SABATAYCILIKLA İLGİLİ BAZI MÜNAZARA VE KÖŞE YAZILARI  
Sebatay Sevi


 

Site içinde kelime ara

Izmir'imiz, 17. yüzyilin ortalarinda tüm zamanlarin en gizemli "Mesih" hareketiyle sarsildi. Bu evrensel olayin, çarpici, sarsici, radikal dinsel (daha dogrusu tüm dinlere karsi), ilginç, acili ve daima kökleri karanliklar içinde kalmis bir hikayesi vardir.

Ispanya topraklarinda altin çagini yasadiktan sonra, 1492 yilinda katolik zulüm ve asimilasyonundan kurtulmak için, davet üzerine Osmanli topraklarina (Istanbul'a, Selanik'e, Izmir'e) göç eden ve burada sessiz ve sakin bir yasam kuran "Ispanya Musevileri" (Sefaradlar), bu yeni topraklarinda 17. yüzyilda müthis parçalayici bir bunalimla karsilastilar.. Bu bunalim, o dönemde tüm Yahudi dünyasini etkilemis, Avrupa içlerinden Yemen'e, Kuzey Afrika'dan Anadolu'ya kadar tüm topluluklarda kaynasmaya yol açmis ve sonuçta da Yahudiligin resmi tutumundan kopan, ayrilikçi, yeni, radikal, hatta diger dinlerin tabanini da etkileyen bir toplumsal harekete dönüsmüstür..

Iste bu hareketin önderi, kendini "Mesih" (Kurtarici) ilan eden Sebatay Sevi, 1626'da Izmir'de Kadifekale'nin alt kesimlerindeki yoksul Musevi semtlerinde dogmus olan bir cazip kisiydi.. Küçük yaslarindan itibaren dine merakli olan, giderek delikanlilik yillarinda agir bir dinsel büyü içine saplanarak, kendisini toplumunu kurtarmaya yönelik bir tanrisal enerjiye muktedir oldugunu sanan Sebatay Sevi, geçirdigi bir depresyon sonucu içine kapanarak "Mesih" olduguna inanmaya basladi..

31 Mayis 1665'te Mesihligini ilan ederek, Izmir havralarinda vaazlarina basladi ve bir anda bu yoksul tabanin içinde kurtarici olarak anilmaya baslandi. Önce Musevi toplumunu, sonra Müslüman ve Hiristiyanlari fikri kargasaya sürüklemeye baslayan Sebatay Sevi'nin eylemleri, öncelikle hahamlarin, sonra papaz ve hocalarin büyük tepkisini çekti. Mesih hareketi yayilmaya ve imparatorlugun tabani karismaya basladi. Otoriter din oligarsisi, Mesih'in tasfiyesi için Sultan'i zorlamaya basladilar..

Osmanli Sultani 4. Mehmet (Avci Mehmet), Sebatay Sevi'yi ele geçirterek sarayina getirdi ve sorgulatti. Çok uzun geçen ve Sultan'in bizzat perde arkasindan izledigi bu sorgulamalar sonucunda, Avci Mehmet'in gizli bir sempatiyle Mesih'e baglandigi iddia edilmistir. Sorgu sonunda Sultan iki seçenek dayatir.. Mesih iddiasindaki kisi ya bu iddiasini sürdürecektir ve böylece kellesi uçurulacaktir.. Veya derhal müslümanliga dönerek Mesih eylemlerini feshedecektir.. Sebatay Sevi birinci yolu seçer ve "Mehmet Aziz" ismini alarak Osmanli sarayina siginir ve 1676'da Arnavutluk'ta ölür..

Esas gümbürtü bundan sonra kopar.. Ona inanan büyük bir kesim Mesih'in gövdesel olarak müslümanliga döndügünü, ancak ruhsal olarak göge uçarak, yeniden dünyaya dönecegine inanirlar, böylece hepsi birden müslümanliga dönerler. Böylece tarihimizde "Dönmeler" denilen cemaat olusur..

Bu gizli, içine kapanik, acili bir toplumdur.. Yüzyillarca Mesih'i bekleyeceklerdir.. Ama yüzyillar onlara imparatorluk içinde erimeyi ve bir Türk olmayi dayatir.. Böylece Türkleserek, geçmislerini sisler içinde birakarak toplumun içinde büyük hizmetler yapmaya, sivrilmeye baslarlar ve Cumhuriyetin öncü kusaklari olurlar.. Günümüzde bu soydan gelenler, Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine bagli, ancak geçmislerini hatirlasalar bile bunun kurcalanmasindan hoslanmayan kisilerdir..

Simdi kendini Sebatay Sevi halkindan geldigini iddia eden bir yazar (Ilgaz Zorlu), önce Israil Devleti'ne vatandaslik basvurusunda bulunarak, tüm bu cemaat adina Israil uyruklugu istemis, ancak ret edilmistir. Simdi ayni kisi Istanbul 9. Asliye Mahkemesine basvurarak, müslüman kimliginden resmen siyrilmayi hukuki karara baglamak istemektedir..

Ilgaz Zorlu'nun davranislari, medyamizda insan haklari çerçevesinde degerlendirilmektedir. Oysa bu kisi, "irkçi" bir köktendincilik refleksi içinde, provokatörlük yapmakta ve sakin bir sekilde yasayan bu kökten gelen kisileri kiskirtarak ulusal birligi bu yönden de zedelemeye çalismaktadir.
Kendisine pek kulak asan yoktur.. Beni de aradi, ilgilenmedim..

"Tarih", kiskirticilarin elinde nükleer silahlara dönüsebilir..

Yasar AKSOY

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX Menü için farenin sağ tuşunu tıklayınız
Bir yanlış düzeltildi

Sisli Terakki Lisesi'nin de bagli oldugu Fevziye Mektepleri Vakfi tarafindan kurulan Isik Üniversitesi, Faik Bulut'u agirlayarak ona bir hatasini itiraf ettirmis. Faik Bulut, hepsi birbirine benzeyen, "Tarikat Sermayesinin Yükselisi" veya "Yesil Sermaye Nereye?" gibi kitaplarindan birinde, Isik Üniversitesi'ni de "Fethullahçi egitim kurumlari" arasinda göstermis... Faik Bulut, simdi, "Yanildim" diyor...

"O tür kitaplari haberlestiren gazetelerde 'irticaci firmalar' arasinda dükkâninin adi anilan köfteci Hüseyin'e haber versem mi acaba?" diye bir an düsündüm. O da sik bir tören düzenleyerek Faik Bulut'a 3x3 metrekarelik dükkâninda hiçbir 'irticaî' faaliyet icra edilmedigini anlatirdi. Faik Bey, nasil olsa alisti, "Hüseyin'in koltuk meyhanesi de irticaci degildir" fetvasini verebilirdi.

Rektör Prof. Siddik Yarman, "114 yillik geçmisi olan Fevziye Mektepleri Vakfi'nin kurdugu Isik Üniversitesi özgür, lâik, demokratik hukuk devleti ile Cumhuriyete inanan, Atatürk ilkelerine bagli, Atatürkçü gençler yetistiriyor" demis yaninda oturan Faik Bulut'a bakarak...

Herhalde sizler de, Cumhuriyet'in 76. yilini sürdürdügümüz halde vakfin 114 yillik bir geçmise sahip olmasini garipsediniz. Garipsemeyin, çünkü Fevziye Mektepleri Vakfi'nin açtigi ilk okulun asirlik tarihi var. Kurucusu olan Semsi Efendi, Atatürk'ü de okuttugu için tarihimizde önemli bir simadir. Küçük Mustafa'nin annesi, babanin muhalefetine ragmen, onu Kur'an kursuna yollar, sonra oradan alinip Ali Riza Bey'in istedigi Semsi Efendi'nin modern egitim veren okuluna yazdirilir... Iste Semsi Efendi'nin o okulu Isik Üniversitesi'nin ilk küçük adimidir...

Atatürk'ün ögretmeni olmasina ragmen Semsi Efendi ile ilgili yeterli bir bilgi bulmak zor. Ben, adina ilk kez, Semsi Efendi'nin akrabasi oldugu anlasilan Ilgaz Zorlu'nun makalelerinde rastladim. Oradan da, Doç. Özcan Mert'in "Atatürk'ün ilk ögretmeni Semsi Efendi" baslikli bir arastirmasindan haberdar oldum. En son, Tarih Vakfi tarafindan geçtigimiz günlerde yayimlanan "Alevi kimligi" adli derleme içerisinde bulunan Prof. Ilber Ortayli'nin "Osmanli modernlesmesi ve Sabetaycilik" adli çalismasinda karsima çikti.

Ilgaz Zorlu Isik Üniversitesi ile hayali tamamlanan Semsi Efendi hakkinda su bilgiyi veriyor: "Semsi Efendi, 1852 yili civarinda aslen Sabetayci (Zorlu, "Bu kavram tarih literatüründe 'dönmelik' olarak ifade edilmektedir" diyor. TK) bir ailenin ferdi olarak dogdu. Arapça, Farsça ve Fransizca ögrenen Semsi Efendi Selânik'te açilan bir yabanci okulda çalismaya basladi. Burada ögrendigi metodlari kendi kuracagi bir okulda uygulamak amacindaydi, ancak maddî olanaklari yeterli olmadigi için destek bulmasi gerekiyordu. Iste kendisine bu destek mensup oldugu 'Kapanci' grubu üyelerince saglanmistir."

Prof. Ilber Ortayli da baska bilgiler sunuyor: "Semsi Efendi Sabetaycidir. Kapani grubundan oldugu söyleniyor. Fakat Karakas grubu ile isbirligi yapiyor ve egitimle bu iki rakip dönme grubunun birligini saglamak istiyormus. Atatürk bu modern okulda okuma yazmayi daha çabuk ve dogru ögrendigini söylemistir.

Bu 'Semsi Efendi Okulu' dedigimiz, aslinda Sabetaycilarin açtigi modern Fevziye okullarindan biridir. Semsi Efendi modern fikirleri ve iki Sabetayci muhalif grubu birlestirme gayreti yüzünden cemaat tarafindan aforoz edilmis, sonra Istanbul'a göçmüs (1912) ve 1917'de orada ölüp Üsküdar'da Sabetayci mezarligina gömülmüstür."

Semsi Efendi, Doç. Özcan Mert'e göre, ilk okulunu, 1872 yilinda, Selânik'te, Sabri Pasa Caddesindeki Çarsamba Dergâhi'nda açmis... Demek ki, bu okullarin, Siddik Yarman'in söyledigi gibi, 114 yillik degil, daha gerilere giden, en az 127 yillik, bir geçmisi var. Yoksa Prof. Yarman, Atatürk'ün okudugu okulu saymiyor mu?

Yazilanlara yeniden göz attigimda, Isik Lisesi ve Isik Üniversitesi'nin "Demokratik, lâik" türü iddialariyla hiç de uyumlu gitmeyen bir köken tablosu ortaya çikti. Bu okullarin önce rüyasini gören, Selânik'ten Istanbul'a nakl-i mekân etmesi gerektiginde yine egitim isiyle ilgilenen Semsi Efendi için, Ilgaz Zorlu, "Yasadigi dönemin en büyük Sabetayci Kabbalistlerinden biri" degerlendirmesini yapiyor. Kabbala Yahudiler'in fikih kitabidir; Sabetaycilar arasinda bu alanda uzman olanlar bildiklerini kendilerinden sonra gelenlere aktarirlarmis...

Isik Üniversitesi'nin fikir babasi Semsi Efendi'nin "Sabetayci bir din adami" olmasi çok ilginç. Ilgaz Zorlu, bir yerde, Semsi Efendi adindan sonra açtigi paranteze Simon Zwi adini da yazmakta (s. 115). Semsi Efendi'nin hayatinin sonuna dogru anilarini kaleme aldigini ve orada Kabbalistik tartismalari gündeme getirdigi de anlasiliyor...

Semsi Efendi'nin açtigi okullarin bugünkü durumu içler acisiymis. Ilgaz Zorlu, "Ticarî bir kazanç kapisidirlar; son yillarda Imam Hatip liselerinin gerisinde kalmakta, pek çok sinavda basari gösterememektedirler" diyor bu okullar için...

Tarihe göz atinca, Faik Bulut'un bu özellikleri bildigi için mi "Isik Üniversitesi irticaci bir kurumdur" dedigini dogrusu merak ettim. Dikkatini yanlis yerde yogunlastiracagina özür dilemeye gittigi üniversitenin tarihiyle ilgilenseydi belki de hayatinin sovunu yapma firsati yakalayacakti.

O firsati kendisine Köfteci Hüseyin de verebilir.

TAHA KIVANÇ
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Sayin Faruk Bey,

Size tüm kalbimle katiliyorum. Bugün artik yok olmaya yüz tutmus olan Sabetayci cemaatin tarihiyle ilgili arastirma yapilmasi pek çok açidan faydali olacaktir. Bu ülkede yasayan bir vatandas olarak bütün etnisiteler ve dini cemaatler hakkinda kapsamli bir inceleme yapilmasi gerektigi kanisindayim.

Sabetayci kökenli kisiler “Ben Türk’üm” dedikleri takdirde Türk’türler. Bundan süphe etmemizi dogru bulmuyorum. Türk kimliginin esasi, etnik unsur degil, ortak tarih, ortak kültür, ortak ülkü ve hukuk birligidir. 1924, 1961 ve 1982 Anayasalari, Türk Devleti’ne vatandaslik bagiyla bagli olan herkesi Türk saymistir; din, mezhep, irk farki gözetmemistir. Sabetaycilar da dahil olmak üzere kendini Türk sayan herkes Türk’tür.

Bugün için Ilgaz Zorlu beyin haricinde, Nükhet Ipekçi, Cemil Ipekçi, Fatma Arig, Cengiz Çandar, Orhan Pamuk gibi kimseler de Sabetayci kökenli olduklarini kabul etmis durumdadirlar. Kendi kendilerine koyduklari “konusma yasaginin” artik yavas yavas asinmaya basladigini düsünüyorum. Zannediyorum ki Ilgaz beyin kitabi, bu tabunun yikilmasinda önemli bir etken olmustur. Bu açilim devam ettigi sürece, tükenmis olan bu gizemli cemaatin tarihine iliskin yeni belgelere ulasma imkanlari dogacaktir.

Özellikle yurtdisinda “Sabetaycilik” konusu çok merak uyandirmakta ve her sene onlarca makale yayinlanmaktadir. 17. yüzyildan bu yana konuyla irtibatli, Bati dillerinde yüze yakin kitap basilmistir. Ne yazik ki ülkemizde, bu konunun üstü kapatilmakta, dis ülkelerde yayinlanan arastirmalar bile dilimize çevrilmemektedir. Yabanci dil bilmeyenler için bu konuda arastirma yapmak mümkün olamamaktadir.

Halbuki, bizim ülkemizde yasayan ve dediginiz gibi Cumhuriyetin kurulusu öncesinden bugüne, içlerinden pek çok devlet adami, aydin, hukukçu, yazar, gazeteci, bürokrat, sanayici çikarmis olan bir cemaatin tarihidir bu. Yani Fransa’yi, Amerika’yi, Rusya’yi ilgilendirdiginden daha çok bizleri ilgilendirmektedir. Umarim, zamanla Türkiye’de de bu mevzu hak ettigi yere gelir.

Kurtulus Savasi’nin ilk örnek davranisini gösteren ve ardindan sehit olan gazeteci Hasan Tahsin, Sabetayci kökenlidir. Izmir’in Konak Meydani’nda bulunan “Ilk Kursun Aniti” onun adina dikilmistir. Böyle bir adama Türk degil, milliyetçi degil, vatansever degil diyebilir miyiz? Diyemeyiz.

Saniyorum ki, Sabetayci kökenden gelenlerin pek çogu için de ayni durum geçerlidir. Her zaman, her yerde, her cemaatten çürük yumurtalar çikar. Bu çok dogaldir. Ama iki üç istisna var diye de genel çizgiyi gözden kaçirmamamiz gerekir. Halil Bezmen çikmis, milleti dolandirmis, Amerika’ya kaçip, “ben Yahudi oldugum için baski gördüm” iddiasinda bulunacak kadar alçalabilmistir. Ancak böyle bir örnek var diye de tüm bu kökenden gelen insanlari zan altinda tutamayiz. O kepazelik, o sahsi baglar.

Bu arada, konuyla ilgili yaptigim arastirmalarda, Izmir’e çikan Yunan askerlerini çiçeklerle karsilayanlar arasinda Sabetaycilarin bulunduguna dair hiçbir bilgiye rastlamadim. Bildigim kadariyla sadece Izmir’de yasayan bazi Rum asilli insanlar, bu küstahligi göstermislerdi.

Tansu Çiller’in de Sabetayci kökenli oldugu iddialari vardir. Eger bu iddia dogruysa ve Israil’e yaptigi seyahatte “vaad edilmis topraklardan” bahsetmisse bunu cahilligine baglamak gerekir diyorum. Olsa olsa Yahudilerin sempatisini kazanmaya yönelik söylenmis, içi bos bir sözdür.

“Yaptiklari islerde sakli tuttuklari inançlarinin bir yönlendirmesi var mi?” süalini sormussunuz.

2001’lerin Türkiyesi’nde yasayip da, önemli mevkilerde bulunan Sabetayci kökenli vatandaslarimizin bu tür yönlendirmelerle hareket ettiklerine inanmadigimi söyleyebilirim. Çünkü daha önce de belirttigim gibi Sabetayci inanca bagli sadece 3,000 kisi kaldigi anlasilmaktadir. Geri kalan ve Sabetayci kökenden gelenlerin %90’i için Sabetaycilik bitmistir, iflas etmistir ve kendileri için hiçbir sey ifade etmemektedir. Ya gerçek anlamda ihtida edip Müslüman olmuslar ya da laik – seküler bir yasam biçimi benimseyerek dini hayatlarindan çikarmislardir. Yahudi yazar Rifat Bali’yle gerçeklestirilen “Sabetaycilar ne olduklarini bilmiyorlar” adli röportaji okumanizi öneririm.

Bakiniz:
http://www.f9.parsimony.net/forum12963/messages/12465.htm
Bu çöküsün nedenini anlamak da zor degildir. Tarih boyunca ne Yahudi ne de Müslüman kabul edilmis, kendi içlerinde de Karakaslar, Kapancilar ve Yakubiler diye birbirleriyle muhalif üç gruba bölünmüs, az nüfusa sahip, Selanik’ten Türkiye’ye geldikten sonra basta Istanbul ve Izmir olmak üzere farkli sehirlere dagilmis, cemaat yapilarini yitirmis ve de 20. yüzyilin asimilasyon, milliyetçilik, pozitivizm, liberalizm akimlarindan etkilenmis insanlarin 17. yüzyildan kalma batil bir inanca daha fazla bagli kalacaklarini beklemek hayalperestlik olur. Geriye kalan 3,000 kisilik “cemaatlerinin” de bir iki nesil içinde tamamiyla ortadan kalkacagi kesindir.

“Halide Edip Adivar isgal sirasinda atesli nutuklar atip sonradan Amerikan mandasini savunmasi hadisesi vardir” demissiniz.

Dogru bu fikri savunmustur. Bunun yanlisligini biz su anda yasayan Türkler olarak görebiliyoruz. Ama, I. Dünya Savasi biter bitmez, Izmir henüz Yunan askerlerince isgal edilmisken, herkes vatanin gelecegi konusunda kaygili ve de karmakarisik bir ruh hali içindeyken yanlis fikirlere kapilanlar çok olmustur. 10Agustos 1920'de imzalanacak olan Sevr Antlasmasi’na göre ülkemiz Çankiri, Çorum yöresine sikistirilmis, avuç içi kadar bir Türkiye olacakti. Halkimiz dehsete düsmüstü. Kendimizi o yillarda yasayan insanlarin yerine koyarsak, ve de 1911 Trablusgarp, 1912 –1913 Birinci ve Ikinci Balkan Savaslari, hemen arkasindan da 1914-1918 Birinci Dünya Savasi’nda birçok cephede yenildigimizi hatirlarsak olaya daha farkli yaklasabiliriz. Artik kimse halkin yeni bir Kurtulus Savasina girerek muzaffer çikabilecegine inanmiyordu. Atatürk ve yanindakiler hariç. Bu yüzden Halide Edip Adivar da dahil olmak üzere, pek çok taninmis sima, geçici olarak Amerikan mandasi altina girmemizin ülkenin düzlüge çikmasini kolaylastiracagina inaniyor ve bu fikri destekliyordu. Amerikan Kolejinin ilk Türk kadin mezunlarindan olan Halide Edip Adivar daha sonra bu fikrinden vazgeçip, Milli Mücadele'ye katilacak ve tam bagimsizliga kadar Atatürk'ün yaninda olacaktir.

Amerikan mandasini açikça destekleyenler arasinda Ismet Inönü bile bulunuyordu.

Hatta Ismet Pasa, Kazim Karabekir Pasa'ya yazmis oldugu mektubunda su görüse yer vermisti ;

“Eger Anadolu'da halkin Amerikalilar herkese tercih ettikleri zemininde, Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydasi olacaktir deniyor ki ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan Amerika'nin mürakabesine tevdi etmek yasayabilmek için yegane ehven çare gibidir.”

(Mektubun tam metni için BKZ. FALIH RIFKI ATAY: "Çankaya-Atatürk'ün Dogumundan Ölümüne Kadar", Dogan Kardes Matbaacilik Sanayii A.S. yayini, Istanbul,1969, s:192-194)

Dolayisiyla ben, o zamanki tarihi kosullar gözönünde bulunduruldugunda, Halide Edip Adivar ile Ismet Inönü basta olmak üzere, pek çok önemli simanin Amerikan mandasini destekleme kararini kötü niyetle bagdastirmiyorum. Umutsuzluklarinin sebep oldugu geçici bir hata olarak algiliyorum. Sonuçta, tüm halk, Halide Edip Adivar, Ismet Inönü dahil, Atatürk’ün “ya istiklal ya ölüm” felsefesine baglanarak Kurtulus mücadelesi vermistir ve bize Türkiye Cumhuriyeti’ni armagan etmislerdir.

Bir noktayi daha ilave etmek istiyorum. Ismail Cem Bey’in Disisleri Bakani oldugu dönemde, Türkiye 40 yildir girmek için büyük mücadeleler verdigi Avrupa Birligi’ne aday ülke sifatini kazanmistir. Bu asamaya gelinmesinde Ismail Cem Bey'in katkilari inkar edilemez. Hatta, AB Komisyonu’nun genislemeden sorumlu üyesi Günter Verhaugen, Türkiye’nin adayliginin kabul edilmesinde en büyük emegin Ismail Cem tarafindan verildigini ifade etmistir. Yani, Sabetayci kökenden gelen ve TÜRK olan vatandaslarimiz halen ulusumuza önemli hizmetlerde bulunmaya devam etmektedirler. Bu gerçegi görmemiz lazim. Artik Sabetayci kökenden gelen insanlara düsman gözüyle bakmamayi ögrenelim...

Saygilarimla,

Pavlus
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXx

Sayin Pavlus Bey,
Asagida sabataycilikla ilgili iki yazinin linkini veriyorum. Bu yazilari kaçirdiginizi sanmiyorum. Konuyla ilgilenen diger arkadaslarin faydalanmasi açisindan gerekli gördüm.
http://www.matbuat.com/konular/soylesiler/ilgaz1.htm
http://www.f9.parsimony.net/forum12963/messages/23632.htm
Selamlarimla.

Faruk:
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX


Sayin Faruk Bey,

Gönderdiginiz iki link için tesekkür ederim. Ilkini daha önce okumustum. Ama ikincisi çok ilginç iddialarda bulunuyor. Saniyorum, bu bilgiler yanlis. Çünkü,Murat Bardakçi: "Büyük dedesi reform ugruna kelle vermisti" adli makalesindeKemal Dervis'in büyük dedesinin bir zamanlar Osmanli Imparatorlugu'nda sadrazamlik yapmis Halil Hamid Pasa oldugunu belirtiyor.

"Iste Dervis'in SOYAGACI" makalesinde de;

Kemal Dervis'in, 19. yüzyilin meshur isyanci valisi Tepedelenli Ali Pasa'nin torunu olan Halil Hamid Pasa'nin soyundan geldigini yazarak bu bilgiyi onayliyor...

Saniyorum, Kemal Dervis'in aslen Sabetayci oldugu iddiasi havada kalmaktadir. Muhtemelen Ilgaz Zorlu adini kullanan farkli bir kisi bu iddiayi ortaya atmis gibi görünüyor.

Zaten bu mesaja cevap veren biri de;

"Burada Sabetay propagandasina dönüsmüs bir güç gösterisi var. Yaniltici." demis. Aynen katiliyorum.

Saygilarimla,

Pavlus

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Sayin Pavlus Bey,
Zahmetiniz için tesekkür ederim. Iki köse yazisi nakletmissiniz. Birincisini daha önce okumustum, ikinci yazinin konusundan da sayenizde biraz malûmatim vardi. Anladigim kadariyla sayin Aksoy bu meselenin fazla kurcalanmasindan yana degil. Biz hafiyecilik oynamiyoruz ama Cumhuriyetin kurulus öncesinden bugüne kadar çok müessir olmus, çok önemli mevkiler isgal etmis ve büyük bir titizlikle gerçek kimliklerini gizlemeyi basarmis bir cemaat hakkinda bilgi sahibi olmak hakkimiz degil mi? Yaptiklari islerde sakli tuttuklari inançlarinin bir yönlendirmesi var mi? Meselâ sayin Tansu Çiller basbakanken Israil'e yaptigi seyahatte "vaad edilmis topraklar"dan bahsetmisti. Bu tâbir Türk dis politikasinda yok. Bunu bir lisan sürçmesi zannettik. Simdi okuyoruz ki bayan Çiller sabatayci bir kökenden geliyormus. O zaman insanin aklinda ister-istemez bazi süpheler doguyor. Sabataycilar kendilerini Türk kabul ediyorlar, âmenna, bir sözümüz yok da diyelim ki Türkiye ile Israil arasinda bir ihtilâf olsa sonuna kadar Türkiye'nin tarafini tutacaklarindan emin olabilir miyiz? Beni böyle düsünmeye sevkeden tarihte yasadigimiz aci tecrübelerdir. Bir Hasan Tahsin olayi var -tamam-, bir de H. Edip Adivar'in isgal sirasinda atesli nutuklar atip sonradan Amerikan mandasini savunmasi hadisesi ve bir de Izmir'e çikan Yunan askerlerini çiçeklerle karsilayanlar... Sonradan kurulan Arap devletlerinde basvekil filan olanlar Osmanli ordusunda subaydilar. Tebaay-i sâdika'mizin da ne kadar sadik olduklarini maalesef yasadik. Bunlari yazarken hayâlî ve potansiyel düsman aramak niyetinde degilim. Demem odur ki tarihî hakikatler meydana çikarilsin ve süpheler ortadan kalksin. Gerçeklerden kimse korkmasin, çünkü hakikatler iyi insanlara zarar vermez.
Pavlus Bey, daha fazla yazmak isterim, lâkin bilgim kit bir, su benim klavyenin tuslari Türkçe degil iki, tek parmakla yazmak zor oluyor üç, mayin tarlasinin etrafinda geziniyoruz dört, elimde Yesevizade'nin Yahudilik ve Dönmeler adli kitabindan baska fazla kaynak yok bes.
Selâm, sevgi ve hürmetler.

Faruk
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Beş Bin Militan Sabataycı

OSMANLI İmparatorluğu'nun Adriyatik sahillerindeki küçük Ülgün şehrinde, sürgün edilmiş yalnız bir adam olarak 1676'da ölen ve bugün mezarı bile bilinmeyen İzmirli Sabatay Sevi, modern Türkiye'ye dolaylı olarak damgasını vurmuş önemli bir tarihî şahsiyettir. Çünkü onun doktrinine bağlı olan iki kimlikli Yahudi Türkler, yahut Sabataycılar, yahut da Selânik Dönmeleri, 1908 İkinci Meşrutiyet inkılabından bu yana ülkemizde gizli, esrarlı, güçlü bir saltanat kurmuşlar ve iradelerini nice önemli kuruma hâkim kılmışlardır.

Türkiye'deki militan, fanatik, hırslı, zorlamacı, direten, dediğim dedik zihniyetli Sabataycıların sayısı kaç kişidir? Bence onlar beş bin kişi kadardır. Kelle sayısı itibarıyla az olan bu grup tahsil, kültür, nüfuz, güç, vasıf, tesir bakımından büyük bir ağırlığa sahiptir. Bunların çoğu Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde okumuş, birkaç yabancı dil bilen, şehir kültür ve görgüsüne sahip, zeki, kurnaz, (en geniş mânâsıyla) politikacı vatandaşlardır. "Büyük satranç" oyununda onlarla başetmek kolay değildir.

Bugünkü dünyada medya birinci güç haline gelmiştir. Bizde Sabataycılar medyanın hemen hemen yarısına, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hakimdirler. Televizyondan önce de sinema ve film sektöründe tekel kurmuşlardı. Üniversitelerde, büyük hukuk kuruluşlarında, dev finans ve iktisat teşekküllerinde, topluma yön veren önemli mevkilerde, hariciyede ve daha nice önemli ve hayatî kurumlarda köşebaşlarını tutmuşlardır.

Birkaç bin Sabataycı ülkenin yağını, balını, kaymağını yemekte; çok lüks, çok rahat, çok şaşaalı bir hayat sürmektedir. Gazete ve televizyonlarında siyasî iktidarlara akıl hocalığı yapan, İslâm'la ve dindar Müslümanlarla savaşan bir Sabataycının, İngiliz bayrağı taşıyan ve milyonlarca dolar kıymete sahip bulunan lüks ve şahane bir yatı vardır. Amerika'da, Boğaziçi'nde, başka yerlerde her biri milyonlarca dolar eden villaları, kâşâneleri, mülkleri vardır.

Geçim sıkıntısı çeken, evlâtlarını okutmakta zorlanan bir tek militan Sabataycı göremezsiniz. Hepsinin tuzları kurudur.

Militan Sabataycılar bu ülkeyi, bu halkı, bu devleti severler mi? Elbette kendilerine göre severler. Bir mandracının ineklerini ve mandrasını sevdiği gibi severler.

Ünlü bir Sabataycı bir bankayı ele geçirdi, onun dibini delerek bir katrilyona yakın parayı hortumladı. Türkiye'yi; bu ülkeyi, bu milleti, bu halkı gerektiği gibi ve hakkıyla sevmiş olsaydı böyle yapabilir miydi?

Militan Sabataycılar 70'li yıllarda başlayan islâmî hareketi kendileri için büyük bir tehlike olarak gördüler ve tedbirlerini aldılar. Bin türlü entrika ile İslâmcıların içine ajanlar ve casuslar sokarak, bir takım ahlâksız ve karaktersiz adamları manipüle ederek islâmî hareketi kirlettirdiler, çürüttüler; Sabataycı güce alternatif olmaktan çıkarttılar.

İslâmî hareketi bitirdikten sonra şimdi Milliyetçi ve Türkçü hareketi çürütmek için sinsî planlar tatbik ediyorlar.

Sabataycıların en güçlü tarafı bilinmemeleri, gizlilikleriydi. Birkaç aydan beri bu bilinmezlik, gizlilik, esrar perdesi aralanmaya başlamıştır. Bundan dolayı çok ama çok tedirgindirler. Sahte, iğreti bir Türk kimliği ile İslâm, Şeriat, dindar kesime düşmanlık yapmak oldukça kolaydır ama gerçek kimliklerinin Yahudilik olduğu anlaşılınca işleri zorlaşacak, büyük bir muhalefetle karşılaşacaklardır.

Ülkemizdeki birkaç bin militan Sabataycının bu kadar güçlü olmasının ana sebeplerinden biri de, ülkede çoğunluğu teşkil eden Müslümanların kırsal kesim, gecekondu, varoş, köylü, taşra zihniyet ve kültürüne sahip olmasıdır.

Sabataycıların derin devlet üzerindeki tesir ve nüfuzları ne kadardır? Bu hususta kesin bir söz söyleyecek, hüküm verecek durumda değilim.

Sabataycılar ülkemizdeki statükonun devam etmesini istiyorlar mı? Bundan en ufak bir şüphe yoktur.

Ülkemizde tam bir demokrasinin olmasını, hukukun üstünlüğü sisteminin uygulanmasını, temel insan hak ve hürriyetlerine hürmet ve riayet edilmesini samimî olarak istiyorlar mı? Onlar bunları asla istemezler.

Sabataycılar Müslümanların arasına sızmışlar, ajanlar sokmuşlar mıdır? Elbette sızmışlardır. Büyük Bektaşî dedelerinden biri Sabataycı idi. Melamilerin bozuk kolu Sabataycılar tarafından idare edilmektedir. Mevlevî tarikatına da girmişlerdir. Hakikî Mevlevileri tenzih ederim ama, şu anda rakı içen, karı ve kızlara erkeklerle birlikte sema yaptıran adamlar vardır.

Militan Sabataycılar evrensel ahlâk prensiplerine uyarlar mı? Maalesef uymazlar, son banka rezaleti bu konuda ibret verici bir örnektir. Kendi içlerinde, kendi vakıf ve müesseselerinde bile büyük yolsuzluklar, hortumlamalar olmaktadır. Çoğunun dini imanı paradır.

Sabataycılık konusunu işlediğim, bu iki kimlikli cemaati açığa çıkartmak istediğim için birtakım yazarlar beni engizisyonculukla, din mahkemesi kurmakla, ortaçağ kafalı olmakla suçluyorlar. Bunlar boş telâşlar ve iftiralardır. Gizli olan bir cemaate ışık tutmak, iki kimlikli ve çok güçlü bir lobiden bahsetmek ne ahlâken, ne de kanunen suçtur. Onlar benim dinime, şeriatıma, mensubu bulunduğum dindar kitleye savaş açacaklar, hakaretler ve tehditler yağdıracaklar; onların yüzünden on milyonlarca Müslüman vatandaş bu memlekette korku ve güvensizlik içinde titreyecek, bir sürü baskı ve zulüm yapılacak; onbeş yaşındaki başörtülü bir kız çocuğu kırk günden fazla zindanda tutulacak ve ben bu adamları açığa çıkartmak için çalışırsam yaptığım engizisyon olacak... Yağma yok!

Sabataycılardan ne istiyoruz:

1. İki kimlikli olmaktan vazgeçmelerini istiyoruz. Müslüman olmadıkları halde Müslüman görünmeleri bizim hukukumuza bir tecavüzdür. Yahudiliklerini açıkça ilan etsinler.

2. İslâm'a, Müslümanlara açmış oldukları gayr-i meşru savaşı durdurmalarını istiyoruz.

3. Türkiye'yi ülke, halk ve devlet olarak samimî bir şekilde sevmelerini ve korumalarını, yücelmesi için çalışmalarını istiyoruz.

4. Çok küçük bir azınlık olmalarına rağmen ülkeyi ve delveti tekellerine almak, kendi cemaat iradelerini millî iradenin üzerinde görmek, tarihî devamlılığa ters düşen bir tarihî ârızanın sürmesi için çalışmak, millî kimliği erozyona uğratmak, ülke üzerinde gizli bir saltanat ve hükümranlık kurmak gibi emellerden vazgeçmelerini istiyoruz.

Büyük ölçüde onların hırsları yüzünden bu ülkede on milyonlarca Müslüman çoğunluk hürriyetsizlik, güvensizlik, baskı, korku, eziyet, zulüm içinde yaşıyor. Bu hal böyle devam edemez. Her kemâlin bir zevâli vardır. 1924 mübadelesine kadar ülkemizde milyonlarca Rum yaşıyordu. Yanlış ata oynadıkları için bu topraklarda varolma hakkını yitirdiler. İyonya ve Pontus Rumları Türkleri, Müslümanları, Osmanlı Devleti'ni desteklemiş olsalardı, işgalci Yunan kuvvetlerine Türklerle ve Müslümanlarla birlikte karşı çıkmış olsalardı; İzmir metropoliti Hrisostomos işgal kuvvetlerini takdis etmemiş olsaydı onlar Türkiye'de var olacaklardı. Tarihten ibret almak gerekir.

(TARİH ve DÜŞÜNCE dergisi Kasım 2000 tarihli 13'üncü sayısında Sabataycılarla ilgili önemli makalelere, röportajlara, belgelere yer vermiştir. Tebrik ve tavsiye ederim. Tel: (0.212) 511 75 00)

MEHMET ŞEVKET EYGİ  


 

 

 

Yahudi Kürtler Makalesi İçin TIKLAYINIZ

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Sabatyacılar neden gizleniyor?

Türkiye’de yüzyıllardır Müslüman gibi yaşayıp giden Yahudi asıllı vatandaşlarımızın varlığı yeni yeni gündeme geliyor.

İzmir’de yayınlanan bölgesel Yeni Asır gazetesi yazarlarından Yaşar Aksoy, bundan bir süre önce ”Sabatay Sevi” başlıklı bir yazısında bu cemaat arasında kimliğin açıklanması konusunda bir görüş ayrılığı olduğunu ortaya koydu. Sabataycılığın tarihî gelişimini anlatan Aksoy’un yazısını bu konuya ilgi duyan okurlara bir fikir vereceği düşüncesi ile özetleyerek sütunlarıma almak istiyorum:

”İzmir’imiz, 17. yüzyılın ortalarında tüm zamanların en gizemli ‘Mesih’ hareketiyle sarsıldı. Bu evrensel olayın, çarpıcı, sarsıcı, radikal, dinsel (daha doğrusu tüm dinlere karşı), ilginç, acılı ve daima kökleri karanlıklar içinde kalmış bir hikayesi vardır.

İspanya topraklarında altın çağını yaşadıktan sonra 1492 yılında Katolik zulüm ve asimilasyonundan kurtulmak için davet üzerine Osmanlı topraklarına (İstanbul’a, Selanik’e ve İzmir’e) göç eden ve burada sessiz ve sakin bir yaşam kuran ”İspanya Musevileri” bu yeni topraklarında 17. yüzyılda müthiş parçalayıcı bir bunalımla karşılaştılar. Bu bunalım, o dönemde tüm Yahudi dünyasını etkilemiş, Avrupa içlerinden Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar tüm topluluklarda kaynaşmaya yol açmış ve sonuçta da Yahudiliğin resmi tutumundan kopan, ayrılıkçı, yeni, radikal, hatta diğer dinlerin tabanını da etkileyen bir toplumsal harekete dönüşmüştür.

İşte bu hareketin önderi kendini ”Mesih” ilan eden Sabatay Sevi, 1626’da İzmir’de Kadifekale’nin alt kesimlerindeki yoksul Musevi semtlerinde doğmuş olan bir cazip kişiydi. Küçük yaşlarından itibaren dine meraklı olan Sabatay Sevi, delikanlılık yıllarında ağır bir dinsel büyü içine saplanarak, kendinin, toplumunu kurtarmaya yönelik bir tanrısal enerjiye muktedir olduğunu sandı. Sabatay Sevi, geçirdiği bir depresyon sunucu içine kapanarak Mesih olduğuna inanmaya başladı.

31 Mayıs 1665’te Mesihliğini ilan ederek İzmir havralarında vaazlarına başladı ve bir anda bu yoksul tabanın içinde kurtarıcı olarak anılmaya başlandı. Önce Musevi toplumunu, sonra Müslüman ve Hıristiyanları fikri kargaşaya sürüklemeye başlayan Sabatay Sevi’nin eylemleri öncelikle hahamların, sonra papaz ve hocaların büyük tepkisini çekti. Mesih hareketi yayılmaya ve imparatorluğun tabanı karışmaya başladı.

Osmanlı Sultanı 4. Mehmet, Sabatay Sevi’yi ele geçirterek sarayına getirtti ve sorgulattı. Çok uzun geçen ve Sultan’ın bizzat perde arkasından izlediği bu sorgulamalar sonucunda Sultan, Sabatay Sevi’ye iki seçenek dayatır. Mesih iddiasındaki kişi ya bu iddiasını sürdürecektir ve böylece kellesi uçurulacaktır; veya derhal Müslümanlığa dönerek Mesih eylemlerini feshedecektir. Sabatay Sevi ikinci yolu seçer ve Mehmet Aziz ismini alarak Osmanlı sarayına sığınır ve 1676’da Arnavutluk’ta ölür.

Esas gümbürtü bundan sonra kopar. Ona inanan büyük bir kesim Mesih’in gövdesel olarak Müslümanlığa döndüğünü; ancak ruhsal olarak gökyüzüne uçarak yeniden dünyaya döneceğine inanırlar, böylece hepsi birden Müslümanlığa dönerler. Böylece tarihimizde ”Dönmeler” denilen cemaat oluşur. Bu, gizli, içine kapanık, acılı bir toplumdur. Yüzyıllarca Mesih’i bekleyeceklerdir. Ama yüzyıllar onlara imparatorluk içinde erimeyi ve bir Türk olmayı dayatır. Böylece Türkleşerek, geçmişlerini sisler içinde bırakarak toplumun içinde büyük hizmetler yapmaya, sivrilmeye başlarlar ve cumhuriyetin öncü kuşakları olurlar. Günümüzde bu soydan gelenler, cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine bağlı; ancak geçmişlerini hatırlasalar bile bunun kurcalanmasından hoşlanmayan kişilerdir.

Şimdi Sabatay Sevi halkından geldiğini iddia eden bir yazar (Ilgaz Zorlu) önce İsrail devletine vatandaşlık başvurusunda bulunarak, tüm bu cemaat adına İsrail uyrukluğu istemiş, ancak reddedilmiştir. Şimdi aynı kişi İstanbul 9. Asliye Mahkemesi’ne başvurarak Müslüman kimliğinden resmen sıyrılmayı hukuki karara bağlamak istemektedir.

Ilgaz Zorlu’nun davranışları, medyamızda insan hakları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Oysa bu kişi ırkçı bir köktendincilik refleksi içinde, provokatörlük yapmakta ve sakin bir şekilde yaşayan bu kökten gelen kişileri kışkırtarak ulusal birliği bu yönden de zedelemeye çalışmaktadır. Kendisine pek kulak asan yoktur. Beni de aradı, ilgilenmedim. Tarih, kışkırtıcıların elinde nükleer silahlara dönüşebilir..”( Yeni Asır)

Araştırmacı yazar Aksoy’un Yeni Asır’daki yazısı, Sevi’nin serüvenine ve bugünkü tartışmalara ışık tutacak nitelikte. Ancak şu sorulara daha makul cevaplar verilmesi gerekiyor: Cumhuriyetin öncü kuşakları arasında yer alan ve bugün de siyasette, bürokraside, basında, ekonomide önemli mevkileri tutmuş Sabataycı kişiler gerçek kimliklerini neden açıklamak istemiyor? Toplumsal, siyasi ve ekonomik birçok olayda etkileri olan Sabataycıları bu ülke insanının daha yakından tanımasının kime ne zararı olabilir?

MESAJ HATTI:

Özbeöz bu ülkenin vatandaşı olan Türkiye Ermenilerinin sorunları artık ivedilikle çözüm beklemektedir. En az 50 kişi olması gereken din görevlisi kadromuz 20’lere inmiş olup, bunun yarısı da emeklilik yaşına gelmiştir. Kiliselerimize din görevlisi yetiştiremez duruma düştük. Avrupalı bir insan servetini dilediği kişi, kurum ya da canlıya bırakabilirken, Ermeni kökenli bir TC vatandaşı taşınmaz malını hastanesine, okuluna, kilisesine bağışlayamamaktadır. Hükümetimizden ve devlet adamlarımızdan anlayış bekliyoruz. Hükümetimiz yurtdışındaki olumsuz gelişmeleri nedeniyle Türkiye Ermenilerinin sorunlarının çözümünü askıya almamalıdır.”

İdris GÜRSOY                                                                                                               Bir sonraki sayfa için tıklayınız

TEVHID ISLAMI SITELER ÜYESI