|
|
|||||||||||||||||
|
Izmir'imiz, 17. yüzyilin ortalarinda tüm zamanlarin en gizemli
"Mesih" hareketiyle sarsildi. Bu evrensel olayin, çarpici, sarsici, radikal dinsel (daha dogrusu tüm dinlere karsi), ilginç, acili ve daima kökleri karanliklar içinde kalmis bir hikayesi vardir. XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX Menü için farenin sağ tuşunu tıklayınız Sayin Pavlus Bey, |
|
Beş Bin Militan Sabataycı OSMANLI İmparatorluğu'nun Adriyatik sahillerindeki küçük Ülgün şehrinde, sürgün edilmiş yalnız bir adam olarak 1676'da ölen ve bugün mezarı bile bilinmeyen İzmirli Sabatay Sevi, modern Türkiye'ye dolaylı olarak damgasını vurmuş önemli bir tarihî şahsiyettir. Çünkü onun doktrinine bağlı olan iki kimlikli Yahudi Türkler, yahut Sabataycılar, yahut da Selânik Dönmeleri, 1908 İkinci Meşrutiyet inkılabından bu yana ülkemizde gizli, esrarlı, güçlü bir saltanat kurmuşlar ve iradelerini nice önemli kuruma hâkim kılmışlardır. Türkiye'deki militan, fanatik, hırslı, zorlamacı, direten, dediğim dedik zihniyetli Sabataycıların sayısı kaç kişidir? Bence onlar beş bin kişi kadardır. Kelle sayısı itibarıyla az olan bu grup tahsil, kültür, nüfuz, güç, vasıf, tesir bakımından büyük bir ağırlığa sahiptir. Bunların çoğu Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde okumuş, birkaç yabancı dil bilen, şehir kültür ve görgüsüne sahip, zeki, kurnaz, (en geniş mânâsıyla) politikacı vatandaşlardır. "Büyük satranç" oyununda onlarla başetmek kolay değildir. Bugünkü dünyada medya birinci güç haline gelmiştir. Bizde Sabataycılar medyanın hemen hemen yarısına, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hakimdirler. Televizyondan önce de sinema ve film sektöründe tekel kurmuşlardı. Üniversitelerde, büyük hukuk kuruluşlarında, dev finans ve iktisat teşekküllerinde, topluma yön veren önemli mevkilerde, hariciyede ve daha nice önemli ve hayatî kurumlarda köşebaşlarını tutmuşlardır. Birkaç bin Sabataycı ülkenin yağını, balını, kaymağını yemekte; çok lüks, çok rahat, çok şaşaalı bir hayat sürmektedir. Gazete ve televizyonlarında siyasî iktidarlara akıl hocalığı yapan, İslâm'la ve dindar Müslümanlarla savaşan bir Sabataycının, İngiliz bayrağı taşıyan ve milyonlarca dolar kıymete sahip bulunan lüks ve şahane bir yatı vardır. Amerika'da, Boğaziçi'nde, başka yerlerde her biri milyonlarca dolar eden villaları, kâşâneleri, mülkleri vardır. Geçim sıkıntısı çeken, evlâtlarını okutmakta zorlanan bir tek militan Sabataycı göremezsiniz. Hepsinin tuzları kurudur. Militan Sabataycılar bu ülkeyi, bu halkı, bu devleti severler mi? Elbette kendilerine göre severler. Bir mandracının ineklerini ve mandrasını sevdiği gibi severler. Ünlü bir Sabataycı bir bankayı ele geçirdi, onun dibini delerek bir katrilyona yakın parayı hortumladı. Türkiye'yi; bu ülkeyi, bu milleti, bu halkı gerektiği gibi ve hakkıyla sevmiş olsaydı böyle yapabilir miydi? Militan Sabataycılar 70'li yıllarda başlayan islâmî hareketi kendileri için büyük bir tehlike olarak gördüler ve tedbirlerini aldılar. Bin türlü entrika ile İslâmcıların içine ajanlar ve casuslar sokarak, bir takım ahlâksız ve karaktersiz adamları manipüle ederek islâmî hareketi kirlettirdiler, çürüttüler; Sabataycı güce alternatif olmaktan çıkarttılar. İslâmî hareketi bitirdikten sonra şimdi Milliyetçi ve Türkçü hareketi çürütmek için sinsî planlar tatbik ediyorlar. Sabataycıların en güçlü tarafı bilinmemeleri, gizlilikleriydi. Birkaç aydan beri bu bilinmezlik, gizlilik, esrar perdesi aralanmaya başlamıştır. Bundan dolayı çok ama çok tedirgindirler. Sahte, iğreti bir Türk kimliği ile İslâm, Şeriat, dindar kesime düşmanlık yapmak oldukça kolaydır ama gerçek kimliklerinin Yahudilik olduğu anlaşılınca işleri zorlaşacak, büyük bir muhalefetle karşılaşacaklardır. Ülkemizdeki birkaç bin militan Sabataycının bu kadar güçlü olmasının ana sebeplerinden biri de, ülkede çoğunluğu teşkil eden Müslümanların kırsal kesim, gecekondu, varoş, köylü, taşra zihniyet ve kültürüne sahip olmasıdır. Sabataycıların derin devlet üzerindeki tesir ve nüfuzları ne kadardır? Bu hususta kesin bir söz söyleyecek, hüküm verecek durumda değilim. Sabataycılar ülkemizdeki statükonun devam etmesini istiyorlar mı? Bundan en ufak bir şüphe yoktur. Ülkemizde tam bir demokrasinin olmasını, hukukun üstünlüğü sisteminin uygulanmasını, temel insan hak ve hürriyetlerine hürmet ve riayet edilmesini samimî olarak istiyorlar mı? Onlar bunları asla istemezler. Sabataycılar Müslümanların arasına sızmışlar, ajanlar sokmuşlar mıdır? Elbette sızmışlardır. Büyük Bektaşî dedelerinden biri Sabataycı idi. Melamilerin bozuk kolu Sabataycılar tarafından idare edilmektedir. Mevlevî tarikatına da girmişlerdir. Hakikî Mevlevileri tenzih ederim ama, şu anda rakı içen, karı ve kızlara erkeklerle birlikte sema yaptıran adamlar vardır. Militan Sabataycılar evrensel ahlâk prensiplerine uyarlar mı? Maalesef uymazlar, son banka rezaleti bu konuda ibret verici bir örnektir. Kendi içlerinde, kendi vakıf ve müesseselerinde bile büyük yolsuzluklar, hortumlamalar olmaktadır. Çoğunun dini imanı paradır. Sabataycılık konusunu işlediğim, bu iki kimlikli cemaati açığa çıkartmak istediğim için birtakım yazarlar beni engizisyonculukla, din mahkemesi kurmakla, ortaçağ kafalı olmakla suçluyorlar. Bunlar boş telâşlar ve iftiralardır. Gizli olan bir cemaate ışık tutmak, iki kimlikli ve çok güçlü bir lobiden bahsetmek ne ahlâken, ne de kanunen suçtur. Onlar benim dinime, şeriatıma, mensubu bulunduğum dindar kitleye savaş açacaklar, hakaretler ve tehditler yağdıracaklar; onların yüzünden on milyonlarca Müslüman vatandaş bu memlekette korku ve güvensizlik içinde titreyecek, bir sürü baskı ve zulüm yapılacak; onbeş yaşındaki başörtülü bir kız çocuğu kırk günden fazla zindanda tutulacak ve ben bu adamları açığa çıkartmak için çalışırsam yaptığım engizisyon olacak... Yağma yok! Sabataycılardan ne istiyoruz: 1. İki kimlikli olmaktan vazgeçmelerini istiyoruz. Müslüman olmadıkları halde Müslüman görünmeleri bizim hukukumuza bir tecavüzdür. Yahudiliklerini açıkça ilan etsinler. 2. İslâm'a, Müslümanlara açmış oldukları gayr-i meşru savaşı durdurmalarını istiyoruz. 3. Türkiye'yi ülke, halk ve devlet olarak samimî bir şekilde sevmelerini ve korumalarını, yücelmesi için çalışmalarını istiyoruz. 4. Çok küçük bir azınlık olmalarına rağmen ülkeyi ve delveti tekellerine almak, kendi cemaat iradelerini millî iradenin üzerinde görmek, tarihî devamlılığa ters düşen bir tarihî ârızanın sürmesi için çalışmak, millî kimliği erozyona uğratmak, ülke üzerinde gizli bir saltanat ve hükümranlık kurmak gibi emellerden vazgeçmelerini istiyoruz. Büyük ölçüde onların hırsları yüzünden bu ülkede on milyonlarca Müslüman çoğunluk hürriyetsizlik, güvensizlik, baskı, korku, eziyet, zulüm içinde yaşıyor. Bu hal böyle devam edemez. Her kemâlin bir zevâli vardır. 1924 mübadelesine kadar ülkemizde milyonlarca Rum yaşıyordu. Yanlış ata oynadıkları için bu topraklarda varolma hakkını yitirdiler. İyonya ve Pontus Rumları Türkleri, Müslümanları, Osmanlı Devleti'ni desteklemiş olsalardı, işgalci Yunan kuvvetlerine Türklerle ve Müslümanlarla birlikte karşı çıkmış olsalardı; İzmir metropoliti Hrisostomos işgal kuvvetlerini takdis etmemiş olsaydı onlar Türkiye'de var olacaklardı. Tarihten ibret almak gerekir. (TARİH ve DÜŞÜNCE dergisi Kasım 2000 tarihli 13'üncü sayısında Sabataycılarla ilgili önemli makalelere, röportajlara, belgelere yer vermiştir. Tebrik ve tavsiye ederim. Tel: (0.212) 511 75 00) |
|
|
|
|
|
|
|
|
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX |
|
Sabatyacılar neden gizleniyor? Türkiye’de yüzyıllardır Müslüman gibi yaşayıp giden Yahudi asıllı vatandaşlarımızın varlığı yeni yeni gündeme geliyor. İzmir’de yayınlanan bölgesel Yeni Asır gazetesi yazarlarından Yaşar Aksoy, bundan bir süre önce ”Sabatay Sevi” başlıklı bir yazısında bu cemaat arasında kimliğin açıklanması konusunda bir görüş ayrılığı olduğunu ortaya koydu. Sabataycılığın tarihî gelişimini anlatan Aksoy’un yazısını bu konuya ilgi duyan okurlara bir fikir vereceği düşüncesi ile özetleyerek sütunlarıma almak istiyorum: ”İzmir’imiz, 17. yüzyılın ortalarında tüm zamanların en gizemli ‘Mesih’ hareketiyle sarsıldı. Bu evrensel olayın, çarpıcı, sarsıcı, radikal, dinsel (daha doğrusu tüm dinlere karşı), ilginç, acılı ve daima kökleri karanlıklar içinde kalmış bir hikayesi vardır. İspanya topraklarında altın çağını yaşadıktan sonra 1492 yılında Katolik zulüm ve asimilasyonundan kurtulmak için davet üzerine Osmanlı topraklarına (İstanbul’a, Selanik’e ve İzmir’e) göç eden ve burada sessiz ve sakin bir yaşam kuran ”İspanya Musevileri” bu yeni topraklarında 17. yüzyılda müthiş parçalayıcı bir bunalımla karşılaştılar. Bu bunalım, o dönemde tüm Yahudi dünyasını etkilemiş, Avrupa içlerinden Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar tüm topluluklarda kaynaşmaya yol açmış ve sonuçta da Yahudiliğin resmi tutumundan kopan, ayrılıkçı, yeni, radikal, hatta diğer dinlerin tabanını da etkileyen bir toplumsal harekete dönüşmüştür. İşte bu hareketin önderi kendini ”Mesih” ilan eden Sabatay Sevi, 1626’da İzmir’de Kadifekale’nin alt kesimlerindeki yoksul Musevi semtlerinde doğmuş olan bir cazip kişiydi. Küçük yaşlarından itibaren dine meraklı olan Sabatay Sevi, delikanlılık yıllarında ağır bir dinsel büyü içine saplanarak, kendinin, toplumunu kurtarmaya yönelik bir tanrısal enerjiye muktedir olduğunu sandı. Sabatay Sevi, geçirdiği bir depresyon sunucu içine kapanarak Mesih olduğuna inanmaya başladı. 31 Mayıs 1665’te Mesihliğini ilan ederek İzmir havralarında vaazlarına başladı ve bir anda bu yoksul tabanın içinde kurtarıcı olarak anılmaya başlandı. Önce Musevi toplumunu, sonra Müslüman ve Hıristiyanları fikri kargaşaya sürüklemeye başlayan Sabatay Sevi’nin eylemleri öncelikle hahamların, sonra papaz ve hocaların büyük tepkisini çekti. Mesih hareketi yayılmaya ve imparatorluğun tabanı karışmaya başladı. Osmanlı Sultanı 4. Mehmet, Sabatay Sevi’yi ele geçirterek sarayına getirtti ve sorgulattı. Çok uzun geçen ve Sultan’ın bizzat perde arkasından izlediği bu sorgulamalar sonucunda Sultan, Sabatay Sevi’ye iki seçenek dayatır. Mesih iddiasındaki kişi ya bu iddiasını sürdürecektir ve böylece kellesi uçurulacaktır; veya derhal Müslümanlığa dönerek Mesih eylemlerini feshedecektir. Sabatay Sevi ikinci yolu seçer ve Mehmet Aziz ismini alarak Osmanlı sarayına sığınır ve 1676’da Arnavutluk’ta ölür. Esas gümbürtü bundan sonra kopar. Ona inanan büyük bir kesim Mesih’in gövdesel olarak Müslümanlığa döndüğünü; ancak ruhsal olarak gökyüzüne uçarak yeniden dünyaya döneceğine inanırlar, böylece hepsi birden Müslümanlığa dönerler. Böylece tarihimizde ”Dönmeler” denilen cemaat oluşur. Bu, gizli, içine kapanık, acılı bir toplumdur. Yüzyıllarca Mesih’i bekleyeceklerdir. Ama yüzyıllar onlara imparatorluk içinde erimeyi ve bir Türk olmayı dayatır. Böylece Türkleşerek, geçmişlerini sisler içinde bırakarak toplumun içinde büyük hizmetler yapmaya, sivrilmeye başlarlar ve cumhuriyetin öncü kuşakları olurlar. Günümüzde bu soydan gelenler, cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine bağlı; ancak geçmişlerini hatırlasalar bile bunun kurcalanmasından hoşlanmayan kişilerdir. Şimdi Sabatay Sevi halkından geldiğini iddia eden bir yazar (Ilgaz Zorlu) önce İsrail devletine vatandaşlık başvurusunda bulunarak, tüm bu cemaat adına İsrail uyrukluğu istemiş, ancak reddedilmiştir. Şimdi aynı kişi İstanbul 9. Asliye Mahkemesi’ne başvurarak Müslüman kimliğinden resmen sıyrılmayı hukuki karara bağlamak istemektedir. Ilgaz Zorlu’nun davranışları, medyamızda insan hakları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Oysa bu kişi ırkçı bir köktendincilik refleksi içinde, provokatörlük yapmakta ve sakin bir şekilde yaşayan bu kökten gelen kişileri kışkırtarak ulusal birliği bu yönden de zedelemeye çalışmaktadır. Kendisine pek kulak asan yoktur. Beni de aradı, ilgilenmedim. Tarih, kışkırtıcıların elinde nükleer silahlara dönüşebilir..”( Yeni Asır) Araştırmacı yazar Aksoy’un Yeni Asır’daki yazısı, Sevi’nin serüvenine ve bugünkü tartışmalara ışık tutacak nitelikte. Ancak şu sorulara daha makul cevaplar verilmesi gerekiyor: Cumhuriyetin öncü kuşakları arasında yer alan ve bugün de siyasette, bürokraside, basında, ekonomide önemli mevkileri tutmuş Sabataycı kişiler gerçek kimliklerini neden açıklamak istemiyor? Toplumsal, siyasi ve ekonomik birçok olayda etkileri olan Sabataycıları bu ülke insanının daha yakından tanımasının kime ne zararı olabilir? MESAJ HATTI: Özbeöz bu ülkenin vatandaşı olan Türkiye Ermenilerinin sorunları artık ivedilikle çözüm beklemektedir. En az 50 kişi olması gereken din görevlisi kadromuz 20’lere inmiş olup, bunun yarısı da emeklilik yaşına gelmiştir. Kiliselerimize din görevlisi yetiştiremez duruma düştük. Avrupalı bir insan servetini dilediği kişi, kurum ya da canlıya bırakabilirken, Ermeni kökenli bir TC vatandaşı taşınmaz malını hastanesine, okuluna, kilisesine bağışlayamamaktadır. Hükümetimizden ve devlet adamlarımızdan anlayış bekliyoruz. Hükümetimiz yurtdışındaki olumsuz gelişmeleri nedeniyle Türkiye Ermenilerinin sorunlarının çözümünü askıya almamalıdır.” İdris GÜRSOY Bir sonraki sayfa için tıklayınız |
|||||||||||||||||