![]()
HADİS İLMİNDE "MÂNÂ İLE RİVÂYET" MESELESİ
![]()
![]()
Hz. Peygamber (s.a.v.)
'in sözlerinin, onun ağzından çıktığı şekliyle muhâfaza edilip edilmediği, sonraki nesle lafzıyla mı mânâsıyla mı nakledildiği husûsu usûle dâir eserlerde müstakil olarak ele alınmıştır.(1) Mânâsıyla rivâyet edilmesi kaçınılmaz olan fiil ve takrirler ise, tartışma alanının dışında kalmaktadır.Had
is râvîlerinin ilk tabakasını teşkîl eden ashâb-ı kirâm, acaba hadisleri (kavlî sünneti) lafızlarıyla aynen tesbit edebilmişler midir? Lafzın mı mânânın mı taşıyıcılığını yapmışlardır? Temel soru budur. (Zira edâ ve tahammül şartlarının teşekkül ettiği tedvîn ve tasnîf devri için aynı soruya daha emin cevaplar verilebilir). "Allah, benim bir sözümü işitip onu iyice belledikten sonra işittiği gibi aktaran kimsenin yüzünü ağartsın. Kendisine söz ulaştırılan nice kimse vardır ki sözü dinleyenden daha kavrayışlıdır. Nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki, fakih değildir. Ve kendinden daha fakih birine fıkıh götüren nice kimse vardır."(2) hadisi, mânâ ile rivâyeti hem kabul hem de reddedenlerin kullandıkları bir delil olması bakımından, ilk bakışta konuyu çözüme kavuşturmamaktadır. Ayrıca hadisin daha çok hâfıza üzerinde duruyor olması, sahâbenin hadisleri sâdece ezberlerinde mi tuttuklarına yoksa içlerinde bunu yazıya geçirenlerin de bulunup bulunmadığına bir gözatarak meseleye girmemizi gerekli kılmaktadır.es
-Sahîfetü's-Sâdıka'nın sâhibi Abdullah b. Amr b. el-Âs (v.63), torununun oğlu Amr b. Şuayb (v.118)'ın rivâyet ettiğine göre, Hz. Peygamber'e: "Yâ Rasûlallah! Biz senden ezberimizde tutamayacağımız hadisler işitiyoruz. Onları yazamaz mıyız?" diye sormuş, O da: "Tabi, onları yazınız." buyurmuştu.(3) Aynı meşhur sahâbî kendisine, önce İstanbul'un mu yoksa Roma'nın mı fethedileceği sorusu tevcih edilince, üzerinde halkaları olan eski bir sandığı getirterek içinden bir kitap çıkarmış ve ona bakarak: "Bir gün huzûr-u Nebevîde idik, ne söylüyorsa onu yazıyorduk... " diye sözlerine başlamıştı. (4) Onun çok kıymetli kitap kolleksiyonu, Amr b. Şuayb'a intikâl etmiştir.(5) Aynı şekilde Enes b. Mâlik (v.91), etrâfına insanlar toplandığı zaman kitaplar getirir ve onları: "Bu hadisleri Hz. Peygamber'den duydum, sonra yazıp kendisine okudum." diyerek naklederdi.(6) Rasûlullah'ın yeğeni genç sahâbî Abdullah b. Abbâs (v.68), sıcak soğuk demeden ashâb-ı kirâmın kapıları önüne oturur, onlara hadisleri sorar, ne duyarsa yazardı. Kitaplarından bazıları Mûsâ b. Ukbe (v.141)'ye intikal etmiştir.(7) Aralarında Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre, Zeyd b. Sâbit, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin de bulunduğu 50 kadar sahâbî'nin hadisleri yazıya geçirdiğini bilmekteyiz.(8)Bu noktada
, Rasûlullah ile samimiyet ve yakınlığı ileri derecede olan sahâbenin, kısa hadisleri kimi zaman hâfızalarında tutarak kimi zaman da yazarak lafızlarıyla; uzun hadisleri ise bazen yazarak lafızla, bazen de akıllarında kalan kadarıyla mânâlarıyla naklettiklerini söyleyebiliriz. Abdullah b. Amr'ın, ÃÍÇÏíËó áÇäÍÝÙõåÇ diyerek yazımına ihtiyaç duyduğu hadisler, uzun hadisler olsa gerektir. Yoksa Cevâmiu'l-Kelim'le gönderilen Hz. Peygamber'in, áÇ ÖÑÑ æáÇ ÖÑÇÑ ¡ áÇ æÕíÉ áæÇÑË ¡ áÇ ÒßÇÉ Ýì ÇáÛäã ÇáÓÇÆãÉ ¡ ÕáæÇ ßãÇ ÑÃíÊãæäì ÃÕáì ¡ ÎÐæÇ Úäì ãäÇÓßßã ¡ ÇáÈíäÉ Úáì ÇáãÏÚì ÅäãÇ ÇáÃÚãÇá ÈÇáäíÇÊ gibi, ilk anda aklımıza gelen ve özellikle şer'î-amelî yaptırım ifâde eden formül şeklindeki kısa sözlerini ezberleyip aktarmak, Kur'an-ı Kerîm'i hıfzeden sahâbe için zor bir iş olmasa gerektir. Ancak hadisler, Kur'an-ı Kerîm gibi devlet eliyle tek bir nüshada toplanma şansını elde edemediğinden ve ilk musanniflere ulaşıncaya kadar yüzlerce sahâbînin ağzından ya da kitabından aktarılarak geldiğinden, böyle kısa cümlelerin naklinde bile bazı harf, kelime veya edat değişiklikleri sözkonusu olabilmiştir. Bu farklılıkları, ihtilaflı fikirlerin baş sebebi olarak göstermek ve "anlamaya" engel kabul etmek kanaatimizce yanlıştır. Çünkü mezhepler ve âlimler arasındaki ihtilaf ve tartışmalara, nazmında hiçbir teâruz ve çeşitlilik bulunmayan sahih hadislerle, sübûtu kat'î olan Kur'an âyetlerinin bile sebep olduğuna şâhidiz. Öyleyse konuyu, yaklaşım tarzındaki farklılıklar, metodoloji farklılığı, akıl yapısındakı farklılık, ilmî vukûfiyetteki farklılık gibi unsurları da gözönünde bulundurarak bütün hâlinde değerlendirmeliyiz. Ki aslında bunlar, "insan"ın müdâhil olduğu her şeyde ve her yerde karşılaşılması kaçınılmaz olan hallerdir. (9)Yaz
ıya önem veren sahâbenın, lafızların tesbîtınde nasıl davrandıklarına dâir elde farklı rivâyetler vardır. Lafızla rivâyeti vâcip görenlerle mânâ ile rivâyete cevaz verenlerden gelen haberleri biraraya getiren el-Hatîb el-Bağdâdî (v.463)'nin el-Kifâye fî İlmi'r-Rivâye'sinde(10), onunla aynı yılda vefat eden İbn Abdi'l-Berr en-Nemerî'nin Câmiu Beyâni'l-İlmi ve Fadlih adlı eserinde(11), ve onlardan önce Dârîmî (v.255)'nin Sünen'inin mukaddime kısmında (12) bunun örneklerini görmekteyiz.Hz. H
üseyin'in torunu Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali (v.114)'nin rivâyet ettiğine göre, ashâb içerisinde işittiğini aynen aktarma konusunda Abdullah b. Ömer (v.73) gibi titiz birisi yoktu. O, Hz. Peygamber'den duyduğu bir hadisi naklederken ilâve ve eksiltme yapmaz, bunu câiz görmez, lafızda değişiklik yapanı uyarırdı.(13) Babası Hz. Ömer (v.23): "Kim bir hadis işitir de onu duyduğu gibi tahdîs ederse, kurtuluşa ermiştir." diyerek(14), yukarıda tercümesini verdiğimiz äÖøÑ Çááå ÇãÑà ÓãÚ ãÞÇáÊì ÝæÚÇåÇ ÝÃÏøÇåÇ ßãÇ ÓãÚåÇ... hadîsini "lafza riâyet" anlamına alıyordu. Bu anlayışın Hz. Ömer'i, hadislerin devlet himâyesinde yazılması konusunu sahâbe-i kirâmla istişâre ettikten sonra, onların rızâlarının aksine davranarak vazgeçmeye sevkettiğini (15) ve oğlu Abdullah'ın ihtimâmına tesir ettiğini söyleyebiliriz. Zeyd b. Erkam (v.68), kendilerine hadis rivâyet etmesini isteyen Abdurrahman b. Ebî Leylâ (v.83)'ya: "Yaşlandık ve unuttuk. Rasûlullahdan hadis rivâyet etmek ise mes'ûliyetli bir iştir." demişti.(16) Hz. Ebû Bekr, Zübeyr b. el-Avvâm, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Abbâs b. el-Muttalib gibi bazı sahâbîlerin az miktarda hadis rivâyet ederek temkinli davranmaları(17), Zeyd b. Erkam'ın dikkat çektiği "lafza riâyet edememe" korkusundan kaynaklanmış olmalıdır.(18) Yoksa bundaki hikmet, dirâyetsiz bir rivâyet kargaşasının yaşanması korkusu değildir. Zira, sünnetin bizzat şâhidi olmaları hasebiyle hangi hadisin ne anlam ifâde ettiğini (farklı şekil ve seviyede de olsa) kavramış olan sahâbenin kaygısı, (lafzî-harfî) "yorumla" ilgili olmaktan ziyâde, "olduğu gibi aktarabilmek" idi. Kendisine hadis nakledilen kimsenin, sözün şâhidinden daha kavrayışlı olma ihtimâlinin Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından ÝÅä ÇáÔÇåÏ ÚÓì Ãä íÈáøÛ ãä åæ ÃæÚì áå ãäå denilerek ifade edilmiş olması, üçüncü şahıslara rivâyet esnasında lafızda tasarruf yapılmamasına bir tenbih olsa gerektir.Habîb b. Ubeyd
'in rivâyet ettiğine göre Şam'da en son vefat eden sahâbî Ebû Ümâme el-Bâhilî (v.86), hadisleri, işittiğini aktarması üzerine vâcip olan bir kimse gibi (ßÇáÑÌá ÇáÐì Úáíå Ãä íÄÏøì ãÇ ÓãÚ) tahdîs ederdi.(19) Lafzen hadis rivâyet etmeye özen gösteren sahâbîlerden biri de İmrân b. Husayn (v.52)'dır. Hadisleri yanlışlıkla olduğundan farklı rivâyet edenlerin düştüğü duruma düşmekten çekindiği için çok fazla tahdîsde bulunmadığını söyleyen İmrân b. Husayn: "Onlar gibi ben de karıştırırım diye korkuyorum." diyerek(20), endîşesini dile getirmiştir.Sahâbeden baz
ıları, hatâya düşüp Hz. Peygamber'in ağzından çıkmamış bir kelimeyi ona isnâd etmiş olmaktan sakınmak için, rivâyet ettikleri hadisin sonuna "ya da bunun benzerini söyledi" cümlesini ilâve ederlerdi. Amr b. Meymûn (v.171)'dan gelen bir haber şöyledir: "Her Perşembe akşamı mutlaka Abdullah b. Mes'ûd (v.32)'a gelirdim. Ben onun, bir şey için ÞÇá ÑÓæá Çááå dediğini kesinlikle duymadım. Nihâyet bir akşam ÞÇá ÑÓæá Çááå dedi. Dedi ama, gözyaşlarına boğuldu, boyun damarları şişti. Düğmeleri çözülmüş bir halde şöyle devam etti: Ãæ ãöËúáõåõ ¡ Ãæ äóÍúæõåõ ¡ Ãæ ÔóÈöíåñ Èöåö .(21)Ebu
'd-Derdâ (r.a.) (v.32) bir hadis naklettiğinde: "böyle", "bunun gibi", "buna benzer" ya da "bu şekilde" derdi. Diğer bir ivâyete göre: "Vallâhi ancak böyledir." ya da "bu şekildedir." derdi.(22)Enes b. Mâl
ik (r.a.) (v.91), hadis rivâyet ettiğinde: "Ãæ ßãÇ ÞÇá ÑÓæá Çááå" der, Abdullah b. Ömer (v.73) ise, rivâyet esnâsında titreyerek: "äÍæ Ðáß" derdi.(23)Z
ikrettiğimiz bu örnekler, önde gelen sahâbîlerin, bir yandan Rasûlullah'ın sözlerini başkalarına tebliğ etme (24) gayretinden geri kalmadıklarını, diğer yandan "Kim bana bilerek yalan isnâd ederse, Cehennemdeki yerini hazırlasın." uyarısına şiddetle riâyet ettiklerini göstermektedir. el-Berâ b. Âzib (v.72)'in, uykudan önce okunacak duâyı kendisinden öğrendiği şekilde Hz. Peygambere arzederken, duâda geçen ...ÂãäÊõ ÈßÊÇÈß ÇáÐì ÃäÒáÊó æÈäÈíøß ÇáÐì ÃÑÓáÊó cümlesini æÑÓæáß şeklinde okuyunca peygamberin uyarısıyla karşılaşması(25), özellikle lafzıyla teabbüd edilen hadislerin aynen aktarılmasına dikkat edilmesini gerektiriyordu.(26)Laf
ızları korumaya özen gösteren ashâbın, mecbur kaldıkları zaman hadisin mânâsını naklettiklerine dâir bir kaç örnekle karşılaşmaktayız. Mekhûl (v.112)'ün verdiği bilgiye göre, sahâbeden Vâsile b. el-Eska' (v.85): "Hadisi mânâsıyla tahdîs etmemiz sizin için yeterlidir." demiştir.(27) Tâbiûn'dan, hadis rivâyetinde takdim-tehir yapmaması ve lafzan rivâyete dikkat etmesiyle tanınan Muhammed b. Sîrîn (v.110) ise şöyle demektedir: "On kişiden hadis dinlerdim. Lafzı farklı, ama mânâları aynı olurdu."(28).(29)Sahâbey
i tâkîbeden nesilde mânâ ile rivâyet meselesinin daha belirgin bir şekilde ortaya çıktığını, mânâsı ile hadis rivâyet edenlerin çoğalması üzerine bu konuda farklı görüşlerin ileri sürülmeye başladığını görmekteyiz.İmam Mâl
ik b. Enes (v.179), pek çok insanla karşılaştığı halde niçin kendilerinden hadis yazmadığını soranlara: "Ben ancak kafasından çıkanı bilen (ne rivâyet ettiğini bilen) kimseden hadis yazarım." demiştir.(30) Bu cevap, tasnif öncesinde hadislerin henüz hâfızalardan kitaplara tam anlamıyla geçirilmediği bir dönemde otoritelerin gösterdikleri ihtiyâta bir örnek teşkil etmekle birlikte, rivâyet ettiği şeyin anlamını iyi bilen bir kimsenin onu mânâ ile nakletmesine bir mânî olmadığını da göstermektedir. Zira İmam Zührî (v.124), Yahyâ b. Saîd el-Kattân (v.198) ve İmam Şâfii (v.204) gibi âlimler, Kur'an-ı Kerîm'in yedi harf üzere indirilmiş olmasını örnek vererek, lafızların farklı okunuşu onda bile câiz olunca mânâya isâbet etmek şartıyla bunun hadisler için de evleviyyetle geçerlı olacağını söylemişlerdir.(31) Hasan-ı Basrî (v.110): "Mânâ olmasaydı biz hadis rivâyet etmezdik." (áæáÇ ÇáãÚäì ãÇ ÍÏøËäÇ), Süfyân es-Sevrî (v.161): "Bir hadîsi işittiğimiz gibi tahdîs etmek isteseydik, size bir harf bile nakletmezdik." (áæ ÃÑÏäÇ Ãä äÍÏøËßã ÈÇáÍÏíË ßãÇ ÓãÚäÇå ãÇ ÍÏøËäÇßã ÈÍÑÝ æÇÍÏ), Vekî' (v.196) ise: "Mânâ geniş olmasaydı insanlar helak olurdu." (Åä áã íßä ÇáãÚäì æÇÓÚðÇ ÝÞÏ åáß ÇáäÇÓ) diyorlardı.(32) Bu sözleri nakleden Sehâvî (v.902): "Lafızları aynen zaptedip tavizsiz olmada, pek çok hadisden elde edilecek faydayı ortadan kaldıracak bir zorluk ve sıkıntının bulunduğu şüphesizdir." yorumunu yapmaktadır. Sehâvî'nin æãä ÃÞæì ÇáÍÌÌ ßãÇ ÞÇá ÔíÎäÇ... diyerek aktardığı hocası İbn Hacer (v.852)'in görüşü ise şöyledir: "Şerîatın, arap olmayanlara, iyi bilen biri tarafından kendi lisanları üzere açıklanması imamların ittifâkıyla câizdir. Başka bir dil ile değiştirmek câiz olunca, arapçayı arapça ile değiştirmek daha evlâdır."(33).Z
ikredilen bu ifâdeler, bir zarûrete binâen söylenmiştir. Yoksa aslolan, ibâreyi olduğu gibi muhâfaza etmektir. Musannefâtın sınırlı sayıda olduğu, hattâ kitaptan ziyâde hıfza önem verildiği bir dönemde, özellikle musannefât hâricinden hadis tahammül edenler (34) elden geldiği kadar lafızları korumaya önem vermişlerdir. Örneğin yukarıda sözlerini iktibas ettiğimiz İmam Mâlik, Rasûlullahın hadislerini naklederken, È - Ê - Ë harflerini, ÇáÊì - ÇáÐì gibi kelimeleri karıştırmamaya dikkat ederdi.(35) Talebesi Eşheb b. Abdilazîz (v.204)'in verdiği bilgiye göre İmam Mâlik, Hz. Peygamberin sözlerinde mânâ aynı kalsa da takdîm-tehir ve ziyâde-noksan yapılmasını hoş karşılamadığını, onun hâricindeki kimselerin sözlerinde ise bunları câiz gördüğünü belirtmiştir.(36) el-Hatîb el-Bağdâdî'nin Ashâbü'l-Hurûf diyerek isimlerini verdiği sahâbe sonrası dönemin üç ünlü sîmâsı; el-Kâsım b. Muhammed (v.105), Muhammed b. Sîrîn (v.110) ve Recâ b. Hayve (v.112)'dir. (Ashâbü'l-Meânî dediği, mânâ ile rivâyeti tecviz eden üç kişi ise; İbrâhim en-Nehaî (v.96), Âmir b. Şerâhîl eş-Şa'bî (v.103) ve el-Hasan el-Basrî (v.110)'dir.) (37) en-Nehaî, eş-Şa'bî ve el-Basrî, hadislerde takdîm-tehir yapılmasında bir beis görmezlerken, Muhammed b. Sîrîn: "Duydukları gibi aktarsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu." demiştir.(38) Süfyân es-Sevrî'den nakledildiğine göre, Amr b. Dînâr (v.126) hadisleri mânâ ıle rıvâyet ederken, İbrâhım b. Meysera (v.132) ancak duyduğu şekılde tahdîs ederdi.(39) Ahmed b. Hanbel'in verdıği bılgıye göre daha sonrakı nesılden meşhur muhaddıs Abdurrahman b. Mehdî (v.198), lafızla rivâyet etmeye önem verirdi.(40) Iraklı muhaddis İsmâil b. Uleyye (v.193), yaşca büyüğü olan Şu'be b. el-Haccâc el-Ezdî (v.160)'yi, hüküm ifâde eden bir hadisi kendisinden kelime eksilterek aktarması üzerine hemen ikaz etmiştir.(41) et-Tîbî, el-Hulâsa fî Usûli'l-Hadîs adlı eserinde, lafza ihtimam gösteren isimlere, (Hz. Enes'in âzadlı kölesi) Abdü'l-Vâris, (Hemmâm'ın kardeşi) Vehb b. Münebbih (v.110), (ilk müdevvinlerden İbn Ebî Arûbe'nin öğrencisi) Yezîd b. Zürey' (v.182) ve Süfyân b. Uyeyne (v.198)'yi de eklemektedir.(42)Us
üllerde zikri geçen haberlerden derlediğimiz bu bilgiler ışığında, özellikle sahâbeden sonraki tabakanın, mânâ ile rivâyet husûsunda ikiye ayrıldıklarını müşâhade etmekteyiz. Hatta o dönemde, mânâ ile rivâyetin ortaya çıkardığı yeni bir problemin; tahdîs esnâsında lahn denilen "irab hatâları"nı düzeltip düzeltmemenin tartışmaya açıldığını görüyoruz.(43) Yine de o devirde, mânâlarla birlikte lafızların da elden geldiğince korunduğunu teslim etmek gerekir. Bu noktada Ahmed Muhammed Şâkir'in şu değerlendirmesi önemlidir: "Hadisleri inceleyen bir kimse, sahâbenin (ya da ekseriyetinin) onları mânâ ile rivâyet ettiklerini, pek çok hadisi kendi ibâreleriyle ifâde ettiklerini görür. Ve yine onların çoğu, özellikle teşehhüd, duâ, namaz gibi lafzıyla ibâdet edilen şeylerde ve cevâmiu'l-kelim'de nebevî lafza önem vermişler; ef'âl ve ahvâl gibi şeyleri tarif ederken de tasarrufda bulunmuşlardır. Aynı şekilde tâbiûnun da lafza önem verdiğini görüyoruz. Onların lafızlarının farklılık arzetmesi, hâfızanın güçlü ya da zayıf olmasıyla ilgilidir. Ancak onlar, belâğat ve fesâhat ehli idiler; Nebî (s.a.v.)'nin hallerine şâhid olan ve onun lafızlarını işitenlerden hadis aldılar. Sonrakilere gelince; onlarda da lafza ihtimam bakımından gevşeklik azdı. Hatta çoğu, duyduğu gibi naklederdi. Bu yüzden büyük nahivci İbn Mâlik, nahiv kâidelerine hadislerden delil getirme ve onları şiir gibi şevâhid edinme yoluna gitti. Ebu Hayyân bunu hoş görmese de doğru olan İbn Mâlik'in tercîhidir. Şimdi ise, bir kimsenin hadisi mânâ ile rivâyet etmesine cevâz veren bir tek âlim bulamazsınız. Sohbet meclisleri müstesnâ. Ancak delil getirileceği ya da rivâyet olarak zikredileceği zaman hadisin mânâ ile rivâyeti câiz olmaz.".(44)Had
islerin musannefâtta sâbit hâle getirilişinin ardından, ulemâ arasında "Mânâ ile rivâyet câiz midir, değil midir? Hangi şartlarda câizdir, ya da değildir?" gibi sorular gündeme getirilmiş, farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ancak, hadislerin tedvîn ve tasnîfi tamamlandıktan sonra, bu tartışmaların ne kadar lüzumlu ve geçerli olduğu ayrıca tartışılmalıdır kanaatindeyiz. Nitekim Ahmed Muhammed Şâkir de aynı düşüncededir.(45) Zira sonraki dönemlerde hadisin lafzı hakkında bir tereddüt hâsıl olmuşsa, bunu ilk kaynaklara kadar geri giderek telâfî etmek mümkündü.
![]()
DİPNOTLAR
1) Bu konuda en gen
iş bilgiyi, Ahmed Muhammed Şâkir'in de işâret ettiği gibi Tâhir el-Cezâirî'nin Tevcîhü'n-Nazar ilâ Usûli'l-Eser (Beyrut 1995)'inde bulmaktayız. Bkz. II/671-703.2)
äÖÑ Çááå ÇãÑà ÓãÚ ãÞÇáÊì ÝæÚÇåÇ ÝÃÏøÇåÇ ßãÇ ÓãÚåÇ ¡ ÝÑõÈøó ãÈáøóÛ ÃæÚì ãä ÓÇãÚ æÑÈ ÍÇãá ÝÞå áíÓ ÈÝÞíå æÑÈ ÍÇãá ÝÞå Åáì ãä åæ ÃÝÞå ãäå . Bu hadis, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Muvdışında kalan Kütüb-i Tis'a'ya dâhil diğer kaynaklarda; İbn Mes'ûd, Zeyd b. Sâbit, Muâz b. Cebel, Cübeyr b. Mut'im, Ebu'd-Derdâ ve Enes b. Mâlik'den toplam 17 yerde rivâyet edilmiştir.3) M
üsned, hadis no. 6979.4) A.g.e.
, hadis no. 6607; Dârimî, hadis no. 486.5) M. Mustafa el
-A'zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, İstanbul 1993, s.44. Ayrıca Ali b. el-Medînî, Amr b. Şuayb hakkında: "Sikadır, kitabı sahihdir." demektedir. Onun bu ifâdesi, sâhip olduğu eserlerin ilk musannıflara ulaştığını gösterir.6) Râmeh
ürmüzî'nin el-Muhaddsiü'l-Fâsıl'da rivâyet ettiği bu haber için bkz. el-A'zamî, a.g.e., s.48; Muhammed Hamîdullah, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahîfe-i Hemmâm İbn Münebbih, İstanbul 1967, s.38.7) İbn Sa
'd'ın Tabakât'ından naklen A'zamî, a.g.e., s.40-41.8) A
'zamî, a.g.e., s.34-58.9) Mehmet G
örmez, Hz. Peygamber'in sözlü ifâdelerinin çok büyük bir kısmının orijinal lafızlarıyla değil, mânâ rivâyeti ile geldiğine örnek olarak iki meşhur hadisi seçmiştir. Bunlardan biri ÅäãÇ ÇáÃÚãÇá ÈÇáäíÇÊ hadisidir. Dört farklı şekilde geldiğini söylediği hadis, aslında iki farklı şekilde gelmiştir. Hasr edatı olan(ÅäãÇ) ile ve bu edat bulunmaksızın. ÇáÚãá - ÇáÃÚãÇá ¡ ÇáäíÉ - ÇáäíÇÊ farklılığı önemli değildir. Bilgisayar taraması netîcesinde bu hadisin; Muvattâ ve Dârimî'de bulunmadığını, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'de birer kere ve hasr edatıyla, Nesâî'de üç yerde hasr edatıyla, Müsned'de iki yerde hasr edatıyla, Buhârî'de ise dört yerde hasr edatıyla, beş yerde hasrsız olarak (ki bunlardan ikisi bab başlığında ve senedsiz olarak zikredilmiştir) geçtiğini tesbit ettik. Görüldüğü üzere en muteber kaynaklar içinde sâdece Buhârî'nin Sahîh'inde hasr edatının kullanılmadığı rivâyetler mevcuttur. Eserine hasr edatı bulunan meşhur rivâyeti zikrederek başlangıç yapan Buhârî'nin, dört yer dışında hadîsi mânâsıyla naklettiği akla geliyor. Zira bir hadisi bir yerde bütünüyle verdikten sonra, başka yerde mânâsıyla nakletmek onun âdetlerinden biridir. Hattâ Sahîh'ine niyet hadisi ile başlayan Buhârî'nin, diğer yerlerde rivâyet ettiklerine aykırı olarak, Ýãä ßÇäÊ åÌÑÊå Åáì Çááå æÅáì ÑÓæáå... cümlesini burada zikretmeyişi şârihleri uğraştırmış bir konudur. İbn Hacer'in tesbîti şöyledir: "Musanniflerin âdeti, eserlerinin mukaddime kısmına kendi görüş ve metodları hakkında gerekli ıstılahları koymaktır. Buhârî'nin görüşleri ise; hadisi kısaltmanın (ihtisârın) ve mânâ ile rivâyetin cevâzı, istinbâtta dikkatli davranma, anlamı gizli olanı açik olana tercih etme, semâ sîgası ile gelen bir senedi diğerlerinden üstün tutma gibi şeylerdir. İşte Buhârî, bunların hepsini burada; senediyle ve metniyle bu hadiste icrâ etmiştir. Bkz. Fethu'l-Bârî, Kahire 1986, I/22; Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Ankara 1988, s. 68-69. Ayrıca bu hadisin teknik anlamda ğarîb olduğunu Mehmet Görmez de kabul etmektedir. Her tabakadaki râvîsi en az iki kişi olmadıkça, bu gibi haberlerde farklılıkların görülmesi doğaldır. Buna rağmen kaynakların birarada değerlendirilmesinin ortaya çikardığı sonuç, hadisteki ifâdenin %90 orijinal hâline uygun geldiğini göstermeye kâfîdir.Mehmet G
örmez'in: "Hemen hemen bütün hadisler sahâbeden itibâren lafzen değil mânâ ile ifâde edilmiştir." diyerek verdiği diğer bir örnek ise, 70 kadar sahâbîden nakledilen ve ulemânın ittifâkiyle lafzî mütevâtir kabul edilen ãä ßÐÈ Úáìø ãÊÚãÏÇ ÝáíÊÈæÃ ãÞÚÏå ãä ÇáäÇÑ hadisidir. "Kasden" ( ãÊÚãÏÇ) ifâdesinin bazı rivâyetlerde bulunmadığını söyleyen Görmez, İbn Kuteybe'nin Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadîs'inden, "Zübeyr b. Avvâm'ın yemin ederek, Rasûlullah'ın bu kelimeyi söylediğini duymadığını" nakletmekte ve dolayısıyla sahâbenin müdreci olduğuna karar vermektedir. Halbuki, Zübeyr b. Avvâm'ın torunu Âmir b. Abdillah, sahâbî olan babası Abdullah b. Zübeyr vâsıtasıyla dedesinin aynı hadisi ( ãÊÚãÏÇ) lafzıyla söylediğini nakletmektedir. Bkz. Ebû Dâvud, hadis no. 3651; İbn Mâce, hadis no. 36. Şu durumda İbn Kuteybe'nin naklinde bir terslik var demektir. (İbn Kuteybe'deki bu rivâyeti, Ñõæöìó Úä ÇáÒÈíÑ lafzıyla Tâhir el-Cezâirî'de de görmekteyiz. Bkz. Tevcîhü'n-Nazar, I/59). Mehmet Görmez'in kendi tezini şüpheye yer bırakmadan kabul ettirebilmek için, biri çok meşhur diğeri çok muteber iki hadisi örnek verirken dikkatli davranması, uçdan kıyıdan nakillerle yetinmemesi; ya da daha isâbetli delillere yer vermesi gerekirdi. Naklettiğimiz sözleri için bkz. Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, basılmamış Doktora Tezi, Ankara 1995, s.227,230.10) el
-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi'r-Rivâye, Beyrut 1986, s.205-246.11
) İbn Abdi'l-Berr en-Nemerî, Câmiu Beyâni'l-İlmi ve Fadlih ve mâ Yenbeğî fî Rivâyetihî ve Hamlih, Beyrut, ts., s.78-81.12) ed
-Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahmân, es-Sünen, Dımeşk 1991, I/98-99.13) el
-Kifâye, s.205,208; Dârimî, hadis no. 318; İbn Mâce, hadis no. 4; Müsned, hadis no. 4857, 5521.14) el
-Kifâye, s.207. (ãä ÓãÚ ÍÏíËÇð ÝÍÏøË Èå ßãÇ ÓãÚ ÝÞÏ Óóáöãó).15) A
'zamî, a.g.e., s.55.16
) İbn Mâce, hadis no.25; Müsned, hadis no.18817.17) Tevcîh
ü'n-Nazar, I/58.18) Mehmet G
örmez, adı geçen sahâbîlerin hadis rivâyetinden çekindiklerini söyledikten sonra: "Meselâ Aşere-i Mübeşşere'den kabul edilen Saîd b. Zeyd'in rivâyet ettiği tek bir hadis mevcut değildir. Buhârî ve Müslim tarandığı zaman, Hz. Peygamber tarafından ümmetin emîni olarak tavsif edilen Ebû Ubeyde'nin bir tek hadisine rastlamak mümkün değildir." demektedir. Bkz. Metodoloji Sorunu, s.225. Hz. Peygamber'den 7-8 yıl sonra vefat eden Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (v.18)'dan, Sahîhayn dışındaki yedi hadis kaynağında toplam 21 yerde hadis rivâyet edilmiştir. Tekrarlar çikarıldığında bunlar, 15 hadis kadardır. Yani Buhârî ve Müslim'de bulunamadı diye, onun hiç hadis rivâyet etmediği izlenimini vermek doğru değildir. Görmez'in Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadîs'den naklen, Saîd b. Zeyd (v.51)'den gelen bir tek hadisin bulunmadığını söylemesi ise fâhiş bir hatâdır. Zira, Muvatta hâriç, diğer sekiz kaynakta kendisinden 76 yerde nakil yapılmıştır. Tekrarlar çıkarıldığında, 16-17 hadis kalmaktadır.19) el
-Kifâye, s.206.20) M
üsned, hadis no. 19392. (ÝÃÎÇÝ Ãä íõÔóÈøóåó áì ßãÇ ÔõÈøöåó áåã).21) Dâr
imî, hadis no.270; İbn Mâce, hadis no. 23; Müsned, hadis no. 4309. İbn Sîrîn'in ifâdesiyle: "yüzü kireç gibi olurdu.". Bkz. Dârimî, hadis no. 271.22) A.g.e.
, hadis no. 268,269. (Ãááåã ÅáÇø åßÐÇ Ãæ ßóÔóßúáöåö). Mehmet Görmez, aynı ifâdeyi Ãááåã Åäú áóãú íßä åßÐÇ Ýß Ôßáå diye kaydederek nakletmiş, bunun için de Dârimî'yi kaynak göstermiştir. Halbuki Dârimî'deki ifâde gösterdiğimiz şekildedir. Onun verdiği cümle Câmiu Beyâni'l-İlm, s.78'de (ÝßóÔóßúáöåö...) ibâresiyle kayıtlıdır. Ayrıca Görmez, kaynağını yanlış verdiği ve hattını yanlış aktardığı bu cümleyi: "Allahım, eğer böyle değilse aslını ortaya çıkar." şeklinde tercüme ederek üçüncü bir yanlış daha yapmıştır. Bkz. Metodoloji Sorunu, s.226.23) Bkz. Dâr
imî, hadis no. 276,277,281; Câmiu Beyâni'l-İlm, s.79.24) Hz. Peygamber
'in äÖøÑ Çááå ÇãÑÃ... hadisinden ayrı, vedâ haccında şöyle bir buyruğu vardır: áöíõÈóáøöÛö ÇáÔøóÇåÏõ ÇáÛÇÆÈó. ÝÅä ÇáÔÇåÏó ÚÓì Ãäú íõÈóáøöÛó ãóäú åæ ÃæÚì áå ãäå bkz. Buhârî, hadis no. 67; Müslim, hadis no. 1679; İbn Mâce, hadis no. 233; Müsned, hadis no. 19873,19894,19985; Dârimî, hadis no. 1916. Diğer hadis ise Sahîhayn hâricindeki kaynaklarda toplam 17 yerde geçmektedir. Bkz. Tirmizî, hadis no. 2656,2657,2658; Ebû Dâvud, hadis no. 3660; İbn Mâce, hadis no. 230,231,232,236,3056; Müsned, hadis no. 4146,12937,16296,16312,21080; Dârimî, hadis no. 228,229,230.25) Buhârî
, hadis no. 247.26) Bu konuda sonrak
i ulemâ arasında da ittifak bulunduğu, mânâ ile rivâyete şartlı olarak cevaz verenlerin görüşleri arasında zikredilmektedir. Bkz. Tevcîhü'n-Nazar, II/685. Zikirlerin lafızları tevkîfîdir ve kıyasla bilinemeyecek bazı esrâr ve husûsiyetleri vardır. Bu yüzden vârid olduğu lafzı muhâfaza etmek gerekir. Bkz. es-Sehâvî, Muhammed b. Abdirrahman, Fethu'l-Muğîs bi Şerhi Elfiyyeti'l-Hadîs, Beyrut 1992, III/146.27) Dâr
imî, hadis no. 315; Câmiu Beyâni'l-İlm, s.78-79.28) Câm
iu Beyâni'l-İlm, s.79.29) Hz. Peygambere â
it (merfû) hadislerin mânâ ile rivâyetini câiz görenlerin delil olarak kullandıkları iki hadis vardır. a) Bazı sahâbîler Hz. Peygambere gelerek: "Yâ Rasûlallah! Biz senden bir hadis iştiyoruz, ancak onu işttiğimiz gibi nakletmeye güç yetiremiyoruz." dediler. O da şöyle buyurdu: "Haramı helal, helali haram kılmaz, mânâda da isâbet ederseniz bunda bir beis yoktur.". b) Yine bir grup sahâbî, Hz. Peygamber'e: "Yâ Rasûlallah! Sizden bir hadis iştiyoruz. Ancak bunda eksiklik - fazlalık, takdim - tehir yapıyoruz." dediler. O da: "ãä ßÐÈ Úáìø derken ben kastetmedim. Beni ayıplamak ve İslâma leke sürmek gâyesiyle hakkımda yalan uyduranları kastettim." buyurdu.Bu
iki hadis Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Kebîr'inde (no. 6491 ve 7599) zikredilmektedir. Ancak Sehâvî'nin belirttiği gibi, her iki hadisin de aslı yoktur. İki hadis de el-Cûzekânî'nin el-Ebâtîl adlı eserine ve İbnü'l-Cevzî'nin Mevzûât'ına alınmıştır. Bkz. Fethu'l-Muğîs, III/ 145-146. el-Kifâye, s.234. Bu iki hadisi Mehmet Görmez, durumlarına bakmadan tezinde delil olarak kullanmış, üstelik, Dârimî'de kesinlikle bulunmadıkları halde Sünen'in Mukaddime'sini kaynak göstermiştir. Bkz. Metodoloji Sorunu, s.224. Kanaatimizce bu bir tâbiî sözü olabilir. el-Hatîb el-Bağdâdî'nin Abdullah b. Ömer'den naklettiği bir haberin sonunda râvî Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr: "Haramı helal, helali haram kılmazsan, bir şeyi takdim ya da tehir etmen sana zarar vermez, ikisi de birdir." demiştir. el-Kifâye, s.208. Aynı ifâdenin bir benzerini imam Zührî'de de görmekteyiz. Fethu'l-Muğîs, III/144.30) Fethu
'l-Muğîs, s. 139.31) A.g.e.
, III/143-144.32) A.g.e.
, III/143. Bir de yine Süfyân es-Sevrî'den nakledilen: Åä ÞáÊõ Åäì ÃÍÏøËßã ßãÇ ÓãÚÊõ ÝáÇ ÊÕÏøÞæäì ¡ ÝÅäãÇ åæ ÇáãÚäì sözü vardır. (Bu söz Mehmet Görmez tarafından Süfyân b. Uyeyne'ye, aynı zamanda yanlış bir ölüm tarihi verilerek atfedilmiştir. Bkz. Metodoloji Sorunu, s.228). Süfyân es-Sevrî, Halîfe el-Mehdî'nin tevkif emri üzerine Mekke'den Basra'ya kaçmış, hayâtının son bir kaç senesini saklanarak geçirmiştir. Hâfızasını kitaplarını baştan aşağıya okumak sûretiyle tazeleyen Süfyân, işte bu devrede olacak ki, kitaplarını yıllarca görememiş ve onları başka şehirlerden yanına getirtememiştir. Bkz. A'zamî, a.g.e., s.149. Bu sözü o zamanlar söylemiş olması muhtemeldir.33) A.g.e.
, III/145.34) Bu
istisnâ Sehâvî'nin şu sözlerinden alınmıştır: )åÐÇ ßáå Ýíãä ÊÍãøá ãä ÛíÑ ÇáÊÕÇäíÝ). Fethu'l-Muğîs, III/147.35) el
-Kifâye, s.213.36) Câm
iu Beyâni'l-İlm, s.81.37) el
-Kifâye, s.220. Ayrıca bkz. Câmiu Beyâni'l-İlm, s.80.38) Dâr
imî, hadis no.316,319.39) Tevcîh
ü'n-Nazar, II/689.40) Fethu
'l-Muğîs, III/147.41) A.g.e.
, III/137; Tevcîhü'n-Nazar, II/684. Şu'be, İsmâil b. Uleyye'nin äåì Úä Ãä íóÊóÒóÚúÝóÑó ÇáÑÌá cümlesini, äõåöìó Úä ÇáÊøóÒóÚúÝõÑ şeklinde mutlak bir ifâdeyle nakletmesi üzerine tenkid edilmiştir.42) Tevcîh
ü'n-Nazar, II/695; matbû olan bu eserin 116. sahifesinden naklen.43) e
ş-Şa'bî, el-Evzâî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali, el-Kâsım b. Muhammed, Atâ b. Rebâh ve Yahyâ b. Maîn, hadislerdeki dilbilgisi hatâlarının düzeltilmesi taraftarıydılar. Bkz. Câmiu Beyâni'l-İlm, s. 78,80.44) Ahmed Muhammed
Şâkir, el-Bâisü'l-Hasîs Şerhu İhtisâri Ulûmi'l-Hadîs li'l-Hâfız İbn Kesîr, Beyrut 1408, s.106-107. Cemâlü'd-Dîn İbn Mâlik el-Endelûsî (v.672)'nin yukarıda zikredilen bu tutumu, Ebû Hayyân el-Endelûsî (v.745) tarafından Şerhu't-Teshîl'de şu sözlerle tenkit edilmiştir: "Musannif, arapçanın genel kâidelerini isbat için hadislerde vârid olan şeylerden çokca delil getirmiştir. Öncekilerden ve sonrakilerden ondan başka bu metoda başvuranı görmedim. Üstelik nahvin kurallarını ilk koyan, arap lisânının hükümlerini ilk inceleyen Basralı imamlardan Ebû Amr b. el-Alâ', İsâ b. Ömer, Halîl b. Ahmed ve Sîbeveyh; Kûfeli imamlardan el-Kisâî, el-Ferrâ', Ali b. Mübârek el-Ahmer ve Hişâm ed-Darîr böyle bir şey yapmamışlardır. Müteahhirûndan hem Basra ve Kûfe ekolüne mensup olan nahivciler, hem de Bağdad ve Endülüs nahivcileri bu konuda onlara tâbî olmuşlardır.". Tevcîhü'n-Nazar, II/700; Süyûtî'nin el-Iktırâh fî Usûli'n-Nahv'inden naklen. Dr. Subhi es-Sâlih, Lügat ve Nahivde Hadisle İhticâc adını verdiği bir bölümde konuyu ele alarak iki önemli örnek vermektedir. Biri, zaman zaman şiir rivâyetiyle de uğraşan Şu'be b. Haccâc'ın: "Allah'a yemin ederim ki ben, şiir rivâyetinde hadistekinden daha serbest davranıyorum." demesidir. Diğeri, İmrân b. Husayn'ın Basra'ya geldiğinde şiir ve hadis rivâyetine ayrı ayrı zaman tahsis etmekle birlikte şiire daha çok ağırlık vermesi, eğer istese devamlı sûrette iki gün hadis rivâyet edebileceğini söylemesidir. Subhi es-Sâlih devamla diyor ki: "Siz, bütün bunlardan sonra, eski nahivcilerin çoğunun hadisle ihticâcı terkederek şiirle ihticâc etmelerine şaşmaz mısınız? Dağ gibi ağaçları bırakıp çalı-çırpıya sarılmaları sizi dehşete düşürmüyor mu?...İlk nahivcilerin durumuna hayret etmemek kâbil değildir. Çeşitli bâb ve fasıllar hâlinde tertib ettikleri kâidelere misal arayıp durdukları halde, Rasûlullahın hadislerine mürâcaat etmemeye gönülleri nasıl râzı oldu? Halbuki onlar, muhaddislerin gerek şifâhen ve gerekse isnad yoluyla rivâyet edilen haberler için ileri sürdükleri şartların en doğru nakilleri ve en sağlam sözleri temin ettiğini de bilirler!...". Râvîlerin bir kıssayı değişik lafızlarla rivâyet etmesini ve arap olmayan pek çok râvînin farkına varmadan dil hatâsı yapmasını ihticâca mânî gören Ebû Hayyân'a cevap olarak Subhi es-Sâlih; mânâ ile rivâyeti ancak yaratılıştan arap olan sahâbe, tâbiûn, büyük fakih ve imam râvîlerin yapabileceklerini; râvînin sarf ve nahvi mükemmel sûrette bilmesinin, lafzın medlûl ve maksatlarına vâkıf olmasının ve Hz. Peygamber hiç lahin (irab hatâsı) yapmadığı için lahin yapmadan rivâyete muktedir olmasının şart koşulduğunu belirtir. Sözlerine şöyle devam ediyor: "Mütekaddim lügatçi ve nahivcileri mazur gösterecek sebepler araştırdığımız takdirde görürüz ki, o gün için Rasûlullahın sahih hadisleri bol miktarda ellerinde bulunduğu halde onları hadîsin dışındaki kıraç arâzîde otlamaya mahkûm eden sebeplerin başında, az meşgûliyet, nâdir rivâyet ve pek az kitâbın mevcut olması gelir.". Sonraki lügatçilerin mu'cemlerinde hadisleri şevâhid olarak kullandıklarını söyleyen Subhi es-Sâlih, İbnü't-Tayyib'in şu sözlerini nakleder: "Bu meselede Ebû Hayyân'ın Şerhu't-Teshîl'de ve Ebü'l-Hasen ed-Dâî (v.680)'nin Şerhu Cümel'de ortaya koydukları görüş dışında, hadisle ihticâca muhâlif olan bir nahiv âlimi bilmiyoruz. Süyûtî de bu iki zâtın kanâatine tâbî olmuştur.". Bkz. Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, s.281-287.45) el
-Bâisü'l-Hasîs, s.106. (ÝÅä åÐÇ ÇáÎáÇÝ áÇØóÇÆöáó ÊÍÊå ÇáÂä).
![]()