BILDIGIMIZ VE BILMEDIGIMIZ BIZ

ÜMİT ŞİMŞEK

                Ufuk üstünde bir hüzme belirir önce. Bulutlara bir pembelik yansir asagilardan. Gögün bir ucu koyu lâcivert iken, diger ucunda, açik mavi fon üzerinde renkler oynasir. Bulutlar gelir, geçer. Sekiller her an degisir, renkler her an yenilenir. Ardindan, gözleri kör edercesine parlak bir altin sarisi, önce bir nokta halinde belirir. Sonra an be an büyür altin sarisi. Yükseldikçe bakilmaz hal alir. Bir günes dogar süzülerek dünya üstüne. Çiçekler açmis, o yana dönmüstür. Kuslar civil civil onu karsilamaktadir. Yerde can tasiyan ne varsa, gökte süzülenle mutlaka bir alâkasi vardir. Hepsi için bir yönden bir müjde tasir günesin dogusu. Fakat onlardan herbiri, günesi kendi aynasinda görür. Bir sicaklik, bir aydinliktir, o kadar. Bir kus gözü için, gün dogumunda renklerin bulutlarla oynasmasi fazla anlam tasimaz. Insan için ise, hadise bunun çok ötesindedir. Tanpinar, "Gümüs leylâklari, kizil gülleri / Altinda sabahin, ufuk çöküyor / Bir genis çizgiden safak söküyor / Ve yükselen günes ince bir duman / Mahmur gözlerini kirpistirarak / Sende güzelligi selâmliyor, bak" misralariyla tasvir eder gördüklerini. Fakat bu da sabah üstüne yazilmis binlerce siirden sadece bir siirdir. Uyanik gözlerle bir fecri seyredenin içinde bir sair uyaniverir.
                Kimi kelimelere döker gördüklerini. Her kalemden ayri bir sabah dogar. Her yazilan, okuyanlardan herbirinin hayalinde ayri bir sekilde canlanir. Seyredenler, yazanlar ve okuyanlar sayisinca farkli sabahlara dönüsür tek bir sabah. Isin laboratuar boyutunda bu kadar ihtilâfa yer yoktur: 150 milyon kilometre uzaktaki bir yildizdan gezegenimize ulasan radyasyonun 400-750 nanometre arasindaki dalgaboylarina isabet eden kismi, görünen isik seklinde gözümüzün alici hücreleri tarafindan beyne ulastirilmakta, sodyum ve potasyum iyonlarinin yer degistirmesiyle ortaya çikan sinaptik reaksiyonlar, bize günesin dogusunu haber vermektedir. Sehir sebekesinde suyun dolasmasi, bir motorun çalismasi, bir damperlinin yokus tirmanmasi gibi teknik bir hadise. Üzerine ne siir yazilir, ne beste yapilir; öylesine objektif, renksiz, soguk ve donuk birsey... Insana haz ve heyecan veren hangi hadiseyi fiziksel boyutta ele alsaniz, sonunda varacaginiz yer, böyle bir degersizliktir. Yemek, içmek, kavusmak, ayrilmak, bakmak, seyretmek, dinlemek, koklamak, yorulmak, dinlenmek, uyumak, dokunmak, oynamak, yürümek, yüzmek gibi, fiziksel özelligi galip durumda bulunan faaliyetleri dahi anlam ve duygu derinliginden soyutlayarak yasamaya kalktiginizda, bunlarin-kelimenin tam anlamiyla-yasanmaz hale geldigini görürsünüz. Isterseniz, hayatinizdan sadece "içme" fiilini kaldirin: Kana kana su içmek, bir dost sohbetinde bir demli çay yudumlamak, bir aksam üstü yorgunluk kahvesi höpürdetmek, yaz sicaginda buz gibi bir serbet içmek gibi akla gelebilecek ne kadar haz verici fiil varsa, bunlari çikarin dünyanizdan; onun yerine bir serumla sivi ihtiyacinizi gidermeye çalisin.
                Bütün bunlar, fiziksel olarak hiçbir degisiklige yol açmaz; hayatiniz yine sürüp gider. Nihayet böyle bir degisikligi arabaniza uyguladiginizda, fark eden hiçbir sey olmayacaktir. Deposuna benzin doldurdugunuz hortumu isterseniz bir gelin çeyizi gibi isleyin; karsiliginda arabanizdan ne bir tesekkür alirsiniz, ne de onda bir haz belirtisi gözlersiniz. Canli olmanin, canlilar arasinda da insan olmanin, fiziksel boyuttan çok ötede birtakim boyutlari daha vardir. Herseyi madde ile ve maddenin evrimiyle açiklamak iddiasinda olanlar her ne kadar bu boyutlarda olup bitenleri hormonlarla açiklamaya kalksalar da bunda pek basarili olamadiklarinin farkindadirlar. Her sabah dogan günesi seyreden herbir çift insan gözünün arkasinda sinir hücrelerinden farkli birseylerin yer aldigini kim inkâr edebilir? Kulaklarin âlemden toplayip getirdigi seslerin degerlendirilmesi de, fiziksel boyutta ele alindigi takdirde, tipki görme fiilinde oldugu gibi, karsimiza bir dizi sinaptik reaksiyon çikarir. Silâh sesiyle bülbül sesi arasinda, trafik ugultusuyla akarsu siriltisi arasinda, hattâ deprem dalgalarindan P dalgalariyla bir musikî eseri arasinda bu anlamda hiçbir fark yoktur.
                Bunlarin hepsi de belli fiziksel özelliklere sahip ses dalgalaridir ve bunlarin isitme organi tarafindan toplanmasi da, beyne aktarilmasi da, orada degerlendirilmesi de mahiyet itibariyla tamamen ayni fiziksel olaylardan baska birsey degildir. Kokladigimiz, tattigimiz, dokundugumuz seyler de, duyu organlarimizin gerisindeki âlemlere birer pencere açar. Oradan bakar, oradan tadar, oradan koklar, oradan seyreder, oradan dinleriz. Bilgi ediniriz çevremizden; bunlar da yine ayni fiziksel reaksiyonlarla, sinir hücrelerimizin verdigi evet-hayir cevaplari seklinde depolanir beynimizin bir kösesinde. Fakat biz bu bilgilerde hayret buluruz, hikmet buluruz, adalet buluruz, sevgi buluruz, nefret buluruz. Bunlar ve daha niceleri, binlerce duyguya yol açar dünyamizda. Sasariz, seviniriz, hayranlik duyariz, üzülürüz, cosariz. Ne bu bilgiler, ne de yol açtiklari, fiziksel olaylar arasinda tanimlanabilecek cinsten seyler degildir.
                Bütün bunlar yetmiyormusçasina, bir de kalb, vicdan, zihin, zekâ, akil, ruh, hayal gibi düzinelerce kavram, kendi benligimizin bir parçasi olarak karsimiza çikar. Bu isimler anildiginda neyin kastedildigini anlariz, ama onlarin ne oldugunu bilmeyiz, bir tarif de getiremeyiz. Iste bu âsinâlik içindeki bilinmezlik, pek çoklarini inkâra götüren seyin tâ kendisidir. Fakat inkâr eden dahi, inkârini dile getirirken, yine benliginin bu esrarengiz yönlerine basvurmaktan baska çare bulamiyor! Ne var ki, kimsenin inkâri, varligimizin esrarengiz yönlerini basitlestirmiyor ve bunlara bir açiklama getirmiyor. Idrak edelim veya etmeyelim, bu kâinat ve biz, fiziksel özelliklerimizden baska pek çok seye daha sahibiz. Nitekim bu sayede oturup bu konulari tartisabiliyoruz. (Bugünlerde hazırlanmakta olan Kâf-Nun Serisi'nin 3. kitabından alınmıştır.)

Bu yazı Zafer Dergisinden alınmıştır... ( İlgililerine teşekkür ederim... )

Geri