Kapitalist dünyada yeni bir salgın hastalık türü
Neden chat yapıyoruz?

Neden gerçek yaşamda birbirlerini tanımayanlar, sanal dünyada çeşitli biçimlerde ilişki kurma yolları arıyorlar? Moda? Prestij ihtiyacı? Yedek kişilik rahatlığı? Sorunsuz cinsellik? Sonuçta chat, kapitalizmin yarattığı yeni bir bağımlılık türü ve ülkemizde de yayılıyor.

Temel dinamiği, sermaye birikimini ve genişletilmiş yeniden üretimi sürekli kılmak olan kapitalizm, bu dürtüyle bir yandan içinde geliştiği toplumların tüm yaşam biçimlerini değiştirirken, diğer yandan da birikimini doruğa ulaştırmak için gereksinimi olan yeni pazarları yaratarak, sürekli genişleyerek dünya sistemi olgusunu pekiştirir. Kapitalizm dünya çapında yaygınlaşırken kapitalist ilişkileri de yaygınlaştırır. Yaygınlaşma sürecine etkin iletişim ve ulaşım sistemleri eşlik eder.

Emperyalist egemenliğin aracı: İletişim teknolojileri
Kapitalizm, içinde yeşerdiği üretim biçimlerini, üretim ilişkilerini ve toplumsal ilişkiler bütününü tahrip ederken, ortaya çıkardığı yeni toplumsal yaşam ve pratikleri de gelişme diye sunmaktadır. Sömürge sistemi son bulmuştur ama emperyalizm hiyerarşik bir dünya sistemi olarak, egemenliğini sürdürmektedir. Emperyalist egemenlikte, siyasal ve askeri güç kullanımı yanında, teknolojik üstünlük bir anlamda belirleyici özellik taşımakta, hızlı yaygın iletişim sayesinde, giderek tektipleştirilen maddi ve kültürel ürünler tüm dünyaya model olarak dayatılmaktadır.

Emperyalist-kapitalist ülkeler (kısaca zengin G7’ler) enformasyon üreten, işleyen ve taşıyan araçların üretimini, tasarımını ve geliştirilmesini sağlayan teknolojileri ellerinde tutuyorlar. Bu teknolojilere sahip olmayan ülkeler ise bunları ithal ederken, gelişmiş ülkelere bağımlılıkları pekişiyor. Gelişmiş ülkeler teknolojiyi, kendi çıkarları doğrultusunda kontrol edip kullanıyorlar. Gelişmiş iletişim teknolojilerinin azgelişmiş ülkelere girişi, bağımlılığı ve eşitsizlikleri daha da artırıyor.
İletişim en genel anlamıyla; duygu, düşünce ya da bilgilerin akla gelebilecek her yolla başkalarına aktarılması sürecidir. Duygular, düşünceler, bilgiler ancak iletişim yoluyla hedef kişi ya da kişilere aktarılabilir ve çevremizden de bunlar ancak iletişim yoluyla alınabilir (1).
Kitle iletişim araçlarıyla kapitalizm, ideolojisi, değerleri ve her tür metasıyla dünyanın her köşesine bir ağ gibi yayılıyor. Böylece kapitalizm enformasyon teknolojisi aracılığıyla sınıflar, bölgeler ve ülkeler arası çelişkileri de global düzeyde yeniden üretiyor.
Enformasyon ve teknolojinin tek yönlü, eşitsiz yayılışına paralel olarak, yoksul ülkeler batı kültürü ile bütünleşirken yerel, ulusal kültürel çeşitlilik ve özgünlükler yok oluyor. Kültürel emperyalizm ise yaygınlaşıyor.
Telekomünikasyonun, iletişim teknolojilerinin alt yapısı kültür emperyalizminin taşıyıcısıdır (2).
Teknolojinin dev adımlarla ilerlemesi, üretim araçlarındaki gelişme, ‘‘bilgi toplumu’’ çağında tüketimin ve tüketim kültürünün yükselişini getiriyor. Özellikle tüketim ürünlerinde bolluğun hakim olduğu kuzey ülkelerinde durum böyle. Kuzey ülkelerinin nüfusunun dünya üzerinde yaşayanların üçte birinden az olması dünya genelindeki tabloyu değiştirmiyor. Dünyanın geri kalan kısmında, yoksulluk içinde yaşayan insanlığın üçte ikisinde de durum benzerdir. Genel olarakdünya kapitalist küreselleşmenin kıskacındadır.
Küreselleşme (globalizm), aslında nitelik olarak yeni bir olgu değil, doğuştan dünya tarihsel olan kapitalizmin, dünya ölçeğindeki bir yeni taarruzudur. Çok uluslu şirketler, iletişimdeki teknolojik ilerlemeler, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü bu yeni yayılma dalgasının itici güçleri oldular.Kapitalizmin insanı: Homo Consumens (Tüketen İnsan)
Bir yandan zengin G7’ler, diğer yandan gelişmekte olan ülkelerdeki fakir milyarlarca insan küreselleşmenin tüketim çılgınlığında birleşiyor. Olabildiğince çok tüketen insan modeliyle karşı karşıyayız. Hâlâ ‘Homo Faber’ (Üreten İnsan) tipi tamamen yok olmuş değil ama, onun yerini giderek ‘Homo Consumens’ (Tüketen İnsan) almaktadır. Mantığını ve aklını hayatta kalmak için kullanan ‘Homo Sapiens’ tipi insanın varolup olmadığı ise tartışma götürür! Total tüketici insan anlayışı, dünya üzerinde yayılırken, hiçbir ideolojik ve politik engel tanımamaktadır (3).
Tüketmenin kötü tarafı nedir? Üretilenler, tüketilmek için üretilmiyor mu? Hayatta kalabilmek için birçok şeyi tüketmemiz gerekmiyor mu? Gerçekten de insanlar da her canlı gibi bazı şeyleri tüketmek zorundadır. Karşı çıkılan, bu tip tüketim değil, insani ihtiyaçların giderilmesiyle sınırlı kalmayan, kültürü tüketim metası haline getiren, küreselleşmenin yeni kültür anlayışıdır. Kültür, hem bir gelenekler ve inançlar bütünü, hem de teknolojik ürünler ve araçlar ya da aygıtlar bütünüdür (4).
Amerikalı eleştirmen Dwight; Mcdonalds kültürünü, büyük sermayeli işadamları tarafından istihdam edilen teknisyenler aracılığıyla üretilen ve müşterilerinin bu sürece katılımlarının, bir malı almak ya da almamak düzeyine indirgendiği bir kültürel yapı olarak tanımlamaktadır. Demek ki, kitle kültürünün tarihsel temellerini kitlesel üretime, sanayileşmeye bağlayabiliriz. Günümüzde kültür artık kitle kültürüne evrilmiştir (5).
Kültürü tüketim ürünü haline getirmenin birçok boyutu var. Sözünü etmek istediğim boyut, insan ilişkileriyle ilgili olanı ve bu ilginin internet dünyası ile bağlantısıdır. Bu kültür her günkü yaşamdan ayrılmış, gerçekdışı-sanal bir dünya ve yedek kişilikler yaratmıştır. Bundan dolayı da, günlük hayatın getirdiği korkuları, zorlukları biraz olsun dengeler gibi gözüküyor.
İnternetteki yedek kişilikler ve yabancılaşma
Gerçek yaşamda şu ya da bu şekilde zorlananlar, kendilerine yeni bir bireysellik icat ediyorlar. Yeni bireysellik karşımıza yedek kişilik olarak çıkıyor. Kapitalist sistem, bireylerin kişiliklerini sadece bozmakla kalmayıp, yedek kişilik satışıyla bundan para kazanabiliyor. Günümüzde E-ticaretin değişik yöntemleri artık buna imkan veriyor.
Genellikle, içe kapalı, sıkılgan, yabancılaşmış ve nevrotikleşmiş yeni insan tipi, içinde hissettiği korkuları tüketim tutkusuyla dengelemeye çalışırken, yaşamın kolaylaşması, otomatikleşme, fast foodlaşma ile giderek zamanı bollaşıyor. Zamanın bollaşması yeni insan tipine internet dünyasınında, boş zamanlarında sıkılmayı ve mutsuz olmayı düşündürtmeyecek olanaklar sunuyor. Yapılan geyik muhabetleriyle Home Consumens giderek aktif bir şekilde pasifleşiyor.
Sözünü ettiğimiz sanal dünyanın kapısını telekomünikasyon alanındaki dev ilerlemeler açtı. Bu kapı öyle bir kapıdır ki, yakını uzak ederken, uzağı da yakın ediyor! Chatler, siteler, pornolar, mesajlar, mailler örneklerden bazıları. Hemen bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum, internetin zaman kazandıran doğru kullanımına karşı değilim. İnternette, yedek kişilik yaratılmasına, insanların teslim alınmasına karşıyım.

Öyle bir teslimiyet ki insanlar giderek daha da yabancılaşıyorlar. Yabancılaşmanın asıl çekirdeğinin kapitalizm öncesi basit meta üretiminde olduğunu biliyoruz. Ancak ilerleyen kapitalizmle ücretli emeğin yaygınlaşması topyekun yabancılaşmaya neden oluyor.
Yabancılaşma kavramını literatüre kazandıran kişi Hegel’dir. Hegel için insanlık tarihi, aynı zamanda insanların yabancılaşmasının tarihidir. Kavram Marx tarafından geliştirilir ve üretim süreci ile ilişkisi ortaya konur. Marx’a göre insanlık tarihi, insanlığın sürekli gelişmesinin ve aynı zamanda giderek hem kendine ve hem de dış dünyaya karşı yabancılaşmasının bir tarihidir. Yabancılaşma kavramı, Hegel için olduğu gibi Marx için de, varlık ve insanın doğası arasındaki bir ayrıma dayanmaktadır. İnsanın varlığı, kendi doğasına karşı yabancılaşır. Sonuçta insan, kendi potansiyeli doğrultusunda olabileceğinden daha başka bir biçim alır. Diğer bir deyişle, çevrenin yönlendirdiği biri olur, yani kendine yabancılaşır.
Yabancılaşmanın en belirgin özelliği, insanların kendi yarattıkları toplumsal ilişkilere egemen olmaktan çıkmaları, bu ilişkiler tarafından yönlendirilmeleridir. İnsanlar sanki özgür özneler değil, nesnel yasallıkların işleme koyucuları haline geliyorlar.
Toplumun çeşitli kesimlerine göz atacak olursak; yaşamımızı sürdürmek için okul, büro, fabrika, hastahane, ticarethene vs. gibi işyerlerinden birinde çalışmak zorundayız. Çalıştığımız işyerine ayrıca uyum da sağlamalıyız. Uyum sağlamak da yetmiyor, karşımızdakinin isteğini karşılamamız da gerekiyor. Ortada herkesi içine çeken esir eden bir mekanizma var. Hayatımız sanki kendi ellerimizde değil. Topluma biçim veren anonim bir gücün elinde gibiyiz. Sanki bu anonim güç tarafından esir alındık. Teslim edilmişlik duygusu, yabancılaşmış hayatımızın temel anlayışı oluyor. Arkasından korku geliyor.
Korku, kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır. Korku olmadan özel mülkiyet olmaz, rekabet düşüncesi olmaz ve başarı ilkesi olmaz. Kısacası, korkuyu ortadan kaldırmak demek, kapitalizmi ortadan kaldırmak demektir (6).

Her yaş grubunda değişik ama çoğu yanı ortak korku türleri ortaya çıkıyor. 5-20 yaş arası okul korkusu, 20-30 yaşları arası hayatta kendi ayakları üzerinde durabilme korkusu, 30-40 yaşları arasında kadın erkek ilişkilerinde tepe noktasına ulaşma ve başaramama korkusu, 40-50 yaşları arasında zamanla yitirilmeye başlanan cinsellik korkusu, 50-60 yaşlar arası yaşlanma korkusunu sayabiliriz. Değişik yaş grublarında ortak olan tek şey korkunun kaynağındaki rekabettir.
Rakip, çevremizde yaşayan tüm insanlardır. İnsan insanın düşmanı oluyor. Gerçeklikler böyleyken, sanallıkta ise korkuları, düşleri, sorunları paylaşacak ‘‘dostlar’’ aranıyor. Dünyanın neresinde olursan ol, özel bilgisayarın varsa evde, yoksa işyerinde veya internet cafede yapılan iş aynıdır. Sözünü ettiğimiz olgu, çılgınlık haline gelen, insanların içine bir virüs gibi giren chat modasıdır.

Chat nedir?
Chat, yazarak konuşmadır. Arkadaş arama motorlarından partner bularak yapılıyor. Telefondan daha ucuz, yazılı olduğu için daha işlevli, interaktif, anında ve karşılıklıdır. Benzer işlevlere sahip bir de elektronik posta var. O da hızlı, ancak interaktif değil. Bu nedenle chat başka gereksinimlere de yanıt veriyor. Chat’in diğer bir yanı kişiden kişiye özel olurken, aynı zamanda anonim de olabiliyor. Diğer bir deyişle hem özel, hem genel.

Chat, sorunları, korkuları paylaşma adına, sorunlardan kaçmanın yolu olurken, yeni sorunları da beraberinde getiriyor. Böylesi durumlarda toplumsal bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. Sorunlu evliliklerde eşleri olumsuz etkilerken, gençlerde de istenmeyen etkilere, okul yaşamında başarısızlığa neden olabiliyor. Bu durumda chat yapanları anlamak da toplumsal bir görev oluyor.
Neden gerçek yaşamda birbirlerini tanımayanlar, sanal dünyada çeşitli biçimlerde ilişki kurma yolları arıyorlar?
1) İhtiyaç
Bu konuyu anlamak için kişiler arası iletişime kısaca bakmakta yarar var. İletişimi kısaca, bilgi üretme, aktarma ve adlandırma süreci olarak tanımlayabiliriz. Genel anlamda iletişimin gerçekleşmesi için iki sistem gereklidir. Bu sistemler, iki insan, iki hayvan, iki makine olabilir. Seçenekleri artırmak mümkündür. Nitelikleri ne olursa olsun iki sistem arasındaki bilgi alışverişini iletişim olarak kabul edebiliriz. Burada kişiler arası iletişim ve çatışmayı ele alacağız. Kaynağını ve hedefini insanların oluşturduğu iletişimleri ‘kişiler arası iletişim’ diye adlandırabiliriz.

Psikoloji terimleriyle anlatırsak, kişiler arası iletişim çatışmalarının nedenlerinden biri ihtiyaçlardır. Psikolojide ‘güdü’, istekleri, ihtiyaçları, dürtüleri kapsayan genel bir kavramdır. Güdüler genellikle iki ana bölüme ayrılıyor. Açlık, susuzluk cinsellik gibi fizyolojik kökenli güdülere dürtü veya birincil güdüler adı veriliyor. Merak, başarma gibi daha üst düzeyde sayılabilecek güdülere ise sosyal güdüler adı verilir. Güdülerin, organizmayı davranışta bulunmaya iten güç olduğunu söyleyebiliriz. Güdülerimiz davranışlarımızı yönlendirebilir. Bazı güdülerimizin etkisiyle sosyal onay almak önem kazanabilir (7).
Burada prestij ihtiyacı gündeme gelir. Prestij ihtiyacının insan için öznel bir değerinin olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendi başına prestiji yoktur. Prestij diğer insanların bakışı ve düşünceleri sayesinde vardır. İnsan ancak başkalarının gözünde prestij sahibi olur. Başka insanlarla birlikte bulunulan bütün durumlarda kendimizi güçlü hissetmemiz gerekir. Günlük yaşamda bunun korkusunu, eksikliğini şu ya da bu şekilde hissederiz.
Günümüzde, bu prestij ihtiyacını karşılamanın en kolay yolu, bilgisayar aracılığıyla ve chat dünyasıyla buluşmak oluyor. Başkalarının bakışı, prestijin öznel değeri yüzünden insanları her zaman heyecanlandırdığı gibi chat dünyasında da kolayca bu amaca ulaşılabiliyor. Yeni heyecanlara yelken açılıyor.
2) Moda
Kitle iletişim araçları, kişiler arası iletişim ve çatışmaları etkileme gücüne sahiptir. Bu etkileme başlıca iki şekilde ortaya çıkıyor. İlk olarak, kitle iletişim araçlarının varlığı, birtakım kişilerarası çatışmalara yol açabiliyor. İkinci olarak da kitle iletişim araçlarının verdiği mesajlar, kişilerarası ilişkileri, çatışmaları etkileyebiliyor.
İnternet olanaklarının imkan verdiği chat, e-mail, mesaj gibi yenilikler bütün teknolojik yenilikler gibi ilgi çekiyor ve çok hızlı yayılıyor. Hızlı yayılmasının nedeni de ortaklık duygumuzun ürünlerin kullanımına dayalı olarak yaşanmasından kaynaklanıyor. Yani insanî ilişkilerden çok, benim de bilgisayarım, cep telefonum var, ben de chat yapıyorum, mesaj çekebiliyorum, yani ben de herkesin yapabildiğini yapıyorum ve diğerlerinden farklı değilim psikolojisi önemli rol oynuyor (8).
Kitle iletişim araçları, sosyal yaşantıyı önemli ölçüde etkilerken, kişilerarası ilişkiler de büyük değişikliğe uğruyor. Okuma yazma oranının düşük olduğu yıllarda, özellikle İstanbul’da, insanlar geceleri bir komşuda toplanır, okuma bilen birisinin okuduğu romanı dinlermiş. Ahmet Mithat Efendi’nin, Hüseyin Rahmi’nin romanları okuma gecelerinde pek rağbette imiş. Daha sonraları sinema altın devrini yaşamağa başladı. Zaman ilerledikçe, sinemaın yerini TV aldı. Günümüzde de TV’nin yerini bilgisayar alıyor. Evinde PC olanlar evde, olmayanlar ise iş yerlerindeki bilgisayarlarda ya da internet kafelerde günün değişik saatlerinde bilgisayarların başına geçiyor. İnternette mesaj alış verişleri, mailler, chatler günlük yaşantımızın parçaları haline geliyor. Kültürün tüketim ürünü olmasıyla birlikte PC kullanmak dünyasal moda haline geliyor.

3) Empati
Bir kişinin belirli bir duygusunu anlamaya ve durumu ona iletmeye empati adı veriliyor. Bu terimin iki atası vardır. Bunlar, Almanca’daki einfühlung ve Eski Yunanca’daki empatheia’dır. Einfuhlung, bir insanın, kendisini karşısındaki bir nesneye örneğin bir sanat eserine yansıtması, kendisini onun içinde hissetmesi ve bu yolla o nesneyi kendi içine alarak anlaması sürecidir. Eski Yunanca’da em içine, patheia ise algılama anlamı taşıyordu. 1909 yılından beri de bu sözcüğün psikiyatrideki serüveni başladı. 1960’lı yıllardan itibaren duygusal boyut da eklendi. Bir kişinin karşısındaki kişi gibi hissetmesine empati adı verildi (9).
Sanal dünyada yedek kişiliklerle empatinin değişik olanakları yaratılıyor. Yaratılan nick name’ler, yedek kişilikler kimi zaman kişi ile özdeşleşirken kimi zaman da gerçekliğin tam dışına taşıyor.
Buna gerçeklikten kaçış eğilimi diyoruz. Gerçeklikten kaçış, aynı anda iki olguyu yansıtır: Uzaklaşma, içinden çıkma, kaçma isteği uyandıracak kadar sıkıcı ya da üzücü bir gerçeklik ile karşı karşıya olduğumuzu fark ettiğimizi; ve bu bizi sıkan, üzen toplumsal gerçekliği değiştirme konusunda kendimizi şans tanımadığımızı (10).
Reel ortamda, aile içinde, arkadaşlarımızla ya da akrabalarımızla özgür ve kalıcı sohbetlerimiz artık çok sınırlı. Oysa sanal dünyada seçenekler oldukça geniş. Yakının uzak, uzağın yakın olduğu dünyada, sanal dostluklar internette kendine oldukça geniş yer açabiliyor.
4) Cinsellik
Günümüz toplumu her konuda olduğu gibi cinsellik alanında da yanlışlar içinde. Bastırılan ve yasaklanan cinsellik de insanları mutlu edemiyor, serbest ve özgür cinsellik de. Çünkü insanların olaya bakışları yanlış. Karşı cinse bir rakip, düşman ve en önemlisi bir yabancı, yararlanılması gereken bir nesne gözüyle bakılıyor.
Bir yandan kadın erkek eşitliğini savunanların, neo-anaerkil anarşist nitelikli girişimleri, diğer yandan rasyonel otoritenin yapısı ve neo-ataerkil niteliği arasındaki çelişki, cinsellikte büyük kaos yaratıyor.
Ne insan, ne de onun cinselliği bir mal, bir meta ve tüketim aracı değildir. Ona sahip olunamaz ve o ‘elde edilemez’. Yalnızca yaşanılması gereken bir süreçtir.
Cinsellik, yaşama karşı duyulan sevginin bir ifade ediliş biçimidir. Cinsellik sahip olmanın değil, olmanın bir vasfıdır. Yeni bir insan ve yeni bir topluma geçişin tek yolu, her şeyi elde etmek, onlara egemen olmak biçiminde beliren ve kâr tutkusu, aç gözlülük, bir de ihtiras demek olan ‘sahip olmak’ karakterini terk etmekten geçer. İnsanlar, onları huzura, mutluluğa yöneltecek olan ‘olmak’ biçimli bir dünya görüşüne geçemedikleri sürece kurtulmaları mümkün değildir. Kurtulamayanlar sanal dünyanın kapısını çalıyorlar.
Sanal dünya, mutluluğu harcayan ve tüketen bir insan tipi yaratıyor. Neyin tüketildiği önemli değildir. İnsan yeme, içme, TV seyretme, kitap, sigara, tablo, müzik veya cinsellik tüketebilir. İnsanın yakın çevresinde yer alan dünya bir tüketim nesnesine dönüşmüştür. Seksin bir tüketim aracı halini alması, ikinci endüstri devriminin bir fenomenidir (11).

Küresel olarak, cinsel nitelikli zevkler, her insan için vazgeçilmesi ve sınırlandırılması mümkün olmayan hazlar olarak kabul ediliyor. Toplumumuzda ise cinsellik hâlâ bir tabu. Chatte genellikle, erkekler kadınlarla, kadınlar erkeklerle sohbet ediyor. Bu da toplumsal olarak bu konuda bir açlığı gösteriyor. Her isteğin temelinde tatmin olma ihtiyacı yatıyor. Normal yaşamımızda yabancı bir kadın ve bir erkek özgürce sohbet edemiyor. Tabular, yasaklar, yanlış anlaşılmalar vs. böylesi sohbetleri engelliyor. Sanal dünyada giderek yaygınlaşan sanal seks’in psikiyatrik bir cinsel sapma olup olmadığı tartışmasını psikiyatrist meslektaşlarıma bırakıyorum. Bu konuyu incelenmeye değer buluyorum.
5) Nesnellik ve arayış
Günümüzde insanlar, hünerli makineleri canlı varlıklardan daha çok seviyorlar. Çünkü insanlar, karşılarındakilere canlı bireyler olarak değil, nesneler olarak ilgi duyuyorlar. Tüketim toplumu böylesi bir çarpıklık yarattı. Bu konuda iki tane karikatürü örnek vermek istiyorum. Birincisi New Yorker’dan bir karikatür. Genç bir bayan müşteriye belli bir marka parfümü satmaya çalışan kız, şu sözlerle parfümü tavsiye eder: Yeni bir spor araba gibi kokuyor. Tüketim insanı, aynı zamanda mekanik insandır. Homo Mechanicus: Mekanik olan her şeyin çekimine kapılan ve canlı olana karşı eğilim gösteren makine adam (12).
Diğer bir karikatürün konusu ise şöyle: Kocası devamlı bilgisayarın başında internetle uğraşan bir kadın müşteri lütfen bana bilgisayar gibi kokan bir parfüm verir misiniz? diye tezgahtar bayana seslenir.
İnternet üzerinden iletişim ABD tekelindedir. ABD tekelleri kullanıcıları sanal ortamlara hapsettikçe özgürlüklerin ortadan kalktığını biliyorlar. Çünkü insanları diledikleri gibi yönlendirdiklerinin farkındadırlar. Yeni nesil gençler bu nesnellikle yetişiyorlar (13).
Sanal dünyada arayış dört türlü oluyor. Birincisi, hiç evlenmemiş ya da eşinden ayrılmış, yanlız yaşayan bir kesim, interneti, chati kendisine eş, ilişki, partner aramak için kullanıyor. İkincisi, evli kişiler heyecan aramak için yapıyor. Üçüncüsü, gençler nesnel olarak iletişim kültürüyle yetiştikleri için konuşmayı böyle yapmayı daha çok seviyorlar. 09.01.2001 tarihli Radikal gazetesinden güncel bir haber okuyoruz: ‘Kırıkkale’de internet kafeye giden 130 çocuk göz altına alındı.’ Aynı konuda ilginç bir araştırma da bir tez çalışmasından: Chatte tanışan bir grup genç buluşmaya karar veriyorlar. Ancak konuşacak ve gülecek bir şey bulamıyorlar. Hemen en yakın bir internet kafeye gidiyorlar, her biri bir bilgisayarın başına oturuyor ve başlıyorlar PC’ler aracılığıyla konuşmaya ve gülmeye. Dördüncüsü yedek kişilikler aracılığıyla, e-ticaret yoluyla seks, sanal dünyada alıp satılan bir konuma geliyor. Bir yandan profesyonelce yapılıyor, diğer yandan amatörce de karşımıza çıkıyor. Kadınlar için jigolo, erkekler için de para karşılığı aşk yapan kadınlara, sapık ilişkilere değişik arkadaş sitelerinde rastlamak mümkün olabiliyor.

Artık karşımıza ‘pazar ekonomisi karakter biçimi’ çıkıyor. Bireyler kendilerini birer mal gibi görüyorlar. Kendi değerlerini ‘kullanım değeri’ olarak değil de diğer mallarla ‘değişim değeri’ olarak algılamaya başlıyorlar. Yani insan ‘kişililik pazarı’nın malı olmuş gibidir. ‘Kişilik pazarı’nın, değerleme ilkeleri açısından mal ve eşya satılan piyasalardan hiçbir farkı yoktur (14).
İnternet pazarı giderek büyüyor: Yapılan araştırmalara göre, internet üzerinden ticaret hacmi, 2004 yılında firmalar arasında 7 trilyon, firma ile müşteri arasında ise 1 trilyon doları aşacak. Halen 500 milyon olan e-mail sayısının 2002 yılında 1 milyarı geçeceği tahmin ediliyor. Ülkemizde kitap, kaset, CD, çiçek, elektronik, giyim, bilgisayar, gıda gibi ürünlerin internette müşteriye doğrudan satışını yapan mağazaların 250’yi aştığı ifade ediliyor (15).
6) Bağımlılık
İnternet ve chat olayının bağımlılık yanına fizyopatolojik açıdan bakmakta yarar vardır. İnsanlarda heyecan ve merak uyandıran hususlar böbrek üstü bezlerinin aşırı çalışmasına neden olur. Endokrin mekanizmaları harekete geçer ve böbrek üstü bezlerinden böyle durumlarda katekolaminler salgılanır.
Katekolaminlerin (epinefrin, nor epinefrin, metanefrin, vanil mandalik asit) diğer etkileri yanı sıra santral sinir sisteminde nörotransmisyon etkileri vardır. Bu maddeler doğal miktarlarda iken herhangi bir sorun yaratmazken, aşırı salgılandıklarında, nörotransmisyonu etkiledikleri için vücutta bağımlılık yaratırlar (16).
Yamaç paraşütü, dalga sörfü, kumar ve benzeri aşırı heyecana yol açan sporları yapanlar, devamlı olarak daha çok adrenalin, nor adrenalin salgılayan yeni yeni tutkular ararlar. Başka nedenlerin yanı sıra, yukarda sözü edilen nedene de bağlı olarak sanal dünyada duyulan heyecan ve merak zamanla bağımlılığa yol açıyor.
Sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı, sorunu olmayan ama modaya uyup chat yapan kişiler de, bir süre sonra chat bağımlısı oluyorlar. Yakın bir zamanda psikiyatrist meslektaşlarımızın chat bağımlısı hastalar için özel tedavi yöntemleri bulmaları gerekecektir.
Yazımı şöyle bitirmek istiyorum: Marx’a göre sosyalizm, soğuk toplumsal gerçeklik içinde, sevginin sıcaklığını yitirmemek için verilen bir mücadeledir. İnsanları kendilerine yabancılaşmaktan kurtarmak ve insanların gerçek anlamda insanî bir öze dönmelerini sağlamak demektir.
Tüketim toplumuna, küreselleşmeye ve mekanikleşmeye verilecek en güzel yanıtın bu mücadele olduğunu düşünüyorum.

 

DİPNOTLAR
1) Reklam ve Halkla İlişkilerde Hedef Kitle, Füsun Koçabaş, Müge Elden,
Nilay Yurdakul, İletişim Yayınları 1999, s.11.
2) İletişim ve Emperyalizm, Funda Başaran, Ütopya Yayınları, 2000, s.47.
3) Çağdaş Toplumların Geleceği, Erich Fromm, Arıtan Yayınevi, 1996, s.80.
4) İletişim Kuramları Tarihi, Armand ve Michele Mattelart, İletişim
Yayınları, 1998, s.25.
5) Televizyonda Haberin Magazinleşmesi, Hakan Ergül, İletişim Yayınları,
2000, s.35.
6) Kapitalizmde Korku, Diter Duhm, Ayraç Yayınevi, 1996, s.203.
7) İletişim Çatışmaları ve Empati, Üstün Dökmen, 14. baskı, Sistem
Yayıncılık, 2000, s.103.
8) Hijyenik İletişim, Radikal, 27 Aralık 2000.
9) İletisim Çatışmaları ve Empati, Üstün Dökmen, 14. Baski, Sistem Yayıncılık, 2000, s.240.
10) Bilim ve Ütopya, Arda Odabaşı, sayı: 77, s.22, Kasım 2000.
11) Cinsellik ve Cinsel sapmalar, Erich Fromm, Arıtan Yayınevi, 1998, s.23.
12) Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Erich Fromm, Öteki Yayınevi, 1997, s.60.
13) Cumhuriyet, 09.01.2001, Sanal dünyada ABD tekeli, Özan Yayman, s.9
14) Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm, Arıtan Yayınevi, 1997, s.252.
15) Cumhuriyet, 09.01.2001, İnternet büyüyor, s.9.
16) Fizyopatoloji, Cilt 2, Sodeman’s, Türkiye Klinik Yayınevi, s.1134.