veriliyor. Belki Gürcistan
ile Azerbaycan da Amerika'ya bırakılıyor, deniliyordu. Kızılırmak'ın
batısındaki topraklar da, İzmir ve İstanbul bunların dışında kalmak
üzere, denize çıkış yeri Antalya olarak Türkiye'yi oluşturuyordu.
Bu bölgenin kuzeyi, Italyan ve Fransız, güneyi de İngiliz himaye ve
yönetimine veriliyordu. İzmir'in işgali, bu açığa vurulan sırların
doğruluğunu ispata başladı. 0 halde, böyle bir tehlike karşısında
nemleketimize karşı en tarafsız durumda bulunan Amerika'nin desteğini
kabule mecburuz. Ben bu görüşteyim."
Rauf Bey'in düşüncesini anlamak için bundan sonra daha çok devam
eden sözlerini dinlemeye bilmem gerek kaldı mı?
Efendiler, pek uzun ve tartışmalı olarak geçen bu manda görüşmesi,
taraftarlarını susturarak ortalama bir çare bulunarak sona erdi. Hem
de bu çareyi teklif eden yine Rauf Bey oldu:
- "Amerika'da yıllardan
beri aleyhimizde yapılmakta olan olumsuz yöndeki propagandaların
doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için, her seyden önce Amerikan
Kongresi'nden memleketimizi inceleyecek ve gerçeği görecek bir hey'et
davet etmek."
Bu teklif oy birliği ile kabul edildi. Kongre Başkanlık
Divanı'nın imzalarıyla bu yolda bir mektup kaleme alındığını
hatırlıyorsam da bu mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi
hatırlamıyorum. Kaldı ki, ben bu mektuba özel bir önem de vermiş
değildim.
Efendiler, sırası gelmişken kısaca şunu da belirteyim: Belge olarak
başvurduğum Kongre tutanakları, Başkanlık Divan Katipliği'nde bulunan
Afyonkarahisar temsilcisi Şükrü ve manda lehindeki konuşmalarını
dinlediğimiz Hami Beyler tarafindan tutulmuş ve Hami Bey'in yazısıyla,
düzgün bir deftere, temize çekilmiştir.
SİVAS KONGRESİ'Nİ BALTALAMA TEŞEBBÜŞLERİ
Efendiler, Kongre 11 Eylül'de sona erdi, 12 EyIül'de Sivas halkının
da hazır bulunduğu açık bir toplantı yapılarak bazı nutuklar söylendi.
Kongre görüşmeleri sırasında, önemli olarak Meclis-i Meb'usan
seçimlerinin çabuklaştırılması ve Meclis'in nerede toplanması gerektiği
konularına dokunuldu. Ancak, şimdi açıklamaya başlayacağım mes'eleler,
Kongre görüşmelerini kısa kesmeyi gerektiriyordu. Bu son noktalarla
daha sonra Hey'et-i Temsiliye meşgul oldu. 9 Eylül 1919 günü, toplanmış
olan bazı bilgiler Kongre'ye su şekilde açıklandı:
Eskişehir ve
Afyonkarahisar'daki Ingiliz Kuvvetler bir kat daha artırıldı. General
Miller Konya'ya geldi. Konya Valisi Cemal Bey ve Ankara Valisi Muhittin
Paşa karşı koymaya çekiniyorlar. Yeni Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey
de tıpkı Cemal Bey türünden bir adammış. Pek sayın arkadaşların böyle
durumlar karşısında şiddetli davranma taraflısı olduklarını bildiğimden,
hemen sert tedbirler alınmasını Fuat Paşa'dan rica etmiştim. Fuat Paşa
da Kongre'nin kendisine olan güvenine dayanarak, Kongre adına gereken
tebligat ve teşebbüslerde bulunmuştur. Bu davranış tarzının yüce
hey'etinizce kabul edilmesini rica ediyor. Fuat Paşa, valilere sert
uyarılarda bulunuyor. Bölgelere yüksek rütbeli subaylardan milli
komutanlar tayin ediyor ve "bu komutanlara millet adına her türlü yetki
verilmiştir" diyor.
Kongre teklifi kabul etti. Bundan sonra ben açıklamalara şöyle
devam ettim:
- "Buraya Galip Bey adında bir vali tayin edilmiş, geliyormuş. Ancak,
bunun Harput Valisi Ali Galip Bey mi, yoksa Trabzon Valisi Mehmet
Galip Bey mi olduğu anlaşılamadı. Fakat biz başka bir bilgi elde ettik.
Mister Nowil adında bir Ingiliz binbaşısı Bedirhanlılar'dan Kamuran
Celadet ve Cemil Bey'lerle birlikte, yanında on beş kadar Kürt atlısı
olduğu halde Malatya'ya gelmiş ve mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey
tarafından karşılanmışlardır. Harput Valisi de görünüşte bir posta
hırsızının peşine düşme bahanesiyle otomobille Malatya'ya gelmiştir.
Bu maksatla bunlara Adıyaman'daki müfreze de verilmiştir. Maksatlarının
Kürtleri, Kürdistan kurulacağı vaadiyle aleyhimize çevirerek, bize
karşı suikast yapılmasına yöneltmek olduğu anlaşılmış ve karşı
tedbirlere de başvurulmuştur. Diyelim ki, valiyi ve diğerlerini
tutuklatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt asiretlerini
Malatya'ya çağırmıştır. Bu durum üzerine 13'üncü Kolordu bölgesinde
faaliyete geçtik. Gereken tedbirler alınmıştır. Yarın akşam Harput'tan
gönderilecek bir askerî birlik bozguncuları tepeleyecektir. Buradaki
Kolordu Komutani da gereken tedbirleri almıştır. Malatya'ya ve öteki
yerlere de gereken emirler verilmiştir."
Efendiler, Sivas Kongeresi'nin hemen hemen bütün toplantı süresince,
sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler almaktan geri
kalmıyordum. Ancak, aldığım bütün bilgileri olduğu gibi Kongre
hey'etine sunmakta yarardan çok sakınca buluyordum. Gördünüz ki, şimdi
açıkladığım üzere, gerçekten tehlikeli sayılabilecek nitelikte olan
Ali Galip meselesinden de söz ederken ihtiyatlı bir dil kullanmayı
tercih etmiştim. Bence en önemli mesele, her türlü güçlük ve
tehlikelere rağmen, Sivas Kongresi'nin sonuca ulaşan kararlarla,
görüsmelerini bir an önce tamamlamış olmak ve alınan bu kararları
memlekette uygulamaya girişmekti. Bu isteğim yerine geldi. Bütün
memleketi içine alan milli teşkilat tüzüğünün ve genel kongre
bildirisinin hemen bastırılarak her yere dağıtılması yoluna gidildi.
Ancak, beklenenlerin dışında yeni olaylar karşısında kalındığından,
kongre sona erdiği halde, kongre üyelerinin yeni gelişmeler kendini
gösterinceye kadar Sivas'ta kalmalarını uygun gördüm ve gerekirse daha
etkili olağanüstü bir kongre toplamak için de hazırlık yaptım. Ali
Galip'in kaçması üzerine, kongre üyelerini Sivas'ta bekletmekten
vazgeçildiği gibi, Ferit Paşa Kabinesi'nin düşmesi üzerine olaganüstü
kongre toplanmasına da gerek görülmedi.
ALİ GALİP OLAYI
Şimdi Efendiler, Millî Mücadele tarihimizde önemli bir olay
durumunda olan Ali Galip konusu üzerinde biraz açıklamalı bilgi
vereyim:
Efendiler, daha Temmuz başında, Erzurum'da bulunduğumuz sıralarda
Celâdet ve Kamuran Ali adlarında iki şahsın yabancılar tarafından,
bol para ile İstanbul'dan Kürdistan'a gönderileceği, bunların yıkıcı
propaganda ve aleyhte kışkırtıcılık yapmakla görevlendirildikleri;
bir iki gün içinde hareket etmiş ve edecek oldukları haberi alındı.
Bu haber üzerinde, bunların dağdağaya meydan verilmeden gözetIenerek
yakalanmaları gereğini 3 Temmuz tarihinde Diyarbakır'da 13'üncü
Kolordu Komutanı'na, ayrıca Kurmay Başkanı Halit Bey'e ve Canik
Mutasarrıfı'na bildirdim.
20 Ağustos'ta 13'üncü Kolordu Kamutanı'na verdiğim emirde, adı
geçen kimselerin İstanbul'dan hareket ettiklerinin bildirildiğini ve
alınacak tedbirler arasında, özellikle Mardin istasyonunun sıkı bir
kontrol altında tutulmasının uygun olacağını yazdım.
Sivas Kongresi'nin ikinci günü, yani 6 Eylül tarihinde, "Bedirhanlı
ailesinden Celâdet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşazade Ekrem
adlarında üç şahsın, yanlarında, vaktiyle Diyarbakır ilinde
aleyhimizde propaganda yapan bir yabancı subay bulunduğu halde silâhlı
Kürtlerin koruyuculuğunda Elbistan ve Akçadağ üzerinden Malatya'ya
geldikleri, orada Mutasarrıf ve Belediye Başkanı tarafından
karşılandıkları" 13'üncü Kolordu'nun yazısından anlaşılıyor.
15'inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın 3'üncü Kolordu
Komutanlığı'na bununla ilgili olarak gönderdiği 6 Eylül 1919 tarih ve
529 sayılı şifresinde verilen bilgide: "Yabancı subayın, Türk, Kürt
ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere, İstanbul Hükûmeti'nin izniyle
dolaştığını söyledikleri; Malatya'da bulunan süvari alayının mevcudunun
azlığı yüzünden bunları tutuklamaya cesaret edemediği, bununla
birlikte hemen tutuklanmaları için İstanbul'a başvurulduğu 13'üncü
Kolordu'dan bildirilmiştir. Bu adamların ne maksatla hangi görevle,
nereleri gezecekleri konusunda bildiklerini Harput, Valisi'nden sordum"
denilmekte idi. (Belge : 56)
Harput Valisi Ali Galip Bey'dir. Bu
adamların ne maksatla geldiklerini 3 Temmuz tarihinden beri
bilmekteyiz. Beş on silâhlı Kürd'e karşı bir süvari alayının mevcudu
az görülmüş, tutuklanmalarına cesaret edilememiş; asıl hayret verici
olan husus, bunların tutuklanması için İstanbul'a başvurmuş olduğu
haberidir.
Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları, o zamanki durum
değerlendirmesinde, dikkate değer anlayış ve zihniyet farklarının
bulun duğunu göstermesi bakımından kaydediyorum.
Diyarbakır'da, 13'üncü Kolordu Komutanı'nın tutumu şüpheli
görüldüğünden, doğrudan doğruya bu kolordunun Kurmay Başkanı'na
3'üncü Kolordu Komutanı'nın imzasıyla 1 Eylül 1919 tarihinde yazılan
(kişiye özel) şifrede, Vali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil, Kâmuran,
Celâdet ve Ekrem Bey'lerle beraber İngiliz binbaşısının mutlaka
yakalanıp Sivas'a gönderilmeleri için Elâzığ'da bulunan 15'inci Alay
Komutanı İlyas Bey'in kendi komutasında altmış kadar atlı ve
katırlı askerden oluşan bir müfrezenin en geç 9 Eylül'de Harput'tan
Malatya'ya hareketi ile ilgili olarak ve işin kestirmeden bitirilmesi
bakımından doğrudan doğruya tebligat yapıldığı bildirildi ve
müfrezenin hemen hareketinin sağlanması rica edildi.
8 Eylül'de, Sivas'tan da bir otomobille bazı subayların
gönderileceği bilgisi verildi (Belge: 57).
Diyarbakır'dan, Kurmay Başkanı'nın 7/8 Eylül 1919 tarihiyle bana
gönderdiği şifrede şöyle deniyordu:
"Tutuklama ile ilgili isteği öğrendim. Bu hususta Komutan Bey'in
emir ve receğini hiç sanmıyorum. Çünkü askerî özelliklerini biliyorum.
Tarafımdan yapılacak tebligatı ise, yerine getirmekten çekinirler.
Bu konuda İstanbul'Ia haberleşmekteyiz. Bu duruma göre ne yapılması
gerekeceğinin tayini yüksek kararınıza bağlıdır. Şifre kaleminin
357 sayısıyla arz edilmiştir."
Elâzığ'daki Alay Komutanı İlyas Bey'den 13'üncü Kolordu
Komutanı'nın emrine cevap olarak gelen 8 Eylül tarihli telgrafta da
"Kolordu'dan aldığım emir üzerine hareketim geri bırakılmıştır.
Kolordunun izni olmadan, buradan hareket etmekliğim uygun
düşmeyeceğinden, hareket emrinin Kolordu'dan bildirilmesine lûtfen
yardımcı olunuz," denilmekte idi (Belge: 58).
Hâlit Bey'e hemen verdiğim cevap, aynen şuydu :
Malûm şahısların alçaklıkları ortaya çıkmıştır. İstanbul
Hükümeti...... bu alçaklığa ortaktır. Oradan emir beklemek düşmana
fırsat vermektir. Bu hususta tebligat yaparken, hiç kimseyi
kararsızlığa düşürmeyecek şekilde, hemen emir vermek, vakit
geçirmemek gerekir. Komutanın kararsızlığa düşeceğine ihtimal
veriyorsanız, zatıâliniz, tarafımızdan Elâzığ ve Malatya'daki alay
komutanlarına yapılmış olan tebligatımızın uygulanmasını bildiriniz.
Gerçekten lüzum varsa, komutayı uygun gördüğünüz tümen
komutanlarından biri üzerine alsın! Ağırdan alma zamanı geçmiştir.
Yapılanlarla ilgili cevabınızı bekliyoruz, kardeşim.
Mustafa Kemal
Alay Komutanı İlyas Bey'e de aynı tarihte bizzat şu emri verdim:
"Malûm şahısların hainlikleri ortaya çıkmıştır. İstanbul'daki
merkezî hükûmet de bunların hainliğine ortaktır. Kolordunuz komutanı
bu konuda izin istemiş ve cevap alamamış olabilir. Bu bakımdan bu
meselenin çözüme bağlanmasını zâtıâlinizden beklerim.
Cevabınızı bekliyorum, efendim. Malatya'da bu işi hallettikten
sonra, gerekirse Sivas'ta bize katılırsınız.
Şifre dışındaki imza da 3'üncü Kolordu Kurmay Başkanı Zeki
Bey'indi. Malatya'da bulunan 12'nci Süvari Alayı Komutanını da
7/8 Eylül gecesi bizzat telgraf başına çağırmış ve görüşmekte idim.
Alay Komutanı Cemal Bey'den durumu ve kuvveti hakkında bilgi aldım.
Gelenlerin yanlarındaki silâhlı Kürtlerle beraber onbeş-yirmi kişi
kadar olduğunu, alayın da merkezde aancak o kadar kuvveti bulunduğunu
söyledi. Ben bu kuvveti yeterli gördüm. Hattâ Süvari ve topçu alayının
yalnız subayları yeterli olabilirdi Ne var ki özel durumu ve
maneviyatını anlamak istiyordum.
Bunun üzerine telgraf konuşması şöyle geçti:
Ben - Vali Galip Bey, İngiliz binbaşısı, Kamuran Celâdet ve Ekrem
Bey'lerin hep birlikte ustalıklı bir tertiple bu gece yakalanarak
Sivas'a gönderilmeleri zaruridir. Durumunuz bunu yapmaya elverişli
midir? Size buradan ve Harput'tan yardım yetiştirilecektir.
Cemal Bey - Valiyi de beraber mi?
Ben - Özellikle, evet.
Cemal Bey - Arz ettiğim üzere durum ve kuvvetim buna elverişli
değildir. Kamuran, Celâdet ve Ekrem Beylerin yakalanmaları hakkında
13'üncü Kolordu Komutanı ile haberleşme yapıldı. Sonunda, durumun
nezaketi dolayısıyla, şimdilik tutuklanmalarının uygun olamayacağı
hakkında emir de çıkmıştır, dedi.
Artık, bu zatın daha çok üzerine varılamazdı. "Kendilerine
hissettirmeden sıkı bir şekilde göz hapsinde bulundurunuz.
Kolordunuzdan emir gelecektir. Hareket ederlerse, ne tarafa doğru
gittiklerini ve hangi vasıta ile hareket ettiklerini hemen
bildiriniz" talimatını vermekle yetindim. (Belge: 59).
8 Eylül günü, Cemal Bey'den şifre ile "malûm şahısların hâlâ orada
olup olmadıklarını ve göz hapsinde tutmak için alınan tedbirlerin
güvenirlik derecesini" sordum ve "kendisine günde iki defa rapor
vermesini emrettim.
Halit Bey'e yazdığım telgrafa ertesi günü (8 Eylül 1919) aldığım
cevapta, Elâzığ'daki Alay Komutanı İlyas Bey'e emir verildiği
bildiriliyor ve bu emrin bir kopyası veriliyordu (Belge: 60).
Kolordu Komutanı Cevdet Bey de, İlyas Bey'in 52 katırlı asker ve
iki makineli tüfekle 9 Eylül sabahı hareket ettiğini ve 10 Eylül
akşamı Malatya'da bulunacağını bildirdi, 9 Eylül tarihli bir
şifresinde "karşı koyma hareketlerinin yoğun olduğu bir çevrede daha
fazla faaliyet göstermemek hususunda kendisini mazur göreceğimi" de
söylüyordu (Belge: 67). 9 Eylül'de, İlyas Bey müfrezesinden başka,
Aziziye'den iki süvari bölüğü, Siverek'ten Malatya'daki alaya bağlı
bir bölük de Malatya'ya gönderildi (Belge: 62, 63, 64).
Vali Ali Galip'in ve Bedirhanlılar ile Cemil Paşazade'nin yaptıkları
propagandanın etkisini kaldırmak için, Elâzığ ve Dersim Bülgesi ile
ilişkisi olduğunu bildiğim ve Kemah'ta bulunan Halet bey'e (eski
milletvekili) 9 Eylül'de Elâzığ'a hareket etmesini ve Haydar Bey'le
bağlantı kurmasını yazdım (Belge: 65). Ayın sonuna doğru oraya vardı.
Van valisi bulunan Haydar Bey de Elâzığ valiliği görevine başlamak
üzere Erzurum'dan yola çıkarılmıştır. Haydar Bey, 15'inci Kolordu'ya
bağlı olup Mamahatun'da bulunan bir süvari alayı ile de bağlantı
kurarak, gereğinde bu alayı Malatya'ya doğru harekete geçirecekti.
Otomobille bazı subayların da Malatya'ya gönderileceği konusunda
bir kayıt vardı.
< Gerçekten de arkadaşlarımızdan Recep Zühtü Bey görünüşte 3'üncü
Kolordu yaveri sıfatıyla ve benden aldığı özel talimatla, yanında,
başkaları da olduğu halde 9 Eylül'de, otomobille Malatya'ya hareket
etti. Maalesef bindiği otomobil, yolların bozuk ve çamurlu olması
yüzünden Kangal'da kırılmış ve tam zamanında Malatya'ya yetişememişti.
Kangal'dan sonra kâh araba ve kâh hayvanla, gece gündüz yol alarak
Sivas'tan hareketinin dördüncü günü öğleden sonra Malatya'ya
varabilmişti. Recep Zühtü Bey'in verdiği raporlar, durumun
aydınlanmasında çok yararlı olmuştu.
Efendiler, 10 Eylül günü geç vakit şu telgrafı aldık:
Malatya,10.9.1919
1 - 10.9.1919 saat 14.00'de oIaysız olarak Malatya'ya varılmıştır.
2 - Malum şahısların hepsinin de maalesef Kâhta'ya doğru kaçtıkları,
etraflı bilginin daha sonra sunulacağı arz olunur.
Aynı gün ve fakat, İlyas Bey'in telgrafından sonra da şu telgrafı
alıyoruz:
Malatya'dan, 10.9.1919 Sivas'ta 3'üncü Kolordu Komutanlığı'na
1 - Harput Valisi ile Malatya Mutasarrıfı, İngiliz binbaşısı ve
yardakçıları olan malum kimseler 15'inci Alay'ın Elâzığ'dan
hareketini ve kendilerinin tutuklanacaklarını haber alır almaz, bu
sabah erkenden kaçmışlardır. Bunların Kâhta'daki Bedir Ağa'nın
yanına gittikleri ve oradan alacakları Kürtlerle burayı basmaya
gelecekleri söyleniyor.
2 - Herhangi bir kötülüğe yeltendikleri takdirde, bunlar ve Bedir
Ağa aşireti hakkında kovuşturma yapılması için Kolordu'dan emir
alınmıştır, izlerinde gidilmektedir, sonuç ayrıca arz edilecektir.
3 - 15'inci Alay Komutanı'nın emrindeki kuvvetle, bu gün saat
14.00'te Malatya'ya geldikleri arz olunur.
Aynı tarihte yazılmış olan bu iki telgraf yanyana getirilerek
incelenirse, dikkate değer bazı noktaların göze çarpmamasına imkân
yoktur.
Süvari Alay Komutanı Cemal Bey, tarafımızdan aldığı talimat üzerine
malûm şahısları sıkı ve güvenli bir şekilde göz hapsinde bulunduracak
ve günde iki defa rapor verecekti.
Adı geçen kimseler, 10 Eylül günü sabah erkenden kaçtıkları halde,
Cemal Bey, bu bilgiyi ancak, İlyas Bey müfrezesinin gelişinden ve
İlyas Bey'in raporundan sonra bildiriyor. Cemal Bey, kaçakların,
İlyas Bey müfrezcsinin Elâzığ'dan hareketini haber aldıklarını
söylüyor. Oysa, telgrafhane Cemal Bey'in gözetimi altındaydı.
Sonra, kaçakların Kürtleri toplayıp Malatya'yı basacaklarının
söylendiğini de ekliyor. Bu noktalar, Süvari Alay Komutanı hakkında
şüphe ve kararsızlık uyandırmaktadır.
Daha sonra alınan bilgilerden anlaşıldı ki, Ali Galip ve
arkadaşlarına 9 Eylül akşamı haber getirilmiş. Ali Galip geceyi
uyumadan hükûmet dairesinde geçirmiştir. 10 Eylül'de, yanlarında
birkaç jandarma ve silâhlı Kürtle birlikte, hükûmet dairesinde
toplanıyorlar, veznedarın odasına giriyorlar, kasayı açıyorlar,
yanlarında götürmek üzere altı bin lira sayıp bir kenara koyuyorlar
ve kasaya konmak üzere de şu senedi yazıyorlar:
"Mustafa Kemal Paşa ve adamlarının ortadan kaldırılması
masraflarını karşılamak üzere, bununla ilgili emre uyularak altı
bin lira alınmıştır. 10 Eylül 1919. Halil Rahmi, Ali Galip."
İlyas Bey müfrezesinin Malatya'ya yaklaşmakta olduğunun anlaşıldığı
bir sırada, Süvari Alay Komutanı, subaylara mutasarrıfın evini hedef
gösteriyor. Mutasarrıfın evini sarıyorlar. Telefon tellerini kesiyorlar
ve evi basıyorlar. Bu hareketin başladığını sezen Halil Bey'in ailesi
hükûmet dairesine haber veriyor. Hükûmette, para almakla meşgul olan
vali, mutasarrıf ve arkadaşları, durumdan haberdar olur olmaz, korku
ve telâşla her şeyi unutup ayırdıkları parayı ve yazdıkları senedi
de olduğu gibi bırakıyorlar; yanlarındaki adamları ile birlikte hazır
bulunan atlarına binerek kaçıyorlar (Belge: 66, 67).
Süvari Alay Komutanı'nın ve Topçu Alay Komutanı'nın, valinin geceyi
hükûmet dairesinde geçirmekte olduğunu bilmedikleri kabul edile mez.
Mutasarrıftan çok valinin yakalanmasının önemli olduğu da açıktı. O
halde, malûm kişilerin kaçmasına göz yumulduğu bir gerçektir. En basit
bir yorumla, malûm kimselerin, yanlarındaki beş on silâhlı jandar ma
ve Kürtle çatışmaktan büyük fenalık çıkabileceği kuruntusu
Malatya'dakileri dolaylı yoldan tedbir almaya yöneltmiş ve onlara bu
şahısları ürküterek kaçırma yolunu benimsetmiştir, denebilir.
10 Eylül'de İlyas Bey'e verdiğim talimatta belirttiğim başlıca
noktalar:
1- Kaçakların sür'atle yakalanmaları;
2 - Kürtlük akımına asla elverişli bir ortam bırakılmaması;
3 - Malatya'da, mutasarrıflığı Jandarma Komutanı Tevfik Bey'in
üzerine alması; uygun namuslu ve vatansever bir zatın da Harput'ta
hemen valilik makamına getirilmesi;
4 - Malatya ve Harput'taki hükûmet kuvvetlerini tamamen ele alarak
vatan ve millet aleyhine hiçbir harekete meydan verilmemesi,
5 - Kaçaklara uyanların amansızca ve merhametsizce yok edileceğinin
ilânı ve namuslu halkın gerçek durumundan haberdar edilmesi
6 - Millî varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancıların
askerlerine de karşı konulacağının belirtilmesi ve gerekli düzen ve
tedbirlerin alındığının" bildirilmesinden ibarettir (Belge: 68).
Efendiler, kaçakların, yakındaki veya çevredeki aşiretlerden bir
takım Kürtleri toplayabileceklerini, hattâ, Maraş'ta bulunan yabancı
kuvvetlerden bile yararlanabileceklerini kesin gibi kabul etmek
lâzım geliyordu. Onun için de alınmış olan tedbirleri ve bu işe
ayrılmış olan kuvvetleri güçlendirmek gerekiyordu. Bu maksatla
Sivas'tan Malatya'ya 9 Eylül akşamı bir katırlı müfreze daha
gönderildiği gibi, 3'üncü Kolordu elden geldiği kadar kuvvetlerini
güneye indirecek, 13'üncü Kolordu takip işini yüklenecek ve hainlere
kıpırdayacak bir fırsat vermemek için pek etkili olmak gerektiğinden,
Mamahatun'daki süvari alayı da Harput yönüne doğru hareket
ettirilecekti.
Bu hususta 3'üncü, 13'üncü ve 15'inci Kolordu Komutanlarına
gerektiği şekilde tebligat yapıldı ve istekler bildirildi (Belge: 69).
Efendiler, verdiğimiz direktifler çerçevesinde kaçakları takip
ettirirken, bir yandan da elimize geçen bazı belgeleri gözden
geçirelim. Bu belgelerin, söz konusu olayı, Ali Galip ' in teşebbüsünü
ve İstanbul Hükûmeti'nin bayağılığını her türlü açıklamadan daha
mükemmel bir şekilde ortaya koyacağını zannettiğimden, onların olduğu
gibi gözden geçirilmesinin yersiz olmadığı görüşündeyim.
Önce, Dahiliye Nâzırı Adil Bey 'le Harbiye Nâzırı Süleyman Şefik
Paşa 'nın ortak imzalarıyla Elâzığ valisi Ali GAlip Bey 'e verilen
Bundan sonra, Dahiliye Nâzırı'nın gönderilecek kuvvet ve sarf
edilecek para miktarı ile ilgili olarak Bâbıâlî'den çektiği telgrafını
görürüz:
İstanbul 906 ... Kendisi tarafından çözülecektir
Arz olunmuştu. Padişah'ın, hakkındaki yüce buyruğu bu gün çıkacaktır.
Bu bakımdan kesinlik kazanmıştır. Talimat şudur:
Bildiğiniz ûzere,
Erzurum'da Kongre adı altında birkaç kişi toplanarak birtakım kararlar
aldılar. Ne toplananların, ne de aldıkları kararların bir değeri ve
önemi vardır. Ancak, bu durumlar ülke çapında birtakım dedikodulara
yol açıyor. Avrupa'ya da pek abartılarak aksettiriliyor. Bundan dolayı
da kötü etkiler yaratıyor. Ortada önem verilmeye değer hiçbir kuvvet
ve hiçbir olay bulunmadığı halde, sırf bu abartma ve kötü etkilerden
endi şeye dûşen İngilizlerin, yakında Samsun'a epeyce bir kuvvet
çıkaracakları tahmin ediliyor.
Hükümetin her yere olduğu gibi size de
gönderdiği, malum genelgeye aykırı hareketler devam ederse,
çıkarılacak yabancı kuvvetlerin Sivas'ı ve oradan daha da ilerleyerek
birçok yerleri işgal etmeleri ihtimalden uzak değildir. Bu da
memleketin çıkarlarına elbette aykırıdır. Erzurum'da toplanan malûm
şahısların yakında Sivas'ta birleşerek yine bir kongre toplamak
istedikleri, olaylarla ilgili haberleşmelerden anlaşılıyor. Böyle
beş on kişinin orada toplanmasından hiçbir şey çıkmayacağı hükûmetçe
bilinmektedir. Ne var ki, bunları Avrupa'ya anlatmak mümkün değildir.
İşte bunun içindir ki, onların orada toplanmasına meydan vermemek
gerekiyor. Bunu sağlayabilmek için, herşeyden önce, Sivas'ta
hükûmetin tam ola rak güvenini kazanmış ve memleketin iyiliğine olan
tebligatı olduğu gibi yerine getirmeye azimli bir vali bulundurmak
gerekmektedir. Yüksek şahsınızı onun için oraya gönderiyoruz. Gerçi,
Sivas'ta kongre toplamak isteyen birkaç kişiye engel olmak o kadar
güç birşey değilse de, yüksek dereceli sivil memurlarla, komutanların,
subayların ve askerlerden bazılarının da bunlarla aynı düşüncede
olmaları dolayısıyla, hükûmetin aldığı tedbirleri ellerinden geldiğince
boşa çıkarmaya ve malum şahısları güçleri yettiği kadar korumaya
çalışacakları gözönünde bulundurularak, güvenilir bir iki yüz kişinin
yanınızda bulunması başarı sağlama bakımından uygun görülmektedir.
Bundan dolayı, daha önce yazdığım gibi, oralardaki Kürtlerden
güvenilir yûz elli kadar atlıyı birlikte alarak, oradan niçin
gidildiğini hiç kimseye sezdirmeden, Sivas'a hiç kimsenin beklemediği
bir zamanda vararak, vali ve komutanlığı hemen ele alacak ve sayıları
az olmakla birlikte oradaki jandarma ve askeri iyi kullanacak
olursanız, karşınızda başka bir kuvvet bulunmayacağı için derhal
otoritenizi kullanarak toplantıya meydan vermemiş olacağınız ve orada
bulunanlar varsa hemen yakalayıp, göz altında İstanbul'a
gönderebileceğiniz âşikârdır. Böylece, kazanılacak hükûmet nüfuz ve
otoritesi, içeride macera peşinde koşanlan yıldırarak bir daha bu gibi
kötü hareketlerin meydana gelmesini önleyeceği gibi, dışarıda da pek iyi
bir etki yapacak, yabancıların asker çıkararak oraları işgal etmek
konusundaki tasarılarından vazgeçmeleri için hükûmetçe yapılacak
müracaat ve teşebbüslere sağlam bir dayanak oluşturacaktır.
Zaten Sivas halkının bazı tanınmış kimselerinden araştırılarak elde edilen
doğru bilgilere göre, halk bu politikacıların kışkırtmalarından, para
toplamak için yaptıkları baskılardan pek nefret etmiş. Bu
hareketlerin önlenmesi için, hükûmete her türlü yardıma hazırdır.
Orada derhal jandarmaya yazılacak, istenildiği kadar asker bulunacağı,
bunlara nüfuzlu kimseler tarafından özel olarak yardım edileceği haber
verilmektedir. Bu şekilde, yeteri kadar ve hükûmete kuvvetle bağlı
jandarma birliği kurulduktan sonra, birlikte götüreceğiniz süvarileri
hoşnut ederek yerlerine göndeririz.
İşte alınacak tedbirler bundan
ibarettir. Bunun kolaylıkla ve başarıyla uygulanması, sadece son
derece gizli hareket etmeye bağlıdır. Sivas'a tayininizden, hattâ
o taraflara gideceğinizden kendi aileniz içinde en çok güvendiğiniz
bir tek kimseye bile bahsetmeyiniz. Sivas'a girinceye kadar,
maksadınızı yanınızdakilere bile sezdirmeyiniz. Bu, başarının temel
şartıdır. Bu itibarla, şimdilik ailenizi her halde orada bırakarak,
etraftaki aşiretleri teftiş için beş on gün kalacağınızı ailenize
ve çevrenizdeki yakınlarnıza anlatarak, hemen yola çıkıp bir gün
öncesinden Sivas'a ansızın girmeye gayret etmelisiniz. Oraya
vardığınızda, aşağıdaki telgrafı gereken kimselere gönderip, valilik
ve komutanlığı ele alarak hemen işe başlamalısınız. Bir yandan da
makine başında durumu Nezaret'e bildirmelisiniz. Böylece, oradaki
şartlar belli olur olmaz, size yine makine başında tarafımdan gereğine
uy gun tebligat yapılacaktır. Bu şekilde işe başladıktan sonra, ne
vakit uygun görürseniz ailenizi ve eşyanızı Sivas'a getirtebilirsiniz.
Yalnız, şimdi orada bulunan Reşit Paşa'nın valilik görevinden
alındığı, yerine bir başkasının gönderileceği her nasılsa duyularak,
kendisi tarafından Nezaret'e başvurulmuş olduğundan ve adları malûm
kimselerin yakında Sivas'ta toplanmak istedikleri alınan haberlerden
anlaşıldığından, boşuna bir dakika geçirilmeksizin bir an önce
hareketle, oraya vaktinden önce ulaşmaya gayret etmeniz, işin gereği
olarak pek önemli ve zaruridir. Bu durum karşısında, ne zaman hareket
edeceğinizin ve ne kadar zamanda oraya varabileceğinizin bildirilmesi
gerekiyor.
Sivas'ta ilgililere göstereceğiniz telgraf şudur:
Zâtıâlîlerinin Sivas ve komutanlığına tayinleri Meclis-i Vûkelâ
kararıyla Padişah Hazretleri'nin yüce buyruklarına sunulmuş ve gereği
şerefle onaylan mış olduğundan, hemen hareketle, bu telgrafı Sivas'taki
sivil ve askerî memurlar dan gerekenlere gösterip, vali ve komutanlığı
üzerinize alarak göreve başlamanız ve durumu hemen bildirmeniz tebliğ
olunur. 3.9.1919
Malatya'da Elâzığ Valisi Galip Beyefendi'ye
Eşkıya takibi için gönderilecek kuvvetin masraflarının jandarma
ödeneği he sabına malsandığından karşılanması zarurîdir. Kaç kuruş
sarf edileceğinin ve gön derilecek kuvvetin miktarı ile hareket
gününün hemen bildirilmesi.
Dahiliye nâzırı üç gün sonra da Ali Galip'in bir telgrafına
karşılık olduğu anlaşılan şu telgrafı veriyor:
İstanbul, 9.9.l919
Malatya'da Elâzığ Valisi Beyefendi'ye
Sivas'ta güvenilir bir vasıta olmadığından veterli bilgi
alınamamakta ise de ora halkından burada bulunan bir adamın ifadesine
ve başka yerlerden de alınan genel bilgilere göre, önce halk bu
kışkırtmalara taraftar değildir. Sonra, asker yok denecek kadar azdır.
Bu hareketi idare etmekte olanlar, malûm şahıslar ile komutan ve
subaylardan bazılarıdır. Bunlar, işe millî bir yön vererek maksatlarını
benimsetmeye çalışmaktadırlar. Oysa, millet bu işlere taraftar
değildir. Orası daha yakın olduğu için, istediğiniz bilgiyi kolaylıkla
elde edebilirsiniz. Bununla, birlikte; gazeteler her nasılsa Sivas'a
tayininizden bahsetmiş olduklarından, bir gün önce yola çıkmanız daha
da önem kazanmıştır. Birlikte bulunduracağınız
kuvvet ne kadar çok olursa, başarının o oranda kolaylaşacağı âşikârdır.
Bu kuvvetin
miktarları ile, hareket tarihinizin bir gün öncesine kararlaştırılarak
bildirilmesini bekliyorum.
Ali Galip Bey bu telgrafa karşılık olarak, Malatya'dan son defa
şu telgrafı veriyor:
Çok ivedi ve gizli ... Kendisi tarafından çözülecektir
Dahiliye Nezareti'ne
Bu ayın 14'üncü günü yeterince kuvvetle eşkiyanın peşine düşüp ve
yakalanması için Malatya'dan hareket edecek şekilde gerekli tedbirler
alınmıştır. Tanrı'nın yardımı ile çarpışmadan başarılı sonuç
alınacağına güven buyurulsun. Yalnız yazılan cevapları ve gerekleri
geciktirilmemelidir. 9.9.1919
Bu telgraftan, 9-10 Eylül gecesini hükûmet dairesinde heyecanlar
içinde ve sabaha kadar uykusuz olarak geçiren Ali Galip'in 9 Eylül
1919 günü, henüz kahramanlığının üzerinde ve Tanrı'nın yardımı ile
çarpışmada başarıdan pek ümitli olduğu anlaşılıyor.
Efendiler, bu olaydan ve bu belgelerden haberdar edilen sivil
âmirlerden Dahiliye Nâzırı Adil Bey'e Komutanlardan da Harbiye Nâzırı
Süleyman Şefik Paşa'ya, güvensizlik bildiren telgraflar çekilmesinin
uygun olacağı düşünüldü. Halkın dikkati çekildi.
Sivas Valisi Reşit Paşa'nın telgrafına cevap veren Adil Bey'in şu
sözleri ne kadar garip ve şaşırtıcıdır. Adil Bey sözünü ettiğim
telgrafı şu cümlelerle bitiriyordu: "Elbette Halife Hazretleri'nin
yüce buyruklarına uyma gereğini takdir edersiniz! " (Belge: 70).
> NUTUK'TA MİLLİ MÜCADELE - 6 < > LOZAN BARIŞI < > İÇİNDEKİLER <
Sivas'ta 3'üncû Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özel:
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne:
3 Eylül 1919 tarihli talimatı birlikte okuyalım.
Elâzığ Valisi Galip Beyefendi'ye
İlgi : 2 Eylül 1919, sayı : 2
Bâbıâli, 6.9.1919
İlgi: 6.9.1919
İlgi : 8.9.1919. Sayı : 2