BERGAMA TARİHİ
Buluntular, Bergama ve yöresinde Prehistorik Çağ’dan
bu yana yerleşildiğini kanıtlar. M.Ö. 6. Yy.’da ise Bergama Mysia Eyaleti’ne
yerel olarak bağlıdır.
Bu dönemde Lidya Devleti Bergama’da etkinliğini siyasal
ve ekonomik yönden benimsetmiştir.Hitit devletinin üstünlüğüde bölgede
Lidya kanalıyla gerçekleştirilmiştir. Hitit konfedarasyonu ile doğu-batı
köprüsü atılırken , bölge diğer bölgelere göre erken gelişimini oluşturmuştur.
Persler kurucuları Kiros ile Anadolu’yu ele geçirdiklerinde Bergama kalesi
Grek tiranlarının sığınak ve dinlenme yeri olmuştur.Daha sonraları Perslerin
yumuşak yönetimleriyle ekonomik olanaklarını arttırıp bölgenin geleceğini
hızla hazırladıkları görülüyor.
M.Ö. 334 yılında ise Makedonya Kralı Büyük İskender
Çanakkale Boğazı yoluyla Anadolu’ya geçti. Granikos denilen Biga Çayı bölgesinde
Pers kralı III. Darius’u ilk büyük yenilgiye uğrattı. Bu başarısını M.Ö.
333 İssos ve M.Ö. 331 de Gavgamela (Arbil) savaşlarıyla sürdürecektir.
Böylece Persler İskender karşısında üç büyük yenilgiden sonra yok olacaktır.
Bundan sonra Bergama’da Pers satraplığının yönetiminden çıkıp İskender’in
egemenliğine girer.
İskender Bergama’yı Pers komutanı Rodoslu Memnon’un
eşi dul Barsine’ye verdi.Bu dönemde Akropol’de bir şehir vardı. Bu kentte
yaşayan halkın buraya Ege yoluyla gelmiş oldukları ortaya çıkmıştır. M.Ö.
323’te ise , İskender ölünce büyük bir karışıklık dönemi başladı. Roma
toprakları İskender’in generalleri arasında bölüşüldü.Uzun süren karışıklıklardan
sonra Bergama Lysimakhos’un egemenliği altına girdi.
İpsos savaşından sonra Bergama’yı düşüren Lysimakhos,
Küçük Asya’da kaldığı sürede biriktirdiği servetini kentin yüksek kalesine
saklamıştı. O sırada kentin yöneticisi bir kaza sonucu hadım kaldığı söylenen
Philhetairos adında bir Paphlagonialıydı. Philhetairos , Lysimakhos’un
servetini , O M.Ö. 280 yılında yenilip ölene değin saklamıştı. Daha sonra
bunca servet kendisine kalınca , artık Seleukoslara bağımlı kalmasının
gerekmediğini farketti ve servetinin bir bölümünü küçük krallığının savunma
ekonomisini geliştirmeye ayırdı. M.Ö. 263 yılında öldüğünde varlığını yeğeni
Eumenes’e bıraktı. O da bu serveti kat kat artırarak Attalos adındaki oğluna
bıraktı. Bergama da Ege’de kıyısı olan bütün Seleukos devletleri gibi,
artık haraç almaya başlayan Galatlarla savaşa tutuşmuştu.Bu durumu hiçbir
şekilde kabullenemeyen Attalos, harekete geçip bir dizi askari manevrayla
onları yenmeyi ve oturdukları toprakların sınırları içinde tutmayı başardı.
Bundan sonra gözünü Seleukoslara çevirdi ve o sıralar aralarında sürmekte
olan iç savaştan yararlanarak her birinin ordusunu ayrı ayrı yendi.Küçük
Asya’nın batısını ele geçirinceye değin onları güneye sürdü.
Roma, Küçük Asya’da ilk kez etkili olmaya başladığında
, Attaloslar hala Bergama’da hüküm sürüyorlardı. Büyük Antiokhos’un orduları
Menderes’e vardığında II. Eumenes’in yardım için başvurduğu yer Roma oldu.
M.S. 190’da Roma’nın Küçük Asya’yı tam olarak istila etmesi birazda bu
başvurunun bir sonucudur. Bu istila , Spylos Magnesiası savaşında Antiokhos’un
kesin yenilgisi ve Eumenes’ten aldığı bütün toprakları yitirmesiyle sonoçlandı.
Böylece Bergama Roma’nın sığıntısı oldu.Bergama’nın etkisi bu yolla kazanılan
askeri destekle giderek Kappadokia ve Armenia krallıklarına geğin ulaştı.
Bergama kentinin kendiside bu sırada varsıllığını
ve önemini artırdı; son olarak İskenderiye ile boy ölçüşecek kadar büyüyüp
o çağda Küçük Asya’nın en büyük tecim merkezi oldu. Yurttaşlarının kültürü,
süs eşyasında becerikli ustaları ve altın kaytanlı ipek kumaşları ile sesini
duyurdu. Bir başka alandaki buluşları , bugün ‘parşömen’ (pergamena) sözcüğüyle
belleklerde yer etti.
Attaloslar birbiri peşi sıra kral oldular. M.Ö. 133’te
III. Attalos öldüğünde çocuksuzdu ve döneminin en çok tartışılan belgelerinden
biri sayılan vasiyetinde , Bergama devletini Roma’ya bıraktı.
Bu davranışı açıklamak için birçok neden ortaya sürülmüştür.
Bunların içinde belki de en akla yakını , Roma emperyalizminin kazanmakta
olduğu güç karşısında dayanamayacağını anlayıp teslim olmasıdır. Asıl nedeni
ne olursa olsun, vasiyeti Senato’da yapılan bilmece dolu bir tartışmadan
sonra Roma’da kabul edildi.Bergama’da ise haberin, özellikle köylüler ile
köleler arasında yarattığı coşku daha az oldu. En nihayet Romalılar kondukları
mirasın denetimini tam olarak ele geçirmek için veliaht Stratonikos’un
başlattığı silahlı ayaklanmayı bastırmak gerektiğini anlamışlardı. M.Ö.
130’da eski Attalosların tüm mal varlığı , toprakları yeni kurulan Asya
Eyaleti’yle birleştirildi.
Roma İmp. Çağ’ında şiddetli nüfus artışıyla beraber
, şehir ovaya yayıldı.Özellikle İmp. Hadrian zamanında büyük bir yükseliş
yaşadı. Asklepios kutsal alanıda bu dönemde inşa edildi.3. yy.’da Roma
egemenliği gerilemeye başladı. 8.yy.’da Arap akınlarına karşı Bizanz tahkimatı
oldu. 12-14. yy.’larda Bizans yerleşmesi yeniden güçlendi. 14. Yy.’dan
itibaren ovada Türk şehri gelişmeye başladı.
YUKARI AGORA
1883-84 yıllarında ortaya çıkarılan bu agora, Zeus
Sunağı taraçasından 14 m aşağıda ve güneye uzanmış durumdadır. Akropolün
en eski yapılarındandır. Kuzey temellerindeki kalıntılar burada daha eski
bir yapının olduğunu gösterir. Agora, dağ sırtının küçük düzlüğünden yararlanılarak
kayaları parçalayarak açılan bu alanda 83,7x43.5m ölçüsündedir. Anayol
bu alanı ikiye bölmüştür. Kuzeyden güneye 90m uzunluğunda ve bunun yarısı
kadar genişlikte olan doğu tarafın agoranın ilk kurulduğu bölge olduğu
daha sonra tiyatro ile ilişkisini kolaylaştırmak için genişletildiği sanılmaktadır.
Agoranın üç tarafı porticuslarla çevrilmiştir. Bunlardan
kuzey kenarında az, doğu ve güney kenarında daha fazla izler bulunmuştur.
Porticusların alana bakan bölümlerinde bir kat, dışa bakan bölümde ise
arazinin eğimine göre üç kata kadar çıktığı anlaşılmaktadır. Dorik biçimli
3,83m boyundaki porticus sütunlarının üst bölümünden üçte ikisi derin yivli,
alt tarafı ise düz işlenmiştir.
Agora alanında yüksekliği 0,48, genişliği 0,405 ve
derinliği 0,385m olan çelenklerle süslü bir yazıtı olan bir sunak altlığı
bulunmuştur. Agorada tunçtan bir Hermes Agoreus (Agorada duran) heykeli
bulunuyordu.
Agoranın batı bölümünde, önündeki sunakları ile küçük
bir Agora tapınağı bulunur. Dor ve İon düzeni karışımında, anteli prostylos
tapınak şeklindedir. Bina iki basamak üzerine kurulmuş olup genişliği 7.66m
ve uzunluğu 12.30m'dir. Bu tapınağın, bir heykel kaidesindeki yazıttan
Dionysos için yapıldığı anlaşılmaktadır. Batı galerinin kuzey köşesindeki,
tapınağa benzeyen daha eski yapının anlamı açıklanamamıştır. Kuzeyde, yolun
Agoradan çıktığı yerde, sağ tarafta galerinin ucuna eklenmiş niş şeklinde
bir kült yapısı vardır. Burada Bergama Sunağı'nı bulan ve kazısını yapan
Karl Humann'ın (1839-1896) granit bir blok altında mezarı yer almaktadır.
40-60cm ölçüsünde sert taşlardan döşemesi olan agora
Ortaçağdaki yıkımına kadar köklü bir onarım görmeden ilk yapısını korumuş,
VIII.yy'da porticusların temellerine kadar sökülerek Bizans surlarının
yapımında kullanılmıştır.
BÜYÜK SUNAK (ZEUS SUNAĞI)
Bergama'nın
Attalos I zamanında Galatlara karşı kazandığı büyük zafer üzerine Eumenes
II zamanında (M.Ö. 197- 159) Akropol'de Zeus (Athena ya da tüm tanrılar)
adına bir sunak yapıldı. Sunak hakkında ilk bilgi verenlerden biri Romalı
yazar L. Ampelius'tur. Dünya Harikaları adlı yapıtında "Bergama'da mermerden
kırk ayak yüksekliğinde, görkemli kabartmalarla süslü büyük bir sunak vardır.
Tanrılarla Gigantların savaşını göstermektedir." demektedir.
Bu kabartmalardan birkaçının bulunması ile 1877'de
Akropol'de kazılar başlamış ve sunak ortaya çıkarılmıştır. Ele geçen parçaları
ile Berlin Müzesi'nde tekrar yapılandırılan sunak boyutları nedeniyle bugün
Berlin'de ziyaretçileri ağırlayan Pergamon Müzesi'nin yapımını (1910-1930)
zorunlu kılmıştır.
Akropol'ün birinci surları dışında Athena Tapınağı'ndan
24m aşağıda bulunan 5623 metrekarelik düzlemin ortasında inşa edilmiş olan
sunak, yukarı agoranın biraz üstünde bulunmaktadır. Sunak binası, kuzeyden
güneye 37,70m, batıdan doğuya 36,60m'lik bir dikdörtgendir. Sunağın genişliği
34,20 ve derinliği 36,44m olup beş basamaklı bir altlık üzerinde 40 ayak
(12m) yüksekliği vardır. Selinos vadisine bakan cephesinde 20m genişliğinde
28 basamaklı merdiveni bulunur. Kuzey, güney ve doğu yüzlerini kuşatan
ve Tanrılarla Gigantların savaşını anlatan kabartmaları (Gigantomachia)
içeren yüksek kabartmaların uzunluğu 120m dir. Bunların yüksekliği 2,30m,
kalınlığı 0.50m olup genişliği 0,60 - 1,10m arasında değişmektedir. Sunak
meydanının girişi doğuda ancak sunak avlusuna çıkan merdivenler batıda
olduğundan sunağa gelenler merdivenli cepheye varabilmek için yapının iki
yanından birini dolaşmak zorundadır. Doğudan gelindiğinde ilk olarak Zeus
ve Athena kabartma grubu görülür. Frizin bu yanında güneş doğuşuyla ilgili
ışık tanrıları Apollon, Artemis ve Leto tasvir edilmiştir. Karanlık kuzeyde
ise yıldız tanrı Orion, kader tanrıçaları (Moira'lar) ve gece tanrıçası
gibi tasvirler vardır. Güneyde başka tasvirler arasında şafak kızıllığı,
güneş tanrısı Helios, batıda denizle ilgili tanrılar ailesi Okeanos, Amphitrite,
Nereus ve Triton vardır. Homeros'a göre Gigantlar vahşilikleri yüzünden
yok olmuş bir halk kitlesidir. Hesiodos ise "Onlar göğün ve toprağın çocuklarıdır.
Parlak silahlı ve ellerinde uzun mızrakları olan savaşçılardır" der. Olympos
tanrıları, Titanları sürgün ettikleri zaman, anaları toprak tanrıçası Gaia,
Titanların öcünü almak için eşsiz büyüklük ve güçte olan Gigantları doğurmuştur.
Gigantlar tümüyle insan kılığında gösterildiği gibi, bacakları oyluklarına
kadar yılan kuyruklu da oluyordu. Böylece toprağın çocukları analarının
kucağından çıkarak insan biçiminde ayağa dikiliyorlardı. Gigantlara yılan
ayakları savaşta yardım ettiği gibi tanrılara da hayvanlar yardım ediyordu.
Zeus'un kartalı Gigantların yılanlarına karşı savaşıyor, azgın köpekler
ve Hekate'nin bir aslanı da Rea'nın yanında bulunuyordu. Yüksek kabartmalarda
birbirine giren figür bolluğu vardır. Bunlar yan yana veya arka arkaya
değil, birbirini kısmen örten ve kesen bir durumda düzenlenmiştir. Böylece,
göğüs göğüse yapılan bir ölüm kalım savaşı, sanatçılar tarafından büyük
bir ustalıkla, olağan bir karmaşadan uzak tutulmuştur. Bu kabartmalardaki
tema, direkt olarak tarihsel olayların (Galatlara karşı kazanılan zafer)
konu edilmesi yerine bu olayların vurguladığı düşünceye önem veren Hellen
görüşüne uygun görülmektedir. Kral Eumenes II de Hellenliğin ruhsuz, duygusuz
barbar bir dünya üzerindeki zaferinin sanatsal betimleme ve anlatımını
önemsemiştir.
Sunağın iç yüzünde de dış yüzde olduğu gibi sütunlu
galeriler planlanmış ancak tamamlanmamıştır. Duvarın iç yüzünü, Bergama
krallık soyunun atası olarak kutsanan Herakles'in oğlu Telephos destanından
sahneler süsler.
Antik dünyada önemli veya halka hükmeden ailelerin
soylarını bir tanrı ya da büyük kahramanlara dayandırmaları yaygındı. Telephos
da Attalos hanedanının hem Grek tarihinin en büyük kahramanı Zeus'un oğlu
Herakles, hem de Arkadia'daki soylu ve saygıdeğer bir Grek ailesi ile bağlantılarını
sağlıyordu. Telephos'un yaşamından bölümlere antik şiirlerde ve Aeschylus,
Sophokles, ve Euripides' in klasik dramalarında rastlanmaktadır. Telephos
frizinde diğer eserlerdeki gibi bütün olay aynı zaman ve mekanda geçmemektedir.
Bu anlamda bu friz heykelcilikte yeni bir anlatım şeklinin oluşmasında
öncülük etmiştir.
Efsane
Arkadia'da başlar. Apollo kahinleri Arkadia Kralı Aleos'a oğullarının kızı
Auge'nin soyundan gelen biri tarafından öldürüleceği hakkında uyarırlar.
Kral bunu engellemek için kızını Athena baş rahibesi yapar. Kralın huzuruna
gelen Herakles bir meşe koruluğunda Auge'ye rastlar. Kral Aleos Auge'nin
Herakles'ten olan bebeğini Parthenion dağlarına bırakır, kızı Auge'yi de
bir kayığa bindirip denize bırakır. Auge Mysia kıyılarına sürüklenir. Burada
Kral Teuthras Auge'yi karşılar ve evlat edinir. Auge Bergama'da tanrıçası
olan Athena kültünü kurar. Bu sırada Herakles oğlu Telephos'u onu sütüyle
besleyen bir aslan ile birlikte bulur. Dağ perileri de çocuğa bakmaktadır.
Çocukluğu hakkında diğer olaylar saklanamamıştır.
Gençliğinde Telephos bir kahin tarafından annesini aramak üzere Mysia'ya
gönderilir. Telephos Kral Teuthras tarafından karşılanır ve tanıyamadığı
annesi, Auge, ona Mysia için savaşması için silahlar getirir. Kral Teuthras
Telephos ile Auge'yi evlendirir, ancak ilk gece yataklarındaki bir yılan
anne ile oğulun birbirlerini tanımasını sağlar. Telephos daha sonra Mysia
kralı olur ve Truva için yola çıkan ancak yanlışlıkla Mysia kıyılarına
çıkan Grekler ile büyük bir savaşa girer. Karısı Hiera da Mysia kadınlarının
başında savaşa girer. Antik kaynaklara göre Hiera o kadar güzeldir ki,
savaşta öldüğünde düşman geri çekilmiş ve gömülmesi için ateşkes ilan edilmişti.
Mysialılar Grekleri püskürtür, ancak Telephos Achilles tarafından Telephos'un
hediyeler sunmadığı Dionysos'un bir sarmaşığa takılmasını sağlamasıyla
yaralanır. Yarası iyileşmeyince, bir kahine danışır ve ona "Yarayı açan
iyileştirecektir" denir. Bunun üzerine Telephos bir gemi ile Argos'a (Yunanistan)
gider ve Kral Agamemnon huzurunda kimliğini saklar. Bir şölen sırasında
yarasını gösterip kimliğini açıklar. İçlerine kadar sızmış olan düşmanlarına
karşı Greklerin öfkesi Telephos'u korkutur ve o da Agamemnon'un oğlu Orestes'i
rehin alır. Telephos Achilles'in mızrağının tozu ile iyileştirilir. Sunaktaki
diğer paneller Bergama'nın önemli kültleri ile ilgili sahneleri gösterir.
Dionysos'un onurlandırılması ve oturmuş tanrıça için yapılan sunak gösterilmiştir.
Son panel ise ölen kahramanın cenazesinden bir sahne olabilir.
HEROON
Özellikle Attalos I ve Eumenes II gibi önemli krallara gösterilen saygı ve onların tanrılara yaklaştığı inancı ile yapılan krallar kültünün kutsal yapısı üst esas kalenin kapısı önünde sütunlu bir avlu etrafında büyük bir yapı halinde inşa edilmiştir. Asıl kült odası kültle ilgili yemek törenlerinde toplantı odası olabileceği düşünülen geniş bir galerinin arkasındadır. Son şeklini Roma İmparatorluk Çağı'nda alan kare şeklindeki kült odasının arka duvarına bir podyum yerleştirilmiştir. Sütunlarla bezeli kule şeklindeki üst yapısı üst kat görünümündedir. İçinde mezar bulunamayan Heroon'un batıdaki yoldan iki girişi vardır ve iç avluya uzun koridorlardan ulaşılır. Çevredeki evler gibi Heroon'un da kendine özel sarnıcı vardır. Heroon'un altında krallar kültüne hizmet ettiği düşünülen daha basit Hellenistik bir yapı bulunmuştur.
KRAL SARAYLARI
Hellenistik Çağ Bergama krallarının oturdukları saraylar
ve bunlara bağlı yapılar kalenin doğu duvarı boyunca sıralanmıştır. Üst
yapısı gösterişli olmayan sarayların planları peristyl'li ev tipindedir
(Odalar sütunlu bir avlu çevresindedir.). Yazılı bir belge ele geçmemiş,
genel buluntulara göre bu yapılar kral adları ile ilişkilendirilmiştir.
En kuzeydeki sülalenin kurucusu olan Philetairos'un(M.Ö.281-263) yapı grubu
daha sonra kalede görevli askerler için kışla olarak değiştirilmiştir.
Diğer yapı grupları kuzeyden güneye doğru Attalos I (241-197), Eumenes
II (197-159) ve Attalos II (159-138) adlı krallara ait olarak tanımlanır.
Bunlardan en güneydeki en büyük sarayın yapımında Zeus Sunağı'nın taşları
yapıtaşları olarak yeniden kullanılmıştır. (M.Ö.160) Bu sarayın kuzeydoğu
köşesinde mozaik döşemeli bir sunak bölümü vardır. Kuzeybatıdaki odada
sanatçı Hephaistion'un imzasını taşıyan değerli bir mozaik daha bulunmuştur.
Saraylara ait iki sarnıçtan en büyük yapıya ait olanı
kale yolu üzerinde görülür. Bu sarayın gösterişli bir girişi vardır. Kale
kapısının arkasındaki meydandan açık bir merdiven ile buraya gelinir. Aynı
meydandan, Athena Kutsal Alanı'nın girişinin karşısında, kalenin güneydoğu
köşesindeki yapı grubuna geçilebilirdi.
ARSENAL
M.Ö. III ve II. yüzyıllarda, özellikle korunmuş, Bergama
Kalesi'nin en dıştaki alanda kuzey güney doğrultusunda uzanan beş magazin
yapısı kurulmuştur. Burada bulunan ve bugün aşağı agorada korunan 13 farklı
çapta 900 gülle mancınık biçiminde sapanlar ile atılırdı. Eski çağda da
gülleler magazinler dışında depolanır, magazinlerde özellikle çabuk bozulan
erzak ve tahıl saklanırdı. Üzerindeki ağırlığı taşıyabilmek için ızgara
biçiminde birbirine yakın duvarlar halinde inşa edilen temellerde etkin
havalandırma için yarıklar bulunuyordu. Çatıları kiremitle örtülü büyük
ahşap galerilerden oluşan asıl magazinlerde yiyecek dışında kalede kalan
savaş araçları da saklanırdı. Daha sonra Roma Legionlarında görülen bu
büyük yapılar antik çağda görülen en eski silah ve erzak depolarındandır.
Arsenalin güneydoğusundaki kral birliklerinin büyük
kışlasının 32 taş sırasına kadar ayakta kalabilmiş kuzeydoğu duvarı Hellenistik
Çağ tahkimatının en iyi durumda kalmış parçasıdır.
SU YOLLARI
II.yy Roma İmparatorluk çağı'na ait olduğu düşünülen su yolları Arsenal alanının kuzey ucundan görülebilir. M.Ö. II.yy'da yapılan krallık zamanı su yolları 50-75cm uzunluğundaki 240 bin kadar toprak künkten oluşur. Kuzeyde Madra Dağı'ndan yaklaşık 45km aşarak üç yol halinde gelen su yolları Bergama'daki kale tepesinin karşısındaki bir tepe üzerindeki su haznesine uzanır. Buradan da toprak altına döşenmiş büyük taşlardaki deliklerden geçirilen yüksek basınçlı su yolu kurşun borularla üç vadi ve iki alçak tepeyi aşarak kuzey taraflarından Bergama Kalesi'ne ulaşır. Sarayın sarnıçlarına, evlere ve şehrin çeşmelerine merkezi bir su deposundan toprak künkler aracılığı ile su verildiği düşünülmektedir. Bergama'nın Roma Çağı'nda artan nüfusunun ve büyük yeni hamam kuruluşlarının su gereksinimi Kozak Dağları ve Soma'dan (yaklaşık 80km uzaklıkta ) gelen su yolları ve kısmen su kemerleri ile karşılanıyordu.
TRAİAN TAPINAĞI
1883-85
yıllarında yapılan kazılarda akropolde mermer yığını halinde bulunan yapının
bir deprem yüzünden yıkılmış olduğu düşünülmektedir. Athena tapınağından
9m yüksekte olan bina, bağımsız olarak Akropolün en yüksek yerinde ve uzaklardan
görülebilecek bir düzlem üzerine inşa edilmiştir. Bu 84x58m boyutlarındaki
düzlemin Athena kutsal alanı ile ilişkisi olduğu ve doğu yönündeki kapı
merdivenden de kütüphaneye geçildiği anlaşılmaktadır. Bölge çok eğimli
bir arazide bulunduğundan büyük bir binayı oturmak için zemin kat olarak
son derece ustaca ve oldukça sağlam yan yana beş kemer oluşturulmuştur.
Merdivenle iki metre yükseltilen binanın uzunluğu 27,
genişliği 20m dir. Güneye bakan tapınağın cephesinde 6, yanlarında 9 sütun
bulunuyordu. Çapı 1,10m olan sütunların yüksekliği 9,80m dir. Sütunların
büyük Korinth başlıkları, altlıklarında olduğu gibi usta bir sanat anlayışıyla
işlenmiş zengin süsleri taşımaktadır. Arşitravlar üzerinde altın kaplamalı
tunç yazılar bulunuyordu. Friz, konsollar arasında kanatlı yılanlı ve bukleleri
serbest işlenmiş Medusa başları ile süslenmişti. Ortada ve tepede bulunan
akroterler, bir küre içinde bulunan zafer tanrıçası (Nike) ile yaprak ve
filizlerden yapılmış taçlardan oluşmuştur.
Binanın geniş alanı, üç taraftan sütunlarla çevrilmiştir.
Sütunlar arasında alana bakan korkuluklar bulunuyordu. Alanın kuzey bölümünde
biri köşeli, diğeri yuvarlak iki bank bulunmuştur. Bu bankların bilginlerin
toplanması ve sanat yapıtlarının sergilenmesi için yapıldığı ileri sürülmektedir.
Bunlardan yuvarlak olanı Berlin'deki Pergamon Müzesi için alınmıştır. Bankların
yanında bulunan bir yazıttaki "Kral Attalos'un oğlu Attalos" dizesinden
burasının kralın oğlu Prens Attalos tarafından yaptırılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Tapınak binasında bulunan eserler binanın Hadrianus zamanında
Zeus Philius ve Traianus için kurulmuş olduğunu göstermiştir. Bir yazıta
göre Bergama kenti Jupiter Amicalis (Zeus Philios) ve Traianus onuruna
büyük piyesler oynatma yetkisine sahipti. Tapınak kazısında Traianus için
iki, karısı Plotina için bir, Hadrianus için üç, Antoninus Pius için iki,
Caracalla için bir yazıt bulunmuştur. Traianus ve Hadrianus'a ait birer
büyük heykel başı da çıkmıştır. Tapınaktaki Hadrianus heykeli de önemli
bir sanat eseri kabul edilmekte ve Traianus'un bu güçte idealize edilmiş
başka bir portresinin bulunmadığı kabul edilmektedir.
ATHENA KUTSAL ALANI
Akropolde yapılan kazılarda (1880-1881) ortaya çıkarılan
Athena kutsal alanı,Zeus Sunağının 24 m üstündeki taraçada kurulmuştur.324
yükseltili olan bu taraça birinci sur çevresinin içindedir. Burada Bergama'nın
mitolojik döneminden beri kültü kabul edilen Athena Polias için kurulan
en eski baş tapınak bulunuyordu. Athena,sanat ve bilim koruyucusu olduğu
gibi,kentin de kollayıcısı ve zafer müjdeleyicisi idi.
Bizans döneminde (VI. yüzyılda) bu alanda inşa edilen
kilise yüzünden tapınak,temellerine kadar sökülmüş olarak ortaya çıkarıldığı
halde,Dr. R. Bohn inançlı bir çalışma ile burasının rekonstrüksiyonunu
yapmayı başarmıştır. Tapınağın kuzeyini kaplayan,doğuya doğru devam eden
bir kilisenin mermer döşemesi kazıda bulunmuştur. Kilisenin çevresindeki
büyük kısmı kayalara oyulan mezarlar,eskizleri silmiştir. Tapınağın malzemesi
ile yapılmış olan Bizans kilisesinin duvarları yıkılınca içinden birçok
antik kalıntı çıkarılmıştır. Bunlardan yazıtlı bir sutün parçasında ,"Bunu
Artemo'nun oğlu senin için dikti. Ey Triton'dan doğan tanrıça" cümlesine
göre kalenin en eski kutsal bölgesi olan buranın Athena Poliyas'a atanmış
olduğu anlaşılmıştır.
Tapınağa kentten ve uzaklardan egemen bir görüş sağlamak
için cephesi,klasik dönem Hellen tapınaklarında olduğu gibi doğuya değil
güneye bakıyordu. Yüksekliği 0.24 m iki basamakla çıkılan tapınağın genişliği
13 m,uzunluğu 22.50 m dir. Cephesinde 6, yanlarında 10 sütun bulunuyordu.
Çapı 0.75-0.6 m arasında olan beş parçalı sütunların yükseklikleri 5.25
m dir. Sütunlar üzerinde yükseklikleri 0.295 m başlık, 0,48 m arşitrav
, 0,208 m olan gayzon bulunuyordu. Yapılan incelemeler, bu tapınağın peripteral
yani çevresi sütunlu olduğunu ve ortasındaki bir bölme ile ikiye ayrıldığını
belli etmiştir. Aynı zamanda tapınağın bir sunağı olduğunu da güneyindeki
izler göstermiştir. Hellenistik dönemin dorik mimari biçimine uygun trahit
taşından yapılan tapınağın ölçü düzeninin Philetairos ayağına (0,35 m)
göre olması da dikkat çekicidir. Örneğin üst basamaktaki cephe uzunluğu
12,25 m 35 ayağa ,sütun yükseklikleri ise 5,25 m 15 ayağa uymaktadır.
Tapınağın bulunduğu alanın kutsal yöreyi oluşturan
uzunluğu güneyde 90 kuzeyde ise 74 m dir. Genişliği de 70 m yi bulmaktadır.
Alanın doğal durumu kuzeydoğudan güneye doğru eğimli bir kayalıktan oluşur.
Kayaların yontulması ve alçak yerlerin doldurulması ile düzlük elde edilmiştir.
Alanın güneydoğu köşesindeki kale kapısı yakınından
kapı girişinde geniş mermerle kaldırımlanmış bir ön avluya giriliyordu.
Buradan doğruca kral saraylarına ve soldan Athena Tapınağına gidiliyordu.
Tapınağa giden girişte gösterişli bir propyelaia bulunuyordu. Kapının önünde
ortada bir çift sütunla iki antre ve en önde dört ion sütunlu tapınağa
benzer bir cephe vardı. Bu cephe öküz başları arasında bulunan çelenk,kartal
ve baykuşlarla zengin bir biçimde süslenmişti. Bu kapıdan,güneyden kuzeye
uzanan doğuda iki katlı porticusa giriliyordu. Burasının uzunluğu 40, genişliği
5,47 m dir. Alt katta bulunan 17 oluksuz düz sütun dorik biçimindedir.
Kuzeydeki porticusun uzunluğu ise 65 m dir. Alt katında bulunan 26 sütunun
biçimi diğerinin aynıdır. Yalnız burasının genişliği ötekinin iki katıdır.
Bu yüzden ikinci katın ahşap döşemesini tutmak için 13 sütun eklenmiştir.
Porticusun ikinci katı ion düzenindedir. Kullanılan ion sütunları üzerinde
dorik lento Bergamalı mimarların zekice buldukları bir yenilikti. Porticuslar
II. Attalos tarafından inşa edilmiştir. Porticusların ikinci katının ion
sütunlarının arasındaki korkulukların alana bakan yüzlerinde düşmandan
alınan trophe'ler rölyef halinde gösterilmişti. 0.87m yüksekliğindeki bu
kabartmalar, antik savaşlarda kullanılan silah ve eşyanın zengin örneklerini
taşıyordu.
Tanrıçaya adanmış anıtlar alanı dolduruyordu. Büyük
Athena heykelini Kral Attalos buraya diktirmişti. Epigonos tarafından yapılan
ve Galatlara karşı kazanılan zaferin anası olan anıt, bir çok anıt arasında
yükseliyordu. I. Attalos'un kardeşleri Eumenes, Attalos ve anneleri Apollonis
ile Athena Polias rahiplerinin heykelleri ve adaklarının burada bulunduğu
kaidelerinden anlaşılmaktadır.
Alanın ortasında çapı 3.13m olan yuvarlak bir altlık
üzerine imparator Augustus için bronz bir anıt dikilmiştir. Yine burada
12 küçük bronz heykel taşıyan üç basamak vardı. Ondan sonra gelen imparatorlar
için de anıtlar dikilmiştir. Hadrianus için de yuvarlak altlıklı bir anıt
olduğu anlaşılmıştır.
Bunların dışında tapınak ve porticusların duvarları
boyunca yazıtları bulunan birçok taş levha vardı. Bunlarda, diğer kentlerle
yapılan antlaşmalar, kral ve imparatorların buyrukları kült hakkında kararlar
gibi birçok belge bulunuyordu.
Alanın ortasında bulunan sarnıç kilise yapıldığında
genişletilmiştir. 19102da onarılan sarnıcın içi 1930'da boşaltılmış ve
sıvanmıştır.
BERGAMA KÜTÜPHANESİ
Bergama kütüphanesinin yeri 1880 yılında akropolde
yapılan kazılarda Carl Humann ve Prof. Conze tarafından ortaya çıkarılmıştır.
Böylece Attalos I tarafından yaptırılan ve M.Ö. 2.yüzyılın başlarında ünlenen
kütüphanenin, Athena Tapınağının kuzey koridoru arkasındaki durumu anlaşılmış
ve planları çizilmiştir. Koridorun alt karından geçilebilen batı kısmındaki
12x9m boyutlarında büyük odadan daha küçük odalar yapılmıştır. Bunlar arasında
üç sütunlu küçük dar bir salon, onun arkasında da üç oda bulunmaktadır.
Doğu tarafındaki orta büyüklükteki odaya koridorun ikinci katından geçilmektedir.
Kapılar yerine perdelerle birbirinden ayrılmış dört salondan oluşan odada
mermer pervazların kalıntıları bulunmuştur. Daha doğudaki en büyük oda
16x13m boyutlarındadır. Koridordan kütüphaneye açılan geçitlerin en büyüğünün
burada olduğu kabul edilmektedir. Taştan altlıklı duvarlardaki bir sıra
çivi deliklerine Conze'ye göre altlık üzerine konulan kitap dolaplarını
saplamak için yapılan madenden yapılmış çengeller asılıydı. Kitaplar, güney
ve batının nemli havasından korunmak için kuzey ve doğuya konulmuş ve kitap
raflarıyla duvarlar arasında yarım metrelik bir boşluk bırakılmış olduğu
anlaşılmıştır.
Kuzey duvarının ortasında bulunan büyük kaidenin üzerinde
Bergama'nın ve krallığın koruyucusu olan Athena'nın büyük bir heykeli bulunuyordu.
Parthenos'taki altın-fildişi heykelinin Hellenistik anlamda bir kopyası
olan heykelin etrafında çok güzel bir kadın heykeli ile bir kadın başı
da bulunmuştur. Kütüphanede ayrıca destan ozanı Homeros'un, Helen dünyasının
en büyük kadın lirik ozanı Lesbos'lu Sapho'nun büstleri,parşomenci Krates
ve İrodikos, Halikarnassos'lu tarihçi Herodotos, Miletos'lu lirik müzisyen
Timotheos, daha ileride tarih yazarları Meleagros'un oğlu Balakros, Philotas'ın
oğlu Apollonios gibi bilginlerin heykel ve büstleri bulunuyordu.
Bergama ve İskenderiye arasındaki rekabet yüzünden
Mısır kralı papirüs dışsatımını yasaklayınca Bergama'da papirüs yerine
geçebilecek herhangi bir maddeyi getirene büyük ödüller verileceği duyuruldu.
Çok geçmeden, Sardes'li sanatçı Krates, krala keçi derisinden özel bir
biçimde hazırlanmış bir örnek getirdi. İstenilen kullanışa elverişliliği
görülen bu kağıtlara Bergama kağıdı (Pergaminae Chartae) adı verildi ve
daha sonra bilim dünyasının yolunu ışıtacak olan parşömen adını aldı. Bergama
kütüphanesi edebiyat ve sanat hakkında parşömenlere yazılmış 200 bin tomar
kitapla doldu. Bergama, İskenderiye karşısında bilim ve sanat bakımından
erişmek istediği varlığı sağlamış oldu.
Bergama, M.Ö. 133'de Roma egemenliğine geçtiğinde
Romalı bilginler Hellen kültürünü incelemek için aradıkları eşsiz eserleri
Bergama kütüphanesinde buldular. Sezar'ın ölümünden sonra Roma'da başlayan
iç savaş sırasında Bergama da ünlü kütüphanesini yitirdi. Antonius tarafından
Tarsus'ta Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya armağan edilen Bergama Kütüphanesi,
M.Ö. 47 yıllarında bir savaş sırasında yanan İskenderiye Kütüphanesinin
boşluğunu dolduracaktı.
TİYATRO VE TİYATRO TERASI
Özellikle kaledeki tiyatronun yerleştirildiği dik eğimli
arazi, mimarları özgün ve oraya has çözüm yolları bulma zorunluluğu altında
bırakmıştır.
Tiyatro Akropolis’in dik batı yamacında kurulmuştur.Giriş
aşağıdan, önde yer alan büyük “Tiyatro Terası”ndadır.
Tiyatro iki yatay yol (diazoma) ile üç bölüme ayrılmıştır.Alt
yoldaki mermer şeref locası dışında bütün oturma sıraları andesittendir.10.000
kişiye ulaşan seyircilerin içerde dağılması ayrıca kama biçiminde yerleştirilmiş
merdivenlerle de sağlanır.Tiyatronun sahnesi Hellenistik Çağ’da yalnız
tören oyunları zamanında, tiyatro terasında kuvvetli ahşap hatıllar üzerine
kurulurdu.Oyunların oynandığı alçak bir sahne (proskenion) ve arka plandaki
konstrüksiyon (scaenae frons)dan meydana gelir.Ahşap sahneyi taşıyan dikmelerin
delikleri, tiyatronun orkestrası önündeki terasın döşemesinde iyi durumda
kalmıştır.Oyunlardan sonra bu delikler taş levhalarla yeniden örtülürlerdi.İlk
defa Roma Çağı’nda bu gün görülen taş podium tiyatronun önüne inşa edilmiştir.Tiyatronun
üst kısmındaki yüksek kemerli nişlere sahip duvar da Roma zamanındaki bir
değişim sırasında yapılmıştır.
Ahşap sahnenin kurulup sökülmesi zor olmakla beraber
gerekliydi, çünkü dar ve yapay kurulmuş tiyatro terasında olağan taş bir
sahne binası için, terasın kuzeyindeki Dionysos tapınağının görünüşünü
kesmeden, bir yer yoktur.Bu tapınak yaklaşık 250 m uzunluktaki terasın
mimari görünüşüne egemendi.Yüksek bir merdivenin üzerinde ion düzeninde
bir prostylos’tur ve arkası kayaya yaslanarak yükselir.M.Ö. 2. Yy.’da andesit
taşı ile inşa edilmiş, M.S. 3. Yy. Başında kendini olasılıkla burada “yeni
Dionysos” olarak kutlayan imparator Caracalla tarafından mermere çevrilmiştir.
Tiyatro terasına güneyden, üç kapılı bir kapıdan girilir.
Sağda ve solda mümkün olduğu kadar dor düzeninde galerilerle süslenmiştir.
Tiyatro ile doğu galeri arasındaki bir yapı oyuncuların toplandığı bir
yapı olabilir. Bu yapı da Hellenistik Çağ’dandır.Tiyatro terasının substrüksiyonlarının
kuruluşu krallık zamanın önemli bir imar faaliyetidir. Kuvvetli basıncı
tutabilmek için bazı yerlerde beş kat yükseklikte alt yapı kurmak gerekmiştir.
ŞEHİR KAZISI
1973’te başlayan şehir kazısı alanı , Akropolis ile
bu tepenin yamacı altında bulunan Demeter kutsal alanı ve Gymnasion arasındaki
kuşaktadır.
Bu kazının amacı buradaki oluşumu ve resmi yapıların
dışında Bergama’nın şehir organizması formunu açıklamaktır.
1-Yukarı Agora’nın Güney Batısındaki Hamam
Yukarı Agora’dan 100 m aşağı doğru inilirse caddenin batısında yer alan hamamın kalıntıları görülür.Tepidarium (yuvarlak esas oda) geniş nişi dolayısıyla açıkça tanınır.Diğer odalardan pek az kalıntı vardır.Hamamın korunagelen formu Roma İmparatorluk Çağı’na ait olmakla beraber mozaik bezemeli Hellenistik bir öncü yapıya sahiptir, yamaçtan aşağıya doğru Hellenistik Çağ’dan üç büyük teraslamanın temelleri tanınabilmektedir.
2- Küçük Gymnasion (Hamam-Odeion-Mermer salon)
Yapı bileşimi birbirine bağlı üç bölümden meydana gelir:
Batıda bir hamam (avlunun sütunları yeniden dikilmiştir), bir konferans
ya da konser salonu ve doğuda kült salonu. Odeion (konser salonu) ve “Mermer
Salon “ adı verilen kült salonu hellenistik yapının çekirdeğidir. Hamam
ancak Roma İmparatorluk Çağı’nda buraya inşa edilmiştir.
Hamamın batısında yamacın üzerine doğru dar bir sokak
(hamam sokağı) uzanır. Sokağın altında bir pis su kanalı akar, aynısı ana
caddenin altında da vardır. Sokağın batısında, Aşağı ucuna doğru bir latrin
(umumi hela)’in duvar kalıntıları vardır. Sokağın kanalı latrinide temizler.
Hamamın esas girişi ana cadde üzerinde , hamam sokağının
hemen doğusundadır.Hamamın avlusuna , bu güne kalmamış giriş merdivenlerinden
bir koridor ile geçilir.Avlunun kuzey yanındaki apsis biçimli soğuk su
kurnasının üzerinde eskiden bir su deposu bulunuyordu, hemen kuzeyinde
ona bağlı diğer bir su haznesi kalın sıvalı duvarlarından ve su geçirmez
tabanından hala tanınabilmektedir.Avlunun güneyinde sıcak banyo odaları,terleme
odası (küçük yuvarlak oda) ve külhan yer alır.Ayrıca odunluk olan ocak
odasına ana caddeden giriliyordu. Burada külhanı ateşlemek üzere bir platform
vardır.Ocak odası ve giriş odası arasındaki iki oda olasılıkla dükkanlardı
ve bunların üzerinde hamamın artık kaybolmuş odaları yer alıyor olmalıydı.
Hamamın avlusu doğu yandan da bir geçişe sahiptir.Ayrıca
odeion ile en üst oturma sırası düzeyinde bir kapı bağlantı sağlar.Burada
beden eğitimi ile birlikte ruhun eğitiminde müziğin yakın ilişkisi açıkça
ortaya konmuştur.
Odeion kama biçimine yakın bir plandadır. Oturma basamakları
daire parçalarından meydana gelir.Bu düzenlemeye çok sık rastlanmamaktadır.Düz
çizgili oturma sıralarına karşın , sınırlı bir yerin daha iyi kullanımı
sağlanır.
Doğusundaki “Mermer Salon” , kendi şehri için büyük
hayırseverlikte bulunmuş ve daha yaşadığı sırada bir tanrı gibi büyük saygı
görmüş bir Bergamalı’ya ait bir kült yeri , bir Heroon’dur.Kült heykelinin
portre başı , kült apsisi önünde bulunmuştur.Üslup ve tarih uyumu bu başta
M.Ö. 70 yıllarında nüfuzlu bir Bergamalı olan Diodoros Pasparos’un portresini
tanımayı sağlar.
Korunagelen kabartmalarda (asılları Bergama müzesindedir)
işlenen konular: Bir dövüş horozu , miğfer ve Dioskurların başarısına yardım
eden yıldız, kılıç ve mızrak , zırh.Toplam olarak salonda böyle 18 kabartma
bulunuyordu ve bunlar bir yanda 9 tane olmak üzere karşısındaki eşini yineliyerek
dizilmişti.Thema, yapının kurulmasına kuşkusuz para yardımı yapmış Heros’un
övgüsüne hizmet eder.
Odeion ve mermer salonun önündeki iki derin sarnıca
sahip ortak bir avlu (bugün koruyucu çatının önünde , ön teras) bulunur.Bu
yapıda , varlıklı bir kült birliğinin kendi törenlerinide kutladığı bir
bileşim söz konusudur.Bu bina Roma İmp. Çağı sonuna kadar (M.S. 4. Yy.)
kullanılmıştır.
Yapı yıkıntısı arasında bulunan , antik çağda genellikle
uğur ve bolluğun olağan sembolü fallos kabartmalı blok , onarım sırasında
koruyucu yapının doğu duvarı yüzüne konmuştur.
3- Aşevi
Mermer salonun yanında , hemen doğusunda basit bir aşevinin odaları bulunur.Yolun sonunda kayalık zemindeki ocağı ile bir oda ve onun arkasında eskiden duvar resimleri ile bezenmiş küçük bir oda daha yer alır.Daha arkadaki ve kısmen kaya içine inşa edilmiş üçüncü odada büyük bir ızgara bulunmuştur.
4-Şarap ve Yağ Dükkanı
Mermer salonun doğusundaki üçüncü oda duvar örgü payelerden caddeye doğru geniş bir tezgaha sahip bir dükkandır.Dükkanın içindeki büyük küpler (pithoi) yumuşak kaya taban oyularak yerleştirilmişti.
5-Dionysos Kültü için Podiumlu Salon
Aşevi ve şarap dükkanın kuzey doğu arkasında , yamaç
üstünde büyük bir salon yer alır, tabanı sıvalı bir ön terası vardır.Salon
kiremitli bir dam ile örtülüydü.Ön terasın solunda küçük odalar bulunur.
Terasta bir çeşme kalıntısı ve doğu kısımda tüf kayalık içinde büyük derin
bir mahzen vardır. Podiumlu salonun girişi çeşme ve mahzen arasındadır.
Salona duvarları boyunca uzanan podiumlardan (1 m.
yükseklik ve 2 m. derinlikte) dolayı bu ad verilmiştir. Podiumlarda kült
topluluğu , başları salonun ortasına dönecek şekilde uzanırlardı. Girişin
karşısında , önündeki sunak ile kült nişi vardı. Burası Dionysos kültüne
işaret eden ilginç resim kalıntılarına sahiptir (Bergama müzesinde). Devamlı
podiumlar doğu etkisinde kutsal mahalleri anımsatır.
6- Hamamı ile Peristylli Ev
Orta yol’un (mittelgasse) doğusunda antik bir peristylli evin kalıntıları vardır.Eskiden avluyu çeviren sütunların bir kaç tanesi yeniden dikilmiştir. Evin inşası hellenistik çağa uzanır. Roma İmp. Çağı’nda ev gelişmiş ve oldukça konforlu düzenlenmiştir. Isıtılabilen çok büyük bir hamamı ve buna bağlı çok büyük bir su deposu vardır.
7- Çeşme
Peristylli evin güney doğusunda antik ana yol boyunca
dükkan ve işyerleri sıralanmıştır, bunların arkasında ve üst katlarında
kuşkusuz ev odaları yer alıyordu.
Yolun kenarında kayadan bir sarnıç üzerinde , bugün
bir bölümü ayağa kaldırılmış büyük taş kemerli yapı vardır.Halka açık bir
çeşme yapısı olmalıdır. Bütün evlerde ayrıca çok sayıda sarnıç bulunmaktadır.
8- Şehir kazı alanın doğusundaki Peristylli yapı
Şehir kazı alanın doğusunda büyük bir yapı ortaya çıkarılmıştır ki büyük bir olasılıkla Hellenistik Çağ’dan kalmış bir kutsal alan söz konusudur. Burada Kybele , Bergama’nın Megalesion’unun yer aldığı var sayılabilir.
9- Bizans İnşaatı (12.-14. Yy.)
Şehir kazısı alanın tümü yoğun, fakat düzensiz inşa edilmiş bizans evlerine ait kalıntılarla kaplıdır. Bu kalıntıların çoğu plana geçirildikten sonra antik yapıları ortaya çıkarabilmek amacıyla kaldırılmıştır.
DEMETER KUTSAL ALANI
Bergama hanedanın kurucusu Philetairos zamanında (M.Ö.
281-263) şehir duvarının dışında kırsal çevrede Demeter’in (toprağın verimliliği
ve bereket tanrıçası) kutsal alanı yer alıyordu.
Bu yapılar , yazıtlardan öğrenildiğine göre Philetairos
ve kardeşi Eumenes tarafından M.Ö. 3. Yy.’ın ikinci yarısında anneleri
Boa’nın anısına adanmıştır. Tapınak ve sunak andesit taşındandır. İon düzeninde
anteli bir tapınaktır. Roma Çağı’nda mermer sütunlar ve alınlığı ile korinth
düzeninde bir prostylosa çevrilmiştir. Tapınağın önündeki oldukça büyük
Hellenistik Çağ sunağı eskiden gayet zarif Hellenistik köşe volütleriyle
süslüydü.
Kutsal alan üç yanda galerilerle çevrilidir, bunlar
vadi tarafında kuvvetli destek duvarları üzerinde kuzeye doğru genişletilmelerini
Kraliçe Apollonis’e (Attalos I’in karısı) borçludurlar. Kraliçe , bugün
tekrar dikilmiş sütunları ile (eol yaprak başlıklı) ayakta duran giriş
kapısınıda yaptırmıştır.Bir kraliçenin bağışta bulunması buranın Bergama
kadınları için özel önem taşıdığını gösterir, burada geceleri meşalelerin
aydınlığında tanrıçanın bayramları kutlanırdı. Bergama müzesindeki , galerilerin
Roma Çağı’ndaki değişimi sırasında kullanılmış bir kabartmalı levhada ,
sunağı yanında elinde meşalesi ile Demeter görülmektedir.Kutsal alanın
girişinin solunda taş içine açılmış göze çarpmayan bir çukur vardır.Burası
adak kuyusudur, kutsal yeri ziyaret eden kadınlar Demeter ve yeraltı tanrısı
Hades’in karısı olan kızı Persephone için getirdikleri çörek , küçük domuz
ve diğer armağanları buraya bırakırlardı.Karşısındaki akan bir çeşme kült
temizliği için kullanılırdı.
HERA KUTSAL ALANI ve YUKARI GYMNASİON
Yukarı Gymnasion’un üstündeki dar terasta , Zeus karısı
Hera’nın kutsal alanı bulunur.Bu alan batıdaki yuvarlak Exedra (oturma
bankı ile heykel kaidesi) , doğuda sütunlu galeri ile çerçevelenmiş ortadaki
bir tapınaktan meydana gelir. Çok basamaklı açık bir merdivenle çıkılan
tapınak bir Roma podiumlu tapınağı ile hemen hemen aynıdır. Dor düzeninde
bir prostylostur.Adak yazıtına göre Attalos II (M.Ö. 159-138) tarafından
inşa ettirilmiştir. Tapınak cellasının içinde büyük ölçüde bir erkek heykeli
bulunmuştur. Zeus’un kült heykeli ya da krali bağışı yapan Attalos II olabilir.
Aşağıda yer alan Gymnasion’da da başlangıçta krallık
devrine ait Roma kuruluşunun ölçülerine yaklaşan Hellenistik bir yapı bileşimi
vardı. Yukarı gymnasion geniş bir sütunlu avlunun dört yanındaki kuruluşlardan
meydana gelir. Doğuda ve batıda hamamlarla sona erer, meydanın batı galerisinin
arkasındaki orta mekanda , yarışlardan sonra temizlik için kullanılan yıkanma
kurnaları hala durmaktadır.Kuzeybatı köşede ,üzeri kapalı ve tiyatro biçiminde
bir salon vardır. Bu auditorium 1000 kişi kadar alıyordu.
Kuzey tarafın ortasındaki mekan Gymnasion’un esas
odasıydı, doğuda buna eklenen iki apsisli odanın yazıtlarla “imparator
salonu” olduğu anlaşılmıştır.Duvar kaplamalarında ,sütun ve saçaklıklarda
Roma İmp.’nun çok uzak bölgelerinden getirilen çok çeşitli mermer cinsi
kullanılmıştır.Doğuda eklenen hamamın bugün aşınmış duvarları da böyle
kaplamaya sahipti, iyi durumda korunagelen bu hamamın andesit sütuncukların
taşıdığı ısıtılan alt yapısı (hypokaust) hala iyi görülebilmektedir.Gymnasionun
güneyinde arazinin düşüşü uzun bir koşu yolu, kapalı stadion yapısı ile
çok hünerli kullanılmıştır.Bu stadionun üzerinde üstteki sütunlu avlunun
güney galerisi uzanır.
GYMNASİON, AŞAĞI VE ORTA TERASLAR
Bergama Gymnasion’u şehrin en büyük profan yapı bileşimidir.
Kuruluşun tümü ana çizgileri ve yayılımı ile Hellenistiktir.
Bu kuruluş araziye uygun olarak yukarıya doğru büyüyerek
genişleyen üç teras üzerinde yer alır, aynı zamanda aşağıdan yukarıyada
önemleri artar: Alt teras çocukların , orta gençlerin ,en üst terasta yetişkinlerindir.Güney
batıdan ana yol gymnasiona ulaşır.Orta gymnasionun merdivenli girişinin
doğusunda bir sütunun taşıdığı çatının altında 21 m uzunlukta dörtgen bir
yapı olan büyük şehir çeşmesi bulunur.
Öndeki korkuluğun iç tarafında hala su almakta kullanılan
kapların izleri görülmektedir.Bunun solunda ,batıda sınırları düzensiz
bir terasta çocukların gymnasionun basit girişi bulunur. Güney kısmı bugün
yıkılmıştır ve temel duvarlarından başka pek az kalıntı vardır. Arka duvar
paye çıkıntıları ve nişlerle bezelidir. Kavisli bir açık merdivenle orta
gymnasionun merdivenli geçitine ulaşılır.Birbirini dik kesen iki tonozlu
örtü tekniği ile burası mimari bakımdan ilginçtir.(Hellenistik) Orta gymnasionun
doğu ucunda küçük bir tapınağın temelleri görülmektedir. Hellenistik çağda
inşa edilmiş geniş bir merdiven arkasında korint düzeninde anteli prostylos
bir tapınaktır.Tapınağın önünde sunak kalıntıları bulunmuştur, kuzeyde,
sunağın karşısında , cephesinde dor düzeninde iki sütuna sahip ve tanrılar
kültüne hizmet eden bir yapı vardır. Bir yazıta dayanarak burada Hermes
ve Herakles’e , sembolik olarak vücut kuvveti ve sürat, tapınıldığı anlaşılmıştır.
AŞAĞI ŞEHİR
Konsül Attalos Evi
Agoranın kuzeyinde, yüksek bir teras üzerinde Roma çağında değişikliklere uğramış Hellenistik çağa ait soylu bir kişiye ait bir ev kazılmıştır. Bu ev sütunlu bir avlu (peristyl) etrafında inşa edilmiştir.Evin bütün güney bölümü antik çağdan itibaren yıkılmıştır. Avlunun sütunlu galerileri iki katlı olup, altta andesitten dor düzeninde, üstte mermerden ion düzenindedir. Batıda evin en büyük odası, erkeklerin toplantı ya da ziyafet odası (oikos) bulunur. Bu odanın girişinin sağ yanında bir Herme duruyordu ki eskiden evsahibi Attalos’un bronzdan bir portre başını taşıyor olmalıydı.Yazıtta adı anılmakta ve konukları onunla birlikte hayatın tadını sürmeye çağrılmaktadır. Avlunun kuzeyinde, koruyucu bir çatı altına alınan oturma ve yatak odalarında değerli duvar resmi ve taban mozaikleri bulunmuştur. Avluda bir tane büyük Hellenistik ve iki tane küçük Roma sarnıcı vardır.
Aşağı Agora (pazar yeri)
Asıl pazar meydanı M.Ö. 2. Yy. başlarında kurulmuştur. Dört yanda sütunlu galerilerle çevrilidir.Dor düzeninde iki katlıdırlar. Arkalarında tek odalı dükkanlar bulunur.Güney galeri yamaçta kurulduğundan alt kata , kuzey galeri ise ikinci bir üst kata sahiptir ve bunun dükkanları kuzeydeki caddeye açılırlar.Pazar yerinde dikili levhalarda toplum hayatının kanunları yazılıydı. Özellikle yol ve inşası , kuyuların, sarnıç ve su yollarının temizlenmesi gibi şehir polisiyle ilgili sıkı hükümleri kapsayan uzunca krali buyrultu önemliydi.(Astynom yazıtı, Ber. Müzesi) Pazarın ortasında bir kuyu bulunuyordu ki bunun suyu kuzeydeki konsül Attalos evinin büyük sarnıcından kayalar arasından akarak besleniyordu.
Eumenes Kapısı
Bergama’nın en güçlü kralı Eumenes II tarafından şehrin genişletilmesiyle şehir duvarı şehir tepesinin en güneyindeki yamaçlara kadar ileri götürülmüştür.Tahkimatın en önemli yapısı şehrin buraya yerleştirilen esas kapısıdır. Ovadan gelerek burada duvarın içinden geçen yol tahkimli kapı avlusunda dar bir kıvrım yaparak döner ve biraz daha ötede yüksekteki aşağı agoraya ulaşır. Kapı içindeki avlunun doğu duvarındaki sütunlu galeri ile korku verici karakteri giderilmiştir. Kapı, her taraftan gelecek saldırıyı önlemek üzere üç kule ile korunmuştu.
ANFİTİYATRO
Roma İmp. Çağı’nın diğer büyük yapıları Stadion, Aşağı
Şehir Tiyatrosu ve özellikle görülmeye değer bir yapı Anfitiyatro’dur.Anfitiyatro
küçük Asya’da çok az rastlanan bir yapı tipini temsil eder. Kazısı yapılmayan
bu yapının bazı sütunları ayakta durmaktadır.Deniz oyunları için suyundan
yararlanılan derenin iki yanda üzerinin tonozla örtülmesi dikkat çekicidir.
Kızıl Avlu
Antik kentin aşağı kesimi büyük oranda Bergama kasabası ile kaplanmıştır. Kasabanın içinde antik çağa ilişkin en etkileyici kalıntı Kızıl Avlu denen yapıdır. Gerek tasarımı, gerekse dev boyutları ile hayranlık uyandıran anıt, Roma ihtişamını çok iyi yansıtmaktadır. Kompleksin merkezini büyük bir salon ya da tapınak oluşturur. Esasında üç katlı olan bu yapı günümüze aşağı yukarı tüm yüksekliğiyle erişmiştir. Tapınağın iki yanında, kendisi gibi iyi korunagelmiş iki yuvarlak kule yükselmektedir. Her iki kulenin de önünde sütunlu galeriler ile çevrili birer avlu vardır. Sütunlu galerilerden pek az iz kalmasına karşın, iki avlunun da ortasında ince, uzun bir havuz saptanmıştır. Sıcak ve soğuk su künklerinin beslediği bu havuzlar dinsel yıkanma işlemine yöneliktir. Tapınak ve avlulu kulelerin önünde, uzunluğıı 182.9 m.’yi bulan ve bugün büyük kesimi Bergama kasabasının altında kalan uçsuz bucaksız ana avlu uzanır. Giriş kapısını içeren dış duvar ise ana caddedeki evlerin arasında şimdi de görülebilmektedir. Bir başka ilgi çekici özellik, büyük avlunun Selinus Irmağı üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Avlunun altında, onu bir baştan öbürüne eğik bir çizgiyle kat eden ırmak, hâlâ aynı işlevi sürdüren tonozlu iki kanalın içine alınmıştır.
Dev boyutlu yapının Mısır tanrılarına, öncelikle Sarapis'e
(Mısır'da Osiris) adanmış bir kutsal alan olduğu kesindir. Yapının üçlü
formu, Sarapis'in yanı sıra başka tanrıların, büyük olasılıkla İsis ve
Harpokrates'in, tapım gördüğünü belirtir. Yapısal öğelerin her biri, kült
ile ilgili farklı törenlerin uygulanmasına izin verecek biçimde tasarlanmıştır.
Büyük ön avlu tören geçitleri için bir sahne oluştururken, tapınağın kendisi
ikiye bölünmüş, yalnızca rahiplerin ve külte kabul edilenlerin ayak basabildiklerí
içerideki bir kutsal yer ile tapımda bulunan kalabalığın toplandığı dışarıdaki
bir alanı içermiştir. İki yandaki kule benzeri elemanların altyapısında
saptanan büyük odaların, kült içinde önemli bir rol oynadıkları kuşkusuzdur.
Bilindiği gibi, Sarapis'in yeraltı ile güçlü bağları ve Yunan yeraltı tanrısı
Hades ya da Plouton ile ortak noktaları vardır. Küçük avlulardaki havuzlar
ise İsis ve Sarapis tapımında suyun taşıdığı dinsel anlam ile ilişkilidir.
İsis ve Sarapis kültünde su, yıllık taşkınlarıyla Mısır'a bolluk ve bereket
getiren kutsal Nil Nehri'ni simgelemiştir. Yapı olasılıkla İ.S. 2. yüzyıla
tarihlenir. Sonraları orta avluda bir kilise inşa edilmiştir. Mevcut yükseltilmiş
taban bu yapıya aittir.
ASKLEPİON
“ Ölümün Yasaklandığı, Vasiyetnamelerin Açılmadığı Yer”
Antik çağlarda Yunan halkı ölümden sonraki yaşamı hep
yerin altında karanlıklar içinde düşünmüş, ve bu yaşama hep soğuk bakmıştır.
Ölüm öncesi yaşama sıkı sıkı bağlanıp, ölümden sonrasına hep üstün tutmuşdur.
Bu yüzden gerek Anadolu gerekse Yunanistan hep tiyatrolarla, stadyumlarla
ve hamamlarla doludur. Oysa Mısır tam bir mezarlıklar ülkesidir. Yaşamın
vazgeçilmez kaynağı sağlık da unutulmamış, pek çok değişik yerlerde sağlık
için tesisler yapılmıştır. Ünü günümüze kadar ulaşan Bergama’nın Asklepion’u
(Asklepieion) da sağlık alanında hizmet vermiştir.
Günümüz Bergama’sının önemli tarihsel ve gezmesel
yeri, antik Pergamon’un sağlık yurdu Asklepion’un kuruluşu İÖ 4. yüzyıla
dayanır. Yapılan kazılar Asklepion, Asklepion olmazdan önce yine aynı yerde
başka bir yerleşimin olduğu sonucunu çıkarmıştır. Sağlık ve doktorluk tanrısı
Asklepios için adanan bu tapım merkezi, olasılıkla, Anadolu’da sıkca karşılaşıldığı
gibi, başka bir tapım merkezinin üzerine kurulmuştu. Asklepion’un işlevi,
barındırdığı yapıları, söylenceleri ve ünlü Bergamalı hekim Galenos’u görmeden
önce, Asklepion’a adını veren, eski Yunan’ın ve Roma’nın sağlık tanrısı
olan Asklepios’u tanımak gerekir.
Asklepios Kİmdİr?
Sağlık
tanrısı Asklepios yılanlı asası ile birlikte Sağlık tanrısı Asklepios,
Yunan söylencelerinde Apollon’un oğlu olarak geçer. Şiddet ve aldatmacanın
yoğun olduğu söylenceye göre Teselya kralının kızı Koronis tanrı Apollon
ile sevişir ve ondan gebe kalır. Ne var ki tanrının dölünü karnında taşırken
Arkadya’dan gelen bir yabancıyı da yatağına alır. Bu haberi tanrıya kutsal
kuşu haber verir. Koronis korkunç bir cezaya çarptırılır. Bir odun yığının
üstünde diri diri yanacaktır. Alevler içinde kadın can vermek üzeredir
ki Apollon, çocuğun yok olmasına katlanamaz ve ölünün karnından dölünü
çıkarır. Çocuğun büyümesi için at adam Kheiron’a verir. Bu olay hekim tanrının
son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir. Asklepios'a, hekimlik
sanatını öğreten Kheiron doğanın içinde yaşayan, doğanın sırrına ermiş
bir varlıktır. Sağlığın kaynağı da doğada olduğuna göre Khereon’un açık
havada, güneşin altında şifalı sulardan ve otlardan yararlanma yollarını
bilmesi de gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Asklepios böylece usta bir hekim olarak yetişir, hekimliği
ve cerrahlığın bütün bilgilerini edinir. Daha öteye gider, ölüleri bile
diriltmeye varır. Bunun sırrını efsane şöyle açıklar: Tanrıça Athena, Gorgo
canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios'a vermiştir.
Gorgo'nun sağ tarafındaki damarlarda zehirli, sol tarafındaki damarlarda
şifalı kan varmış. Bu şifalı kanla ölüleri diriltmek yoluna gitmiş ve dirilttiği
adamlar arasında Kapaneus, Lykurgos, Minos'un oğlu Glavkos ve Theseus'un
oğlu Hippolytos da varmış. Zeus doğal düzeni bozan bu hekim tanrının aşırı
gücünden kuşku duymaya başlamış, onu cezalandırmak için üstüne bir yıldırım
salmış, yakıp yok etmiş, ama Apollon da oğlunun öcünü almış, Zeus'a yıldırımı
bağışlayan Kiklop'ları (Kyklop) öldürmüş, sonra da oğlu Asklepios'u gökte
burçlar arasına yerleştirmiş.
Asklepios'un yok oluşundan sonra hekimlik sanatını
kızı Hijye (Hygieia, Yunanca sağlık anlamına gelir) ve oğulları Asklepiades
sıkı bir lonca düzeni içinde sürdürmüşlerdir. İlkçağ sonuna dek gelen bu
gelenek içinde tüm hekimler bu efsaneye bürünmüş olarak çıkarlar karşımıza.
Örneğin Hippokrates'in yaşam öyküsünün ne kadan gerçek, ne kadarı masal
bilinmez bugün.
Asklepios adına yaptırılan tapınakların bulunduğu
yerlerde kurulan sağlık yurtlarının en ünlüleri Peloponnes'teki Epidavros
(Epidauros), Hippokrates’in görev yaptığı, Gökova Körfezi'nin ağzındaki
Kos Adası (İstanköy) ve Bergama’dır.
Asklepios'un sembolleri arasında; yılan, tas, asa,
köpek ve horoz görülür. Asklepios heykellerinde sakallı (sikkeler üzerinde
sakalsız) elinde yılan sarısı asa, büyük ve sade harmaniye, ayağında büyük
sandallar ile görülür.
Asklepion'un Tarihçesi
Bergama Asklepion'u M.Ö IV. yüzyılda kurulmuştur. Asklepios'un
tapımı (kültü) hastaları iyileştiren tanrılığa yükselince M.Ö. IV. yüzyılda
Yunanistan'da Epidavros'daki asıl kutsal yeri Bergama’ya getirilmiştir.
Bu işi başaran Bergama'lı Aristohminos’un oğlu Arkias’dır. Arkias, Pindasos
(Madra Dağı) sırtlarında avlanırken bir tarafı kırılmıştı. Bu zengin adam
Epidavros’daki Asklepion’a gitmiş ve orada az zamanda iyi olmuştur. Dönüşünde
vatandaşlarına hizmet olsun diye bakım işlerini gören asklepiyatlardan
bir kaçını Bergama ya getirmişti.
Böylece ilk tapınak Ayvazali yöresinde kutsal çeşme
ile onun yanındaki kayalık alanda kurulmuş oluyordu. Başlangıçtan beri
bu kutsal bölge adım adım genişletilmiştir. M.Ö. IV. yüzyılda büyük alanda
bulunan kaya ve temeller üstünde genişletilmiş olan Asklepion kutsal yol
boyundaki anıt-mezarlarda klasik kültür bakımından özel bir durum taşıyordu.
MÖ 280 - 133 Bergama Krallağı döneminde akropol ve
kent gibi Asklepion da geniş ölçüde kalkınma ve yükselme içine girmişti.
Özellikle mermer işçiliğin değerli yapıtları ile süslenmiştir:
MÖ 218 de Büyük İskender'in hazinesi yüzünden Suriye
kralı III.Antiokhos ordularını, Bergama kralı I. Attalos üzerine göndermişti.
Bergama’ya kadar gelebilen bu ordu, akropolü kuşattı ve kenti yakıp yıktı.
Asklepion ise çok az zararlı çıkmıştı.
MÖ 201 de Makedonya kralı V. Filip, akropolü zaptedemeyince
kenti yakıp yıktı ve Asklepion’a da zarar vermişti.
MÖ 183-173 yılları arasında Bergama kenti bayındırlık
aşamasına geçerken Asklepion da gözden geçirilmiş ve genişletilmiştir.
Bu dönemdeki plana göre yer kazanmak için güney eğimli alan destek duvarlarıyla
kapatılmış ve bir dehliz oluşturulmuştur. İon düzenindeki mermer tapınak
kayalıklar üstünde yükselmiş, tedavi salonları kurulmuştur. Kutsal su için
taş çeşme ve havuz yapılmıştır.
MÖ 156 da Bergama’ya Bitinya kralı II. Prusias saldırmış,
kenti kuşatmasına karşın alamayınca aşağı kenti ve Asklepion'u yağmalamış,
tüm heykel ve sanat ürünlerini alıp ülkesine götürürken Asklepios heykelini
de unutmamıştır.
Bergama kralı III. Attalos zamanında sağlık tanrısı
ile kral arasındaki sınıf ayırımı kaldırılmış ve Asklepios'un sağlık yurduna
Kral kutsal yeri denmiştir. Kralın heykeli, tanrı heykelinin yanına dikildi
ve adlarına kurban kesilmeye başlandı.
MÖ 133 yılı Bergama Tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Bergama Roma güdümü girerken, Asklepion görevini sürdürüyor olmasına karşın
bir çok sarsıntılar geçirecektir. MÖ I. yüzyılın başlarında Pontus kralı
Mithridates, Bergama’ya değin bir kurtarma savaşına girmiştir. Bu ordu
Bergama’ya geldiği zaman 80.000 Romalının canına girmişti. Bergama'daki
Romalılar sığınmak amacıyla Asklepios Kutsal Alanı'na koşmuşlar, fakat
tanrının heykellerine sarılırlarken insafsızca katledildiler.
Sulla'nın Romalı asi komutanı Fimbria ve arkadaşları
Asklepion'a kaçmışlardı. Aristonikos'un adamları tarafından sığındıkları
yerde yakalanıp öldürüldüler (MÖ 85). Kuruluşundan beri kutsal yurda verilen
sığınma hakkı ilk kez bozuluyordu. Ancak bu hak Anadolu prokonsülü tarafından
tekrar kabül olundu. Bu tarihlerde Asklepion gerilemeye yüz tutmuştur.
Bunun nedeni de Roma ordularının Anadolu’daki savaşları yüzündendir. 150
yıl kadar basılan paralarda Asklepios'un başı ve yılanlı heykeli görülmemektedir.
Bununla birlikte MÖ I. yüzyılın başında olduğu gibi
ikinci yansında da Asklepion önem ve özelliğinden bir şey yitirmemişti.
Jimnas başkanlığını yürütmesi ve sığınma hakkını sürdürmesi ile bu önem
anlalışmaktadır.
Asklepion'un Roma imparatorluğu zamanında yeni bir
yükselme dönemine girdiği gözlenmektedir. Trayan, Hadriyan ve Karakalla
ile bunu simgeleyebiliriz. Antaninus Pius zamanında (MS 138-161), Asklepion
iki kat bir genişleme gösterir. Bu genişleme sırasında koridor, havuz ve
tedavi bölümleri kazandırılmıştır. II. yüzyıl ortasında söylevci Aristides
(Aristid) Bergama’ya gelmiş, bir çok hastalıkları için Asklepion’da tedavi
olmak istemiş ve 4-5 yıl içinde tam sağlığına kavuşan Aristides: "Tüm sağlığımı,
Asklepios sana borçluyum, sana gizemsi bir aşkla bağlıyım" demektedir.
Aslında Asklepion hakkındaki bilgilerimizin çoğu bu bilge kişinin yazdıklarına
dayanır.
Asklepion’un bu son parlak dönemi de çok uzun sürmedi.
İmparator Decius zamanında (249-251) üç hristiyanın Asklepion'un yakınındaki
tiyatroda parçalanması, Bergama’da derin yankılar uyandırmıştır. Yeni dine
karşı gösterilen bu şiddet, inanç ve duygular üzerinde büyük tepki gösterecektir
kuşkusuz. Hemen bunun arkasından gelen İmparator I. Valerius (253-260)
zamanındaki büyük deprem kenti ve Asklepion’u büyük ölçüde yıkıma uğrattı.
Yeni dinin baskısı ve depremlerin doğal yıkımı Asklepion'u bir daha ayağa
kalkmamak üzere yere sermişti. Bu imparatorun ilk günlerinde basılan paralarda
görülen Asklepios görüntüleri de son simgeler olarak kalmaktadır.
Hristiyanlık Bergama'da kök salmakta geçikmedi ve
izleri Asklepion'da da bıraktı. Asklepios tapınağının bu dönemde kilise
olarak kullanıldığı, ortasında duran mermer kürsü altlıktan ve anıtsal
kapı (propilon, propylon) yanında bulunan vaftiz yerinden anlaşılmaktadır.
Küçük koridorun tapınağa bitişik yerindeki odacıklar,
güney koridorun mahzenindeki sıva üstündeki haç ve havuz ile su deposu
yapılan bodrumdaki sıvalar hep Bizans dönemi kalıntılarıdır.
Asklepion tapınağının içindeki kilise kürsüsü yanında
bulunan bir mezardan çıkan kemikler arasındaki paradan, mezarın XV. yüzyıldan
kalma olduğu saptanmaktadır. Ölümün yasaklandığı Asklepion artık mezar
gibi kullanılmaktadır. XIV. yüzyılda Bergama, Osmanlı Türklerinin eline
geçtiği zaman Asklepion tepeden inen sellerin yığdığı kalın bir toprak
tabakasıyla örtülmüştü.
Asklepİon’da Kazİlar
Asklepion’da ilk kazılar, 1927 yılında başlamıştır. Alman kazı kurulu başkanı Wiegand Asklepion'un yerini saptamış ve 1928 den sonra Asklepion ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. İlk buluntular arasında kuzey koridor kolonları yerleştirilmiş ve tiyatronun birinci bölümünün onarımı yapılmıştır. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün yardımları ile Basın-Yayın Genel Müdürlüğü Turizm bütçesinden destek ile Bergama Müze Müdürü Osman Bayatlı Asklepion'un onanrımı, 20 kadar sütunun dikimi ve küçük tiyatronun doğuşunu hazırlamışlardır.
1958
yılında Alman arkeologlar kutsal alanın orta kesiminde yeniden çalışmaya
başladılar. Bu kazılar çeşitli yenilikler sunmaktadırlar. Hellenistik uyku
odalarının altında, üstteki kuzey-güney yönlendirmeden farklı olarak, eğik
bir biçimde uzanan duvarlara rastlanmıştır; işçilik, duvarların en geç
İ.Ö. 4. yüzyıl başlarında örüldüğünü göstermektedir. Gerek söz konusu duvarlar,
gerekse bir birtakım arkaik figürinler ve yakında bulunup, çok erken bir
döneme tarihlenen bir keramik parçası, İ.Ö. 4. yüzyılda kurulan Asklepion'dan
önce burada yerleşildiğine işaret eder. Çevrede ele geçmiş bazı pişmiş
toprak figürinlerin oturan bir kadını betimlemesi nedeniyle, kazıcılar
burada bir tanrıça kültünün bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Ne ki, figürinler
daha geç bir döneme aittir. Bu durumda eski kültün (eğer gerçekten eski
bir kült var ise), Asklepios kültünün yanı başında yaşatıldığı anlaşılır.
Sorun henüz tam anlamıyla çözümlenememiştir.
1969-1971 yılları arasında Oscar Ziegenaus yönetiminde
Asklepios Tapınağı kazıları tamamlandı.
Asklepİon’un Konumu
Asklepion'un yeri; kentin batı kesiminde, denizden
108 metre yükseklikte ve rüzgarlardan korunabilir bir yerdedir. Örneğin
Aristides buranın konumu için; su ve havasının iyiliğinden gelişi güzel
seçilmiş olmayıp gizemsel bir seçim olduğunu belirtir.
Bergamalı ünlü hekim Galenos ise; Asklepion'un Misi
Dağları’nın (Geyikli) ayaklarında, hava akımlarından korunmuş, temiz havası
ve suyu olan uygun bir yerde kurulduğunu vurgular.
Ozan ve tarihçi Horas ise; oraya sıcaklar sıtma götürmez,
orada vasiyetnameler açılmaz diyerek önemini dile getirir.
Kazılar sonucu gün ışığına çıkarılan Asklepion'un
bugün gördüğümüz kalıntıları büyük oranda İ.S. 2. yüzyılda gerçekleştirilen
geniş çaplı yenilemeye aittir. Bunun öncesinden kalanlar ise kutsal alanın
esas çekirdeğini oluştururlar: Kutsal kuyu, tapınağın ve onun batısı ile
güneyinde yer alan uyku odalarının temelleri. Bugün gördüklerimizin çoğu
Aelius Aristides'in zamanında inşa edilmiştir. Ne yazık, onun sözünü ettiği
yapılar genellikle günümüze erişmemiştir. Yine de kutsal alandaki ilk yerleşmenin
Arkaik Dönem'e, hatta Bronz Çağ'a gittiği anlaşılmaktadır. Yunan tanrısı
Asklepios'un kültü olasılıkla daha eski ve yerli bir kutsal alan üzerine
kurulmuştur.
Kutsal Yol (Via tecta)
Viran Kapı’dan başlayıp Asklepion’u Bergama’ya bağlayan yol.. Kazılarla önemli bir kısmı açığa çıkarılan kutsal yol, anıtsal kapının önündeki avluya eğik bir şekilde kavuşur.
Anıtsal Kapı
(Propilon, Propylon) Kutsal alana, kutsal yol üzerinden girişlerin yapıldığı ana kapı.
Kütüphane:
Anıtsal kapıdan geçtikten sonra hemen sağda, yani kuzeyde, kütüphane yer alır. Kütüphane, duvarlarında nişler bulunan kare biçimli tek bir odadan ibarettir. Doğu kenardaki orta nişi, bilimsel çalışmaları koruması nedeniyle kütüphanenin adandığı İmparator Hadriyan'ın (Hadrianus) heykeli süsler. Hadriyan ayrıca Asklepion'un bütününde yapılan yeniliklerden ve onun Yunan dünyasındaki en ünlü tapınaklar arasına yükselmesinden de sorumludur. Okuma için gerekli ışık, nişlerin üzerindeki bir sıra pencere ile sağlanmıştır. Kütüphane bir tıp kitaplığı sayılmamalıdır; tersine hastaların hizmetine sunulmuş klasik yapıtları kapsayan bir koleksiyondur. Hadriyan heykeli ve belki yapının tümü Flavia Melitine adlı bir kadın tarafından adanmıştır.
Zeus-Asklepios Tapınağı
Anıtsal kapının öbür yanında yuvarlak Zeus-Asklepios Tapınağı yer alır. Mevcut kutsal alanın baş tapınağı olan yapıdan yalnızca en alttaki taş sırasının kalmasına karşın, duvar örgüsündeki ustalık gözden kaçmaz. Tapınağın arkasında, doğu yanda bir merdiven dışarıdan çatıya ulaşıyordu ve olasılıkla onarım işlerine yönelikti. Ön cephede ise, soldaki anıtsal kapıdan kutsal alana inen merdivenleri bakışımlı bir biçimde dengeleyen ikinci bir merdiven vardı. Burada Asklepios'un Zeus ile bağdaştırılırması, Aristides'e göre üzerinde durulması gereken bir durumdu. Ünlü hatip, Asklepios'un tıpkı Zeus gibi yüce, çok yönlü ve her şeyi saran bir güce sahip olduğunu anlatmıştır. Onun kendi girişimleriyle düzenlediği bir koro gösterisi onuruna, bir üç ayaklı kazan adadığı tapınak da yine burasıdır. Kazanın üç ayağı da birer altın figürle bezenmişti: Birinde Asklepios, öbüründe Hijye, sonuncusunda da Telesforos (Telesphoros) figürü vardı. Adak, Asklepios heykelinin sağ elinin altına yerleştirilmişti. Sağlığı ifade eden Hijye ve Gerçekleştirici anlamına gelen Telesforos Asklepios'un çevresindeki ikincil tanrılardı.
Stoalar
Kutsal alan kuzey, batı ve güney yanlarında stoalar
ile çevrelenmişti. Bu sütunlu galeriler Yunan sivil mimarisinin vazgeçilmez
öğelerindendir; insanları yazın güneşten, kışın yağmurdan korurlardı. Pergamon
Asklepion'unda en iyi korunagelen stoa kuzeydekidir. Kazı sonrasında, bu
kesimdeki sütunlar yeniden ayağa kaldırılmıştır. Kuzey stoa sütunları İon
düzenindedir. Yalnız kütüphane tarafindaki son on sütun bir depremde yıkılmış
ve yerlerine postament üzerine oturtulmuş, kompozit başlıklı sütunlar dikilmiştir
- kompozit tip, İon sütun başlığına özgü volüt ile Korint başlığındaki
akanthus yapraklarını birleştirir.
Kalıntı bırakmamasına karşın, batı stoanın kuzeydekine
benzediği anlaşılır. Tam ortasındaki kapı ve basamaklar, başka bir stoaya
giriş sağlamıştır. 120 m. uzunluğunda ve Dor düzenindeki bu stoanın gerisinde
bir dizi mekân, önünde ise Aristides'in de değindiği, jimnazyum (gymnasion)
işlevli bir açık alan vardır.
Güney stoa da tümüyle yıkılmıştır. Bu yan, arazinin
eğimi yüzünden alçakta kaldığından, bir bodrum kat gerektirmiştir. Günümüze
erişebilen bodrum kat, ortadaki bir paye dizisiyle iki nefe bölünmüştür.
Payeler üstteki stoayı taşımış, bodrum kattan ise depo olarak yararlanılmıştır.
Tiyatro
Kuzey stoanın batı ucunda küçük bir tiyatro vardır. Yapı Roma Dönemi tiyatroları için tipik olan yarım daire şeklindedir. İzleyicilerin oturdukları kademeli bölüm, merdivenler ile dikeylemesine üçgen biçimli beş alana ve bir geçit yani diazoma ile yataylamasına ikiye bölünmüştür. Orta bölümün en aşağıdaki üç sırası önemli kişilere ayrılmıştır. Anlaşıldığına göre sahne yapısı üç katlıydı. Onun önünde yer alan, oyuncuların gösterilerini sundukları sahne, yerden yaklaşık 1 m. yükseklikteydi. Bir yazıt tiyatronun Asklepios ile Athena Hijye'ye adandığını belgeler. Yapı 3500 kişinin oturmasına izin veriyordu. Asklepion'da kalan hasta sayısının hiçbir zaman bu kadar yüksek olamayacağı göz önüne alınırsa, çevredeki halkın da gösterileri izleyebildiği sonucuna varılmaktadır.
Genel Tuvalet (Latrinler)
Batı ve güney galerilerin birleştiği köşede, antik çağda kullanılan latrinlerin ilginç bir örneği ile karşılaşılır. Erkeklere ayrılan büyük mekânın gösterişli olduğu anlaşılır. Burada mermerden, yaklaşık otuz adet oturma yeri vardı. Çatı, özenle işlenmiş Korint başlıklar taşıyan dört payenin üzerine oturtulmuş, ortasında ışık ve hava dolaşımı için bir boşluk bırakılmıştı. Böyle görkemli latrinler, dönem için karakteristiktir. Bunlar günümüzde aradığımız gizlilikten yoksun bulunmalarına karşın, göz alıcı bir biçimde inşa edilip, kusursuzca donatılmışlardır. Öte yandan, bayanlara ayrılan latrin daha küçük ve sadedir.
Uyku Odaları, Şifalı Kaynak ve Kuyular
Kutsal alan ve kültün odak noktası Kutsal Kuyu idi.
Kuyu basit bir yapının içine alınmış, künkler aracılığıyla bir pınardan
beslenmesi sağlanmıştı. Su, hastaların içine girmesi için değildi; çeşitli
kaplarla çekilerek yıkanma ve özellikle içme suyu olarak kullanılıyordu.
Aristides kutsal suyun yararlarını coşkuyla anlatır, hatta yazılarından
birini, yalnızca bu su için düzdüğü övgülere ayırmıştır. Dediğine göre
kuyu her zaman dolu ve su, yazın serin, kışın ılıkmış. Göz hastalıkları
çekenler, bu suyla banyo yaparak göğüs hastalıkları, astım ve ayak sorunlarından
yakınanlar, suyu içerek şifaya kavuşuyormuş. Bir keresinde, dilsiz birisi
suyu içince, konuşmaya başlamış. Pergamon'daki suyun kutsallığı, başka
yerlerdeki kutsal nitelikli sular gibi - örneğin, Delos'taki gibi - kimsenin
dokunmasına izin verilmemesinden kaynaklanmıyordu. Pergamon Asklepion'undaki
su kutsaldı, çünkü kullanan herkese tanrının yardımıyla yararlar veriyordu.
Kutsal alanda, ayrıca iki çeşme vardır. Her ikisi
de hastaların sağaltımında rol oynayan bu çeşmelerden birisi, tiyatronun
yakınındadır. Üstü açıktır, mermer bir tekne ile donatılmış ve olasılıkla
soğuk banyo önerilen hastalarca kullanılmıştır. Obürü batı tarafın ortasına
rastlar. Tekne kayaya oyulmuştur. Üzerinin bir çatı ile örtüldüğü anlaşılır.
Kış mevsiminde ve yağışlı havalarda çevresinde yoğun biçimde çamur birikir.
Asklepion'u kazanlar, hastaların buradaki birikinti ile çamur banyosu yaptıklarını,
sonra da teknede yıkandıklarını ileri sürmüşlerdir. Eğer tekne bir tek
bu amaca yaramış ise çamur banyosu sık uygulanmış bir tedavi yöntemi olmalıdır,
çünkü tekneye inen basamaklar bir hayli aşınmıştır.
Kutsal Kuyu'nun hemen güneybatısında uyku odaları
yer alır. Yalnızca temelleri korunan odaların ayrıntılı biçimde tümlenmesi
olanaksızdır. Uyutulma işlemi kesin dinsel kurallar uyarınca gerçekleştiriliyordu.
Kurallardan bazılarını çok hasar görmüş bir yazıttan öğreniyoruz: Hasta,
uyku odasına girmeden önce yıkanıp beyaz giysiler giymeli, kuşak ya da
yüzüğünü çıkarmalı ve kurban sunmalıdır. Bergama'da kurbanın zeytin dallarıyla
süslü, beyaz bir koyun olduğu anlaşılır; Aristophanes'ten (Klasik Dönem
oyun yazarı) öğrendiğimize göre, Atina'da ise Asklepios'a adak çörekleri
sunulmuştur.
Hellenistik Devir’a ait Asklepios, Apollon ve Hijye (Hygieia) Tapınakları
Uyku odalarının kuzeyindeki kayalık taban üzerinde, günümüze pek az iz bırakan üç tapınak yükseliyordu. Bunlar Kurtarıcı Asklepios'a, kızı Hijye'ye ve babası, Güzel Çocuklu Apollon'a adanmış tapınaklardı. Hijye Tapınağı'nın içinde ya da yanında Telesforos'un kutsal bir yeri vardı. Telesforos ilk kez Bergama'da Asklepios'un çevresinde yer alan, daha sonra başka yerlerde de tapım gören bir çocuk-tanrıydı. Sağaltım kültünde önemli bir rol oynuyordu: Aristides bir gün kendisine Telesforos'un, daha doğru bir deyişle Telesforos rahibinin, vücuduna sürülecek bir merhem verdiğine değinir. Bir keresinde de Aristides bir düş görmüş ve düşünde bütün vücudunu kurtarmak istiyorsa, bir organını kesip Telesforos'a adaması gerektiğini öğrenmiştir. Fakat rahip bir organın adanması çok acı vereceğinden, Aristides'in parmağındaki yüzüğü adamasının yeterli olacağına karar verir. Böylece parmak adağı yapmış gibi, etkili bir sonuç elde edilebilecektir. Aristides'in öyküsü gerçekçi ifade biçimiyle, enikonu inandırıcıdır.
Hastaların Tedavi Gördüğü Klinik
Kutsal alanın güneydoğu köşesinde, tiyatrodan sonra
alanın en iyi korunmuş öğesi olarak karşımıza çıkan, ikinci bir yuvarlak
yapı vardır. Yapı iki katlıydı. Esas katı oluşturan üst katta daire biçimli
bir mekân, büyük apsisler ile çevrelenmiş ve ahşap bir çatı ile örtülmüştü.
Fakat bunlar günümüze ulaşmamıştır. Ayakta kalabilen kesimi, alt kat ya
da bodrum katıdır. Burada, ortadaki çekirdeğin çevresinde dolaşan bir dehliz
yer alır. Belirli aralıklarla yerleştirilmiş, masif ayakların oluşturduğu
bir halka, dehlizi boylu boyunca ikiye bölmektedir. Ayaklardan kimisinin
dibinde yıkanmaya yönelik tekneler görülür. Güneydoğuda, üst kata çıkan
iki merdivenin kalıntıları göze çarpar.
Bu yapıya antik yazarlardan hiçbiri değinmemiştir
ve işlevi kesin biçimde bilinmemektedir. İ.S. 2. yüzyılda kutsal alanı
yenileyen tasarımın bir ürünü olması ihtimali, bu tasarımdaki bakışımı
bozduğnundan, akla yakın görünmemektedir. Telesforos Tapınağı yakıştırmasının
ardında ise hiçbir dayanak yoktur; yukarıda belirtildiği gibi, Telesforos'un
kutsal yeri alanın başka bir köşesinde bulunmaktadır. Aslında yapının bir
tapınak olduğu da kesin değildir. Buna karşılık, sağaltım sürecinde belirli
bir rol oynadığı kuşkusuzdur. Bodrumdaki yıkanma teknelerinin yanı sıra
yapının bir tünel ile Kutsal Kuyu'ya bağlanması, tıbbi bir işlev taşıdığına
işaret eder.
Yeraltı Geçidi
Geçit kusursuz bir biçimde korunmuştur. Her iki ucunda merdivenler, tepesinde içerisini aydınlatan bir dizi delik vardır. Asklepion'u kazanlar, tünelin iki amacı olabileceğini öne sürmüşlerdir. Bunlardan birincisi, kutsal alanda çalışanların yararlanması için yapıldığıdır. İkinci seçenek ise yaz günlerinde hastalara serin bir korunak sağlanması amacını gündeme getirir. Oysa belki daha güçlü bir olasılık, tünelin özellikle kötü havalarda hastaların yuvarlak yapıdan çıkıp, kutsal alanın kuyu çevresindeki merkezine ulaşmalarına yaramasıdır. Yuvarlak yapının ya da en azından bodrum katının, kutsal alanda kalan hastalar için hem sıcak, hem de yağışlı havalarda korunabilecekleri bir yer olarak yapıldığını kabul edebiliriz. Yapıya güneyden bitişen taş döşeli teras, yatalakların kutsal alanın kalabalığına girmeksizin, hava alıp güneşlenmesini sağlamıştır.
Asklepion’da Sağaltım Yöntemleri
Roma İmparatorluk Dönemi'nde Bergama Asklepion'u önemi
bakımından Epidavros'takinden sonra ikinci sırayı alıyordu. Asklepion’daki
sağaltım yöntemleri hakkındaki bilgilerimizn çoğunu ünlü söylev ustası
ve kronik bir hasta olan Aelius Aristides öğreniyoruz. Buranın sürekli
ziyaretçilerinden Aristides bazı yazılarında doğrudan Asklepion'u ele almış,
Asklepios'un uyguladığı olağanüstü tedavi biçimlerini anlatırken, Asklepion'a
ilişkin değerli bilgiler vermiştir.
Gerek Bergama'da, gerekse diğer Asklepionlarda gerçekleştirilen
sağaltım, doğaüstü ve kılgılı yöntemleri garip bir biçimde kaynaştırmıştı.
Sağaltımın en önemli özelliği, hastanın uyutulmasıydı: Hasta kutsal alan
sınırları içinde uyutuluyordu. Uyandığında ya iyileşmiş ya da o kadar şanslı
değilse, rahiplere anlatacağı bir düş görmüş oluyordu. Bu düşe göre rahipler,
daha dünyevi tedavi yolları öğütlüyorlardı. Rüya çok kesin değilse - Aristides'in
rüyaları genellikle kesindi - rahiplerce yorumlanması gerekirdi. Rahipler,
böylece hekimlerin işlevini gerçekleştiriyorlardı. Fakat herhangi bir dinsel
görevleri olmayan hekimler de tedavi biçiminin belirlenmesinde çoğu kez
rahiplere yardım ederlerdi. Hippokrates'ten sonra antik çağın en ünlü hekimi
sayılan Galenos, Bergama'da doğmuş ve Asklepion'da çalışmıştı. İlk tıbbi
deneyimlerini, belki yakındaki amftiyatroda gösteriler yapan ve başkalarına
oranla üzerinde çalışılacak daha çok insan malzemesi sağlayan, bir gladyatör
topluluğunun hekimi olarak kazandı. Antik çağdaki sınırlı tıp bilgisi göz
önüne alınırsa, uygulanan tedavinin genelde çok akıllıca yürütüldüğü ve
mesleğin yüzünü ağarttığı anlaşılmaktadır. Üç temel öğe: perhiz, sıcak
ve soğuk banyo ile beden hareketleridir. Sindirim bozukluğu şikâyetiyle
Epidavros Asklepios Tapınağı'na başvuran bir Milaslının (Milasa, Mylasa)
durumu örnek alınabilir. Hastaya ekmek, peynir, maydanoz, marul ve ballı
sütten oluşan bir perhiz verilmiş, çıplak ayakla dolaşması, her gün koşması,
çamur banyosu yapması ve belki tuhaf, ama sıcak bir banyo almadan önce
vücudunu şarap ile ovması öğütlenmiştir. Tedavi başarılı sonuç vermiş ve
hastanın şükranını dile getiren bir yazıt, bunun kanıtı olarak günümüze
ulaşmıştır.
Çamur
banyosundan, Bergama'da da yararlanılıyordu. Aristides, tanrının buyruğu
üzerine, soğuk bir kış gecesinde nasıl çamur banyosu yapıp tapınakların
çevresinde üç kez koştuğunu ve nihayet kutsal çeşmede üstündeki çamurları
temizlediğini çok canlı bir anlatım ile aktarır. Yazarın sözlerine bakılırsa,
hava o kadar soğukmuş ki, hiçbir giysi insanı koruyamıyormuş; yazara eşlik
etmeye gönüllü olan iki dostundan biri hemen geri dönmüş, öbürü de spazm
geçirmiş ve gevşetilmesi için hamama götürülmesi gerekmiş. Üzerinde uygulanan
tedaviler eğer gerçekten doğru ise Aristides'in bünyesi, sürekli hastalıklarına
rağmen, anlaşılan çok güçlüydü. Bir keresinde de kırk gün süren dondan
sonra Asklepios, yazara yataktan kalkmasını ve yalnızca keten bir gömlek
giyip, dışarıdaki çeşmede yıkanmasını öğütlemiş. Her yer donmuş olduğundan,
su bulmak çok güçmüş. Su musluktan akar akmaz donuyormuş. Yine de Aristides
tanrının buyruğuna boyun eğmiş ve soğuğu herkesten az hissetmiş. Bir başka
kez, kış ortasında yazar İzmir’deyken (Simirna, Smyrna) düşünde Asklepios
görünmüş. Tanrı ona aşağıya inerek kentin dışındaki ırmakta yıkanmasını
söylemiş. Soğuk o denli şiddetliymiş ki, ırmak kıyısındaki çakıllar katı
bir yığın oluşturacak biçimde donmuşmuş. Aristides her şeye rağmen suyun
en derin yerine atlayıp bir süre yüzmüş ve dışarıya çıkınca, gün boyu süren
ılık bir zindelik hissetmiş. Olayın şaşkına dönen tanıkları ister istemez
haykırmışlar: "Yücedir Asklepios."
Aristides, sağaltımda tutulan yöntemlerin bu aykırı
niteliğine, kendisi de şaşıyordu. Fakat yazar, artık Bergama'da epeyce
tanınmış birisiydi; kuşkusuz rahipler onun bünyesinin nelere dayanabileceğini
de hastalıklarının ne denli önemli bir bölümünün hayal ürünü olduğunu da
kendisinden daha iyi değerlendiriyorlardı. Baldıran suyu ya da kireç katılmış
su içmek ve pekliğe karşı uzun süre oruç tutmak, Aristides'e aykırı gözüken
tedavi yöntemleriydi. Foçalı (Phokaia) bilge Hermokrates de bir öyküye
konu olmuştur. Bir gün Hermokrates, imparatorun huzurunda bir okuma yapmış.
İmparator Hermokrates'ten o denli hoşnut kalmış ki ona dilediği bir ödülü
seçmesini söylemiş. Hermokrates, Bergama Asklepios'unun buyruğu üzerine,
günlük ile tütsülenmiş keklik perhizi yaptığını, fakat ülkesinde günlük
bulmanın bir hayli güç olduğunu, bu yüzden imparatordan çok miktarda günlük
istediğini belirtmiş. Aristides, Asklepios'un bir boksöre rüyasında görünerek,
zorlu bir rakibe karşı kullanabileceği oyunları öğrettiğini de anlatır.
Asklepios'a bağlanan sağaltımların çoğu mucizevidir.
İ.Ö.4. yüzyılda Epidavros Kutsal Alanı'na, burada gerçekleştirilen çeşitli
sağaltmaları belgeleyen mermer steller dikilmiş ve bunlardan bazıları günümüze
ulaşmıştır. Bunlardan birinde, bir kadının beş yıllık bir gebeliğin ardından,
kutsal alanda uyuduğu ve sabah uyanır uyanmaz beş yaşında bir erkek çocuk
doğurduğu yazılıdır. Bir diğeri, Epidavros'a çocuk sahibi olma umuduyla
gelmiş ve hayal gördüğü bir sırada, kendisine dileğini soran Asklepios'a,
gebe kalmak istediğini söylemiştir. Başka bir isteği olup olmadığı sorulunca,
dünyada başkaca bir isteği olmadığı yanıtını vermiştir. Kadın gebe kalır,
ama gebeliği üç yıl sürer. Bunun üzerine kurtuluş için, yeniden tanrıya
başvurur. Ona verilen karşılık, özellikle sorulmasına karşın, gebe kalmaktan
başka bir dilek belirtmediği yolundadır. Yanlış dile getirilen dilek teması,
antik çağda sık sık yinelenir; tıpkı Midas ve her şeyi altına dönüştüren
dokunuşu ya da sonsuz yaşamı elde eden fakat sonsuz gençlikten yoksun kalan
Tithonos ile ilgili efsanelerdeki gibi. Her ne ise, Epidavros'taki belki
en mutlu olay Pandaros adlı birinin başından geçer. Anlaşıldığına göre,
bir zamanlar köle olduğundan, Pandaros'un alnında dövme ile yapılmış işaretler
vardır ve bunlardan kurtulmak amacıyla Asklepios’a gelmiştir. Tanrı geceleyin
onun alnına bir çatkı bağlamış ve sabahleyin çatkıyı çıkarıp, tapınağa
adamasını söylemiştir. Ertesi sabah çatkı çözülünce, işaretlerin çatkıya
geçmiş olduğu görülmüştür. Kısa bir süre sonra, Pandaros'un Ekhedoros adlı
ve yine dövmeli bir arkadaşı aynı amaçla tanrıyı ziyaret eder. Yanında,
minnettar Pandaros'un kendi adına tanrıya adanması talimatıyla verdiğri
bir miktar para da vardır. Ekhedoros onursuzca davranıp, bu görevi yerine
getirmez. Üstelik tanrı geceleyin kendisine görünerek, Pandaros'un para
gönderip göndermediğini sorunca, bunu inkâr da eder. Bir tek, dövmelerin
temizlenmesine ilişkin dileğini belirtir. Asklepios, Pandaros'un tapınağa
adadığı çatkıyı, bu kez Ekhedoros'un başına bağlar ve sabah çıkarttıktan
sonra kutsal havuzda yansısına bakmasını buyurur. Ekhedoros tanrının söylediği
gibi yapar. Sabah görür ki, çatkı temiz kalmıştır, ama alnındaki dövmelere
şimdi Pandaros'unkiler de eklenmiştir.
Bu belgeler rahipler tarafından derlenip yayımlanmıştır,
dolayısıyla şifaya kavuşmuş hastaların adak yazıtları kadar gerçekçi değildir.
Yine de bunları uydurma sayacak kişi dikkatli olmak zorundadır. Epidavros'a
gelen, elinden sakat birisi böyle bir gaflette bulunmuştur. Bir yandan
kutsal alanda yürüdükçe, bir yandan da yazıtları okuyup homurdanmış, hiçbirine
olanak bulunmadığını söylemiştir. Asklepios onu inandırmak için, sakat
elini şifaya kavuşturmuş, fakat lanetini de eksik etmemiştir. Adam artık
hep "Kuşkucu" adıyla anılacaktır. Bu vaka da bir sonraki stele yazılarak,
belgeler arasındaki yerini almıştır.
İşte Asklepios kültü böyle bir görünüm çiziyordu;
yarı batıl, yarı bilimsel. Ama sonuca, ister kendi kendine telkin veya
inanç yoluyla, isterse tıbbi tedaviyle, nasıl ulaşılırsa ulaşılsın, kültün
büyük ölçüde revaç bulduğu kesindi. Bunun nedenlerinden biri, tanrı ile
yakın kişisel ilişkiye girilmesiydi. Asklepion yalnızca bir sağlık kurumu
değildi; bir hastaneye ise hiç mi hiç benzemiyordu. Asklepion kamusal ve
dinsel bir kutsal alandı; sağlıklı veya sağlıksız, yurttaş veya yabancı,
herkese açıktı. Tanrı tarafından öğütlenen, ama vakurluğuna yakışmayan
bazı tedavilerin izleyiciler önünde uygulandığını ve onlara eğlence kaynağı
olduğunu, bize birçok kez anlatır Aristides.
Doğal olarak, hastaların hepsi bir gecede ya da birkaç
günde şifa bulmuyordu, çoğunlukla uzun süreli ziyaretler gerekiyordu. Olağan
süre bir yıldı. Bu süre içinde hastaların nerede kaldıkları bilinmemektedir.
Ciddi hastalıklar sağaltım yerinde kalınmasını zorunlu kılar, ancak kazılar
kesinkes bu amaç için tasarlanmış herhangi bir yapıyı ortaya çıkarmamıştır.
Hareket ettirilemeyen hastaların belki uyku odasında kalmasına izin veriliyordu.
Öte yandan, rahatsızlıkları o denli ciddi olmayanları can sıkıntısından
kurtarmak amacıyla, birtakım çözümler düşünülmüştü. Kutsal alanda hem bir
tiyatro, hem de bir kütüphane vardı. Gerçek şu ki, can sıkıntısı burada
bir sorun olamazdı. Kutsal alan her gün hastalar ve ziyaretçilerle biraz
daha kalabalıklaşıyordu. Bilginleri, Galenos ve diğerleri gibi hekimleri,
her biri ardında bir dinleyici topluluğuyla bir aşağı bir yukarı yürürken
ya da iyiliksever bir rahibi bir topluluk ile rahatça kaynaşırken ya da
hastaları kendi aralarında sohbet ederken gözümüzün önünde canlandırmamız
hiç güç değildir. Köleci bir toplumda boş zaman çoktu ve Yunanlılar bunu
nasıl değerlendireceklerini iyi biliyorlardı; hiçbir Yunanlı, yanında tartışacak
biri bulunduğu sürece, sıkılmazdı.
Galenos
Bergama'da
130 yılı civarında doğan Galenos, o dönemlerin en önemli hekimlerini bir
araya toplayan sağlık yurdunda (Asklepion) tıp eğitimi görmüştü. Antikçağın,
Hippokrates'ten sonraki en büyük hekimi kabul edilen Galenos, Bergama'da
yıllarca çalışmış, gladyatörleri tedavi ederken insanın anatomisini iyice
tanıma fırsatı bulmuş, hekimlik deneyimini arttırmıştı. Damarların hava
değil sıvı taşıdığını, kasların tek tek değil takım hâlinde görev yaptığını,
göğüs kaslarının solunumdaki rolünü, kalp atışları ile nabız arasındaki
lişkiyi açıklamış, omuriliği zedelenen bir canlının felç olduğunu saptamış,
sinir sisteminin önemini ortaya koymuş, sindirim ve boşaltım sistemlerini
incelemişti. Hippokrates'in koyduğu hekimlik kurallarına, bugün bilinen
şeklini veren de Galenos'tu. Hekimlikte Hippokrates'in koyduğu ve onun
zamanına kadar uygulanan kuralları tersine çevirerek, “temel düşünce insanlığa
hizmettir; hekim yalnız dostu değil düşmanı iyileştirmek için de elinden
geleni yapmakla yükümlüdür” şeklinde yerleşmesini sağlamıştı. Deney ve
incelemelerini içeren, ancak çoğu kayıp olan kitapları 9. yüzyılda Arapçaya
çevrilmişti. Eserlerinin Batı dünyasına ulaşması ise bu Arapça çevirilerin
12. yüzyılda Latinceye çevrilmesiyle oldu. Günümüzde eczacılığın bir dalı
(Pharmacie Galeniqe) onun adını taşıyor.
Bergama Müzesİ
Bergama Arkeoloji Müzesi, ilk olarak 1924 yılında Bergama
Akropolü'nde, müze deposu olarak kurulmuş, 1936 yılında yeni binasında
ziyarete açılmıştır. Müze, bir iç avlunun etrafını çeviren iki sundurmadan
ve iki salondan ibarettir.
Müze girişinde, soldaki birinci sundurmada, Helenistik,
Roma ve Bizans devri mimarî eserleri, (sütun başlıkları, saçak ve konsoltaşları,
kabartmalar, pervazlar, friz ve direk araları v.s.) kadın ve erkek heykelleri
ile Bergama Zeus Sunağı maketi yer almaktadır. Birinci sundurmadan hole
buradan da soldaki salona geçilir. Bu salonda, çoğu Bergama Akropolü'nden
getirilen Helenistik devir mermer heykelleri, mimarî parçalar, kabartmalar,
vitrinlerde de pişmiş topraktan heykelcikler, çanak çömlek ve parçalan,
cam eşyalar, kandiller, paralar ve daha başka küçük eserler sergilenmektedir.
Müze holünde Bergama Akropolü ve Asklepion’dan getirilmiş
heykellerle, küçük buluntular vardır. Holün sağındaki ikinci salon, yine
Akropol ve Asklepion’dan getirilmiş heykel ve büstlere aynlmıştır. Salonun
zemininde Bergama'da bulunmuş bir mozaik görülür. İkinci salondaki vitrinlerde
Roma devri tunç ve fildişi eserler, mermer heykelcikler, Bizans ve Osmanlı
sikkeleri sergilenmiştir.
Müze girişinin sağındaki ikinci sundurma, M.Ö. V.
yüzyıldan M.S. III. yüzyıla kadar olan kitabelere, kabartmalara, mermer
heykellere, şeref levhalarına, adaklara, mezar stellerine ayrılmıştır.
Müze avlusunda, zafer heykelleri ile güneş saati yer almaktadır.
Bergama’da ayrıca bir de Etnografya Müzesi bulunmaktadır.
Bu müzede, Bergama ve çevresinden derlenmiş, kadın ve erkek giyim eşyaları,
süs eşyaları, uçkur peşkir, yağlık, bohça, kese, çorap gibi el işlemeleri,
Bergama dokumacılığına ait eserler ve çeşitli etnografik malzeme bulunmaktadır.
ASSOS
NEKROPOL
Şehrin batı kapısına 300 m kala yol ikiye ayrılır.
Bir kolu batı kapısının üst başındaki küçük kapıya gider, diğer ana kol
ise iki tarafı kuleli görkemli kapıdan kente girer. Bu yolların iki yanı
Roma çağında kimi teraslar üzerinde, kimi çevresi güzel yontulmuş taşlarla
örülü duvarlarla çevrili mezar anıtlarıyla doluydu.
Eski çağın kentlerinde mezarlıklar kentin dışında
ve genellikle yolun kenarında olurdu. Kente gelenlerin herbiri bir anıt
olan mezarları görsün, selamlasın diye.
1884’ te kazıların sona erişinden sonra geçen zaman
içinde, ortaya çıkarılan mezarların tümü tahrip olmuştur. 1981’de yeniden
başlayan çalışmalar ile birlikte eskilerinin de onarımına girişilmiştir.
Assos’ un iki nekropolü vardır. Birincisi ve asıl
önemli olanı batı kapısına giden taş döşemeli yolun iki tarafına oturtulmuş
Batı Nekropolü, diğeri doğu kapısı önündeki Doğu Nekropolü’ dür. Batıdakinde
sıkça küp içine gömme yöntemi görülmektedir. Bir küp içine ikili gömme
de yapılabilmekteydi.
Batı Anadolu’ da M.Ö 6. yüzyılda çok rastlanan yakarak
(kremasyon) gömme tekniği Assos’ ta da görülmektedir. Kazılar sırasında
ölü küllerinin içine konduğu urna adı verilen çömleklere çokça rastlanılmştır.
Ortaya çıkarılan bu örnekler Çanakkale Müzesi’ dedir.
GYMNASION
M.Ö. 2. yüzyılda inşa edilmiş bu Gymnasion, 40 x 31
m boyutlarında bir palaistra (açık spor alanı) ve çevresini saran
sütunlu portiko’ların gerisindeki ders, soyunma ve yemek odalarından
oluşan basit bir yapıydı. Palaistranın, kuzey, güney ve batı kenarları
portiko ile, doğu kenarı ise bir duvarla çevrili idi. Portikoların bazalttan
yapılmış sütunları monolithtir. Kuzey portikosuna ait arşitrav yazıtlarından
bu portikonun M.Ö. 1. yüzyılda yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. 4,92
m genişliğindeki bu portikonun gerisinde, önünde bir çift sütunu olan Ephebeion
(kapalı
dershane) bulunmaktaydı. Kuzeydoğu köşede de 8,50 m çapında bir yıkanma
yeri yapıya eklenmişti. Gymnasion’a ana giriş anayola açılan güney cephededir.
3 basamaklı yarım daire merdivenle birlikte bir koridorla güney portikoya
ulaşılıyordu. Ayrıca batıdan da giriş vardı. Ders odaları tek katlıydı.
Ana girişin sağında diagonal düzenlenmiş bir portiko ile 4 odanın işlevleri
tam olarak anlaşılabilmiş değildir, ama gymnasiona aittirler. Assos’ta
su daima bir sorun olduğu için palaistranın döşemesi altında bir de sarnıç
vardı. Sarnıç, kayadan oyulmuş ama üzeri sonradan taş örgü tonozla örtülmüştü.
Doğu ucundaki merdivenlerden inerek kova ile su çekilir ve yıkanma odalarına
taşınırdı. Hem su taşıma işi, hem de odalarla spor alanının temizlenmesi
işi öğrencilerin görevi idi. Büyük sınıftaki öğrencilerse, küçük sınıfların
yaptığı işi denetlerdi.
Paidagogos denen eğitmen – dadı karışımı görevliler
öğrencileri konutlardan gymnasiona götürürlerdi. Okulda dersler, öğleye
kadar öğreticilerin gözetiminde güreş, boks, disk ve cirit atma, uzun atlama
ve bir stadia (200 m) koşu çalışmalarıyla geçerdi. Bu çalışmalardan önce
vücutları saf zeytinyağı ile yağlanırdı. Çalışmadan sonra striglis
denilen, tunç ya da demirden yapılmış bir aletle kum ve toprağı sıyırır,
sonra yapıya sonradan eklenmiş olan kuzey uçtaki hamama giderlerdi. Temizlik
mermer kurnaların başında yapılırdı.
Okulda öğleden sonra dil ve gramer, güzel konuşma,
coğrafya, matematik, felsefe ve müzik dersleri olurdu. Matematik ve müzik
eğitimi bu çağda spor kadar önemli bir yer tutmaktaydı. Dersler güneşin
batmasıyla sona ererdi.
Gymnasionun yöneticisi Gymnasiarkhos ünvanını taşır
ve altın bir taç ile onurlandırılırdı.
M.S. 6. yüzyılda, Bizans döneminde bu gymnasionun
ortasına bir kilise inşa ederek Aristo’nun okulunu tamamen ortadan kaldırdılar.
Kilise için gymnasionun yapı malzemesi kulanılarak yapı harap edilmiştir.
AGORA
Assos’ta kent meclisine üye olabilen özgür, varlıklı ya da eski soylu aile erkekleri öğlene doğru agoraya inerlerdi. Bu kentte de agora şehrin kalbiydi. Helenistik Çağ’ın sonlarına doğru yapılan Assos agorası külliye olarak da nitelendirilebilir. Batı yanında küçük bir tapınak, doğu yanında bouleuterion, güneyinde de hamam yeralır. 4000 m2 büyüklüğündeki alanın kuzey ve güneyi iki stoa ile sınırlandırılmıştır.
KUZEY STOA
115.5m X 12.42m boyutlarında iki katlı bir yapıdır. Yapıya beş basamakla çıkılmaktadır ve ilk katta bulunan bir sıra dor sütunu ikinci katı taşımaktadır. Içte ise yapıyı boylamasına iki sahana ayıran 20 sütun bulunur.Yapının daha çok güneşten ve yağmurdan korunmak için olduğu düşünülmektedir. Bugün duvar yüzeyinde görülen 40X50 cm boyutlarındaki delikler ikinci katın ahşap taban kirişlerinin girdiği yerlerdir.
GÜNEY STOA
Güney stoa daha küçük ve çok katlıdır. Bodrumu ve su haznesi katı ile birlikte dört kattan oluşur. Bodrumun güneye bakan kısmının önü açıktır, tabanı da su deposudur. Sarnıçlardan biri 41.60x2.75 diğeri 14.85x2.37 m boyutlarındadır. Sarnıçların taş kanallaarla Roma Çağı hamamına su bağlantısı vardır. 69 m uzunluğu 12 m derinliği olan yapının en üst katı agora düzlüğünde tek kat görünümündedir. Altındaki ara kata içeriden batı köşedeki taş merdivenlerden, dışarıdan doğudaki dış merdivenlerden ulaşılmaktaydı. Zemin ise öndeki koridorun gerisinde on üç odaya bölünmüştü. Bu odaların kazı sırasında bulunan su tesisatına dayanılarak yıkanma odaları olduğu düşünülmektedir.
HEROON
Güney stoanın batı duvarı dibinde taapınak cepheli bir mezar anıtı yapılmıştır. 1881’deki kazılar sırasında bulunan bir yazıttan yapının kente yaptığı hizmetler nedeniyle Hephaistogenes oğulları Kallisteros ve Aristias’a Assos halkı tarafından kent içinde mezar yaptırma ayrıcalığının verilmesine dayanılarak inşa ettirildiği anlaşılmaktadır.
BOULEUTERİON
Meclis,
düzenli toplanarak yönetimle ilgili kararları verirdi. Temsilciler (prytan’lar)
arasından seçilen elli kişi sürekli görev yapar ve
prytaneion
denen devlet konuk evinde kalır, orada devlet hesabından yiyip içerlerdi.
Meclisin, elçi yollama ve kabul etme, vergi toplama,
memurları denetleme, donanma yönetimi ve maliye yönetimi gibi görevleri
vardı. ayrıca 500 drahmiye kadar ceza kesme yetkisine sahipti. Meclis üyelerinin
tiyatroda parasız giriş ve şeref koltuğunda oturma gibi ayrıcalıkları da
vardı.
Assos’un kent meclisi yaklaşık yüzelli kişiliktir.
Her kabileden (phyle’den) ellişer temsilci geldiği için kent devlete
bağlı üç yerleşim olduğu düşünülmektedir. Meclis yapısı 21 x 21 m boyutlarında
tek katlı bir yapıdır. Agora’ya doğru açılan beş kapısı vardır. İçeride,
ikisi kazılarda bulunabilmiş olan dört sütun çatıyı taşımakta idi. Meclis
üyelerinin oturduğu taş sıralar sağlam olarak ele geçmemiştir. Dor düzenindeki
cephe sütunları 63 cm, içteki, çatıyı taşıyan sütunlar ise 75 cm çapındadır.
Bouleuterionun güneyindeki agoraya giriş kapısının
yanında merdivenlerle inilen altgeçit, bir su haznesinde sona erer. Bu
kapının güneyinde de bir kapının kalıntıları vardır.
AGORA TAPINAĞI
Agoraya batıdan girişte bir podyum üzerinde 16.50x10 m boyutlarında prostylos bir tapınak yapısı vardır. M.S 5. yüzyıldan sonra küçük bir kiliseye çevrildiği anlaşılan yapının bugün ancak temelleri kalmıştır. buna rağmen pronaosu, naosu ve ön çıkış merdivenleri anlaşılabilmektedir. Tapınak büyük bir olsılıkla agora ile çağdaştır.
TIYATRO
Agoranın
batı kapısından aşağı inen taş döşeli yol önce hamamlara oradanda tiyatroya
ulaşır. Denize ve Lesbos adasına bakan tiyatro kent merkezinin güneyinde
doğal bir kayaya oyulmuştur.Yapım tekniği ve plan özellikleri bakımından
bir Roma Çağı tiyatrosudur. Büyük bir olasılıkla daha eskisinin yerine
yapılmıştır.
Kaveası iki diazoma ve 26 oturma sırasından oluşmaktadır.
Parados duvarlarında her iki tarafta da beşik tonozlu birer mekan vardır.
Bu iki odanın bilet ve kitap satışı ya da görevliler için yapıldığı düşünülmektedir.
Büyük olmayan skene zamanla genişletilmiştir. 19.14
m genişliği vardır ve iki katlıdır. Sahne yapısı üç odaya bölünmüştür.
Odalar birbirlerine kapılarla bağlanmışlardır. Cephede, klasik tiyatro
plan düzeninde çoğunlukla görüldüğü gibi ortadaki daha geniş ve yüksek
olmak üzere üç kapı vardır. Küçük kapılardan biri exodos, diğeri ise eisodostur,
ortadaki ise saraya giriş ve çıkışı simgeler.
Oyunculartın yeraldığı platform (proskene) 2.5 m genişliğindedir
ve bu alanı önde 12 adet yarım sütun taşımaktadır.
Koro ve müzisyenlerin bulunduğu orkestra 20.5 m çapındadır
ve bu düzlüğü oturma yerlerinden taş korkuluk ayırmaktadır.
5000 seyirci kapasiteli Assos tiyatrosu deprem sonucu
kaymış ve büyük ölçüde harabolmuş, sonraki yüzyıllarda da taş ocağı olarak
kullanılarak taşlarının çoğu sökülüp götürülmüştür.
GYMNASİON GÜNEYİNDEKİ KONUT ALANI
Kentin Roma çağına ait olan konut alanıdır. 1000 m2si
kazılmış olan alanda kuzeydoğu – güneybatı yönünde bir sokak ve onu dik
kesen, kuzeybatı – güneydoğu yönünde bir cadde vardır. Cadde geniş plaka
taşlarla döşelidir ve iki tarafında 90 x 110 m2 taban alanlı
dikdörtgen şekilli konutlar bulunmaktadır. Kuzeybatıdaki konutun avlusuna
büyük boyutlu taşlar döşenmiştir. Kuzeyinde de büyük bir sarnıcın kalıntısı
bulunmaktadır. Yapı katından gelen çanak - çömlek buluntularına göre konutlar
M.S. 1. ve 3. yüzyıllarda kullanılmışlardır. Daha sonra ise tahrip edilmiş
ve üzerlerine başka yapılar oturmuştur.
Güneydoğu köşedeki konutun batı duvarından çıkan bir
pis su kanalı da üstü örtülü olarak caddeye bağlanmaktadır.
Konutlar derleme taşlardan, çamur harcı kullanılarak
örülmüş ve 60 cm kalınlığındaki duvarlarla inşa edilmişlerdir. Çok özenli
yapılmamışlardır. Tek katlı yapılar olmaları büyük olasılıktır.
Sınırlı ölçüde de olsa ortaya çıkarılan bu bölüm,
kentin oldukça düzenli ve biribirini dik kesen bir cadde sistemine sahip
olduğunu göstermektedir.
DOĞU YAMAÇ EVLERİ
Doğu yamaçta yapılan sondaj kazısında teraslar halinde
ve yanaşık düzende inşa edilmiş konutlara rastlanılmıştır. Her konut iki
ya da üç odadan oluşmaktadır. Derleme taşlarla ve çamur harcı ile yapılmışlardır.
Eski Çağın insanları dışa dönük bir yaşam biçimi sürdükleri için konutları
genelde büyük özenli ve süslü değildi. Roma Çağına kadar villa fikri de
pek gelişmemişti. Evlerin birer küçük avluları vardı. Bir kanalizasyon
sistemi henüz saptanmamıştır. Sondaj kazılarında gün ışığına çıkarılan
konut eldeki kanıtlara göre en son M.S 6. yüzyılda kullanılmıştır.
Ayrıca akropoliste Athena Tapınağı çevresinde yapılan
temizlik sırasında hem kuzey hem de güney kenarda tapınağın stylobatını
çevreleyen bir dizi konutun varlığı ortaya çıkarılmıştır. Taş duvarlı,
döşemesi kireç harçlı ve tek kat olan bu konutlar kentin küçüldüğü ve artan
korsan saldırıları nedeniyle surlar içine çekilip akropolisi bir kale gibi
savunmaya hazırladığı evreye aittir. Akropolis çevresinde bugün görüle
ve bir bölümü restore edilmiş yarım daire ve kare planlı kuleler ve onları
bağlayan kireç harçlı sur duvarları da bu dönemde yapılmışlardır.
ATHENA TAPINAĞI
Assoslular M.Ö. 6. yy.da kentlerini geliştirirken iki
şeyi öncelikle ele almışlardı. İlk olarak kent surlarını inşa etmiş, sonra
da surların tepesinden kenti koruması altına alan tanrıçaları Athena’ya
bir tapınak kurmuşlardı.
Assos’un yerli taşından yapılan tapınak için akropolisin
yüzeyi düzeltilmiş ve yapı kuzeybatı - güneydoğu yönünde oturtulmuştur,
giriş cephesi ise Anadolu geleneğine uygun olarak doğuya bakar.
Yapının mimarlık tarihi açısından önemli bir özelliği
vardır. Öncelikle Anadolu’daki ilk ve tek Arkaik Çağ Dor mimari örneğidir.
Bunun yanında, Dor mimarisine kabartmalı friz ve süsleme elemanları ile
İon mimari öğelerinin katıldığı ilk örnektir. Ayrıca Opisthodomossuz tek
mekanlı iç bölümü ile de güçlü bir Anadolu mimarlığı etkisi taşımaktadır.
Tapınak dikdörtgen planlı bir iç yapı ile dışta onu
çevreleyen tek sıra sütundan oluşmaktadır. Doğu yönünde eski Hellen tapınaklarında
bulunması gereken altara rastlanmamıştır. Bu altarın Bizans çağında sökülüp,
yıkıldığı tahmin edilmektedir. Tapınak iki basamaklı bir krepise oturmaktadır.
Bu iki basamaklı yükselti doğuda bir podyum biçimini alır. Basamaklar 28
cm yüksekliğindedir ve rıht yüzeyine, kabartma olarak polygonal desen yapılmıştır.
Sütunların oluşturduğu sytlobat denen yüzey 30 x 14 metre ölçülerinde
ve 1/2.15 oranındadır. İç yapı 22 x 8 boyutunda ve 1/2.8 oranındadır. İç
yapı pronaos, yani ön oda, ve naos denen
kutsal odadan oluşur. Ön odanın iç genişliği 6.65m, derinliği 3.30 m’dir.
Girişte duvar uçları (anta) arasında iki sütun vardır. Bu sütunlar 91 cm
çapında ve 18 oluklu dor sütunlarıdır. Naos’a giriş 1.65 genişliğindeki,
çift kanatlı olduğu düşünülen bir kapıdandır. Naos’un döşemesi siyah ve
beyaz mermer parçacıklardan yapılmış dalga motifi ve zigzag çizgiler işlenmiş
bir mozaiktir ama bugün yerinde durmamaktadır. Yine eskiden kaide üzerinde
tanrıçanın heykeli bulunmaktaydı.
Duvar taşları sökülerek başka yapılarda kullanılmış
olduğu için bugün 66 cm kalınlığındaki Naos duvarının sadece yerdeki izi
kalmıştır. Yapıyı çeviren sütun sıraları 6 ve 13’er sütundan oluşmaktadır.
Toplam 34 sütunun 32’sinin başlığı bugün sağlam olarak bulunabilmiştir.
4.30 metre yüksekliğindeki başlıksız sütunlar, başlıkla birlikte 4.78 metreye
ulaşmaktadır. Sütun yüksekliği stylobat genişliğinin 1/3 ’üdür.
Sütunlar 60 cm’den 1.40 cm’e kadar değişen yükseklikteki
parçalardan oluşmaktadır. En alt çap 91 cm, en üst çap ise başlık altında
64 cm’dir. Sütunlar 16 olukludur, oluklar arası keskin sırt (arris)
stylobat kenarına dik gelmektedir. Sütunların arası, dar yüzlerde merkezden
merkeze 2.61 m, yanlarda 2.45 m’dir. Sütun sırası ile naos duvarı arası
pteroma geniş bırakılmıştır (3.30 metredir).
Sütun başlıklarının yastık kısmı (ekhinus)
M.Ö. 6. yy. başlarının basık yassı profiline sahiptir ancak her başlığın
profili diğerlerinden farklıdır. Bu da yapının farklı ellerden çıktığını
göstermektedir. Tüm Dor yapılarında olduğu gibi başlıklardaki boyun bilezikleri
(annulet) olasılıkla boyalıydı. Bunu gösteren boya izleri de bulunmuştur.
Sütun başlıkları üzerinde bağlayıcı ve taşıyıcı olarak
arşitrav vardır. Arşitrav blokları 2.40 ile 2.60 arasında boyutlardadırve
başlıkların merkez noktasında kenetle birbirlerine bağlanmışlardır. Arşitrav
üzerine ise Dor düzenine yabancı ve Anadolu mimarisine uygun kabartma frizler
işlenmiştir. (Frizlerde tanrıların ve yarı tanrıların öyküleri anlatılmaktadır.)
Her iki dar cephede de ortada karşılıklı iki sfenks kompozisyonun merkezini
oluşturur. Ondan sonra sol köşeden okları ile kentaur’ları vuran Herakles,
kaçan Kantaur’lar işlenmiştir. Sağ tarafta ise atlılar, ibadet eden figürler,
ve köşede tritonla döğüşen Herakles vardır. Diğer yanlarda ise geyiğe saldıran
aslanlar, ziyafet sahnesi (symposıon) gibi konular işlenmiştir.
Kabartmalı olmayan arşitrav bloklarının da bulunmuş olması, tüm üst yapıda
friz olmadığını gösterir.
Arşitrav üzerinde Dor düzeninin tipik öğesi olan trigliph’ler
yer alır. Trigliph aslında ahşap mimarlıktaki işlevsel bir öğenin taş mimarlıkta
süs elemanına dönüşmüş halidir. Her sütun üzerine bir anesi yerleştirilmiştir.
Aralarındaki boşluklar (metop) levhalar yerleştirilerek birbirleri
ile bütünleştirilmişlerdir. Tapınağın metop levhaları üzerine yaban domuzu,
kentaur, karşılıklı iki erkek figürü, Sphinks, atlılar, yarışan atletler
kabartma olarak işlenmişlerdi. Bir Aiol mimarlık öğesi olarak da metop
taçları Lesbos yaprağı motifi ile bezenmiştir.
Tapınağın alınlığında (pediment) kabartma ya
da bezeme yoktur. Üçgen alınlığın tepesinde spiral bezekli bir tepe akroteri,
alınlık uçlarında da sphinks veya grifon şeklinde köşe akroterleri vardı.
Yapının oturduğu düzlemden alınlığın uç noktasına kadar olan yüksekliği
12.50 m kadardır. Çatı örtüsü ise çok iyi kalıplanmış ve fırınlanmış boyalı
kiremitlerden oluşuyordu.
SARDES
Sardes Lidya Krallığı’nın başkentidir. Hermos (Gediz)
vadisi içinde, Tmoloslar’ın (Bozdağ) kuzey etekleri üzerindeki yalçın kayalıkta
kurulmuştur. Güçlü surlarla çevrili sitalde krallık sarayı ile öteki resmi
binalar olduğu anlaşılmaktadır. Aşağı kent stadelin batı ve kuzey etekleri
üzerindeki geniş alanda kurulmuştur. Kuzeyde saptanan kireç taşından anıtsal
teras duvarları bu yörenin Lidyalılar açısından önem taşıdığına ve resmi
karakterine işaret eder; ancak bunlar günümüze yalnızca parçalar halinde
kalabilmiştir. Ekonomik etkinlikler daha çok batı yakada, kenti bu yönde
sınırlayan Paktalos (Sart) çayı yöresinde toplanmıştır. Altın arıtma atölyeleri,
mücevherci dükkanları ve pazar yeri hep bu taraftadır.
Halka ait konutlar oldukça sade ve yoksul görünümlüdür.
Taş temel üzerinde yükselen kerpiç duvarlar sazdan bir damla örtülüydü.
Çok basit türde tek hücreli olarak inşa edilmişlerdir. Boyutları 8.00*3.20m
civarında olan hücreler dikdörtgen planlıdır. İç bölünme ev halkınıın gereksinimine
göre ayarlanmıştır ancak arada belirgin bir bölme duvarı da yoktur. Tavana
asılan bir perde benzeri bir şeyle bölme sağlanmıştır. İçerde kiler bölümü
ile ocak ve fırına yer verilmiştir. VI. yy’ın ikinci yarsında konutların
duvarları dıştan boyalı kabartmalarla süslü, pişmiş toprak levhalarla kaplanmaya,
çatılar da kiremitle örtülmeye başlanmıştır. Sardes aşağı kenti önceleri
sursuzdu. VII. yy’ın ilk yarısı içinde Kimmerler’in yağmalarına sahne olan
Sardes, VII. yy’ın ikinci yarısı içinde 20 m kalınlığında ve yüksekliği
10 m’yi aşan bir surla çevrildi.
Kralın nekropolü 4-5 km kuzeyde, Marmara (Gygaie)
Gölü’nün güney kıyılıarında, halkın gömü alanı ise Paktalos Çayı’nın hemen
batısındaki yamaç üzerindedir. Kral ve Kraliçe’nin gömüldüğü nekropolde
irili ufaklı 150 kadar tümüslüsten üçünün krallara ilişkin olduğu düşünülmektedir.
335m çapında ve 61m yüksekliğindeki biri, Anadolu’daki benzerlerinin en
yükseğidir. Bu anıtın küçük gömü odası zaman zaman ağırlıkları 16 tona
ulaşan, özenle işlenmiş mermerleşmiş kireçtaşı bloklarından yapılmıştır.
Mezar odalari taştan inşa edilmiş, önüne bir giriş ve kapı eklenmiş, son
olarak da yığılan toprağın yanlara doğru kaymaması için tepenin çevresine
taştan bir duvar örülmüştür.
Halkın
gömüldüğü Paktalos Çayı’nın batı yakasıındaki küçük mezarların girişleri
basamaklar ve kabartmalı stellerle belirtilmiş, üzerlerine de küçük bir
tümülüs olacak biçimde toprak yığılmıştır. Çoğu Lidya Krallığı sonrasına,
Pers egemenliği dönemine ait bir, iki ya da ender olarak üç odalı bu mezarlarda
cesetler genellikle kayaya oyulmuş tekneler ya da ahşap mobilyaları taklit
eden oyma bacaklı sedirler üzerine bırakılmıştır. Bu tür mezarlar bir aile
için yapılmış ve bu yüzden de zaman zaman açılacak biçimde düzenlenmişlerdir.
ARTEMİS TAPINAĞI
Sardes’teki günümüze kadar iyi durumda korunmuş yapılardan biridir. Tapınağın kalıntıları Bozdağ sırtlarıyla akropol arasındadır.
Artemis Sunağı
Sardes’teki orjinal Artemis tapınağı MÖ 300 lerde inşa
edilmiştir. 21*11m boyutlarındaki pembe kumtaşı sunak, tapınağa batıdan
bağlıdır.
Sunak Midas şehrindeki ve Alacahöyük yakınındaki Kalehisar’daki
Kybele’ ye adanmış sunaklara benzemektedir. Zaten bu sunağın da Kybele’
ye ait olduğu düşünülmüş ancak kazılarda çıkarılan çok sayıda Yunan ve
Lidce yazıtın, tapınağın Artemis’ e ait olduğunu kanıtlaması şaşkınlık
yaratmıştır. (Herodotos’a göre; MÖ 499 yılında Perslere karşı düzenlenen
Ionia Ayaklanması sırasında Sardes yıkılıp yağmalanır ve yöresel tanrıça
Kubaba (Kybele) ‘ya ait tapınak da ortadan kaldırılır).
Artemis tapınağı üç aşamadan geçmiştir. Birinci devirde
Batı’ya bakan 23.00*67.52 m boyutlarında uzatılmış arkaik bir cella, kare
bir pronaos ve dar bir opisthodomostan oluşmaktaydı. Dipteros şeklinde
yapılmak istendiği düşünülmüştür. Naos’un batısında 21x11 m boyutlarındaki
Artemis Sunağı bulunmaktadır.
İkinci devirde (MÖ 2.yy’ın ikinci yarısı) Tapınak
pseudo dipteral amphiprostylos şekline çevrilmeye çalıışılmış ancak tamamlanamamıştır.
Peristesis bu dönemde yapılmıştır. 13 sütun doğu tarafına dizilmiştir.
Böyle devam edilseydi 8*20 sütunlu bir pseudo dipteros olması gerekirdi
ancak ophisthodomostaki 2 sütun daha öne alınmış ve 4 tane sütun daha inşa
edilmiştir. Böylece 6 sütunluk bir prostyle yaratılmıştır.
Üçüncü devirde ise daha önceki devride yarım bırakılmış
kısımlar tamamlanmıştır. Tapınak ikiye ayrılmış, doğu kısmı, Antoninus
Pius’un karısı Faustina I’e adanmış bir ibadet yeri olmuştur.
MS 4.yy’dan sonra tapınak bir kiliseye çevrilmiştir.
AKROPOL
Burada bulunan eserlerin bir kısmı MÖ 7.yy Yunan ve
Lidya çömleği olsa da en çok Bizans dönemine ait yapılar bulunmuştur. Akropolün
merkezindeki Hellenistik döneme ait mermer kule Antiochus III tarafından
yaptırılmıştır.
GYMNASIUM-HAMAM KÜLLİYESİ ve MERMER AVLU
Yirmiüçbin metrekareden (2.27 hektar) fazla bir alan kaplayan bu anıtsal külliye, antik kentin en işlek ve merkezi kesiminde yerlemiştir. Binanın güney cephesi bir sıra dükkanla beraber mermer sütunlu geniş bir caddeye açılıyordu.
Roma hamamının tonozlu mekanları Hellenistik devrin
sütunlu gimnaz ve palestrası birleşerek “hamam-gimnaz” diyebileceğimiz
yeni bir mimari türü ortaya çıkarmıştır ki Sardes külliyesi bu türün en
gelişmiş örneklerinden biridir. Sardes Hamam-Gimnazı’nın doğu yarısını
kaplayan sütunlarla çevrili palestra gimnaz faaliyetleri içinidir; batı
yarının tonozlu salonları ise hamam kısmıdır. Külliye’nin ana girişi palestranın
doğusunda ve binanın ana ekseni üstünde üçlü bir kapıdandır; bu eksenin
batı ucundaki iki katlı, sütunlu, çok zengin bir cephe düzeni oluşturan
dikdörtgen mekanı Mermer Avlu olarak adlandırıyoruz.
Mermer Avlu’nun külliye içerisindeki yeri, sütunlu
mimarinin sembolik anlamı bakımından çok önemlidir. Roma hamam ve gimnazlarında
bu tür salonlar genellikle İmparator kültü ile ilişkilidir. Bu mimari aynı
zamanda Roma tiyatrosunun sahne dekorundan esinlenilmiştir. Belki Mermer
Avlu dekorasyonunda -özellikle doğu sütunları başlıklarında- yaygın olarak
işlenen Dionysos teması bu ilişkiyi anımsatmak içindir.

KYZİKOS
Coğrafi Konumu
Kyzikos şimdinin Kapıdağ yarımadasıdır. Antik Kyzikos
kenti ise yarımadanın karayla birleştiği boyun bölgesinde kurulmuştu. Ancak
1063 ‘teki bir deprem şehri altüst etmiştir.
Düzler ve Hadrian ‘ın Zeus tapınağı Sağ alt tarafındadır.
Bandırma körfezinin eski adı da Kyzikos körfezidir. Boyun bölgesinden başlayıp
sahil boyunca ilerelersek, karşımıza sonradan kurulmuş yeni şehir, Ermeni
kasabası, Pereamos ve Mihaniona çıkar. Yarımadanın kuzey kıyısında Kastel,
Diabati, Lagada, Katatopu, Bathy, Drakounta ve en uçta Hamaki kasabaları
vardır. Kıyıdan devam edersek sonunda güney kıyıda Artaki ile karşılaşırız
ki bugünün Erdek’I ve katşısında Kera adasıdır.
Tüm yarımadadaki tek Türk kasabaları Hamamlı ve Koukoru’dur.
Artaki 8500 Yunan ve 200 Türk’tan oluşuyordu ki Ticaret tamamen Yunanlıların
elindeydi.
Kyzikos’un Tarihi, Kuruluşu
Kyzikos 2000 yıldan fazla süredir tarih sahnesindedir
ve tüm Marmara’ya, Çanakkale’ye ve civar iç bölgelere hakim olmuştur. Kyzikos’un
ilk sakinleri Doryalılardı. Bursa’nın Olimpus’unun yanında yaşıyorlardı.
Batıya göç ettiler ve yerli halkla kaynaştılar. Bu bölgeye Dolonya deniyordu.
Mitolojik kaynaklara göre şehri, tanrı Apollo’nun
oğlu olan Kyzikos kurmuştur. Başka bir inanışa göre, tanrı Apollo ve Stilbis’in
oğulları Areas, Thessaly’den Hellespont’a göç etti. Orada Eniti ile evlendi
ve çocukları Kyzikos doğdu. Sonuç olarak Kyzikos’un kuruluşu hep ilahi
nedenlere bağlanmıştır.
Şehrin ilk adı Dolionisti. Ancak iyi yürekli kral
Kyzikos’un bir gece yanlışlık sonucu trajik ölümünden sonra şehrin adı
Kyzikos’a çevrildi. Kyzikos’un güzel karısı çok ağladı ve sonra intihar
etti. Halk da onun onuruna bir kaynağa onun adını verdi.
Tarihsel Gelişimi
M.Ö. 750 yılında Kyzikos, kolonileşen Miletlilerin
toprağı olmuştur. Koloni alanlarına Karadeniz de dahildi. Sonraki dönemlerde
Kyzikos, Çanakkale-İstanbul boğazları arasına egemen olmuştur.
Kyzikos, Yunan tarihinde önemli rol oynar. Perslere
karşı önemli savunmalar yapmıştır. Med savaşlarından sonra bağımsızlığını
kazanan Kyzikos, Atinalılar ve Ispartalılar tarafından istenilen bir yer
olmuştur. Büyük İskender zamanında tüm Yunan şehirleri gibi, Yunan imparatorluğuna
bağlanmıştır. Daha sonraki yıllaeda da Kyzikos, komşu Pergamon krallığıyla
iyi ilişkilerini sürdürmüştür. Hatta Pergamon kralı Attalos, karısını Kyzikos’tan
almıştır. Adı Apolloniada olan bu kraliçenin çok temiz ve iyi bir hristiyan
olduğu için sade vatandaşlıktan kraliçeliğe yükseltildiği anlatılır. Ölümünden
sonra oğulları, ona bir tapınak yaptırmışlardır.
Kyzikos, Roma imparatoluğu sırasında federal bir şehirdi.
Sonra da birçok ayrıcalığın sahibi olmuştur. Bunlar:
1) Devamlı bir Romalı gözetmenden muaf tutulmak.
2) Roma mahkemesinin karar yetkisinin olmaması.
3) Roma’ya hiçbir şekilde vergi vermemekti. Bunların
yanında Roma, toprak da vermiştir. En iyi zamanlarsa Hadrian zamanlarıdır.
Hadrian, tüm Roma şehirlerine eserler yaptırmıştır. Zeus tapınağı en ünlüsüdür.
Kyzikos’ta yaptıklarından dolayı Hadrian olimpiyatları düzenlenmiştir.
Kyzikos’un Yapıları
Kyzikos en güzel Yunan şehirlerinden biri olarak gösterilir.
Her tanrının ayrı bir tapınağı vardır, hepsi birbirinden güzeldir ve şehrin
koruyucuları gibidirler. Nasıl Atina’daki Zeus tapınağının yapını 300 yıl
sürdüyse, Kyzikos’taki Zeus tapınağı da çok uzun zaman almıştır ve eğer
Hadrian büyük miktarda Roma hazinesinden harcamasaydı zamanında bitirilemezdi.
Diğer tapınakların çok geniş tasvirleri yapılmamıştır. Tapınaklar yanında
devlet binaları da yapılmıştır. Bunlar, mahkeme binası,başkanın binası,
amfitiyatro ve jimnazyumdur. Tüm şehir parlak mermer binalarla doludur.
Kyzikos’ta ayrıca, savaş zamanları için ve ithal etmek
üzere şarap, yağ, buğday depoları yapılmıştır. Buğdayı uzun süre tutabilmek
için özel bir yöntem buldukları da belirtilmektedir. Ayrıca silah yapım
fabrikaları da vardır.
Festivaller
Kyzikos’un Afrodit’i şimdi bir Alman müzesindedir. Kyzikos’da tüm tanrıların adına günler düzenlenmiştir. Özellikle de Kibele’nin. Apollo’nun onuruna da günler düzenlenmiştir. Büyük festivaller ve oyunlar, önce Kyzikos’un kahramanları için sonra da Hadrian ve Loukoulos için de düzenlenmiştir. Festivallere tüm gençler katılmaktadır.
Kültür Birikimi
Mimarinin yanında Kyzikos birçok erkek ve kadın tarihçi, filozof, gök bilimci, matamatikçi, fizikçi, mimar, müzisyen, heykeltraş, ressam ve Yunan olimpiyatlarında büyük başarılar kazanan atletler yetiştirmiştir. Kadınların da olması ilginçtir. Bizans zamanlarında Kyzikos, Constantinapol’un savunmasında önemlidir ve sonra da Katedral olmuştur. 443 yılında bir depremle yıkılan şehir, 1060’da bir başka depremle tam anlamıyla yerle bir olmuştur.
Ekonomik Gelişme
Kyzikos, Marmara denizinin merkezinde olduğundan ticaretin
de merkezi konumundadır. Liman faaliyetleri çok yoğundur ve ticaret en
fazla Karadeniz bölgeleriyle yapılmaktadır. Yün, zeytin yağı, şarap satılıyor;
bal,tuz alınıyordu. Aristo, Kyzikos’un insanlarına yaptığı bir konuşmada
‘Bu şehrin konumu, Tanrı’nın bir lütfu’ demiştir.Gerçekten de Akdeniz ve
Karadeniz’den çıkan gemiler buradan geçmek zorundalardı. Bu da Tanrı’nın
lütfuydu.
ALEXANDRİA TROAS
Alexandria Troas, M.Ö. 4. yüzyılın sonlarına doğru
(310 – 312 arasında) Büyük İskender’in buyruğuyla Antiganos tarafından
Sigia denilen yerde kurulmuş ve Antigoneia adını almıştır. Şehir Colonea,
Larisa ve Hamaxitus gibi Midilli şehirleri ile daha içerideki Naendreia,
Cebren ve Scepsis şehirlerini egemenliği altına almıştır.
Başlangıcında geniş olarak kurulan şehir kıyıdaki
yapay limandan başlayıp doğuda, deniz seviyesinden 100 m yukaridaki tepeye
kadar devam eder, ve şehir surları tahminlere göre 1000 ar
( 1 ar = 0.404 dönüm ) kadar alanı kapsar.
Kent, Scepsis şehrinin bağımsızlığını kazandığı İpsus
savaşından sonra Alexandria adıyla Lysimachus tarafından yeniden kuruldu,
ve Hellenistik çağda önemli bir şehir olarak yerini aldı. Bu çağda Alexandria,
merkezi İlion’daki Athena tapınağında bulunan 9 şehirlik birliğe dahil
edildi. (Diğer şehirler ; İlion, Dardanos, Scepsis, Assos, Abydos, Lanpsacu,
Gargara, Parium.)
Şehir daha sonra imparatorluk zamanında, M.Ö. 12’de
Roma Askeri kolonisi haline geldi. Daha sonra Bizans zamanında kentte bir
psikoposluk bulunmadığı bilinir. Piri Reis, müslüman hakimiyetine girdiği
zaman bazı Hristiyanların kentten ayrıldıklarını söylese de erken Hristiyanlık
dönemi sikkelerinden başka bir şey bulunamamıştır.
Kentin modern ismi “Eski İstanbul” Piri Reis tarafından
1520’lerde telaffuz ediliyordu. Ancak Piri Reis kentin Yunanlılar tarafından
“Troya” diye bilindiğini anlatır. Ayrıca 1700’lü yılların kaynaklarından
kent Troas, Troada ve Troy diye de geçer.
Belon’a göre ise (1546), su yokluğu ve pislik yüzünden
asıl yerleşimde kimsenin yapamadığından, ancak yakınlarda Yunan, Türk ve
Arapların varlığından sözedilmiştir.
Alexandria Troas başlarda yapay limanı sayesinde güçlü
ve zengin bir ticaret kenti olmuştur. Ancak bu özelliği, yani deniz yolu
üzerinde olması, ayrıca onun yıkımını da sağlamıştır. Yapı tarzları götürülmüştür.
Örneğin 16. yüzyılın başlarında Sondys and Coryate adlı gezginler bir zamanlar,
İstanbul’a yapı taşı olarak malzeme taşınmış olduğunu, ayrıca bu işlemin
o gün için günlük olarak devam ettiğini söylemişlerdir. Yani kalıntıların
yağmalanması sistematik olmuştur. (Dalaway’e göre Selimiye ve Süleymaniye
Camilerinin sütunları buradandır.) 20 yıl sonra Stochave adlı bir başka
gezgin ise günde 2 geminin düzenli olarak gelip, Sultan Ahmet Cami’nin
yapıldığı taşların taşındığını anlatır. Hobhouse ise 1810 kışındaki depremden
sonra Herodes Atticus’un Hadrian döneminde yaptırdığı hamamın (Herodes
Hamamı) yıkıldığı ve kalıntılarının 2 yıl bile geçmeden götürüldüğünü anlatır.
Ayrıca Kaptan Hasan Paşa’nın sütunları keserek demir yerine taştan gülleler
yaptığı da bilinir. Aynı şekilde yine Heodes Atticus’un yaptırdığı tiyatro
ve su kemerlerinden de eser kalmamıştır. Sonuç olarak Osmanlı’nın, özellikle
İstanbul’un bu kenti taş deposu olarak gördüğü ve kullandığı anlaşılmıştır.
APOLLO SMINTHEUS TAPINAĞI
Apollo Smintheus Tapınağı Biga yarımadasının güneybatı
ucunda, Çanakkale ili sınırları içinde, eski adıyla Külahlı olarak bilinen
Gülpınar beldesinde yer almaktadır. Jeolojik açıdan bölge bir “Volkanik
Plato” olarak belirlenebilir.
Apollo Smintheus tapınağı beldenin kuzey batısı ile
kuzey doğusu arasında kalan vadinin başlangıç eteklerinde 'Bahçeleriçi'
olarak adlandırılan mevkiide yer alır. Su yönünden zengin olan bu yöre
yeraltı kaynak suları ile beslenmekte, büyük olasılıkla antik çağlarda
oluşturulan yeraltı kanalları ile ana merkeze aktarılmaktadır. Tapınağın
yapıldığı Hellenistik çağda da yörede suyun bol olması Apollon kültünün
bir simgesidir, çünkü tanrı Apollon kehanette bulunmak için her zaman suya
gereksinim duymuştur. Tapınağın bu alanda kurulmuş olması da bu nedenle
olmalıdır.
Jean Baptista Le Chevalier 1785 yılında Lektum-Babakale'den
Alexandria Troas'a giderken tapınağın toprak üstünde kalan kalıntılarını
görmüş ve arkeoloji dünyasına ilk kez Apollon Smintheus Tapınağını duyurmuştur.
1853 yılında yöreye harita çalışması için gelen Ingiliz Amiral R.N.Spratt,
Tuzla'dan Gülpınar'a gelirken 'Öküzbaşı Mevkiinde rastladığı yöre halkının
verdiği bilgiler ışığında tapınağın kalıntılarına ulaşır. Spratt bulduğu
yapının Apollon'a ait, Ion düzeninde yapılmış önemli bir kutsal alan olduğunu
görür. Tapınak alanında gördüğü bir yazıt aracılığı ile tapınağın Fare-Smintheus
kültüne ait olduğunu bilim dünyasına duyurur.
Spratt'dan sonra R.P.Pullan yöreye 1861 yılında gelir
ve kazı yapma kararı alır. 1866 yılında kazılara başlar ve ekim-kasım ayları
boyunca tapınakta çalışır. Pullan bu çalışmalarını 'Society of Diletantti'
cemiyeti adına yürütür. Spratt'dan sonra Apollo Smintheus tapınağını bilimsel
olarak arkeoloji dünyasına sunar. Pullan'dan sonra yöreye gelenler hakkında
bilgilerimiz azdır. H.Schliemann, Külahlı-Gülpınar köyünden söz ederken
Post-Homeric Chrysa olarak adlandırır. Daha sonra 1900'lü yılların başında
Troas-Çanakkale bölgesinde Leaf-Hasluck'un ziyaretleri, Troas için bizlere
tarihi ve coğrafi açıdan sağlıklı bilgiler sağlar.
1866 yılında yapılmış ilk kazılardan sonra tapınak
yüzyıl boyunca unutulur. 1966 yılındaki H.Weber'in araştırması ile tapınak
tekrar hatırlanır. 1971-73 yılları arasında Çanakkale Arkeoloji Müzesi
yörede sondaj çalışmalarında bulunur. 1980 yılından bu yana ise Gülpınar-Apollon
Smintheus Tapınağı ve çevresinde kazı, sondaj ve restorasyon çalışmalarını
Kültür Bakanlığı adına Prof.Dr. Coşkun Özgünel başkanlığında Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı ile birlikte
ODTÜ Mimarlık Fakültesi Restorasyon Anabilim Dalı ve MSÜ Güzel Sanatlar
Fakültesi Seramik Anasanat Dalı öğretim üyeleri ile öğrencileri ve köylülerin
özverileri ile sürdürülmektedir.
MİMARİ YÖNÜ İLE TAPINAK
Arkeologlar, mimarlar ve sanat tarihçileri için Hellenistik
çağ (I.Ö.330-30) ve mimarisi çok sevilen ve ilgi duyulan bir konu olarak
karşımıza çıkar. Gülpınar Apollon Smintheus tapınağı da Hellenistik dönem
için konusunu Homeros'un Ilyada destanından alan kabartmaları yanında mimari
tasarım ve stili ile dikkatleri üzerinde toplar.
I.Ö.150 yıllarında Ion stilinde yapılan tapınak kuzey-batı
Anadolu'da, Troas bölgesinde bugün için tek örnektir. Tapınak'ta Hellenistik
çağ Anadolu mimarlığına imzasını atan Mimar Hermogenes'in uyguladığı pseudo-dipteros
(yalancı iki sıralı sütun) plan tasarımı kullanılmıştır.
Ön ve arka cephelerinde 8, uzun kenarlarında ise 14'er
sütun dizisi yeralır. Tapınağın ölçüleri; dar yüzler 23.20m., uzun kenarlar
ise 41.65m. dir. Alt yapısında üç farklı tür taş kullanılmıştır. Temel,
yöreye özgü volkanik tüf taşından yapılmıştır. Üzeri çevrede çok görülen
andezit-bazalt taşı ile kaplıdır. Temel ve 11 basamağın en son kaplaması
mermerdir. Mermer bloklarla döşenen kutsal alan üç odadan oluşur. Bunlar
giriş sırasıyla, pronaos (kutsal ön oda), naos (kutsal oda) ve opisthodomos
(arka oda) dur.
Naos'ta Paroslu heykeltraş Skopas'ın yaptığı ve 110
cm.'lik bacak parçası ele geçen, tanrı Apollon'un heykelinin yeraldığı
bilinmektedir. Alexandria Troas Hellenistik çağ sikkelerinde görülen ve
antik kaynaklarda bahsi geçen tanrı Apollon'un tapınak cephesinde duran,
adını aldığı fare-smintheus'a basar biçimde tasvir edildiği sanılan kutsal
heykeli olasılıkla 5m. boyundadır.
Stylobat denilen platformda yeralan ve Anadolu Attik
tipi bir kaide üzerinde yükselen 44 adet sütunun herbiri üst üste konmuş
7 parçadan (tamburdan) oluşur. Yedinci sütun tamburu boğa başı+çelenk süsleri
veya mitolojik insan figürleri ile bezelidir. Bu son tamburun üzerine gelen
başlık Ion stilinde yapılmıştır. Sütunların üzerinde üst yapı elemanları
olarak sırasıyla, inci dizisi ile süslü arşitrav (baştaban) ile friz adı
verilen ve üzerinde Yunalılar ile Troialılar arasındaki Troia savaşlarını
anlatan mitolojik konuları içeren kabartma bloklar yeralır. Yapı daha sonra
diş sırası (dentil), saçak (geison), üçgen alınlık (pediment) ve kırma
çatı ile son bulur. Tapınak yaklaşık olarak 5 katlı (15m.) bir apartman
yüksekliğindedir. Marmara adası mermerinden inşa edilen tapınağın mimarı
ve yaptırıcısı bilinmemektedir.
1989 yılından bu yana tapınakta onarım çalışmaları
sürdürülmektedir. Tapınağın en çok tahrip olan güney-batı köşesinde sürdürülmekte
olan çalışmalarda, kazılarda tam olarak ele geçen 3 adet sütun dizisi yükselecektir.
İLYADA VE APOLLON SMİNTHEUS TAPINAĞI
Eski çağlarda Anadolu ve komşularında birçok tanrılar vardı. Bunlar çok çeşitli görevleri olan insan biçiminde düşünülmüş hayali yaratıklardı.Apollon Smintheus da Anadolu kökenli önemli bir tanrı olarak Gülpınar'da, Söke-Didim'de, Izmir Klaros-Ahmetbeyli ile Antalya Letoon ve Patara'da ve daha birçok yerde karşımıza çıkar. Çanakkale-Troas bölgesinde ise tanrı ilk olarak Bozcada-Tenedos'da büyük ozan Homeros'un bize anlattığı gibi,
'Tenedos'un güçlü kralı Smintheus dinle beni'
dizeleriyle karşımıza çıkar ve Troas kıyılarında küçük
sunaklar biçiminde görülür. Gülpınar'daki tapınak ise yörenin en görkemli
bilicilik merkezidir. Apollo Smintheus insanları hem korur hem de kötüleri
cezalandırır. SMINTHEUS eski anadolu dillerinde fare anlamına gelir. Homeros'un
ILYADA destanında ozan, bize Smintheus'u şöyle anlatır;
Troia'ya savaşa giden Yunan ordusu yol üzerindeki
kentleri yağmalar, kadın ve kızları kaçırır. Gülpınar'a Chrysa'ya uğrayan
Akha kıralı Agamemnon Apollon Smintheus tapınağının rahibi Chryses'in kızı
Chryseis'i odalık olarak kaçırır. Baba defalarca kızı almak için Agamemnon'a
çıkar ona armağanlar, kurtarmalıklar götürür ancak kızı bir türlü geri
alamaz. Tanrısı Apollon'a yakarır ve Chryseis'i geri getirmesini ister.
Apollon bunun üzerine öfkelenir ve Yunan ordusuna okları ile farelerden
bulaşan veba salgınını salar. Yunan ordusu kırılır. Bu olaylar gezdiğiniz
depo-müzedeki kabartmalarda görülmektedir. Agamemnon sonunda kızı geri
şartlı verir. Arkadaşı Akhilleus'un odalığı olan Breseis'i ister. Chryseis
ise Ithaka kıralı Odysseus'un gözetiminde Chrysa'ya Gülpınar'a getirilir
ve tanrı Apollon'a tapınakta kurbanlar kesilir. Bu konular, tapınağın kabartmalı
frizlerinde (relief) ilk olarak karşımıza çıkar. Apollon burada kötüleri
cezalandırmıştır. Diğer taraftan farelere ve onların verdikleri zararlara
karşı da insanlara yardımcı olur. Tahıllara ve ambarlara zarar veren fareleri
bu kez yine okları ile öldürür. Baba tanrı Zeus ile Leto'nun oğlu, tanrıça
Artemis'in kardeşi olan Apollon her zaman ve her yerde onur görmüştür.
Homeros'un destanında ise Tanrı anadolulu olduğunu göstermiş ve Yunanlı
tanrıça Athena'ya karşı Anadoluların-Troia'lıların yanında olmuştur. Fare
kültü ile ilk kez Troas bölgesinde onur gören Apollon, Troia savaşları
boyunca önemli kararlarda tanrılar katında her zaman Troia'lıların yanında
olmuştur.
Apollo Smintheus Tapınağı frizlerinde Ilyada destanında
sözü edilen çok önemli olaylar anlatılmıştır; Troia Kralı Priamos'un oğlu
Hektor'un, Akhilleus'un can dostu Patroklos'u öldürmesi; Akhilleus'un büyük
öfkesi; annesi Thetis'in Baba Tanrı Zeus'dan oğlu için yeni silahlar istemesi
ve oğluna Patroklos'un yasında silahları vermesi, Akhilleus ile Hektor'un
kavgası, Hektor'un öldürülmesi ve Akhilleus tarafından arabasına bağlanarak
Troia surları çevresinde sürüklenmesi ve Priamos, karısı Hekabe, kızı Kassandra
ve gelini Andromakhe ile tanrı Apollon'un surlarda olayı seyretmesi ve
Ilyada'nın 24. bölümünde anlatılan Hektor'un karısı Andromakhe'nin kocası
için yas tutma sahnesi ile destan biter. Sözünü ettiğimiz bu olayların
hemen hepsi Smintheion kabartmalarında ünik olarak karşımıza çıkar. Ilyada
anlatımları çeşitli çağlarda vazolar üzerinde, duvar resimlerinde, mermer
lahitlerde betimlenmişlerdir. Ancak bir tapınakta, ilk kez olarak Gülpınar
Apollo Smintheus kutsal alanında karşımıza çıkar.
FOÇA
Yunanistan’daki Dor istilasindan kaçarak Ege sahillerine çıkan ve burada Smyrna dahil bir çok yerleşim yeri kuran Ionların kurdukları önemli merkezlerden biri de Foça’dır. Antik Foça kenti 12 Ion birliğine dahildi. Adının fok balığından geldiği sanılan Foça, döneminde önemli bir liman ve Deniz gücüne sahipti. Foça elindeki deniz filosu ile, Korsika’da Alain, Pastum yanındaki Velia, Marsilya ve İspanya’nın dogu kıyılarında yer alan kentlerde koloniler kurmustur. M.Ö. 546 yıllarından sonra Pers egemenliğine giren Foça, Büyük İskender zamanında Leukosların topraklarına katılmayıp 12. ve 13. Yüzyılda Cenevizlilerin eline geçmistir. Bu dönemde oldukça gelisen ve zengin bir ticaret limanı olan Eski Foça Cenovalılar tarafından yıkılıp ve kuzeydoğu da Yeni Foça kurulmustur. Orta çağda 180 yıl kadar süren Ceneviz egemenliğinden sonra 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. “Horoz” ve “Fok Baligi” olmak üzere iki sembolü olan Foça’daki görülmeye değer eserleri ve yerleri söyle sıralayabiliriz.
Siren Kayalıkları
Homeros destanında yer alır ve yolunu şaşıran gemilerin çarptıkları kayalıklar olarak söz edilir. Fok balıklarını andıran adacıklardan olusan bu kayalıkların en büyügü Orak Adası kayalıklarıdır.
Taç Ev
Foça’ya 10 km. kala yol kenarında yükselen bu kaya anıt mezarı, yarı yontulmus sekildedir. Pers etkisinde inşa edilen yapı Lykia - Lydia geleneğinde inşa edilmiş olup, M.Ö.4. yüzyıla tarihlenmektedir.
Şeytan Hamamı
Çan tepesinin eteğinde yer alan ve kaya mezar tipinde olan yapı, Şeytan Hamamı olarak bilinmektedir. İlçe merkezine 2 km. uzaklıktadır.
Beş Kapılar Kalesi
Bu antik kale Michel Paleoloc tarafından 1275 yılında Cenevizli Manuel Zacharna’ya verilmiş ve zaman içerisinde Cenevizliler tarafından surları onarılmıstır.
Dış Kale
1678’de Osmanlılar tarafından birboğazkesenolarak yapılmıştır.
Fatih Camii
1455 yılında Foça’nın fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıstı.İlk inşasında klasik Osmanlı mimari tarzını taşıyordu. 1578’de II. Selim döneminde önemli bir onarım görmüştür.
Kayalar Camii
İnsaat tarihi ve kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen
cami, geç dönem Osmanlı mimari tarzının tüm özelliklerini göstermektedir.Foçada
son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarda Homeros’un bahsettiği sehir surlarının
bir kısımı ve tiyatro ortaya çıkmıstır.
LİDYA TARİHİ
Kökenleri konusunda kesin birşey söylenilemeyen Lidyalılar’ın
oturdukları yerlere MÖ 2. Bin yıldan önce geldikleri bilim adamlarının
ortak görüşüdür. Dilleri nedeniyle Hint-Avrupa kökenli oldukları düşünülmektedir.
Sonraları Lidce konuşan bu halk kütlesinin MÖ 2000 ya da daha erken bir
tarihte Hititler’den ayrıldığı sanılır. Buna karşılık Lidya’da hiç olmazsa
Kalkolitik çağdan başlayarak yerli bir halk kitlesinin oturduğu kesindir.
Lidyalı’lar yerli halkla kaynaşmış gibidir. Herodotos’tan öğreniyoruz ki
“Yunanlıların Lydia diye bildikleri ülkede eskiden ,Maionlar adında, Lidlerden
farklı, ama onlara tümüyle yabancı olmayan başka bir halk yaşardı. Lidler,
Maionları yenip topraklarını alınca onlar da ya denizi geçip batıya kaçtılar
ya da kalıp yenenlere boyun eğdiler”.
MÖ 7.yy’ın ilk yarısı içinde birdenbire parlayan Lidya
krallığı, Önasya dünyasının en ilginç kültürlerinden biridir. Bu krallık
ne tam anlamıyla doğulu, ne de tam anlamıyla batılı devletlere benzer;
her iki bloğun siyasal ve kültürel etkilerinden oluşmuş yeni bir Anadolu
Krallığıdır.
Kaynaklara göre Lidya’da üç ayrı sülale hüküm sürmüştür:
Atyadlar, Heraklidler(Tylonidler) ve Mermnadlar.
Herodotos’a göre Atyadlar sülalesi Atys’in oğlu Lydos
ile başlar fakat Lydos’tan sonra kralların sıraları ve hatta adları bile
kesin değildir. Bu da 2.bin yılın ikinci yarısı içinde yaşanmış olması
gereken Atyad sülalesi krallarının gerçekte var olmadığı, tüm eski çağ
toplumlarındaki gibi, Lidyalılar’ın çok eski bir geçmişe sahip olma istedikleri
sonucunda ortaya çıktığı fikrinin oluşmasına neden olmuştur. Ama bu hanedana
ait bir kral adı ‘Meles’ Hitit kayıtlarında geçmektedir.
Sardes’te yapılan kazılar Son Tunç Çağı’nda (MÖ 1400-1200)
Lidyalılar’ın, Yunanistan’dan gelip Batı Anadolu’ya yerleşen Mikenlerle
ticaret yaptıklarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Hitit arşivlerine göre
Hitit İmparatoru Tudhaliya IV (MÖ 1250-1220) “Assuwa Konfederasyonu” adıyla
birleşerek kendine karşı gelen bir takım devletlere sefer yapmış, bu ülkeleri
yıkıma uğratmıştır. Nitekim arkeolojik kazılar 2.bin yılın sonlarında bir
düşman güç tarafından yakılıp yıkıldığını göstermiştir.
Atyadlar’ı izleyen Heraklidler sülalesi Lidya’da 505
yıl egemen olmuştur. Başlangıcı MÖ 1192 yıllarına uzanır. Bu tarih yeni
Hint-Avrupa kabilelerinin Boğazlar yoluyla Anadolu’ya göç ettikleri ve
Büyük Hitit İmpartorluğu’nun ortadan kalktığı yıllardır. Bu sülaleye Grekler’ce
tanrı Herakles’le ilişkiye getirelerek “Heraklidler”, Lidyalılarca kahramanları
Tylos ya da Tylon’un adından “Tylonidler” adı verilmiştir. Tylon’un Batı
Anadolu’ya yeni gelen Hint-Avrupa’lı Thraklar’ın bir boyunca getirilmiş
olması olasıdır. Heraklidlerin daha önce bahsettiğimiz Maionlar’a eşitliği
ve Demir Çağı’nın başlarında Sardes’e “Hyde”, ülkeye de “Maionia” adını
verdikleri öne sürülmüştür. Çünkü son Heraklid kralı Kandavles’in adının
Maionca olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca MÖ 1000 yıllarında Maionia denilen
Lidya’ da çanak-çömlekçilikte yeni bir boyalı geometrik biçim meydana gelmiştir
ve bu Demir Çağ Lidyasında yüksek bir kültür ve artistik faaliyet olduğunun
kanıtıdır.
Daha sonra Mermnadlar denen hanedanın ilk kralı Gyges’in
MÖ 685 yılında Lidya tahtına çıkışıyla ilgili oldukça heyecanlı asıl öykü
başlar. Karısının güzelliğine hayranlığını kanıtlama derdindeki Kandavles’in
kuşkulu dostu Gyges’e yatmaya hazırlanan karısını gizlice seyrettirmesi
ve çok kızan Kraliçe’nin kocasını öldürsün diye Gyges’ı gizliden gizliye
zorlamasıyla Gyges Kandavles’i öldürür ve kraliçeyle evlenerek tahta geçer.
Böylece 141 yıl sürecek olan Mermnad egemenliği başlar. Lidyalılar eski
Önasya’ da birinci derecede önem kazandılar ve özgün eserler yarattılar.
(MÖ 587-546) sırayla Gyges, Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos Lidya
devletini yönettiler. Bu dönemde Lidya’nın zenginleşmesi ve güçlenmesi
de altın madeninin bulunması, işlenmesi ve ticaretin yapılması çok önemli
bir faktördür. Bu saydığımız kralların ilk adımda, güç politikasının silahı
olarak ekonomik kaynakları kullandıkları sanılır. Ilk sikkelerin ortaya
çıkışının asker ücretlerinin ödenmesiyyle ilgili olduğu bile düşünebilir.
Gyges tarihe geçince Yunan kentlerine karşı askeri
girişimlerde bulundu ve kuzeyden gelen Kimmer tehlikesiyle uğraştı. Ve
onları yenilgiye uğrattı. Fakat ikinci Kimmer saldırısına dayanamayacak
Sardes’in yııkımıyla sonuçlanan savaşta öldü. Bu dönemde Yunanistan’la
ticaret ilişkileri çok gelişmiştir.
Gyges’ten sonra gelen krallar döneminde de Kimmer
akınları devam etti. Fakat bunlara karşı Lidya devleti çok iyi direndi
ve bu da ekonomisinin ne denli güçlü olduğunu gösterir. Yine Gyges’ten
sonra gelen krallar Yunan kent devletlerine saldırılar düzenlediler. Alyattes
Lidya tarihinin en büyük kişisi ve Mermnad hanedanının en etkin kralıdır.
Batı And kıyılarını ele geçirdi ve Batı And’ın kuzey kuzey kısmını elinde
bulunduran Kimmerleri Kızılırmak’ın ötesine sürdü ve bu sayede LidyaKrallığı’nın
gücü yeni boyutlara ulaştı.Kuzeyli barbarlardan zara görüp zayıflayan Phrygia
Lidya’ya bağlandı.Bu dönemin önemli olaylarından biri de nedeni pek bilinmeyen
Lidya-Med savaşıdır. Sonuçta Kızılırmak her iki devlet arasına sınır kabul
edildi. Alyattes Lidyalılar’la Grekler arasındaki ilişkilere çok değer
verdi; Miletos’ta iki tapınak inşa ettirdi; Delphi’deki kehanet merkezine
armağanlar yolladı; Korint tiranı Periandros ile dostluk ilişkileri kurdu.
Bu kraldan itibaren Grek etkisi açık bir şekilde görülmeye başlar, Hellenleşme
bunu izleyen döemlerde büyük bir hıız gösterir.
MÖ 560 yılında oğlu Kroisos başa geçti ve babasından
devraldığı güçlü ve zengin devlet sayesinde ününü tüm eski çağ dünyasına
duyurdu. İçerdeki taht kavgasını sona erdirdikten sonra Ephesos’ a yöneldi
ve tüm Grek kentlerine egemen oldu. Ephesos ‘taki Artemis tapınağını tekrardan
inşa ettirdi. Kroisos döneminde Lİdya devleti zenginliğinin ve kültürel
gelişiminin doruğuna ulaştı. Dillere destan zenginliği kaynağını bağlı
bölgelerden alınan haraçlar, ticari gelirler ve ülkenin doğal zenginliklerinden
alıyordu.
MÖ 6.yy’ın ortalarında beliren Pers tehlikesini gören
ve önlemler alan Kroisos Sardes yakınlarına gelen Pers ordusuyla karşılaştı
ve yenildi. Sonuçta İranlılar tüm Anadolu’ya hakim oldular ve Lidya devleti
tarih sahnesinden silindi.
| Klasik Arkeoloji |