not:Aşağıdaki
40 sayfalık
Gündelik Alışılmış İşler
başlıklı dokuz bölümden oluşan
uzun yazı, hemen hemen tamamlanmış olan bir kitabın yazılmış
kısımlarının onda biri kadardır. Aşağıdaki
bölümlerin isveççesi, 1 mayıs 2001 tarihinden beri İsveç Türkiye
ile Dayanışma Komitesinin http://www.sskt.nu/
adresli isveççe- türkçe- ingilizce büyük web sayfasının başlangıcında
ve ayrıca debatt (tartışma) bölümünde "Vardagliga
händelser" (Gündelik olaylar) başlığıyla
durmaktadır. Her geçen gün yepyeni sorunlarla karşılaşılsada,
günün tarihi sayılabilecek aşağıdaki anlatımın
halen ilginçliğini koruduğunu sanıyorum.
Yazı şu bölümlerden oluşmaktadır:
11.03.2003
yusuf@telia.com
www.simbad@sida.nu
http://www.simbad.sida.nu/
GÜNDELİK ALIŞILMIŞ
İŞLER
Isparta,
Türkiye'nin güneyinde, lezzetli tatlısu ıstakozlarını barınağı
göllerin kıyısında, ülkenin engüzel güllerini yetiştiren
orta büyüklükte bir kenttir. Eşsiz doğa güzelliklerine sahip bu
kentte, sıcak güneşli bir yaz günü, adı ve evlerinin numaraları
belli bir sokakta, ağzında omuzdan kopmuş bir insan kolu ile koşan
sıradan bir sokak köpeği görüldü. Tanıklar
polise haber verdiler. Polis, yeni bir cinayetle karşıkarşıya
olduğunu sandı önce. Birsüre sonra işin aslı anlaşıldı.
Isparta halkını ürküten olaydan birkaç gün önce, 5 temmuz 2000 günü
komşu il Burdur'da yapılan olağan cezaevi operasyonlarından
biri sırasında kopmuştu köpegin ağzındaki kol.
Siyasi tutuklular duruşmalara götürülürlerken
güvenlik görevlileri tarafından sürekli dövülüyorlar, çeşitli işkencelerle
uğruyorlardı. Bu durum yasalara aykırıydı şüphesiz
ama, elinde silahı ve gücü olan kendi özel yasalarını yaratıyordu.
Onlarca yıldır değişik cezaevlerinde benzer uygulamaların
örnekleri yaşanmaktaydı. Kuralsızlığa ve şiddete
alışmış çoğunluk, sözkonusu gerçeği doğal
karşılamaya başlamıştı. Olacakları önceden
bilen Burdur Cezaevindeki tutuklular, artık duruşmalara çıkmak
istemiyorlardı. Aynı kişiler duruşmalarına gitmeden önce,
Cezaevi yetkililerden dayak yemeyeceklerine dair resmi garanti bekliyorlardı.
Ogün Burdur Cezaevinde 11 tutuklunun duruşması vardı ve bu
insanlar dayak korkusu ile mahkemeye gitmek istemediler. Diğer tutuklular
ve hükümlüler de arkadaşlarını yalnız bırakmamak için,
o gün duruşması olan tutukluların direnişlerine katıldılar.
Siyasi
tutuklulardan Veli Saçılık'ın ifadesine göre, güvenlik güçleri
saldırmak için bahane arıyorlardı ve sözkonusu direniş
olmasa, başka birşeyi bahane edip yine saldıracaklardı.
Halktan
alınan vergilerle maaşları ödenen, silahları ve ünüformaları
satınalınan güvenlik güçleri, sınırsız otoritelerine
yönelik cezaevi direnişe haklı olarak çok öfkelendiler. ''Hiç devletle başedilirmi?''
idi
Ev yıkımında kullanılan itfaiye aletlerini ve iş
makinelerini Burdur Cezaevinin önüne yığdılar. Cezaevini
fethe kalkışanlar, 1453 yılında İstanbul surlarına
Osmanlı bayrağını diken Ulubatlı Hasan'ın ruhu ile
yapının duvarlarına karşı saldırıya geçtiler.
Fatihler saldırılarını başlatmadan önce, ince düşünüp
yakındaki tüm evlerin perdelerini, kapılarını kapattırdılar,
sokaklarda kimseyi bırakmadılar. Fotoğraf çekilmesini, savaş
taktiklerinin düşmanın eline geçmesini engellemek istiyorlardı.
Saldırı hazırlıklarını eksiksiz tamamlayan görevliler,
ellerindeki itfaiye çengelini sallayıp Cezaevinin dış
duvara vurmaya başladılar. Binayı yapan mütahit malzemeden çalmış
olduğu için, duvar beklenen süreden önce çöktü. Ağır çengel
direnen tutukluların koğuşundan içeriye girdi. Koğuşunun
içinde rastgele dönen çengel nedeniyle kafası- kolu kırılan
mahkumlar giderek daha fazla köşeye sıkışıyorlardı.
Saldırıyı yürütenler bu ilk büyük başarıları
ile yetinmeyip, açtıkları gedikten içeriye tazzikli su sıkmaya
ve gaz bombaları atmaya başladılar. Arkadan, toprak kazmaya ve
yol yapmaya yarayan iş aletinin kepçesini duvarın deliğine daldırıp
gediği büyütmeye, kepçeyi koğuşun içinde rastgele döndürmeye
başladılar. Köşeye sıkışmış mahkumları
tam veya yarım olarak dışarıya almak istiyorlardı.
Kepçe,
temiz hava alabilmek için açılan deliğe biraz yaklaşmış
olan Veli Saçılık'ın tüm gövdesini değil, sadece sağ
kolunu omuzundan alıverdi. Aslında iş aleti sürücüsü Veli'yi
görmüştü ama, verilen emre uygun olarak kepçeyi
hava almaya çalışan gencin üzerine sürmüştü. Sürücü,
''Adamın kolu koptu!'', diye bağıracaktı yaptığı
işin ardından. Veli, koğuşta göl olmuş suların içine
yığılıp kalmıştı. Arkadaşları, sıkılan
sular nedeniyle göl olmuş zeminde ayaklarına takılan Velinin
omuzdan kopmuş kolunu, yıkılmış olan duvarın yanında,
suların içinde bulacaklardı. Veli'nin yarasını bir bez parçası
ile sımsıkı sarmışlardı. Veli bu haliyle bir saat
daha o suların içinde yattıktan sonra hastahaneye götürülecek ve
olaydan iki saat sonra ilk tıbbi müdahale yapılacaktı. Arkadaşları,
belki geri dikilir umuduyla kopuk kolu jandarmaya vermişlerdi. Jandarma böyle
önemsiz işlerle vakit yitiremezdi ve doğal olarak kolu kaldırıp
yol kenarına atacaktı. Atılan kopuk kolu bulan kimsesiz bir köpek,
komşu il Isparta'nın sokaklarında ağzında bu
gereksiz organ ile düşüncesizce koşmaya, poz yapmaya kalkınca,
polisi boş yere uğraştıracaktı.
Operasyonu yöneten Burdur Valisi Kaya Uyar, köpeğin
ağzında geziye çıkmış kolun serüveni için basına,
''Traji komik bir olay!'', tanımlamasını yapacaktı. Kopuk
kollu Veli'nin anası Kezban Saçılık, çığlık çığlığa,
gözyaşları içinde, ''Oğlumu iki kolla teslim ettim ve yine iki
kolla geri istiyorum!'', diye çırpınıyordu. Veli henüz tutuklu
idi ve yasalara göre suçluluğu kesinlik kazanmamıştı. Hakkında
ciddi bir iddia olmadığı için annesi Kezban, en çok iki yıl
yatar düşüncesi ile oğlunu polise kendisi teslim etmişti.
Şimdi yaptığı işe pişmandı. Burdur Valisi
Uyar basına konuşurken, sözkonusu olayın görebildiği
''komik'' yanına açıklık getirmemişti. Doğrusu, tüm sürecin
trajik yanını anlamak mümkündü ama, vali gibi ''komik'' yanını
görebilmek pek okadar kolay değildi. Sokaklarda ağzında bir
insan kolu ile koşan köpek yerine, ağzında bir köpeğin ön
ayağı ile koşan bir vali gözükse idi, halk işin komik yanını
belki daha rahat farkedebilirdi. Şu anda özgür olan makine ressamı
Veli'ye devlet ne bir tazminat ödedi ve ne de takma kol yaptırdı.
Şimdi artık O, sağ kolu olmadan nasıl makine resmi çizeceğini,
yaşamını sürdürmek için nasıl bir iş yapabileceğini
düşünmektedir.
Günlük basına göre, duvarı yıkmak
için kullanılan çengel birçok tutuklunun yaralanmasına neden olmuştu
ve kör kalma tehlikesi ile karşı karşıya olanlar vardı.
Yaralı mahkumlar hastahaneye götürülmüyorlardı. Bazı basın
organlarına göre, İzmir Barosu'na bağlı avukatlar operasyon
yapılan Burdur Cezaevi'nde Vali Kaya Uyar ile olayı görüşürlerken,
cezaevi'nin bir başka odasında güvenlik görevlileri olaya karışmış
bazı kadın tutukluların ırzlarına geçiyorlardı.
Başka cezaevlerine yollanacak siyasi tutuklulara özel bir odada işkence
yapılıyordu. Bunun adı ''güle güle dayağı'' olmalı
idi. Gelenektendir, birde ''hoşgeldin dayağı'' vardır.
Cezaevine adım atanı özel bir odaya çekip çırılçıplak
soyarlar ve diğer mahkumlar çığlıklarını iyice işitinceye
dek döverler. ''Dayak cennetten çıkmadır''.
İnsan
hakları, valiler, çarmıhta leylek
Sayıları 81 olan illerde Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'ni temsileden valilerin insan hakları konusunda ilginç
fikirleri vardı doğrusu. Pastırmaları ve halkının
pratik zekası ile ünlü Orta Anadolu ili Kayseri'nin Valisi Nihat
Canpolat, ''İnsan hakları insan olana gösterilir!'', demişti.
Vali bu sözleriyle, güvenlik güçlerinin şidet uygulamakta, işkence
yapmakta nekadar ''haklı olduklarını''
kanıtlamıştı. Valiye göre Türkiye'de yaşayanların
önemli bir kısmı insan değildi anlaşılan. Türkleri aşağılayan
Avrupalı ırkçılar Vali'nin bakış açısı ile
haklılık kazanıyorlardı. Hayvanlara herşey yapılabileceği
için olmalı, Türkiye'nin batısındaki büyük kentlerden
Bursa'da, yetkililer, yüzlerce sokak köpeğini üzerlerine benzin dökerek
diri diri yakılmışlardı. Çığlık çığlığa
yanan köpekleri seyretmek oldukca ''komik'' olmalıydı. İleride
insanlar da aynı şekilde yakılacaklardı. Çarmıha
gerilmiş bir leyleğin fotoğrafı 1 eylül 2000 tarihli bazı
günlük gazetelerde yayımlandı. Leyleğin ''suçu'', yiyecek
ararken dengesini yitirip elektirik tellerine çarpmak ve güneydeki Mersin
iline bağlı bir köyün iki gün karanlıkta kalmasına neden
olmaktı. ''Suçu'' işlediği yerde yaralı bulunan kuş, köy
ihtiyar heyeti tarafından yargılanmış ve İsa gibi
gerildiği çarmıhta iki gün çığlıklar atarak canvermişti.
Anlaşılan devletin valilerinin görüşleri yerel yöneticileri
derinden etkiliyordu.
Türkiye'de insanlar kızdıkları kişiye
eşşeğin torunu olduğunu söyleyebilirler. Şüphesiz bu
iddia Darvin'in evrim teorisi ile biraz çelişkilidir ama, insan soyunun
yine de bu güzel gözlü yaratıkla bir yakınlığı olduğu
kesindir. Ülkede şimdiye dek Pan benzeri yaratıklar gözükmemiştir
ama, sözkonusu biyolojik yakınlığın özellikle eşşeklerin
ve sırası ile ineklerin, keçilerin, köpeklerin, kedilerin başına
dertler açtığı bilinmektedir. Tüm bu yaratıklar insanlarla
olan biyolojik ve sosyal yakınlıklarına karşın, aşağılanmaktan,
değişik şiddet uygulamaları ile karşılaşmaktan
ve sonunda sucuk olmaktan kurtulamazlar. Fakat yine de Afrika'nın tropik
iklim kuşağından kalkıp Türkiye'ye yolu düşen bir kuşun
başına gelenler inanılacak gibi değildir. Basına yansıyan
bilgilere göre, Sturnidae Glanzstare Starling adı verilen parlak çok
renkli kuş Afrika'nın tropikal bölgelerinde yaşamaktadır ve
nesli tükenmek üzeredir. Koruma altınan alınan kuşun 18
tanesini 2001 yılı başında Türkiye'nin batısındaki
Darıca Kuş Cenneti yöneticileri tarafından İsviçre'den
ithal edilmiştir. Gerekçe, kuşu Türkiyede üretip çoğaltmaktır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, sözkonusu tropikal kuşun
bir örneğini ithalatı yapan kuruluştan inceleme gerekçesi ile
istemiştir. Arkasından, nesli tükenen kuşun Tarım Bakanlığı'nda
kafasının kesildiği anlaşılmıştır. Kuşu
inceleme amacıyla kestiklerini iddia etmektedirler ama, ortada inceleme
sonuçlarını açıklayan bir rapor yoktur. Neden dirisini değil
de ölüsünü incelemek istedikleri de belli değildir. Tarım bakanlığını
ellerine tutan koalisyon ortağı faşist MHP'liler kuşun kanının
''Türk kanını kirleteceğini'' düşünmüş olabilirler.
Batı illerinden Denizli'nin Valisi Yusuf Ziya
Göksu polislerine, ''Huzursuzluk çıkartanın bacaklarının kırılması
için sizlere tam yetki veriyorum!'', demiştir. Güvenlik güçlerinin
yetkilerini yasalar değil, orta çağda olduğu gibi merkezi veya
yerel yöneticilerin istemleri belirlemektedir anlaşılan. Basına
yansıdığı kadarıyla, kaçan boğasına kızıp
hayvanın dört bacağını birden kesenler vardır. Doğrusu
insanlara açıkca böyle davranmak zordur ama, falaka işkencesi sırasında
ayak tabanı kemikleri kırılıp topal kalanlara, kırılan
bacak kemikleri yanlış kaynayıp boyu kısalanlara sıkca
rastlamak mümkündür. Ünlü valilerden olan, adı yolsuzluklara karıştığı
için merkeze alınan Orhan Taşanlar, tartışmaya daha ilginç
bir boyut kazandırmıştır. Taşanlar'a göre, suçlu
hakları ile insan hakları birbirine karıştırılmamalıdır
ve şüphesiz birde polis hakları vardır. Adı karanlık
bir cinayet olayına ve rüşvet skandallarına karışmış
olan Taşanlar, suçlu olarak kabulettiği kişileri insandan
saymamakta ve şiddeti polisin hakkı olarak görmektedir. Örnekler
uzatılabilir.
Diyarbakır
Cezaevi, kayıplar, yargı, AİHM
Bazı cezaevlerinde Burdur'da yaşanandan
çok daha korkunçları yaşanmıştı ve yaşanacaktı.
Tarihi Diyarbakır kenti Cezaevi'nin ünü 1800'lü yılların
ikinci yarısında doğan Bulgar ulusal edebiyatına, bu
edebiyatın kurucusu İvan Vazov'un eserlerine, ''Boyunduruğun Altında''ya
da yansımıştır. 12 eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra ünü
katlanarak artan Diyarbakır Cezaevi, baskıların en yoğun
olarak uygulandığı yer oldu. Kanalizasyon sularının,
insan pisliklerinin içine boğazlarına kadar gömülen tutukluları
yıkanmadan koğuşlarına yollamak sıradan olaylardandı.
Sözkonusu işkence ile karşılaşan mahkumlar üzerlerindeki
pisliklerle kuruyorlar ve kokuyorlardı. Bu durumda hertürlü hastalığa
rahatca yakalanabilirlerdi. Planlı provokasyonları gerekçe yapan güvenlik
güçlerinin kovuşlara baskınlar düzenliyerek seçilmiş
tutukluları öldürme eylemleri değişik yayın organlarına
yansıdı. Aynı cezaevinde makattan sigara içirtme işkencesini
daha önceki bir yazımda nakletmiştim. Bilinç altında homoseksüalite
ile ilgili korkular içerdiği ve cinselliği doğal içeriğinden
koparıp aşağiladığı hissedilen bukadar hastalıklı
bir düş, böyle saçma bir sahne hiçbir sürrealist ressamın
tablosuna yansıyamaz sanırım. Ve 24 eylül 1996 günü Diyarbakır
Cezaevi'ne karşı büyük taarruz gerçekleşti. Demir çubuklar,
kalaslar, coplarla saldıran güvenlik güçleri on tutukluyu öldürdüler,
yüzlercesini de yaraladılar. Olayın davası halen sürmektedir.
Açlığı, yoksulluğu, işkenceyi,
yasadışılığı arttıran politikaların yaşama
geçirilmesinin yolunu açan 12 Eylül 1980 askeri darbesi, USA ve Alman gizli
örgütlerinin yardımları ile gerçekleştirilmiştir. Darbe
liderleri bu ülkelerden açık destek almışlardır ve halka yönelik
saldırıları bu şekilde kurumlaşıp süreklilik
kazanmıştır. USA'nın, NATO'nun Türkiye'deki yararlarını
garanti altına alan askeri darbenin ardından, İHD ve TİHV
gibi insan hakları ile ilgilenen kurumların verilerine göre kısa
süre içinde 650 bin kişi gözaltına alınmıştır.
Tüm siyasi partiler ve 24 bine yakın dernek kapatılmış,
milyonlarca insan fişlenmiş, tutuklananların binlercesi uzun süreli
hapis cezaları almışlardır. Yüzlerce idam cezası
verilmiş ve üç yıl içinde 54 kişi politik nedenlerle idam
edilmişlerdir. 1984 yılından itibaren verilen idam cezaları
infaz edilmemiştir ama, bunun yerine seçilen kişiler sokaklarda veya
sorgulamalar sırasında öldürülmüşlerdir. İdamların
yerini, uluslararası arenada daha az dikkati çeken ve ekonomik olarak
maliyeti çok daha düşük olan yargısız infazlar almıştır.
Yine aynı insan hakları örgütlerinin verilerine göre, askeri
darbenin ardından bir milyonu aşkın insan değişik işkencelere
uğramıştır. Darbenin ilk yıllarında 171 kişi
işkencede ölmüş, 39 ton gazete ve dergi imha edilmiş, 937 film
yasaklanmıştır. Kaçabilen ve arada kaçak rolünde görevli
olarak yurtdışına yollanan 30 bin kadar insan, vatandaşlıktan
atılan 14 bin civarında politik ve politika dışı kişi
vardır. İstatistiklere geçmeyen, istatistiklere sokulmaya korkulan başka
trajik gertçeklerde vardır. Örneğin, devlete bağlı TRT (Türkiye
Radyo ve Televizyon Kurumu) görevlilerinin yıllarca köy köy gezerek
topladıkları ezici çoğunluğu Kürtce halk türküleri,
bulunmaz yerel müzik örnekleri ile dolu 20 bin kaset, bir önceki 12 mart 1971
askeri darbesinin ardından TRT Genel Müdürlüğü'ne getirilen
General Musa Öğün'ün emri ile yakılmışlar, imha edilmişlerdir.
Yüzlerce ve hatta binlerce yılın birikimi, halk eşsiz kültür
mirasını bu şekilde yokedebilenlerin yapamayacakları hiçbir
kötülük yoktur.
1991 yılının ikinci ayında İstanbul Kasımpaşa'da esnafa, Körfez Savaşı'nı protesto etme amacıyla kepenklerini kapatmalarını salık verdiği için tutuklanan ve sorguda öldürülen Ali Rıza Erdoğan'ın davası halen sürmektedir. Son sekiz- on yılda 2 bin civarında insan polis sorgusunda ve cezaevlerinde işkence ile öldürülmüştür. Resmi verilere göre 500'e yakın, kurbanların yakınlarına göre 20 bine yakın insanın gözaltında kaybolduğu iddia edilmektedir. Bu süre içinde 59 gazetecinin öldürüldüğü bellidir. Sayıları binlerle ifade edilebilen kitap, gazete ve dergi toplatılmış ve aynı süre içinde gazetecilere, yazarlara, konuşmacılara, düşünceleri nedeniyle toplam olarak 4 bin yılı aşan cezalar verilmiştir. 1999 yılı başında uluslararsı Gazetecileri Koruma Komitesi CPJ'nin açıklamasına göre, bir yıl önce Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapse girdiği ülke olmuştur. CPJ'ye göre, Türkiye 5 yıl boyunca sözkonusu ünvanının korumuştur. 1992- 98 yıllarında 60 000'in üzerinde insanın işkence gördüğü ve annesini konuşturtmak için 2 yaşında bir çocuğa tekmelerle ve gövdesinde sigara söndürülerek işkencelerin yapıldığı bilinmektedir. AİHM'si bu süre içinde Türkiye devleti aleyhine 72 mahkumiyet kararı vermiştir. Türkiye kaybettiği davalar nedeniyle şimdiye dek 4,5 milyon US- Doları ödemiştir ve bu miktarın hızla artması beklenmektedir. Çoğunluğu Kıbrıs'tan 6 bine yakın başvuru dosyası inceleme için sırada beklemektedir. Basındaki bu bilgilere karşın, bu satırları yazan kişi, AİHM'ne yansıyan başvuruların Türkiye'deki insan hakları ihlalleri için bir ölçü olamayacağı kanısındadır. Çünkü, çok ağır baskılar altındaki insanların ezici çoğunluğu nereye başvuracaklarını, ne yapacaklarını bilememektedirler ve hatta bunların büyük kısmı daha iyi bir yaşam tarzı olabileceğini bile düşünememektedir. Başvuruların çoğunluğunun başka bir yaşam tarzı da olduğunu bilen eğitim ve gelir düzeyi yüksek Kıbrıs toplumundan olması ayrıca dikkat çekicidir. Uluslararası örgütlerin raporlarına göre, 2000 yılında da işkence ve yasadışı uygulamalar aynen sürmüştür. On milyonlarla ifade edilebilecek kişisel insani trajedilerin yaşandığı böyle bir ülkede felaketler kuru istatistiki sayılarla dönüşmektedirler.
Adalet Bakanlığı'nın verilerine
göre, onlarca yıldır kapanmayan 4,5 milyon civarında dava dosyası
vardır. Gazeteci Enis Berberoğlu'nun bir polis şefinin verilerine
dayanarak bildirdiğine göre, 1987- 97 yılları arasında
kriminal olaylar, işlenen adli suçlar 10 kat artmıştır.
Şüphesiz bunun artan yoksullaşma ve yargı sisteminin işlerliğini
yitirmesi ile yakın bağı vardır. Yargı yoluyla haklarını
elde edemeyen kişiler, sorunlarını mafya örgütlenmelerinin yardımları
veya yasaları ellerine alarak tek başlarına çözmeye çalışmaktadırlar.
Basına yansıyan bilgilere göre 1997 yılında, sayıları
3 156 olan savcıların önüne 3,5 milyon dava dosyası gelmiştir.
11 256'sı Kürt halkının yaşadığı Diyarbakır
ili DGM'sinde olmak üzere toplam 722 390 faili mechul dava dosyası vardır
ve bunların en az 20 bini siyasi cinayetlerle ilgilidir. 2001 yılının
ilk ayında basına yansıyan bilgilere göre, Türkiye'de 13 999
mahkeme vardır ve en az 1 211 mahkemeye daha gereksinim vardır.
Kurulacak mahkemeler için 2 000 yargıç ve savcı ile 5 852 yeni ek
personel gereklidir. Ekonomik kriz ve yasadışı işleyiş
mevcut durumu ile devamettiği sürece yeni mahkemelere ve yargıçlara
gereksinim yazılandan çok daha fazla olacaktır.
Her Cumartesi günü barışcı gösteriler
yapan kayıp anaları, kayıp yakınları, dövüle dövüle
susturulup dağıtılmışlar, attıkları sloganlar
suç sayılıp ağır ceza istemleri ile mahkemeye verilmişlerdir.
Davaları halen sürmektedir. Prag'lı kötümser Franz Kafka eğer
böyle bir dünyada, Diyarbakır, İstanbul, ya da Türkiye'nin başka
bir kentinde yaşasa idi, kötümserliğinin ulaşacağı
boyut nedeniyle tek satır bile yazamaz ve edebiyat tarihine geçemezdi
herhalde.
Zenginler,
fakirler ve ücretler
Dünya Bankası'nın son verilerine göre,
dünya nüfusunun yarısını oluşturan en düşük gelir düzeyindeki
ülkeler dünyada üretilen toplam değerlerin sadece yüzde altısını
paylaşırlarken, dünya nüfusunun altıda birini oluşturan
zengin ülkeler üretilen tüm değerlerin yüzde seksenini elde
etmektedirler. En zengin yüzde yirmi ile en yoksul yüzde yirmi arasındaki
fark 74 misli artmıştır. USA Tarım Bakanlığı'nın
verilerine göre ülkede yenilen tüm gıdaların dörtte biri çöpe atılırken,
toplam nüfusu altı milyara yaklaşan dünyamızda birbuçuk milyar
kadar insan günde 1 US- Doları'ndan düşük gelirle yaşamaya çalışmaktadır.
Sözkonusu 1,5 milyar insan açtır ve her yıl sadece açlık
nedeniyle 30 milyonu aşkın insan ölmektedir. Yapılan hesaplara göre,
USA'da çöpe atılan gıdaların sadece yüzde 5'i ile günde dört
milyon insanı doyurmak mümkündür. Yoksullar ile zenginler arasındaki
uçurumun hızla büyüdüğü dünyamızda, 1990 yılında
en az gelişmişler katagorisinde 36 ülke varken, aynı sayı
1995'de 42'ye, 2000'de ise 48'e yükselmiştir.
Dünya ticaretinin sadece yüzde 5- 10 civarında
bir kısmı gerçek değerler, kalanı ise hisse senedi, para alım-
satımı üzerinedir. Başta silah ve uyuşturucu olmak üzere tüm
lüks malların pazarı genişlerken, yaşamı sürdürmek için
gerekli temel ürünlerin pazarı daralmaktadır. Basına yansıyan
verilere göre, Türkiye'de 1999 yılının ilk altı ayında
yapılan tüm harcamaların yüzde 69'u lüks tüketim mallarına
gitmiştir. Çünkü halkın yaklaşık yarısının
temel gıda maddelerini alacak yeterli parası bile yoktur. 2000 yılı
sayımına göre nüfusu 67 milyon civarında olan Türkiye'de, Dünya
Çocuk Fonu UNICEF'in verileri ile halkın yüzde 14,2'si, yani 9,5 milyon
kadar insan yoksulluk sınırının altında yaşam
kavgası vermektedir. Bu insanların yıllık gelirleri 370 US-
Doları'nın altındadır ve üzücü ifade ile açtırlar.
Televizyon kameraları büyük kentlerde çöplerin içinden gıda artıkları
toplayıp karınlarını doyurmaya çalışan ve çoğunluğu
çocuk olan insanları göstermektedir. Sözkonusu manzaralara çoğunlukla
Kürt halkının yaşadığı illerde askeri birliklere
yakın çöplüklerde rastlanmaktadır.Halkın içine sürüklendiği
acıklı durum, globalizm bayrağı altında saldırıya
geçen ve kontrol ettikleri pazar alanlarını sürekli genişleten
uluslarüstü tekellerin, özellikle son yirmi yılda uygulanan yeni liberal
ekonomi politikalarının, yerli haydut yöneticilerin başarısıdır.
Basındaki bilgilere göre, Türkiye'de büyük
kentlerde en düşük ev kirası 100 milyon TL'nin üzeridedir. Yine Türkiye'de
iki milyonu aşkın işci asgari ücretle çalışmaktadır
ve bu ücret 2001 yılının ilk günlerinde 102 milyon TL'ye yükseltilmiştir.
Sözkonusu ücret yaklaşık 150 US- Dolarına tekabül etmektedir
ve bu insanlar günde yaklaşık 2,5 US- Doları ile geçinmek
zorundadırlar. En az beş kişiden biri işsiz olduğu için,
günde 2,5 US- Doları karşılığı Türk Lirası
ile geçinenlerin birde yardımcı olamak zorunda oldukları yakınları,
aileleri vardır. Çünkü ülkede işsizlik sigotası veya benzeri
bir uygulama da yoktur. Kaldıki sözkonusu asgari ücretliler tek başlarına
olsalar bile yoksulluk sınırında yaşamaktan
kurtulamayacaklardır. TÜBİTAK'ın 2001 yılının 4.
haftasında basına yansıyan açıklamasına göre, Türkiye'deki
hanelerin yüzde 42 kadarının ayda 150 milyon liranın altında
(günde 7,3 US- Doları'nın altında) bir gelirle yaşadığı
anlaşılmıştır. Her hane de en az dört kişi olduğu
ve bu gelirin de hane halkı arasında bölüşüldüğü düşünülürse,
toplumun yaklaşık yarısının yoksulluk sınırına
yakın veya bu sınırın altında yaşadığı
anlaşılır. Ciddi bir bilim kuruluşu olduğu bilinen TÜBİTAK'ın
çok geniş çaplı bir araştırmaya dayanarak verdiği sayının
gerçeği yansıttığına inanılabilir. Bu gerçek hem
üzücüdür ve hem de korkutucudur.
Mevcut korkutucu yoksulluğa karşın Türkiye'de
koyun veya dana etleri İsveç ve diğer Avrupa ülkelerindeki fiyatların
iki mislinden daha pahalıdır. Birçok temel gıda maddesi Avrupa
pazarlarında olandan çok daha pahalı fiyatlarla satılmaktadır.
Çünkü doğa tahribedilmiştir ve o doğa içinde varolabilen tarım
ve hayvancılık büyük darbeler yemiştir. Son 30 yılda
meralar 44 milyon hektardan 12 milyon hektara düşerken, milyonlarca küçük
ve büyükbaş hayvan yokedilmiştir. Meraların yokedilmesinin yanında
Kürt halkına karşı uygulanan şiddet politikası,
yaylalara çıkışın yasaklanması, göçerlerin hareket
özgürlüklerinin yokedilmesi, etinden ve sütünden yararlanılan
hayvanların yokolmasında önemli rol oynamıştır. Toplam
10 milyonu aşkın küçük ve büyük baş hayvan ölmüş veya
öldürülmüştür. Aynı süre içinde ormanların yarısı
tamamen yokolmuştur. Erozyon ile mücadele eden TEMA vakfının
verilerine göre, erezyon nedeniyle bir yılda 190- 200 bin kamyon dolusu
toprak denize akıp gitmektedir. TEMA vakfının yöneticilerinden
Hayrettin Karaca'nın 14 ekim 1996 tarihli basına yansıyan ifadesi
ile, erozyonun yarattığı toprak kaybı nedeniyle her yıl
1,2 milyon insan köylerden kentlere göçetmektedir. Türkiye'yi yönetenler
kahramanca göğüslerini şişirerek, ''verilecek bir karış
toprakları olmadığını'' ilanederlerken, her yıl tüm
Avrupa kıtasında olandan 17 kez ve Afrika kıtasında olandan
3 kez daha fazla toprak erozyon yoluyla kaybolmaktadır. Yapılan
hesaplara göre sözkonusu gidiş durdurulamazsa Anadolu 43 yıl sonra
çöl olacaktır.
2000 yılının son gününün
verilerine göre, 1980 yılında asgari ücret ile 1473 ekmek alınabilirken,
günümüzde aynı büyüklükte 682 ekmek alınabilmektedir. 1980'de
asgari ücret ile 105 kilo et alınabilirken, günümüzde sadece 19,5 kilo
alınabilmektedir. Petrol- İş sendikası uzmanlarının
yaptığı bu hesabın kalemleri uzayıp gitmektedir. Hükümet'in
resmi verilerinde bilinçli olarak daha düşük gösterilen enflasyon oranı
gerçekte halen yüzde 50 dolaylarında seyretmektedir. Bu nedenle bir süre
sonra ücretlilerin alım güçleri daha da düşecek, asgari ücretliler
günde 2,5 US- Doları'nın da altında bir gelirle yaşamaya
mahkum olacaklardır. Petrol- İş sendikası uzmanlarının
hesapları ile, son 5 yılda gelir vergisinin yüzde 64'ünü işciler
ve memurlar ödemişlerdir. Hesaplanabilen gayrisafi ulusal gelirin yüzde
yetmişini alan azınlıktaki sermaye kesimi ise verginin sadece yüzde
36 kadarını ödemiştir. Buna karşın kamu çalışanlarının
1994 bütçesinde yüzde 34,4 olan payları, 2001 bütçesinde yüzde 18,9'a
düşmüştür. Sendika ekonomlarının hesaplarına göre,
dört kişilik bir ailenin asgari geçim düzeyini tutturabilmesi için ayda
eline en az 950 US- Doları karşılığı para geçmesi
gerekmektedir. Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, dört
kişilik bir ailenin tümü asgari ücretle çalışsa bile, mevcut
ücretlerle aynı ailenin yoksulluk sınırının altında
kalmaktan kurtulamıyacağını ifade etmektedir. Burjuvazi,
sosyal bir patlama karşısındaki korkusunu açıkca göstermektedir.
Kaldıki bu düzeyde bir gelirle Türkiye nüfusunun önemli bir çoğunluğunun
yaşadığı basında yazılmaktadır.
Beyaz
Enerji operasyonu, generaller, çocuklar, unutulan gelecek
Türkiye Avrupa'da nüfusu en genç olan ülkedir.
Türkiye'de yaşayan 6- 14 yaş arasındaki 12 milyon kadar çocuğun
4 milyon kadarı çalışmaktadır. Günde 10- 14 saat çalıştırılan
bu çocuklar ayda 80 milyon TL (117 US- Doları) kazanmaktadırlar ve
bunların yaklaşık yarısı işyerlerinde dayak
yemekte, şiddete maruz kalmaktadır. Devlet İstatistik Enstütüsü
DİE'nin 2001 başında basına yansıyan verilerine göre,
Türkiye'de 6- 17 arasında 16 milyon kadar çocuk vardır. Bunların
1 milyon 635 bini ailelerinin geçimini sağlama amacıyla sokaklarda çalışmaktadır.
Çocukların yüzde 34 kadarı kentlerde, yüzde 66 kadarı da kırsal
kesimde çalışmaktadır. Dünya'da hergün çok kolay önlenebilir
hastalıklar nedeniyle 30 500 kadar çocuk ölürken, Türkiye'de bebek ölümlerinin
toplam ölümlere payı yüzde 34'e yakındır. Dünya çocuklarının
yüzde 30'u, Türkiye'deki çocukların ise yüzde 15'i hertürlü kötülüğün
eline düşme, hapse düşme, aç kalma, seks pazarına düşme,
eline silah verilerek savaşa sürülme ve benzeri riskleri ile büyümektedirler.
Türkiye'de istatistiklere girebilen 600 bine yakın kimsesiz çocuk vardır
ve bunların 200 bine yakını sokaklarda yaşamaktadır.
Filipinlerde olduğu gibi Batı'nın varlıklı pedofilleri
için turistik yerlerde çocuk fuhuşu çoktan başlamıştır.
Ülkede işkence görenlerin yüzde 10 kadarı
çocuklardır. Kürt halkının yaşadığı
kentlerden göçe zorlanan 5- 6 milyon kadar insanın 2 milyon kadarı
çocuklardır. UNICEF'in 2000 yılı ağustos ayı ortasında
basına yansıyan verisine göre, Türkiye'de deprem olan bölgelerde
halen 75 bin çocuk evsizdir, çadırlarda yaşamaktadır. Türkiye
genelinde 7- 13 yaş grubundaki kız çocuklarının yüzde 32
kadarı, aynı yaş grubundaki erkek çocuklarının ise yüzde
21'den biraz fazlası okula gidememektedir. DİE'nin son verilerine göre,
okul masrafları pahalı olduğu için kız çocuklarının
yüzde 25,5'i, erkek çocukların ise yüzde 21,1'i aileleri tarafından
okula gönderilmemektedir. Kız çocuklarının okula gitmeme oranındaki
rekor yüzde 61,5 ile Kürt halkının yaşadığı
Diyarbakır ilindedir. Nüfusu ülke nüfusun yüzde 20'sini bulan Kürt
halkının ana dilinde eğitim yapması, resmi kurumlarda kendi
dili ile konuşması halen yasaklıdır. 15- 45 yaş
grubundaki kadınların yüzde 17 kadarı hiçbir eğitim görmemiştir.
Kürt halkının çoğunlukta olduğu doğu illerindeki çocukların
yüzde 30'u, batı illerindekilerin ise yüzde 10 kadarı kronik
beslenme yetersizliği ile karşı karşıyadır. Beş
yaşın altında 1,5 milyondan fazla çocuk nüfus kayıtlarına
geçmemiştir. Derinleşen ekonomik krizle birlikte hergün daha fazla
çocuğun sokaklarda çalıştığı veya küçük hırsızlık
olaylarına karıştığı basın organlarında
yazılmaktadır. En acıklısı, bilindiği kadarıyla
100 binin üzerinde çocuk ucuz elde edilebilen uçucu uyuşturucu
kullanmaktadır ve sokaklarda çalışma yaşı 3e dek düşmüştür.
Generallerin ağırlıkta olduğu
Milli Güvenlik Kurulu (MGK), mecburi eğitimin önce 8 yıla, şimdi
de 12 yıla çıkartılması için Meclis'e emir vermiştir.
İki yıl kadar önce mecburi eğitim sözde 8 yıla çıkartılmıştır.
Buna karşın bütçeden Milli Eğitim Bakanlığı'na
ayrılan pay 1993 yılından beri sürekli düşürülmektedir.
1992 bütçesinde kamu harcamalarının yüzde 14,5 kadarı eğitime
ayrılırken, bu miktar 2000 yılı bütçesinde yüzde 7,13'e
inmiştir. Öğretmenler, Avrupa ülkelerindeki öğretmenlerden 10
kez düşük maaş almaktadırlar ve 80- 100 kişilik sınıflara,
bazı bölgelerde bunu da aşan sayıda öğrenciye ders vermek
zorundadırlar. Basına göre öğretmenlerin yüzde 70'i yaşamlarını
sürdürebilmek için sokak satıcılığı veya başka
ek bir iş yapmaktadırlar. Eğitimin kalitesi giderek hızla düşmektedir.
Okullarda dayak gündelik olağan bir davranış biçimidir. En
yoksullar birşey olabilme, masrafsız okuyabilme umutları ile,
Suudi Arabistan ve zengin dini örgütler tarafından finanse edilen kuran
kurslarına gitmektedirler. Bunlardan 13 yaşındaki Kuran kursu öğrencisi
Haydar Topaç, 1997 eylül ayında öğretmeni Burhanettin Sert tarafından
hastahanelik edilinceye dek dövülmüş ve uzun süre tedavi görmüştür.
Olayla ilgili dava 2001 yılının ilk haftasında sonuçlanmış
ve dayakcı öğretmene sadece 200 bin TL (0,30 US- Doları) para
cezası verilmiştir. Psikologlara göre toplumda şiddet kullanma eğilimi
giderek yükselmektedir. Yine basına göre, orta öğrenim sıralarında
uyuşturucu alışkanlığı ve fuhuş hızla
yayılmaktadır.
Çocukların ve eğitimin durumu yukarıda
özetlendiği gibi iken, yöneticileri tarafından soyulan bankaların
devlete maliyetleri en az 12 milyar US- Doları olarak hesaplanmaktadır.
Çalınan paralar vergi ödeyen yoksul halka ödettirilecektir. Sözkonusu
soygunları yapanların başında 35 yıldır en üst
politik yönetim kademelerinde olan bir önceki Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel'in yeğeni ve yakınları vardır. Halkın sırtından
yapılan soygunlar şüphesiz 12 milyar US- Dolarlık banka
soygununun çok üzerindedir ve bu olgu toplumda önemli bir çoğunluk
tarafından normal karşılanmaya başlanmıştır.
Devletin hesaplarını kontrol etmekle yükümlü Sayıştay'ın
son raporuna göre, devlet kasasından denetimsiz olarak harcanan veya çalınan
paralar 116 milyar US- Doları karşılığıdır.
Örneğin, ''Buffalo'' kod adı ile anılan ve Avrupa'da yenmeyip
imha edilecek bozuk etlerin ithalatı ile ilgili operasyonun sürmekte olan
davasında savcı, olayın Türkiye'ye maliyetinin 7 milyar US-
Doları civarında olduğunu açıklamıştır. TOBB
başkanı Fuat Miras, son 10 yıldaki savurganlıklar nedeniyle
195 milyar US- Doları kaynak kaybı olduğunu iddia etmektedir.
Devlet içindeki konumlarından yararlanarak devleti soyanların harcama
yaparken dikkatli davranmaları düşünülemez. Harcadıkları
nasıl olsa kendi paraları değil, halktan alınan vergilerdir.
Son bir yıl içinde sözkonusu yolsuzluklarla ilgili polis operasyonlarının
sayısı 15'i bulmuştur. Sayıları 500'yakın bürokrat,
politikacı, işadamı sorgulanmış ve bunların 216'sı
tutuklanmıştır. Buna karşın basın, soruşturmaların
derinleştirilmediği, tutuklananların önemi az figüranlar
oldukları, çalınanların geri alınmasının sözkonusu
olmadığı ve davaların kısa sürede kapatılıp
unutturulacağı kanısındadır.
Yolsuzluklarla ilgili sözkonusu operasyonlar çalınan
değerleri geri getirmese de, devlet içinde kümelenmiş farklı
menfaat gurupları arasındaki kavganın silahlarından biri
olmaktadır. ANAPlı İçişleri Bakanı Tantanın
emrindeki polis örgütü tarafından yürütülen 15 kadar operasyonun önemli
birkısmı eski Cumhurbaşkanı Demirel ve çevresindeki
yiyicileri hedef alırken, beyaz enerji kod adı ile anılan
soruşturma iktidardaki koalisyon partilerinden ANAPa yönelmiştir.
İçişleri Bakanı Tantanı, polis teşkilatını
ve siyasi iktidarı devre dışı bırakarak generaller ve
Jandarma örgütü tarafından yürütülen operasyonun asıl olarak
siyasi amaçlı olduğu hemen anlaşılmaktadır. Şüphesiz
Jandarma yasal olarak İçişleri Bakanlığına bağlıdır
ama, pratikteki işleyiş yazılı kuralların tamamen dışındadır.
Ayrıca jandarna kuruluşu İçişleri Bakanlığına
bütünüyle bağlı polisle birleştirilme önerisine kesinlikle
karşı çıkmış, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ayrılmaz
bir parçası olduğunu açıkca bildirmiştir. Şüphesiz
bu, Silahlı Kuvvetlerin Sahip olduğu ekonomik yararları ve siyasi
iktidarı paylaşmayı sürdürme açısından son derece
anlaşılabilir bir tepkidir. Sonuçta, Beyaz Enerji adı
verilen bu operasyonla ANAPlı Enerji Bakanı Ersümer tasviye
edilmek, koalisyon partilerinden ANAPın başkanı Mesut Yılmaz
ve Başbakan Ecevit yıpratılmak istenmektedir. Ecevitin adı
kişisel olarak hiçbir yolsuzluğa karışmamıştır
ama, aynı seyi Mesut yılmaz ve çevresi için söylemek olanaksızdır.
Fakat burada operasyonu yapanlar için önemli olan sözkonusu kişilerin hırsızlıkları
değil, yaptıkları politik ve ekonomik tercihlerdir. Bu politik ve
ekonomik tercihlerin önünü kesebilmek için hırsızlıkları
açığa çıkartılmakta veya bu yönde karalayıcı
iddialar ortaya atılmaktadır. Mesut Yılmazın, Enerji
Bakanı Ersümerin ve bu kişilerle birlikte davranan Ecevitin en
büyük hataları Rusya ile Mavi Akım adı verilen gaz-
boru hattı anlaşmasını imzalamış olmalarıdır.
Gerçeği bilen ANAP lideri ve Başbakan Yardımcısı Yılmazda,
Beyaz Enerji Operasyonunun ve operasyonla ilgili olarak partisine yönelik
iddiaların gerisinde Mavi Akım projesine karşı çıkan
USA kökenli petrol şirketleri olduğunu iddia etmiştir. Mavi
Akım projesine imza atan politik yönetimin ve devlet kadroları içinde
bunlara yakın olanların Kafkaslarda ve Ortadoğuda bir denge
politikası izlemeye çalışmaları, enerji konularında
Rusya, İran ve Irak ile işbirliği yapmaya kalkışmaları
özellikle Pentagonu ve Türkiyede Pentagonun kolları olan çevreleri
sonderece rahatsız etmektedir. Örneğin, USA Enerji Bakanlığı
Türkiye Enerji Bakanı Ersümere açıkca tavır koymuş,
onunla resmen görüşmeyi reddetmiştir. Zaten Ersümere yönelik
operasyonu başlatanlar da Pentagon ile sıkı bağ içinde olan
generallerdir.
Ortadoğuda, özellikle Kafkaslar ve Orta
Asyada Rusya ile rekabet içinde olan USA, Vahabilik ile bağı olan
Deoband tarikatından Talibanı, Suudi Arabistan merkezli en gerici
Vahabi tarikatın üyelerini, bunlarla bağı olan köktendinci Çeçenleri,
tüm yıkıcı kozlarını öne sürmüştür.
Afganistanda CIA tarafından askeri anlamda örgütlendirilip silahlandırılan
Taleban ve bağlaşığı köktendinci güçler bahane yapılarak,
USA bu ülkeye askeri varlığı ile girmiştir. USA, Orta
Asyanın doğal gaz ve petrol zenginliklerini diğer güç
odakları ile paylaşmadan kendi başına Afganistan ve Pakistan
üzerinden Arab denizine taşımayı anmaçlamaktdır. Orta
Asyanın tüm geçitlerini Tutan Afganistana USAnın askeri
varlığı ile yerleşmesi, sadece boru hattı projesini yaşama
geçirmek için değildir şüphesiz. Sözkonusu gerçeğin
gerisinde yatan asıl neden, USA yönetiminin Avrasya ve dolayısıyla
dünya hakimiyeti planlarıdır. Bu nedenle USA, şimdilik Rusya ve
Çin ile bölgenin paylaşılması konusunda anlaşıyormuş
havası vermeye çalışmaktadır. Şüphesiz herkes
birbirinin gerçek niyetini bilmektedir ve sözkonusu göstermelik yakınlaşmanın
daha nekadar süreceği belli değildir. Dünya enerji kaynaklarının
en az yüzde 70ini içeren zenginliklere tek başına USAnın
sahip olmasını hiçbir güç merkezi istemez. Ayrıca, aynı
kapışmanın içinde farklı büyüklüklerde değişik
başka güçlerde vardır. Tüm bu nedenlerle USA, yakın bağlaşıkları
ile ilişkilerini daha da sıkılaştırmaya çalışmaktadır
ama, yine de büyük bir yalnızlığa itilmeye mahkumdur- USAyı
destekler gözükenlerin çoğunluğunun bu davranışlarının
temelinde korku vardır.
Sözkonusu politikası çerçevesinde USA,
enerji kaynaklarına yakınlığı, enerji yolları üzerindeki
coğrafi konumu ve Orta Asya ile kültürel yakınlıkları
nedeniyle Türkiyeye özel bir önem vermektedir. USA yönetimi, enerji
kaynaklarının denetimi konusundaki kavgada Türkiyeyi ucuz bir
askeri güç olarak, özellikle İran ve Iraka karşı kullanmayı
planlamaktadır. Buna karşın, Türkiyenin eski köklü ve büyük
bir devlet olma geleneği vardır. Halklarına karşı acımasız
olsalar bile, Türkiyeyi yönetenler muz cumhuriyeti başkanları
gibi değillerdir. Fakat yine de USAnın Türkiye bürokrasisi, ülkenin
güvenlik güçleri, basın organları ve özellikle politikacılar
arasında önemli kolları olduğu, istediği zaman bunları
eşgüdümlü olarak harekete geçirebildiği anlaşılmaktadır.
Beyaz Enerji kod adı ile anılan Pentagon operasyonunda da bazı
generaller, USA kuklası gazeteciler ve iktidardaki koalisyonun ortağı
faşist MHP tek cephe olarak saldırıya geçmişlerdir. Aynı
zamanda USAnın kontrolundaki Dünya Bankası ve IMF tarafından bilinçli
olarak manupule edildiği anlaşılan ekonomik krizi derinleştikce,
politikacilarin bağımsız dengeli bir dışpolitika
izlemeleri zorlaşmaktadır. Türkiyede devleti yönetenlerin manevra
olanakları giderek azalmaktadır. Böyle durumlarda USAnın
maşası konumundaki güçler daha saldırganca
davranabilmektedirler. Tek cümleyle, Enerji bakanlığına yönelik
soruşturmanın asıl amacı, Rusya ile yapılan enerji anlaşmasının
geçerliliğini ortadan kaldırmaktır. Çünkü bu ilişki,
arkasından başka yakınlaşmaları ve bölgede yeni ortak
projeleri getirecektir. Türkiyenin Rusya ve İran ile başlatacağı
ortak projeler, bu ülkeler arasında doğacak bir yakınlaşma,
USAnın Kafkaslara ve Orta Asyaya yönelik hesaplarına uymamaktadır.
7 mayıs tarihli Milliyetde gazeteci Tuncay Özkanın çok güzel
açıkladığı gibi, USA enerji çevreleri Türkiyeye yönelik
baskılarının yanında sözde alternatif olarak kendi sıvılaştırılmış
doğal gazlarını satmak ve gaz çevirim santralları kurmak
istemektedirler. Bu ise çok zor durumda olan Türkiye endüstrisi için
maliyetlerin alabildiğine yükselmesi anlamına gelmektedir. Tek cümle
ile USA, bölgede hem yıkıcı bir rol oynamakta ve hemde bu yıkımdan
kar sağlamaya çalışmaktadır.
Sonuçta, Türkiyenin acil gereksinim duyduğu
10 milyar US- Doları kredi için IMFden onay çıktığı
gün, Enerji Bakanı Ersümer istifa etmiş veya gizli bir anlaşma
ile istifa ettirilmiştir. Basına göre Ersümer hakkında soruşturma
başlatılmayacaktır ama, eneji alanında yolsuzluk iddiaları
ile ilgili soruşturmalar sürecektir. Şüphesiz yargı sürecinin
sonucu Ersümerin, koalisyon partilerinden ANAPın ve koalisyonun
geleceklerini etkileyecektir. Özellikle Rusya ile yapılan mavi akım
adlı gaz- boru hattı anlaşmasının geleceği
derinden etkilenecektir. Türkiyeye açılan 10 milyar Dolarlık
kredi karşılıksız değildir. USAnın yetkili ağızları,
bu kredinin son olduğu tehdidini savurmaktadırlar. Ulusal ekonomi acısından
stratejik önemleri olan haberlesme, ulastırma vs. gibi sektörleri ve
devlet tekelindeki tüm büyük kurulusları elegeçirmeye çalışmaktadırlar.
Türkiyeyi Rusya, Kafkaslar ve Ortadoğu politikalarında tam anlamıyla
teslim almaya çalışmaktadırlar. USA yanlısı ağızlar
Rusyadan doğal gaz satınalmanın ekonomik değil, politik
bir tercih olduğunu yaymaktadırlar. Rusyadan alınacak doğal
gazın ekonomik olmadığı iddiaları şüphe götürür
ve sonuçta tüm bunlar, Türkiye Enerji Bakanlığına karşı
başlatılan yargı sürecinin asıl olarak yolsuzluklarla
ilgili olmayıp, USA yanlısı güçlerin politik baskılarıyla
bağlı olduğunu kanıtlar. Bunun ötesinde, kendileri de
yolsuzluk yapanların diğer hırsızların peşine düşmesinin
mantıki bir gerekçesi de yoktur. USA yönetimi 1980li yıllarda da
müttefiklerine baskı yaparak Sibiryadan Avrupaya döşenecek
gaz- boru hattı projesini benzer şekilde engellemiştir. Ve yine
1990lı yılların ikinci yarısında Erbakan Hükümetinin
İran ile yaptığı doğalgaz- boru hattı anlaşmasının
gerçekleşmesi, gazın Türkiyeye akışının başlaması
aynı çevreler tarafından engellenmek istenmiştir.
Beyaz Enerji adıyla anılan Pentagon
operasyonunu başlatan generallerin ekonomik yolsuzluk olaylarına bulaşmamış
olduklarını düşünmek olanaksızdır. Çünkü
generaller aynı zamanda 24 uluslarüstü tekel ile ortaklığı
olan Türkiyenin en büyük mali- sermaye kuruluşlarından OYAKı
yönetmektedirler. Otomotivden çimento üretimine, hertürlü pazarlamacılığa,
bankacılıktan sigortacılığa dek ekonomik faliyetlerin
hertürlüsünün içinde olan OYAKın ve bu kuruluşun başındaki
generallerin, sözkonusu ekonomik faaliyetlerle ve büyük çaplı askeri alımlarla
ilişkisi olan yolsuzlukların dışında kalabilecekleri düşünülemez.
Generallerin kendi ifadeleri ile Silahlı Kuvvetler Avrupada en yüksek
harcama yapan 6. güçtür. Gelecek 25 yılda 150 milyar dolarlık silah
alımı planlayan generallerin bu ihalelerden kişisel karlar elde
etmeyeceklerinin hiçbir garantisi yoktur. Bunun Türkiye tarihinde görülmüş
çok önemli bir örneği de vardır.
Uçaklar, roketler, uzay araçları üreten
Lockheed firmasının 1976 yılının başında
patlayan büyük rüşvet skandalı, İtalya, Hollanda, Japonya gibi
ülkelerde açığa çıkmış, sorumluları yargılanmıştır.
4 şubat 1976 günü USA Senato dış ilişkiler Komisyonu Başkanı
Frank Church, Lockheed firmasının askeri uçaklarını
satabilmek için Türkiye'ye rüşvet verdiğini açıklamıştır.
USA'dan Türkiye'ye çuvallar dolusu rüşvet belgesi yollanmıştır.
Buna karşın, başta hava kuvvetleri komutanı Emin Alpkaya
olmak üzere sorumluların hiçbiri yargılanmamışlardır.
O sırada Türkiye'de Süleyman Demirel'in liderliğinde 1. Milliyetci
Cephe Hükümeti iktidarda idi. Faşist MHP'nin önderi Türkeş ile
İslamcı MSP'nin başkanı Erbakan Başbakan yardımcılıklarını
paylaşıyorlardı. İktidarda olan Başbakan Demirel ve
yardımcıları Türkeş ile Erbakan olayı kapatmışlardır,
ya da askerlerin baskısı ile kapatmak zorunda kalmışlardır.
Günümüzde ise Silahlı Kuvvetlerin ve başındaki
generallerin politik yaşam üzerindeki etkileri çok daha güçlüdür ve
elinde silah tutan bu gücü denetleyebilecek hiçbir sivil kurum yoktur.
Parlementonun ve yargının tamamen denetimi dışında
olan generallerin ekonomik yolsuzluklara bulaşma olankları daha fazladır.
Örneğin, günümüzde Silahlı Kuvvetlere alınan saldırı
helikopterleri için USA ve İsrail firmaları tarafından rüşvet
ödendiği iddiaları vardır. Bunun yanında, Türk Silahlı
Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfına ait bir şirket olan ve asıl
olarak emekli generalleri ve aynı kişilerin çocuklarını,
yakınlarını çalıştıran HAVELSAN adlı şirket
hakkında da yaygın yolsuzluk söylentileri vardır. Sık sık
düşen ve birçok askerin ölümüne neden olan CASA uçaklarında yapım
hatası tesbit edilmiştir ama, bu uçakların alınmasına
kimlerin nasıl karar verdikleri araştırılmamaktadır.
Yine aynı şekilde F- 16 savaş uçaklarının elektronik füze
savunma sistemlerinin satınalınmasında rüşvet yenildiğine
dair ciddi iddialar vardır ve bu işe TUBİTAKdan bazı profösörlerin
adları da karışmıştır. F- 16 uçaklarının
modernleştirilmeleri ile ilgili karanlık ilişkiler www.yolsuzluk.com/
adresli web sitesinde tüm ayrıntıları ile uzun uzun anlatılmaktadır.
Aynı sitede yayınlanan uzun söyleşisinde Emekli Oramiral Atilla
Kıyat, generallerin mal beyanlarının açıklanmasını
istemektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerindeki namuslu subaylardan biri
olduğu anlaşılan Hava Tuğgenerali Mustafa Fırat,
yukarıda adresi verilen aynı web sitesinde, tüm silahlı
kuvvetlerin -sanki- sayıları 350- 400 arasında değişen
generaller için çalıştığını somut kanıtlar
vererek uzun uzun anlatmaktadır. Aynı general, yolsuzluklar nedeniyle
Türk ordusunun yapısı bozulduğunu iddia etmektedir. Generalin
ayrıntılı olarak verdiği bilgilerden birkısmı
şu şekilde özetlenebilir: Hava kuvvetlerinde bazı subaylar ve
generaller uçuş saatlerini varolanın en az iki misli göstererek
hakları olmayan ödenekleri ceplerine indirmektedirler. Gereksiz yere özel
uçak yolculukları yaparak, özel mallarını Hava Kuvvetlerinin
uçaklarına taşıtarak, yurtdışı gezilerini
gereksiz yere uzatarak, devletin kendilerine verdiği cep telefonlarını
çocuklarına veya diğer yakınlarına vererek, en çok iki yıl
yaşayacakları lojmanları -devletin parası ile- baştan aşağı
yenileyerek ülkeyi milyarlarca Lira zarara sokmaktadırlar. Generaller lüks
orduevlerinde yedikleri ve içtikleri yüksek kaliteli gıdalara sadece
sembolik ücretler ödemektedirler. Bazı generaller özel evlerinin yapımında
askerleri ve askeri araçları kullanmaktadırlar. Hava Korgenerali Özkan
Öktünün yazlık ev inşaatına işci taşıyan
askeri aracın kaza geçirdiğini ve işçilerden birinin bu kazada
öldüğünü tüm yöre halkı bilmektedir vs.. Büyük Marmara
depreminin yaraları sarılmazken, silahlı kuvvetlere ait bazı
yapılar trililyonlarca lira harcanarak gereksiz yere yeniden düzenlenmektedirler.
HAVELSAL, TAI, TEI, Türk Hava Kurumu, Türk Kuşu ve hatta silahlı
kuvvetlerle bağı olmayan YÖK gibi kuruluşlar, devlet bankaları
ve diğer işletmeleri emekli generallerin arpalıkları
durumuna gelmişlerdir. Tüm bunların yanında General Mustafa Fırat,
eski Hava Kuvvetleri Komutanlarından Ahmet çörekçi ile İlhan Kılıçın
mal varlıklarının dikkat çekici olduklarını iddia
etmektedir. Hatta İlhan Kılıçın oğlu İstanbuldaki
Mayanoz Showlandın ortağıdır. Bu çocuk buraya ortak
olacak parayı nezaman ve nerede kazanmıştır?, diye
sormaktadır. Hava Generali Mustafa Fırat son olarak, Yukarıdaki
tablo incelendiği taktirde generallerin Kopenhag kriterlerine sürekli karşı
çıkmalarına herhalde şaşmamak gerekir., demektedir.
Aynı general, Vicdan sahibi asker ve sivil erkana sesleniyorum. Türk
Silahlı Kuvvetleri elden gidiyor., çığlığı
ile uzun yazısını bağlamaktadır.
Teklifleri pahalı olduğu halde 900 kadar
M- 60- A3 tankını modernleştirilme ihalelerinin neden İsraile
verilmek istenmektedir? Çok daha ucuza yeni modern tanklar alınabileceği
halde iki milyar dolara malolacak bu proje aynı zamanda Türk silahlı
kuvvetlerini teknolojik olarak İstaile bağımlı hale
getirecektir. Çünkü tanklara sadece İsrailin Merkava tanklarında
kullanılan özel elektronik sistemler yerleştirilecektir. Daha geniş
bir perspektifle bakıldığı zaman, olay basit bir ticari ilişkiyi
çok aşmaktadır. Benzer diğerleri ile birlikte bu anlaşma, Türkiye
Cumhuriyetinin geleneksel denge politikası ile ilgili elindeki tüm
kozları terketmesinde, diğer bazı komşu ülkelerle arasına
yeni kamaların sokulmasına yolaçacaktır. Türkiye, -toplumsal
denetimin tamamen dışındaki- silahlı bürokrasinin tepesine
yerleşmiş bazı güçlerin elleriyle ve görünmez iplerle
siyonist- ırkcı İsrail devletinin ve USAnın bölgedeki açgözlü
emperyalist hesaplarına sıkı sıkıya bağlanmaktadır.
Bir yandan birileri ceplerini, özel kasalarını doldururlarken, öbür
yandan Türkiye Ortadoğu ve Kafkaslarda kanlı serüvenlerin içine
ucuz askeri güç olarak çekilmeye çalışılmaktadır.
Toplum, basın, bu konuda suskundur veya toplumun yararlarını
savunabilecek güçler seslerini yeterli ölçüde duyuramamaktadırlar. Türkiyede
yaşanan çürümüşlük içinde en sağlıklı kurum
olarak Silahlı Kuvvetler gösterilmektedir ve birçok insan bu yalana
samimi olarak inanmaktadır. Şüphesiz Silahlı Kuvvetler içinde
namuslu, yurtsever birsürü subay ve astsubay vardır ve ordunun temeli de
halk çocuklarından oluşmaktadır. Fakat bunun yanında biraz
düşünebilen herkes, Susurluk adı ile anılan mafya- politikacı-
güvenlik güçleri ilişkilerinin sonuçta gelip bazı en üst düzeyde
generallere dayandığı için çözülemediğini rahatca
anlamaktadır.
Askerlerin sivillerden daha yurtsever olacakları, ulusun yararlarını kişisel yararlarının üzerinde tutacakları konusunda hiçbir garanti yoktur. Türkiye tarihi devlet kasasını soyan paşalarla doludur. Çürüyüp çökme sürecinde olan Osmanlı Devletinin bazı paşalarının yiyicilikleri ile ilgili uzun öyküleri biryana koyacak olursak, bu olayın yakın tarihimizde bile çarpıcı örnekleri vardır. General Evrenin en yakın çalışma arkadaşlarından olan ve 12 eylül 1980 askeri darbesi için Pentagonun verdiği onayı 11 eylül günü Türkiyeye özel kurye olarak getiren eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkayanın telefon numarasının Behçet Cantürk gibi ünlü eroin kaçakçılarının almanaklarında bulunduğunu duymayan yoktur. Eski MİT bürokratlarından Mehmet Eymürün ve araştırmacı yazar Soner Yalçının ayrı ayrı aktardıklarına göre, General Tahsin Şahinkayanın adı, ünlü eroin kaçakcılarından Sarı Avni (Avni Musullulu- Karadurmuş), Behçet Cantürk ve yine ünlü mafya şeflerinden Dündar Kılıç, Fahrettin Aslan gibi kişiliklerin adları ile birlikte Ankara 4 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi kayıtlarında bulunmaktadır. Yine Eymürün anlatımı ile, hasır altı edilen ve yazarları emekliye sevkedilen 1987 tarihli MİT raporunda Tahsin Şahinkayanın adı, -ileride patlayacak olan- Susurluk skandalının ünlü kahramanlarından zamanın İstanbul Emniyet Müdür Muavini Mehmet Ağar ile birlikte anılmaktadır. Raporda, birçok yasadışı işin baş sorumlusu olan Mehmet Ağar ile General Şahinkayanın yakın ilişkileri ayrıntılı olarak sergilenmektedir. Tanınmış gazetecilerden Yener Süsoyun, Oktay Ekşinin ve Yalçın Bayerin ayrı ayrı aktardıklarına göre, Emekli Büyükelçi Yalım Eralp, F- 16 savaş uçaklarını üreten General Dynamics firmasının başkanının bir rüşvet işi ile ilgili olarak Türkiyenin Washington Büyükelçiliğinde kendilerini ziyaret ettiğini anlatmaktadırlar. General Dynamics firması yöneticisi, F- 16 uçaklarının Türkiye tarafından satın alınabilmesi için kendilerinden 8- 9 milyon Dolar kadar rüşvet istendiğini, aksi taktirde rakip firmaya ait F- 18 uçaklarının alınması ile tehdit edildiklerini, anlatmıştır. Amerikalı yönetici isim vermemiştir ama, anlatımından rüşveti isteyenin zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı olan General Tahsin Şahinkaya olduğu elçilik görevlisi tarafından anlaşılmıştır. Emekli Büyükelçi Yalım Eralpın anlattığı rüşvet olayını zamanın Washingtondaki Ankara Büyükelçisi Şükrü Elekdağda doğrulamaktadır ama, -muhtemelen aşırı diplomatlığı gereği- rüşvetle ilgili bilgilendirme de General Tahsin Şahinkayanın kastedildiğini anımsayamamaktadır. General Dynamics başkanının anlattıklarını Büyükelçi Şükrü Elekdağ dinlemiş, çalışma arkadaşı Yalım Eralpde notetmiştir. Yine gazeteci Yalçın Bayerin aktardığına göre, Yunanistanda yayınlanan Ta Nea gazetesi, F- 16 uçaklarının alımı için Tahsin Şahinkayaya 1.4 milyon Dolar rüşvet ödendiğini yazmıştır. Yine aynı gazeteciye göre, Şahinkayanın eşi birçok büyük firmanın yüklü miktarda hisse senedine sahiptir ve sayısını anımsayamadığı Time dergilerinden birinde sıralaması yapılan dünyanın en zengin 50 generali arasında Tahsin Şahinkayanın da adı vardır.
Anlatımın bu bölümünün tamamlanmasından
çok sonra, eylül ayının son haftasında silah alımlarındaki
yolsuzluklarla ilgili bazı operasyonlar başlamıştır.
Deniz Kuvvetlerinin yabancı silah şirketleriyle ilişkilerini yürüten
mühendis Albay Muhtar Koray tutuklanmıştır. İddialara göre
Koray, silah satan firmalarla özel ilişkiler kurmuştur. Basındaki
bilgilere göre, bu tutuklamanın ardından Deniz Kuvvetlerinde geniş
çaplı operasyonlar başlamıştır ve silah firmaları
ile tüm ilişkiler yasaklanmıştır. Türkiye için 10 milyar
Dolar değerinde silah alım işini yürüten Savunma Sanayi Müsteşar
Yardımcısı emekli general Ünal Tağmaç ekim ayının
ilk günlerinde görevinden istifaya zorlanmıştır. Basındaki
haberlere göre, istifa etmek zorunda kalan Tağmaçın -bir bürokratın
sahip olmayacağı kadar fazla- mal varlığı dikkatleri çekmiştir.
Aynı kurumun başındaki Profösör Dursun Ali Ercanda yardımcısının
ardından istifa etmiştir. Müsteşar yardımcılarından
Ünal Tongaçda aynı nedenlerle istifa etmek zorunda kalanlar listesine
eklenmiştir. Bu istifalarla birlikte 2.5 milyar Dolar değerinde 50
helikopter üretimi, 7 milyar Dolar değerinde 1000 tank üretimi, 2 milyar
dolar karşılığı 6 AWACS erken uyarı uçağı
alma projesi, Deniz Kuvvetlerine yeni bazı gemi alımı ve üretimi
projeleri ve 700 milyon Dolar karşılığı 170 tankın
modernleştirilmesi projesi şimdilik ortada kalmıştır.
Aynı yılın (2001) başında 350 milyon Dolar değerindeki
silah alımının çok pahalıya ve şartlara aykırı
yapılması nedeniyle bir operasyon daha gerçekleştirilmiş
olduğu bu son olayla birlikte basına yansımıştır.
Tüm bu operasyonların yanında ayrıca, Başbakanlık Güvenlik
İşleri Başkanı emekli Albay Firuz Kırışın
askeri ihalelerle ilgili kriptoları bazı kişi ve kuruluşlara
sattığı iddiası ile soruşturma başlatılmıştır.
Askerlerin de yolsuzluklara bulaşmış
olabilecekleri gerçeğinin çok kişi tarafından düşünülebileceğini
hesaplayan bazı generaller, kendilerine yönelik şüpheleri dağıtabilmek
için küçük oyunlar düzenlemektedirler. Örneğin, Beyaz Enerji
Operasyonunu başlatan General Bekir Uğurluya sol bir gurup
tarafından sözde silahlı saldırı düzenlenmekte ve general
sağ olarak kurtulmaktadır. Böylece sözkonusu operasyonu başlatanlar
kafalara nekadar haklı oldukları düşüncesini yerleştirmeye
çalışmaktadırlar. Arkasından gazeteler aracılığıyla
kökten dinci Hizbullahın emekli generallerden Veli Küçüke, Erol
Özkasnaka ve Çevik Bire süikast hazırladığı
haberleri yayılmaktadır. Burada ilginç olan, Hizbullahın
askeri istihbarat birimlerinin yardımları ile örgütlenip PKKya
karşı kullanıldığının bilinmesidir. Bu işin
içinde kendisine Hizbullah tarafından süikast yapılacağı söylentisi
yayılan emekli generallerden Veli Küçükde vardır. Veli Küçükün
Hizbullah elemanlarını eğiten Yeşil lakaplı
profesyonel katil Mahmut Yıldırım ve yine benzer işleri
yapan Susurlukdaki trafik kazası kurbanlarından faşist
Abdullah Çatlı ile bağları kanıtlanmıştır.
Veli küçük bu nedenlerle yargılanamamıştır ama, olayın
fazla büyümesini engellemek için aynı kişi sessizce emekliye ayrılmıştır.
Adı geçen diğer iki Generalde Veli Küçükten farklı değillerdir
ve 28 şubat 1997 askeri müdahalesinde başrolü oynamışlardır.
Bunlardan Emekli General Özkasnak, 28 şubat günü yaptıkları işin
postmodern bir darbe olduğunu açıkca söylemiştir. Anlaşılan
bu süikast öyküleri ile sözkonusu generaller ve asıl olarak Silahlı
Kuvvetler halkın gözünde aklanmak, herhangi kirli bir işe bulaşmamış
gibi gösterilmek istenmektedir. Eğer gerçekten hiçbir pisliğe bulaşmamışlarsa,
bunu böyle oyunlarla sözde kanıtlamaya çalışmalarının
gerekçesi nedir? Kendinden emin olmayanlar, üzerlerinde bir şüphe olduğunu
düşünenler sürekli olarak namuslu olduklarını kanıtlamaya
çalışırlar.
Sonuçta, yurtdışı hesaplarına
kaçırılan sözkonusu milyarlarca US- Doları soygun paraları
ve onlarca yıldır sistematik olarak tahribedilen toplumsal değerlerle
ülkenin enerji, eğitim, sağlık, konut, açlık gibi yaşamsal
sorunlarının çoğuna çözüm getirmek mümkündü. Buna karşın
Türkiye halkının yararlarına yönelik herhangi bir yatırım
yapılmamakta, halkın vergileri ile dolan devlet kasası sistematik
olarak soyulmaktadır. Muhalefetteki partilerden birinin liderinin açıklamasına
göre, Türkiyen'nin en büyük ve dünyanın sayılı barajlarından
GAP'ın enerji ve sulama projeleri için 1990 yılından beri yapılan
tüm yatırım 14 milyar US- Doları düzeyindedir. Son birkaç yıl
içinde sadece bankalardan çalınan paralarla aynı çapta bir enerji
ve sulama projesi daha üretmek mümkündü.
Ekonom Dr. Ömer Bolat'ın 2001 yılı
başında açıkladığına göre, sadece iç borçların
faizine son 10 yılda 120 milyar US- Doları ödenmiştir. Yine aynı
kişinin ifadesi ile bu paralar yatırıma yönelmiş olsa idi,
bugün Türkiye'nin gayrisafi ulusal geliri iki katına yükselirdi.
Devletin bastığı kağıtları satın alanlar, bu
şekilde devlete borç verip faizini cebe indirenler, üretici olmayan spekülatif
yollarla kolayca para kazananlar, sözkonusu emeksiz kazançlarını hiçbirzaman
belirli bir risk içeren üretici yatırımlara yöneltmemektedirler.
Kolay karlar peşinde koşma, gündelik düşünme sadece bir avuç
spekülatörün değil, yavaş yavaş tüm toplumun ağırlıklı
düşünce biçimi olmaya başlamıştır. Bir avuç spekülatörü
zengin etmek için çalışan devletin ve bu düşünce tarzının
esiri olmuş toplumun gelecekleri ile ilgili en önemli yatırımı,
çocuklarını unutmaları son derece anlaşılabilir bir
olaydır.
Sözkonusu yolsuzlukların artığı
ekonomik kriz dönemlerinde yığınların dikkatlerini asıl
toplumsal sorunlardan uzaklaştırmak amacıyla milliyetçilik
edebiyatı alabildiğine pompalanır. Bu dönemlerde hırsızlar,
toplumu soyanlar veya bu soygundan komisyon alanlar milliyetçilik maskesi ile
gerçek kimliklerini gizlemeye çalışırlar. Halkın yarattığı
ulusal değerlerin arslan payını kasalarına dolduran sınırlı
sayıda mali- sermaye çevresinin ve spekülatörlerin soygunlarını,
sözkonusu güçlerle birlikte çalışan yönetici elitin karanlık
işlerini dikkatlerden uzaklaştırmak için milliyetcilik ve savaş
kışkırtıcılığı kriz dönemlerinde
alabildiğine pompalanır. Bu gerçek tarihin pratiğinde defalarca
kanıtlanmıştır. Sonuçta, yüzlere takılan
milliyetci maskeler ne askerlerin ve ne de sivillerin suçsuzluklarının
kanıtı olabilir. Yine, tüm dini ideolojilerin, veya geleneksel
düşünce kalıpları ve menfaat hesapları ile bir dini
ideolojiye dönüştürülen burjuva Kemalizmin ve benzer eklektik
(yamama) ideolojilerin tümünün istismara açık oldukları ve belli mülk
sahibi sınıfların yararlarını korumaya yaradıkları
da ayrıca- defalarca kanıtlanmıştır. Mevcut
ideolojiler içinde en insancılı ve bilimseli olan enternasyonalist
Marksizmin, sosyalizmin bile, toplum belirli bir demokratik olgunluğa
erişmedikçe ve güçlü toplumsal denetim mekanizmaları oluşturulamadıkça
-iktidardaki güç tarafından- benzer biçimlerde istismarının mümkün
olduğu tarih önünde kanıtlanmıştır. Çünkü sonuçta
tüm güzel idealleri yaşama geçirenler insanlardır ve insanlar başka
tertemiz bir dünyadan değil, sınıflara bölünmüş bu
hastalıklı gezegenden gelmektedirler. İnsanlar sadece yapıcı,
insancıl kültürlerin değil, insanlık düşmanı yıkıcı,
egoizmi ve suçu besleyen kültürlerin de etkisindedirler. Bu nedenlerle
asıl önemli olan, sağlıklı işleyen bir demokrasiye ve
güçlü toplumsal denetim mekanizmalarına sahip olabilmektir. Ekonomik yaşamda
demokrasiye, daha dengeli bir ekonomik dünya sistemine ve bunun yanında
daha adaletli bir ulusal ekonomiye sahip olamadan politik anlamda bir
demokrasiyi gerçekleştirmek de -ayrıca- olanaksızdır. Sağlıklı
işleyen toplumsal denetim mekanizmalarına sahip sosyal yapılara
kavuşabilmek daha ileri bir toplumsal bilinci gerekli kılmaktadır.
Kısacası, demokrasi denince ne anlaşıldığı,
istenenin ne olduğu doğru tesbit edilebilmelidir.
Günümüzde, aile içinde eşine ve çocuklarına
şiddet uygulayan, karısını kara çarşafın arkasına
gizleyen bireylerden veya böyle bir sosyal yapıyı savunan
kurumlardan, partisi içinde veya yönettiği herhangi bir örgüt içinde
diktatör konumunda olan kişilere ve bu kişileri kabullenen örgütsel
yapılara dek her kişi ve kurum demokrasi istediği iddiasındadır.
Hatta, üyelerini dahi rahatca yokedebilen, terörü temel politik mücadele yötemi
olarak benimsemiş olan, kişi kültü yaratan örgütlenmeler bile
demokrasi istedikleri yalanını söyleyebilmektedirler. Benzer
ikiyüzlülük çok daha belirgin biçimde uluslararası arenada da sürmektedir.
Yoksul ülkelerde askeri darbeler örgütleyen, faşist diktatörlükleri
destekleyen ve hatta bu ülkelerin halklarının kafasına çağın
en yokedici bombalarını yağdıran sınırlı sayıda
zengin ülke demokrasi ve insan hakları havarisi rolü
oynamaktadırlar. Şüphesiz bu ülkelerin kendi içlerinde yoksul
ülkelere göre göreceli olarak gelişmiş daha demokratik bir işleyiş
ve daha gelişmiş demokratik kurumlar vardır. Buna karşın
sözkonusu bu demokrasilerin bile, güçlü mali- sermaye çevreleri, uluslarüstü
tekeller, militarist güçler, medya üzerinde hakimiyet kurmuş güçler
tarafından giderek daha fazla manupule edilir hale gelmişlerdir. Bu ülkelerde
de demokrasinin giderek daha fazla biçimsel bir seçim oyununa dönüştürüldüğü
rahatca gözlemlenmektedir. Bürokratik yapısı ve özellikle silahlı
bürokrasisi ile devletin varolduğu, sosyal antagonizmaların varolduğu
yapılarda salt bir demokrasi düşünmek şüphesiz olanaksızdır.
Böyle yapılarda demokrasi ile diktatörlük karmaşık bir düzen
içinde içiçedirler ama, bu ikisi arasındaki denge demokrasinin
anavatanı ilanedilen zengin ülkelerde de giderek artan bir hızla
demokrasi güçleri aleyhine bozulmaktadır. Mevcut antidemokratik dünya
düzenini ve buna bağlı olarak değişik ülkelerde faşist
diktatörlükleri besleyen asıl güç, en yüksek kar oranlarını
sağlayan ve sadece yıkıma yarayan gelişmiş karmaşık
(sofistike) silahları üreten askeri- sanayi komplekslerdir. Bunun yanında
diğer başta gelen demokrasi düşmanı güç ise, mafya örgütlenmeleri
ile içiçe geçmiş olan, hiçbirzaman üretici alanlara yönelmeyen, spekülasyonlar
yoluyla riske girmeden çok büyük kazançlar sağlayan sermaye çevreleridir.
Halklara, toplumsal yararlara karşı giderek artan ölçüde işlenen
suçların asıl sorumluları, geçmişin karanlık yanlarının,
patriyalkal kültürlerin insanlığın sırtında oluşturduğu
hörgücün gıdasıyla da beslenen militarizme ve spekülasyona yönelik
sermaye güçlerdir. Yaşamın ve demokrasinin düşmanı sözkonusu
güçlere karşı ancak toplumun her hücresinde demokratik işleyişi
savunabilen bireylerle, bu kültüre ve disipline sahip kurumlar ve örgütler
aracılığıyla mücadele edilebilir. Şüphesiz, haksızlıklara
karşı mücadele amacıyla biçimlenen örgütler ve kurumlar da
kendi içlerinde -mücadelenin şiddetine göre biçimlenen- bir hiyerarşi
ilişkisine sahip olacakları ve sonuçta bu örgütlenmenin elemanlarıda
mevcut dünyadan gelmiş olacakları için, Kandit vari bir iyimserlikle
bu örgütleri idealize etmemek gerekir. Yine de önemli olan, bu örgütlerin iç
işleyişlerinde haksızlıkları asgariye indirecek,
demokratik işleyişi azamiye çıkartabilecek bir kurumlaşmanın
yolunu bulabilmektir. Bir haksızlığa karşı mücadele
edilirken oluşturulan kurumlar, gelecekte ne çapta haksızlıklar
olacağının, değişecek olanın sadece haksızlıklardan
kazanç sağlayanlarmı, yoksa gerçekten haksızlıkları
doğuran ilişki biçimlerinin tümümü olacağını daha
başlangıçta belli ederler. Hissedilen, insanlığın sözkonusu
gelişmeyi sağlayacak yeni bir rönesansa (bir yeniden doğuşa)
acil gereksinimi vardır.
Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya
Sağlık Örgütü WHO'nun verilerine göre, Türkiye'deki sağlık
harcamaları, Türkiye'den çok daha yoksul Afrika ülkeleri ile aynı
katagori içindedir. 1999 yılında sağlığa ayrılan
pay genel bütçenin yüzde 2,7'si kadar olmuştur. Bunun gayrisafi ulusal
gelirdeki payı yüzde 3.7 kadardır. Afrika'da ise bu miktar yüzde
4,5'un üzerindedir. IMF'nin istemlerine uyum sağlayabilmek için 2001 yılının
ilk günlerinde Sağlık Ocakları'da paralı yapılmış
ve yoksullar için parasız hiçbir sağlık hizmeti kalmamıştır.
Ülkede günümüzde 14 milyona yakın insan hiçbir sağlık
hizmetinden yararlanamamaktadır. Diş Hekimleri Birliği'nin açıklamasına
göre, Türkiye'de 6,5 milyon insan yaşamında tek kez bile diş
hekimine gitmemiştir. Nüfusun yüzde 49'u ise bir yıldan fazla süredir
diş hekimine gidememektedir. Kürt halkının yoğun olarak yaşadığı
doğu illerinde 20 bin kişiye bir diş hekimi düşmektedir.
Halk giderek yoksullaşır, buna karşın
tüm sağlık hizmetleri paralı hale gelirken, 1997 yılı
verilerine göre ülkede 2 milyonu kronik olan 6 milyon hepatit (sarılık)
hastası vardır. AİDS ve artan yoksulluk nedeniyle verem (tbc), diğer
fiziki hastalıklar ve psikolojik bozukluklar hızla artmaktadır.
Toplumda hastalar yerine sağlıklıları hesaplamak herhalde
daha kolaydır. Bu koşullarda yaşayan Türkiye halkının
yüzde 58'i 50 yaşını doldurmadan ölmektedir. Sözkonusu üzücü
gerçeğe karşın, emeklilik yaşı kadınlarda 58'e,
erkeklerde ise 60'a yükseltilmiştir. Birleşmiş Milletler'in 2000
yılı insani gelişme raporuna göre, 174 ülke arasındaki sıralamada
Türkiye ancak 85. olabilmiştir. Çoğu Latin Amerika ülkeleri ve tüm
Doğu Avrupa ülkeleri bu konuda Türkiye'den çok daha ön sıralarda
yeralmışlardır. Bunun analmı, sıralamada önde olan ülkelerde
yaşam standardı, insanların eğitim düzeyleri ve eğitimin
kalitesi daha yüksektir. Bu ülkelerde sağlık hizmetleri daha iyidir,
yaşam süreleri daha uzundur vs..
Türkiye'de bütçenin arslan payı dünyanın
altıncı büyük ordusu olan TSK'ya ve silahlanmaya gitmektedir. Bütçeden
ikinci büyük pay ise, toplumu denetim altında tutmaya yarayan Başbakanlığa
bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı'na ayrılmaktadır.
Bakanlık olmamasına karşın Diyanet İşleri Başkanlığı'nın
bütçeden aldığı pay dokuz ayrı bakanlığın
aldığı toplam paydan daha fazladır. 2000 yılı
verilerine göre Türkiye'de 75 bine yakın cami ve devletten maaş alan
89 bin civarında imam ve diğer cami personeli vardır. Planlamaya
göre cami sayısı 2010 yılında 103 bine ulaşacaktır.
Aynı süre içinde toplam cami personelinin sayısı ise 239 bine
yaklaşacaktır. Dinci örgütler tarafından dikkatli biçimde eleştirilen
TSK'nın Allah ile arasında herhangi bir problem yoktur. Generallerin
İslamcı etiketi taşıyan partiye karşı saldırılarının
nedenleri farklıdır.
Bundan yaklaşık iki yıl kadar önce,
resmi verilere göre 17- 18 bin kişinin, devlet dışı
kurumların verilerine göre ise 40 bine yakın insanın ölümüne
neden olan ve ekonomiye 7 milyar US- Doları civarında zarar verdiği
söylenen büyük Marmara depremi olduğu günlerde Silahlı Kuvvetler,
askeri harcamalardan hiçbir kısıntı yapılmayacağını
açıklamışlardır. Depremin ardından, içlerindeki çıkartılamamış
cesetlerle birlikte yıkıntıların denize atıldığı
yazılmıştır basında. Marmara yöresindeki depremde ve Düzce,
Bolu, Adana depremlerinde evsiz kalan binlerce aile üçüncü kışlarını
da sağlıksız çadırlarda geçirirlerken, bir yıllık
Türkiye bütçesinin iki katından daha fazla değerde silah alımı
projesi aksamadan sürmektedir. 25 yıl içinde 150 milyar US- Doları
karşılığı silah alınacaktır. Depremde kolayca
yıkılan binaların yapımından birinci dercede sorumlu
olan hırsız mütahitlerin tümü cezaevlerinden çıkmışlardır.
Sözkonusu mütahitlerin işlerini kontrol etmekle yükümlü resmi kurumlar
hakkında ise herhangi bir soruşturma başlatılmamıştır.
USA yönetimi, Ankara Hükümeti'nin gelirlerinin
en büyük kısmını silaha harcadığını
bildirmektedir. Şüphesiz bu işten en büyük karı sağlayan
kendisidir. Türkiye'ye en çok silah satan ülkeler arasında Almanya'da
vardır. Örneğin, 1999 yılında Almanya Türkiye'ye 1,9
milyar Mark değerinde silah satmıştır. USA Dışişleri
bakanlığının verilerine göre 1995- 97 yılları
silah alımında Türkiye dünyada altıncı sıradadır.
Buna karşın, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu UNFPA'nın
1998 yılı verilerine göre, sağlık ve eğitim harcamalarında
Türkiye 133 ülke arasında ancak ellinci sıradadır. Tüm komşuları,
Yunanistan, Bulgaristan, Rusya, İran ve Kuzey Afrika ülkeleri bu konuda Türkiye'den
daha iyi durumdadırlar.
820 000 mevcudu ile Türk Silahlı Kuvvetleri
(TSK) dünyanın altıncı büyük ordusu olmakla övünmektedir.
1997 yılının verilerine göre kişi başına silah
harcaması 123 US- Doları civarındadır. Yunanistan'ın
aynı yıldaki harcaması ise kişi başına 521 US-
Doları kadardır. Türkiye bütçesinin kamu harcamaları
kaleminden savunmaya USA ile aynı oranda pay ayırmaktadır ve bu
konuda Türkiye'yi Yunanistan hemen arkadan izlemektedir. Fransa gibi aynı
zamanda nükleer güç olan büyük bir devletin savunmaya ayırdığı
pay oranı Türkiye'den daha düşüktür. Silaha bütçesinden bukadar
büyük paralar ayıran Türkiye'nin para birimi Lira, 2000 yılında
dünyanın en düşük değerli parası olarak Guinness Rekorlar
Kitabı'na geçmiştir.
1997 yılında Suudi Arabistan 31,3 milyar
US- Doları değerinde silah alımı yaparak bu konuda birinciliği
elde etmiştir. Petrol paraları yoksul Arab halklarına veya herşeyini
yitirmiş Filistin halkına değil, silaha, İsviçre bankalarına
veya Batı'da lüks bina alımına yatırılmaktadır.
Silahlanmanın asıl şampiyonu, 1997 yılı bütçesinden
askeri harcamalara 276,3 milyar Dolar, 1999 bütçesinden ise 281 milyar Dolar
ayırabilen USA'dır. Aynı yıl Tüm NATO ülkelerinin, Japonya
ve Güney Kore'nin toplam savunma bütçeleri USA'nın savunma bütçesinden 79 milyar Dolar daha düşük düzeydedir. Buna karşın
USA'nın 1999 yılı bütçesinden eğitim harcamalarına
sadece 35 milyar Dolar, sağlık harcamalarına ise 6 milyar Dolar
ayrılmıştır. Ülkeyi yönetenler 2005 yılına dek
silahlanma harcamalarını 112 milyar Dolar daha arttırmayı
planlamaktadır. Gelecek 15 yıl içinde silah teknolojisi ve gücü açısından
karşılarında hiçbir rakip görmemektedir. USA, silahlanmayı
artan bir tempo ile sürdürmelerinin gerekçesini, NATO içindeki müttefikleri
dahil tüm devletleri potansiyel tehlike olarak görmekle açıklamaktadır.
USA'yı dünyanın merkezi, diğer tüm bölgeleri de hakimiyet
alanları olarak gören yönetici elitin paranoyasını anlamak mümkündür.
Çağdaş ırkçılığın kaynağı olan sözkonusu
düşünce tarzı, USA'da ulaştığı boyutlarda olmasa
bile tarihte diğer militarist imparatorluklarda da gözükmüştür.
Fakat yine de bu ülkede (USA'da) silahlanmanın derinlerde yatan asıl
nedeni, ekonomilerinin ikinci dünya savaşı yıllarında
militarize olması ile ilgilidir. Ölüm ve yıkım ile beslenen sözkonusu
devasa mekanizmayı doyurabilmek için ülkenin iç kanaklarının
çoğunluğu silah tekellerine aktarılmaktadır. USA hızla
silahlanırken, aynı süreci tüm dünyada kışkırtmaktadır.
Dünyanın en problemli bölgelerinden olan
Ortadoğu ve Balkanlar'da, USA'nın denetimi altında bir gerilimin
canlı tutulması, silah satışlarını ve dolayısı
ile militarize olmuş USA ekonomisini beslemektedir. Bu amacın da ötesinde
adı geçen bölgelerde çelişkilerin ve çatışmaların sürmesi,
USA'nın özellikle Avrupa'da askeri varlığını kalıcılaştırmakta,
kıtadaki politik denetimini güçlendirmektedir. USA, Avrasya'nın
zenginliklerine rahatca ulaşabilmek ve dünya hakimiyetini sürdürebilmek
için Avrupa'yı denetimi altında tutmak zorundadır. Sözkonusu
USA politikası dünyada, özellikle Rusya, Türkiye ve Türkiye'ye komşu
ülkelerde silahlanmayı kışkırtmaktadır. Silahlanmak
zorunda kalan bu ülkelerin ekonomik kaynakları sınırlı olduğu
için, halkları çok ağır bedeller ödemekte, yoksulluğa ve
açlığa itilmektedirler.
Türkiye, maliyeti 4 milyar US- Doları olan
145 saldırı helikopteri alarak bölgenin en güçlü savaş
filosuna sahip olmayı hesaplamaktadır. Maliyeti 7 milyar US- Doları
olan 1000 adet ultra modern tank üretmeyi veya satın almayı, maliyeti
3,5 milyar US- Doları'na 1000 M60A- 1 tankını modernize etmeyi
planlamaktadır. Dört adet AWACS erken uyarı uçağı ve hatta
uçak gemisi almayı planlanlamaktadır. Tüm komşuları da Türkiye
gibi silahlanmaktadırlar. Türkiye İsrail ile silah teknolojisi ve
askeri eğitim konularında sıkı işbirliği yapmaktadır.
İsrail'de Irkçı baskılar altındaki Filistin halkının
sorunları çözümsüzlüğe itilirken, USA, İsrail ve Türkiye
silahlı güçleri Akdenizde ortak tatbikat yapmaktadırlar. Büyük
devlet olmayı güçlü bir silahlı kuvvete sahip olmakla eş gören
yönetici elit, asker ünüforması giyenlerin halkın içinden gelen kişiler
olduklarını ve en modern silahları kullananların da sonuçta
insanlar olduklarını bildiği için, halktan tamamen kopuk
profesyonel bir ordu kurma çalışmalarına şimdiden başlamıştır.
Özellikle faşist MHP üyelerinin profesyonel ordunun içinde yeralacakları
basına yansımaktadır.
Toplam mevcudu 200 bine yaklaşan polis gücü
içindeki özel birliklerin elemanlarının ezici çoğunluğu
MHP'ye bağlı kişilerden oluşmaktadır. Kriminal örgütlerle
iç içe çalışan MHP'ye bağlı yasadışı
paramiliter (yarı- askeri) güçler silahlıdırlar. Özel kişiler
de hızla silahlanmaktadırlar. Basına yansıyan bilgilere göre,
yasadışı işlerle uğraşanların, faşist
MHP üyesi kişilerin silah ruhsatı almaları son derece kolaydır.
Aynı bilgilere göre, 3 milyon kadarı tabanca olan toplam 4,3 milyon
civarında ateşli silaha ruhsat (yasal taşıma veya bulundurma
izni) verilmiştir. Buna karşın 6 milyon civarında ateşli
silahın özel kişilerin elinde olduğu söylenip yazılmaktadır.
Yapılan bir araştırma, sözkonusu silahları taşıyanların
üçte birinin suç işlemeye yatkın psikopat yapıda kişiler
olduklarını ortaya koymuştur.
Silahlanmaya bütçesinden bu ölçüde büyük pay
ayıran Türkiye devleti, 1997 yılının ikinci ayında
İstanbul yakınlarındaki Tuzla Tersanesi'nde çıkan bir
tanker yangınını zor söndürmüştür. Ateşe dayanıklı
elbiseleri olmadan yanan gemiye çıkartılan itfaiye erlerininin birkısmı
olay yerinde yanarak ölmüşler, ağır yaralı kurtulanlar da
hastahanede ölmüşlerdir. Bayramlık gibi giydiği ateşe ve
ısıya dayanıklı elbisesi ile emrindeki yanan görevlileri
seyreden İstanbul İtfaiye Müdürü Muhittin Soğukoğlu basına
aynen şunları söylemiştir: ''Üzerimdeki ateşe ve ısıya
dayanıklı elbise bana hediyedir ve itfaiye teşkilatındaki
tek elbisedir.'' Aynı olayla birlikte Türkiye'nin bir deniz itfaiyesinden
yoksun olduğu da gözler önüne serilmiştir. Bunun yanında
İstanbul'da modern bir yanık tedavi merkezi olmadığı da
anlaşılmıştır. Olayın diğer acıklı
yanı, nüfusu 12 milyonu aşan İstanbul'da sadece 1 800 itfaiyeci
vardır. Marmara depremi sırasında İzmit ilinde başlayan
büyük rafineri yangınını Ruslar söndürebilmişlerdir
ancak.
Mafya,
ekonomi, devlet kurumları ve Meclis
Halkın sistematik olarak soyulmasının,
çalışanların gerçek ücretlerinin sürekli düşürülmesinin,
tekellerin maliyetleri düşürerek karlarını sürekli arttırmalarının
ve ucuza ihracat yapabilmelerinin aracı olan yüksek enflasyonist
politikalar 12 eylül askeri darbesinin koruyucu şemsiyesi altında başlamıştır.
IMF'nin, Dünya Bankası'nın, uluslararası finans kuruluşlarının
ülke ekonomisi ve politikası üzerinde denetimleri sözkonusu askeri
darbenin ardından giderek artmış ve 2000 yılı sonunda Türkiye
tarihinde ilk kez IMF her ay ülke ekonomisini kontrol etme hakkını
elde etmiştir. Öbür yanda resmi bütçenin yaklaşık iki misli düzeye,
110 milyar US- Dolarına ulaşan dış borçlar, 50 milyar
dolara yaklaşan iç borç yükü altındadır ülke. 1999 yılının
ilk yarısında yapılan hesaplara göre, daha 1998 yılında
iç ve dış borçların toplamı gayrisafi ulusal gelirin yüzde
65'ine ulaşmıştır. Basına yansıyan verilere göre,
ödenmesi gereken 1 yıllık faizlerle birlikte bu oran yüzde 76'ya çıkmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının herbiri 2 500 US- Doları
civarında borç yükü altındadırlar. Çocuklar bu miktarda borcu
üstlenerek doğmaktadırlar. Sözkonusu borçların ödenme vadesi
gelen faizleri Türkiye bütçelerinin yarıya yakınını
kemirmektedir her yıl. Uzman ekonomların resmi verilere bakarak yaptıkları
hesaplar sonucu Türkiye'de devletin şimdiye dek birkaç kez iflas etmesi
gerekmektedir.
Ekonominin sürekli kötüye gitmesine, ülkenin
her geçen yıl IMF'ye ve Dünya Bankası'na biraz daha fazla bağımlı
hale gelmesine karşın, hesaplanan çöküntü şimdilik gerçekleşmemektedir.
Bunun nedeni ülkedeki kara ekonominin hacminin büyüklüğü ile
ilgilidir. Bu konuda da kesin bir veri olmamakla birlikte, kayıtlara geçen
ekonomik faliyetlerin iki misli civarında kara ekonomi olduğu söylenmekte
ve yazılmaktadır. Sosyal sigortalar kurumuna kayıtlı 4
milyon işci olmasına karşın, 30 milyon civarında aktif
nufus vardır ve çoğunluk vergisiz kara işcilik yapmaktadır.
Ülkede en büyük sendikal konfederasyon olan Türk- İş'in uzmanlarının
hesaplarına göre, Türkiye'de 10,5 milyona yakın ücretli veya gündelikci
işci vardır. Bu işcilerin 5 milyon kadarı kayıt dışı
olarak çalıştırılmaktadırlar ve bu nedenle devlet
yaklaşık 2,2 katrilyon TL (3 milyar US- Doları) civarında
vergi geliri yitirmektedir. Şüphesiz bu büyük bir kayıptır
ama, buna karşın buna karşın sözkonusu kara çalışanların
emeklilik giderleri olmayacaktır. Bunun yanında sosyal patlamaları
frenleyen gözükmez bir gelir toplumsal yaşama katkı yapmaktadır.
Sonuçta, yasadışı bu işleyiş yönetenlerin işine
gelmektedir.
Basındaki bilgilere göre, dünyadaki tüm
gayrisafi ulusal gelirin yüzde 7 kadarı uyuşturucu parasıdır.
USA Dışişleri Bakanlığı'nın ve konu ile
ilgili diğer kuruluşların ifadelerine göre, Avrupa'ya giren uyuşturucunun
yüzde 70'i Türkiye üzerinden gitmektedir. USA'ya giren uyuşturucunun yüzde
40 kadarının da yine aynı yoldan geçtiği iddia
edilmektedir. Afganistan, Pakistan, İran ve Orta Asya ülkelerinden gelen
uyuşturucunun Azerbeycan- Nahcivan üzerinden, İran ve Irak sınırlarından
Türkiye'ye girdiği basına yansımaktadır. Uyuşturucuların
sınırdan geçirilmesi ve taşınması işlerinde Türkiyedeki
bazı askeri istihbarat birimlerinin, jandarma istihbarat örgütü JİTEM'in
ve İsrail istihbarat Örgütü MOSAD'ın rol oynadığı söylenmekte
ve yazılmaktadır. Aynı zamanda birer bağımsız
şirket gibi çalışan, işlerinde yasal sınır tanımayan
istihbarat örgütleri, sözkonusu kaçakcılık yoluyla hem kendilerine
büyük mali kaynak sağlamakta ve hem de bu işi bölgede haber toplama
ve provokasyon eylemleri için kullanmaktadırlar. İran, Irak ve Türkiye
sınır üçgeninin Türkiye tarafında olan Yüksekova'da 1996 yılında
patlayan bir skandal ile ilgili mahkeme süreci bu gerçeği kanıtlamıştır.
''Yüksekova çetesi'' olarak adlandırılan, birçok cinayete imza atmış
olan, içinde yüksek rütbeli subayların, korucuların ve PKK itirafcılarının
olduğu örgütlenme, eylemlerini dengeleyemediği için darbe yemiştir.
Eğer hata edip de süt ürünleri fabrikası sahibi Levent Cinemre'nin
yeğenini kaçırmasalar, devlet yanlısı tanınmış
Kürt aşiret reisi ve ANAP Hakkari saylavı Naim Geylani'nin yakınlarını
tehdit etmeseler, devlet için bölgede önemli bir kişi olan eski CHP
saylavı Esat Canan'ın yakını Abdullah Canan'ı öldürmeseler,
hiçbirzaman yakalanıp yargılanmayacaklardı. Yine de operasyonun
sınırlı tutulduğu anlaşılmaktadır. Basında
defalarca yazıldığına ve son olarak Türk gazeteci Kürşat
Akyol'un naklettiğine göre,''Yüksekova çetesi'' sanıkları
ifadelerinde, uyuşturucu ticaretinin askeri araçlarla yapıldığını
anlatmışlardır. PKK saflarından kaçarak Türk ordusuna sığınan
ve Yüksekova adlı yerde ve komşu illerde JİTEM tarfından
kirli işlerde, cinayetlerde ve uyuşturucu kaçakcılığında
kullanıldığını analtan Mustafa Gün'e göre uyuşturucular
askeri helikopterlerle taşınmaktadırlar. Mustafa Gün sözkonusu
uyuşturucuların Hakkari, Yüksekova, Van
ve Silopi'den girdiğini, yakalananın da imha edilmediğini,
TV kameraları karşısında uyuşturucu diye unların
yakıldığını anlatmaktadır.
Ham olarak doğu sınırlarından
giren uyuşturucunun Türkiye'deki labaratuarlarda işlenip eroin haline
getirildikten sonra Balkanlar üzerinden Avrupa'ya veya deniz yoluyla Fransa'da
Marsilya'ya ve İspanya'ya ulaştığı yazılmaktadır.
Balkanlar'da Türk mafyası ile birlikte bu işi yürütenlerin başında
Arnavut mafyası, CIA tarafından silahlandırılan Kosova
Kurtuluş Ordusu (KLM veya UCK) adlı örgüt gelmektedir. Alman uyuşturucu
ajanları Kosova uyuşturucu mafyasının yıllık
cirosunu 1,5 milyar Dolar'ı aştığını söylemektedirler.
8 ağustos 1998 tarihli Spigel ve 13 ağustos 1999 tarihli The Berliner
Welt, UCK'nun mafya örgütü gibi olduğunu ve uyuşturucu kaçakcılığı
yaptığını yazmaktadırlar. DEA (US Drug Enforcement
Agency), uyuşturucunun Balkanlardaki son durağının UCK
olduğunu ve bu örgütün kazancının Türk mafyasının
kazancından hemen sonra geldiğini rapor etmiştir. USA Adalet
Bakanlığı'nın 1996 yılına ait Avrupadaki uyuşturucu
kaçakcılığı ile ilgiliraporu (U. S. Department of Justice-
THE NNICC REPORT 1996) aynı yöndedir. Makedonya Türk Demokratik Partisi
Genel Başkanı Erdoğan Saraç, 2001 yılı mart ayı içinde
Kosova- Makedonya sınırında silahlı saldırılar başlatan
UCK eylemcilerinin gelir kaynağının uyuşturucu ticareti ve
diğer mafya faliyetleri olduğunu söylemiştir. Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi'nin Yugoslavya'ya karşı sürdürülen
bombardımanı durduran 10 haziran 1999 tarihli kararı, UCK'nun
silahsızlandırılıp askeri bir örgüt olamaktan çıkartılmasını
kararlaştırmıştı aynı zamanda. Bölgede askeri
varlığını kalıcılaştırabilmek için
provokasyonların ve silahlı çatışmaların sürmesini
isteyen USA yönetiminin çabaları ile bu karar pratikte uygulanamamıştır
ve Nicaragua'daki Kontras örgütlenmesinin benzeri Haşim Thaci liderliğindeki
UCK çok daha güçlenmiş olarak mafya eylemlerini sürdürmektedir. Uyuşturucunun
doğu sınırlarından Türkiye'ye girişinde olduğu
gibi batı sınırlarından çıkışında da kaçakçıların
polis ve diğer güvenlik güçleri tarafından korundukları
konusunda güçlü kanıtlar vardır. Başbakanlığa bağlı
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından ünlü uyuşturucu
kaçakcısı Yaşar Öz'e pasaport verildiği kanıtlanmıştır
ve benzer kanıtların listesi uzayıp gitmektedir. Uyuşturucu
gelirlerinin Türkiyedeki bankalara rahatca yatırıldığı,
bu gelirlerin kaynaklarının araştırılmadığı,
hiçbir zorluk çıkartımadan paraların aklandıkları
bilinmektedir. Aynı denetimsizlik nedeniyle hem özel ve hem de devlet
bankaları yöneticileri ve sahipleri tarafından soyulmuşlardır.
Türkiye içinde yaşadığı derin ekonomik krize böyle sürüklenmiştir.
Uyuşturucu kaçakcılığı yoluyla elde edilen gelirler Türkiye'nin
bir yıllık bütçesinden çok daha fazladır.
2000 yılının altıncı ayında,
iktidar ortağı faşist MHP'nin başkan yardımcısı
Şevket Bülent Yahnici basın organlarına aynen şunları
söylemiştir: ''Türkiye'nin Yüksekova- Marsilya yolunda 100 milyar US-
Dolarlık uyuşturucu payı vardır ve bu paylaşılır.
Polis yol verir, önde polis arabaları gider, TIR'lar yürür, arkada
bilmem kimler eskort (yol arkadaşlığı, koruma) yapar
100
milyar Dolar'lık bu uyuşturucunun 20 milyar Dolarlık kısmı
yakalanır, geriye kalan 80 milyar Dolar'lık beşte dördü içeride
bölüşülür
'' Uluslararsı Uyuşturucu Trafiği Gözlemevi
OGD'nin 2000 yılı raporu da Yahniciyi doğrulamaktadır.
Şüphesiz Şevket Yahnici bu işleri en iyi bilebilecek kişidir.
Çünkü, 6 mart 1972 günü MHP Niğde senatörü Kudret Bayhan İtalya'dan
Fransa'ya 50 milyon Dolar değerinde 146 kilo baz morfin sokarken yakalanmıştır.
Çünkü, 12 eylül askeri darbesi ile MHP'ye ve doğrudan devlete bağlı
olanlar dışında tüm mafya örgütlenmeleri polis tarafından
ezilmiş ve alan ''ülkücü mafya'' diye anılan MHP üyelerine bırakılmıştır.
Bölüşülen uyuşturucu karı Türkiye'nin bir yıllık
resmi bütçesinden ve şüphesiz turizm, otomativ vs. sektörlerinin karlarından
kat kat fazladır. Uyuşturucu kaçakcılığı
engellendiği zaman ekonominin çökeceği ifade edilmektedir.
Yahnici'yi böyle bir açıklama yapmaya iten neden, devlet kadroları içindeki
bir hesaplaşma ile ilgilidir anlaşılan.
Basındaki haberlere göre, devletin hesaplarını
denetlemekle yükümlü Sayıştay'a 2000 yılına ait hiçbir
hesap verilmemiştir ve kurum neyi nasıl denetleyeceğini
bilememektedir. Bu tavır topluma karşı bir başka sorumsuzluk
örneği ve yasalara saygısızlığın en somut kanıtlarından
biridir. Resmi kurumların kasalarına giren eroin paralarının
miktarını ve diğer kara paraları gizleyebilme çabası
nedeniyle devletin hesapları karışmıştır anlaşılan.
Sayıştay kontrolu sırasında sözkonusu gerçeğin
belgelenmesinden çekinen devlet patronları, ekonomi ile ilgili sayıları
bu kuruma vermekten kaçınmaktadırlar herhalde. Aslında Türkiye
kara ekonomi konusunda bir istisna değildir. Tüm ticaretinin sadece yüzde
5- 10 kadar bir kısmının gerçek mallar üzerine olduğu,
gerisinin spekülasyon olduğu bir dünyada Türkiye'nin kara ekonomisi anlaşılır
bir olaydır. Dünya ekonomisi ile ilgili gerçekler kapitalist sistemin artık
verimli olmaktan tamamen uzaklaştığını, yapısal
dengesizlikleri nedeniyle sürekli kriz içinde olduğunu ve yasadışılığı
beslediğini göstermektedir. Durum böyle olunca, doğal olarak tüm
sosyal yaşam devlet kurumları ile iç içe çalışan mafya örgütlerinin
denetimi altına girmektedir. Hatta sonuçta devlet bir mafya örgütlenmesine
dönüşmektedir. Varolan sınırlı demokratik kurumlar ve
toplumun ahlakı alabildiğine yozlaşmaktadır. Tüm nefes
delikleri tıkanan toplum bütünüyle çürüyüp kokuşmaktadır.
(Bu yazı 11/ 03- 2003 günü Simbada basılırken, Maliye Bakanlığı
hesap uzmanlarının aynı tarihli Hürriyet, Haber X vs. gibi basın
organlarına yansıyan ifadelerine göre Türkiye ekonomisinin yüzde 61
kadarı kayıtdışıdır.)
Polis verilerine ve 1998 yılı sonundaki
basın haberlerine göre, ülkede mafya örgütlenmelerinin sayıları
30 bine yaklaşan silahlı güçleri vardır. Mafya babaları
silahlı adamlarına ayda en az bin US- Doları maaş ödemektedirler.
Babaların çalışanlarına her ay 300 milyon US- Doları
civarında maaş ödedikleri yazılmaktadır. Şüphesiz
mafya organizasyonları ile birlikte çalışan ünüformalı ve
ünüformasız devlet görevlileri de vardır ve bunlara ödenen paralar
yapılan hesabın dışındadır. Basındaki
bikgilere göre, sözkonusu mafya örgütlenmelerinin sadece fuhuş sektöründen
elde ettikleri kar 7 milyar US- Dolarını aşmaktadır. Mafya
örgütlenmelerinin birde uyuşturu, silah kaçakcılığı,
tefecilik, çek- senet tahsilatı, ihale takibi vs. gibi çok karlı başka
alanları da vardır. Örneğin, yapılan özelleştirmelere,
banka satışlarına, devletin açtığı inşaat
ihalelerine ve diğer tüm ihalelere mafya örgütleri müdahale etmektedir.
Sözkonusu örgütlenmelerin tüm kazançlar 100 milyar US- Dolarını
çok aşmaktadır. Polis raporlarına göre Türkiye artık
sadece uyuşturucu yolu değil, uyuşturucu pazarı durumuna da
gelmiştir. Ülkede 1,5 milyon eroinman vardır. Türkiye bu konularda
da bir istisna değildir.
Basına yansıyan Devlet İstatistik
Enstütüsü (DİE) verilerine göre, 1999 yılında ekonomi yüzde
6,4 oranında gerilemiş, yıllık kişi başına
gayrisafi ulusal gelir ortalaması 3000 US- Doları'nın altına
düşmüştür. Gelir dağılımındaki eşitsizlik
daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Türkiye,
yeryüzünde bütün olarak hızla derinleşen adaletsiz gelir dağılımı
oranı ile yarış edercesine, dünya da gelir dağılımının
en adaletsiz olduğu ilk beş ülke arasına girmiştir. Yine DİE
verilerine göre ülke nüfusunun en zengin yüzde 20'si gayrisafi ulusal
gelirin yüzde 50'ye yakınını paylaşırken, en yoksul yüzde
yirmi gayrisafi ulusal gelirin sadece yüzde 5,5 kadarını almaktadır.
Türk- İş'in uzmanlarının hesaplarına göre, en zengin
134 bin aile ile en yoksul 134 bin aile arasında 234 kat fark vardır.
2000 yılı verilerine göre, bir yıl içinde enflasyon nedeniyle tüketim
harcamaları yaklaşık yüzde 58 oranında artarken, ücretler
sadece yüzde 26,5 kadar artmıştır. Aradaki fark yoksullaşma
oranıdır. (Bu bölümler yazılıp bittikten sonra 2001 şubat
ayında kendisini gösteren derin ekonomik krizle birlikte yoksullaşma
katlanarak artmıştır. Türk- İş araştırmacılarının
hızlı yoksullaşma sürecine koşut olarak sık sık
yayınladıkları açlık sınırı raporlarının
sonuncusuna göre, dört kişilik bir ailenin asgari gıda harcaması
ocak 2002de 307 milyon lira iken, ocak 2003de 401 milyon liraya yükselmiştir.
Asgari net ücret ise ocak 2002de 163 milyon lira iken, ocak 2003te sadece
226 milyon lira olmuştur. Dünya Bankasının 2000 yılı
verilerine göre, yaklaşık 9 milyon Türkiye vatandaşı açlık
sınırının altında, 24.4 milyon insanda fakirlik sınırının
altında yaşamaktadır. [Daha geniş bilgi için bak: Güngör
Uras, Milliyet, 14 şubat 2003] Şühesiz 2000 yılından bu
yana sözkonusu sayıların daha da artmış olmaları
gerekir.)
Tarihci Murat Bardakcı, 5 mart 2000 tarihli Hürriyet
gazetesindeki yazısına aynen şöyle başlıyor: ''DSP
Milletvekili Sema Pişkinsüt'ün karakol basıp nezarethanelerde bulduğu
falakalarla askıları 'işkence aleti' olarak tanıtması
beni çok rahatsız etti. O falaka ki milli geleneğimiz olmuş, asırlar
boyunca okuldan kışlaya, karakoldan hapishaneye kadar hemen her yerde
ve herkese can yoldaşlığı etmiş, hatta edebiyatımıza
bile girmişti. Bugün 'işkence' denilen uygulamaya ise vaktiyle padişah
bile bizzat katılmıştı.
hayatın ayrılmaz parçası
olan falaka için 'işkence aleti' denmesi milli geleneklerimizden nasıl
uzaklaştığımızı kesin ama acı bir şekilde
göstermekteydi.'' İçinden bazı cümleler aktardığım
yazıyı okurken, yazar acaba kara mizahmı yapıyor?, diye düşündüm
önce. Yazıyı okudukca, yazarın son derece ciddi olduğunu
anladım ve daha çok şaşırdım. Bardakcı yazısını,
vaktiyle Padişah'ın da katıldığı tarihten işkence
örnekleri vererek sürdürüyordu.
Türkiye toplumu bir yanıyla tarihin
derinliklerine uzanan son derece insancıl bir kültüre ve haksızlıklara
başkaldırma geleneğine sahiptir. Türk halkı, UNESCO tarafından
da anılan Yunus Emre gibi büyük bir insancıl şair ve düşünür
yetiştirmiştir 1200'lü yıllarda. Pir Sultan Abdal, Köroğlu
gibi halkcı başkaldırının büyük şairlerine
sahiptir Türk toplumu. Türkler, 1400'lü yılların başından
itibaren, özellikle 1500'lü yıllarda militarist merkezi Osmanlı
feodalizmine karşı sürekli başkaldırmışlardır.
Haksızlıklara karşı başkaldırılar 1600'lü ve
1700'lü yıllarda da devametmiştir. 1519- 1606 yılları arasında
başkent İstanbul'a onbinlerce isyancı Türkün kesik kellesi
yollanmıştır. İdam edilenler arasında büyük halk
şairi Pir Sultan Abdal'da vardır. Türkler, insancıl sevginin, aşkın
ve İslami köktenciliğe karşı ince ironinin (alayın) büyük
şairi Karacaoğlan'ı yetiştirmişlerdir. Kökten dinciliği,
iki yüzlülüğü, riyakarlığı yeren insancıl kara
mizahın büyük ustası halk kahramanı Nasrettin Hoca'yı yalnız
Anadolu Türkleri değil, Azeriler ve İranlılar'da
sahiplenmektedirler. Kazak Abdal, acımasız sert bir şiir diliyle
yapmıştır aynı şeyi. Dadaloğlu, Toroslar'da zulme
başkaldıran Türkmenlerin büyük şairidir. Anadolu'nun doğusuna
yerleşmiş göçebe Oğuz boylarının serüvenlerini
anlatan ve Homeros'un Odysseia'sının derin izlerini taşıyan
1300'lü yıllardan kalma ''Dede Korkut Öyküleri'', toplumda kadınlarla
erkeklerin eşit değerde olduklarını, kadınlarında
erkekler gibi at üzerinde savaştıklarını ve bu Türklerin
haksızlıklara karşı başkaldırı ruhuna
sahibolduğunu gösterir. Şüphesiz Türk toplumunun kültüründeki
derin insancıllığın yanında, toplumundaki üst sınıfların
kültüründe diğer bölge medeniyetlerinden miras kalma insana düşman
karanlık yanlar, şiddet ve işkence geleneği vardır. Bu
sadece Türklere has bir gerçek değildir. Tüm sınıflı
toplumların kültürlerinde hem aydınlık ve hemde karanlık
yanlar vardır. Ayrıca toplumların tarihlerinde sadece övünülecek
yanlar değil, aynı zamanda utanc duyulacak yanlarda vardır. Hürriyet
yazarı Murat Bardakcı, kültürün karanlık insancıl olmayan
yanını övünülecek bir olay olarak öne çıkartmakta, işkenceyi
teşhir edenleri kınamaktadır.
İşkenceyi yücelten Bardakcı anlaşılan
yaşamında böyle bir uygulama ile hiç karşılaşmamış,
övdüğü falakanın lezzetini tatmamıştır. Önce kurbanı
sırtüstü yere yatırırlar, ayak bileklerini ''falaka'' adı
verilen ve paralel iki deynekten oluşan basit bir alete kilitleyip tabanları
havaya kaldırırlar. Güçlü biri ince esnek bir sopayı
(genellikle kızılcık ağacı dalından yapılma
bir sopayı) havaya dikilmiş ayak tabanlarına şiddetle
vurmaya başlar. İnsan vücudunun en hassas bölümlerinden olan, sinir
uçlarının alabildiğine yoğun olduğu ayak tabanları
acıyı anında beyne iletirler. Bir süre sonra vurulan her darbe
doğrudan beyinde hissedilmeye başlanır. Kurban bir balık
gibi kıvranmaya, istemeden çığlıklar atmaya başlar.
Elektirik işkencesi bundan da korkunçtur. Elektirik verilen kurban, her hüçresinin
aynı anda ayrı ayrı parçalandığını hisseder
ve irade dışı olarak ağzından kaçan çığlığını
kendisi de tanımaz. Elektrotlardan biri kulak memesine bağlanırsa
eğer, kurban çığlık da atamaz, ağzı açık
kasılır kalır. Bu satırları yazan, karakollarda bulunan
Filistin askısı ve diğer işkence aletleri nasıl acılar
verdiklerini bilememektedir.
Meclis'in İnsan Hakları Komisyonu başkanı
olan saylav Sema Pişkinsüt ve emrindekiler şüphesiz sıradan
polis karakollarına baskın yapabilmişlerdir ve bu işkence
aletlerini oralarda bulmuşlardır. İşkencenin anatomi bilgisi
ile beslenerek profesyonelce yapıldığı ''Kontragerilla'', özel
gizli polis merkezleri gibi yerler vardır birde. Pişkinsüt buraların
yanından bile geçemez. Görevini ciddiye alan Sema pişkinsüt bulduğu
işkence aletlerini Meclis'de göstermiş ve başkanı olduğu
İnsan Hakları Komisyonu, işkencenin yaygın bir sorgulama yöntemi
olarak kullanıldığı belirten bir rapor hazırlamıştır.
İşkencenin varlığını resmen kanıtlayan Meclis
Komisyonu Raporu'nun ardınadan, Sema Pişkünsüt İnsan Hakları
Komisyonu Başkanlığı'ndan uzaklaştırılmıştır.
Pişkinsüt'ün üyesi olduğu DSP'nin başkanı ve Başbakan
Bülent Ecevit, Pişkinsüt'ü korumamış, Komisyon Başkanlığı'ndan
uzaklaştırılmasını onaylamıştır. Sema Pişkinsüt'ün
yerine faşist MHP üyesi Hüseyin Akgül İnsan Hakları Komisyonu
Başkanlığı'na getirilmiştir. İşkenceyi
yapanlarda aynı partinin üyeleri oldukları için, yeni komisyon başkanı
konunun gerçek uzmanıdır herhalde.
550 üyeli Meclis'de göstermelik 22 kadın
saylavdan biri olan Sema Pişkinsüt, İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı'ndan
uzaklaştırılınca, önemli görevi olan hiçbir kadın
saylav kalmamıştır. Bakanlar kurulunda da tek kadın yoktur
ve bu tablo kadının ülkede giderek kötüleşen, aşağılanan
konumuna tam denk düşmektedir. Türkiye'de kadın saylav oranı yüzde
2,4 iken aynı oran Uganda'da yüzde 17,4, Güney Afrika'da yüzde 25,
Mozambik'de yüzde 25, Meksika'da yüzde 14, İsveç'de ise yüzde 40,4
olarak kendisini göstermektedir. Üniversiteler ve yargı organlarında
da kadınların oranı aynı şekilde düşüktür. Başbakanlığa
bağlı Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün
araştırmasına göre, Türkiye'de kadınların yüzde
97'si değişik ölçülerde şiddet uygulamasına maruz
kalmaktadırlar. Ülkede 15- 24 yaş gurubundaki kadınların yüzde
37'si işsizdir. Sigortalı ve sendikalı kadın sayıları
da erkeklere oranla çok düşüktür. Buna karşın Türk-
İş'in araştırmasına göre, kırsal alanda ücretsiz
aile işcisi olarak çalışan kadınların oranı yüzde
63'e yaklaşmaktadır. Hizmet sektöründe çalışanların
yaklaşık yüzde 58'i kadınlardır. Kadınlar genel olarak
aynı işkolunda erkeklerden yüzde 25 daha düşük ücret almaktadırlar
ve ev işlerine beş kat daha fazla vakit ayırmaktadırlar.
Evlilik ve doğum nedeniyle işini terketmek zorunda kalan kadınların
sayıları kadınların tüm iş bırakma nedenlerinin yüzde
70'i kadardır. Kadın- erkek tüm işten çıkartmaların yüzde
20 kadarı da yine aynı nedenledir.
Hürriyet gazetesinin 16 temmuz 2000 tarihli sayısında
Murat Bardakcı, Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un bir
hastahanenin başhekimini ağır hakaretlerle kovmasını
haklı bulduğunu ve eskiden olsa kovulan başhekimin iyi bir dayak
da yiyeceğini yazmıştır. ''
zira biz yabancı elçileri
bile pataklayıp kapı dışarı ederdik.'', diye övünerek
yazısını sürdürmüştür. Sultanların vezirlerine yönelttikleri
pezevenk sözcükleri ile süslü hakaretlerini örnek vererek yazısını
uzatmıştır. Bunları yazarken devleti pezevenklerin yönettiği
düşüncesinin yayılmasına neden olacağını
hesaplamamıştır anlaşılan. Saldırgan yasadışı
davranışları ile ünlenen Sağlık Bakanı Osman
Durmuş, MHP üyesi tanınmış bir cinayet sanığıdır.
Durmuş, 1970'li yılların başında diğer MHP'li
arkadaşları ile birlikte demokratik görüşlere sahip doktor
Necdet Güçlü'yü vurarak öldürme gerekçesiyle gıyabında yargılanmış
ve kaçıp saklandığı için hapse girmekten kurtulmuştur.
Türkiye'de halka yapılan işkenceleri,
yasadışı uygulamaları, yolsuzlukları uluslararası
forumlarda anlatanlar, ülkeyi yönetenler ve yandaşları tarafından
kolayca ''vatan hainliğ'' ile suçlanmaktadırlar. Hırsızlıkları
kanıtları ile ortada olan yöneticiler, işkenceciler
''vatanseverdir'' anlaşılan. Yaklaşık 40 bin insanın ölümüne
neden olan Marmara depremi sırasında Avrupa ülkelerinden hastalar ve
yaralılar için gelen kan yardımlarını ''Türk kanı
olmadıkları'' gerekçesi ile reddeden, cinayet sanığı
MHP'li Sağlık Bakanı Osman Durmuş ''vatanseverdir'' anlaşılan.
Uluslararası Para Fonu IMF'in önünde boynunu eğenler, ekonominin
denetimini bu organa bırakanlar ''vatanseverdir'' anlaşılan.
Avrupa'nın demokratik kurumlarının gözünü boyayıp sadece
kendi güvenliklerini sağlayabilmek için insan hakları ile ilgili
hertürlü uluslararası sözleşmenin altına imza koyanlar ve
arkasından tüm insan haklarını çiğneyenler
''vatanseverdir'' anlaşılan. Türkiye'de ''vatansever'' olabilmek için
vatanı satmak, halkı soymak, işkenceci olmak gerekmektedir anlaşılan.
2000 yılının ağustos ayında
uluslararası bir forumda, Türkiye'de olan yasadışı
uygulamaların ve işkencenin çok azından sözeden kadın
saylavlardan Prof. Oya Akgönenc, aralarında liberal, demokrat vs. geçinen
gazetecilerinde olduğu yönetici elite bağlı bir gurup tarafından
''vatan haini'' ve ''ihbarcı'' ilanedilmiştir. Sanki AB'yi ve USA'yı
yönetenler Türkiye'de olanları bilmemektedirler. Sanki Türkiye NATO ile
Batı savunma sistemine bağlı değildir. Sanki Batı en
gizli askeri ''sırlarına'' dek Türkiye'nin içini- dışını
bilmemektedir. Sanki Birleşmiş Milletler'e bağlı kurumların
Türkiye'nin sosyal ve ekonomik yapısı ile ilgili istatistiklerini
internet sayfalarında bulmak mümkün değildir. Sanki Türkiye'nin en
büyük üç mali- sermaye grubundan biri olan Generallerin denetimindeki Ordu
Yardımlaşma Kurumu (OYAK) 24 uluslarüstü tekelin ortağı değildir.
Sanki ekonominin yönetimi IMF'nin elinde değildir. Sanki 12 mart 1971 ve
12 eylül 1980 askeri darbeleri CIA'nın yardımları ile örgütlenmemişlerdir.
Gerçekler yukarıda özetlendiği gibi
olunca, ''
hayatımızın ayrılmaz parçası olan
falaka,'' gibisinden ifadeleri ve ''
biz yabancı elçileri bile dövüp
kapı dışarı ederdik.'', tarzındaki övünmeleri anlamak
kolaylaşmaktadır.
1999 yılı ağustos ayının
ilk haftasında basına yansıyan Prof. Altuğ'a ait ''Bu
ekonomi Hitler getirir!'', sözleri dürüstce söylenmiştir ve çarpıcı
bir gerçeği ifade etmektedir. Buna karşın, profösörün sözlerinin
geçikerek söylenmiş olduğunu ifade etmek gerekir. Çünkü zaten
sistem geleceği söylenen rejime uygun biçimde işlemektedir. Faşizm
her ülkenin kendi geçmişine ve mevcut ekonomik- sosyal yapısına
göre değişik biçimler alır. Yaşanılan tarihsel zaman
diliminde Hitler Almanyası benzeri bir uygulamanın aynen olması
beklenemez. Kaldıki Hitler döneminde de ülkeden ülkeye farklı faşizm
uygulamaları vardı ve hatta Musolini'nin İtalyası ile
Hitler'in Almanyası'nda sistemin işleyişi farklı idi. Türkiye'de
olduğu gibi gerçek hiçbir toplumsal muhalefetin olmadığı
ülkelerde açık askeri diktatörlüklere, parlementoyu feshetmeye gerek
yoktur.
Tamamen antidemokratik parti örgütlenmelerinin ürünü
olarak Meclis'e gelen saylavların, sözde seçmenlerine ve bütün olarak
ülkeye karşı sorumluluk taşımaları beklenemez. Parti
liderleri tarafından belirlenen saylavların Meclis'in bağımsızlığını
ve demokrasiyi savunmaları hiç beklenemez. 1983 yılından beri hiçbir
ön seçim yapılmadan aday adayları siyasi parti başkanları
tarafından belirlenmektedir. Bu durum 12 eylül askeri darbesinin anlayışına,
korporatif faşist bir yapılanmanın çerçevesini çizen 1982
anayasasının ruhuna uygundur. Sözkonusu nitelikteki saylavlar maaşlarını
arttırmaya ve devleti soyma çalışırlarken, bir general
Meclis'in, Cumhurbaşkanı'nın, Hükümet'in haberi bile olmadan 17
eylül 1998 günü komşu ülke Suriye'yi resmen tehdit edebilmektedir.
Suriye'ye yönelik savaş tehdidi manevi açıdan haklı kabuledilse
bile, davranışın kurallara aykırı olduğu açıktır.
Öncelikle Meclis'in ve sırasıyla Cumhurbaşkanı'nın ve
Hükümet'in anayasal haklarının çiğnendiği bellidir. Buna
karşın sözkonusu general, Meclis'deki saylavlar ve hakları
gasbedilen tüm yöneticiler tarafından alkışlanabilmektedir.
Postmodern darbe veya 28 şubat 1997 MGK müdahalesi
olarak anılan olayda olduğu gibi, generaller hangi koalisyonun
devrilip yerine hangisinin kurulacağına karar verebilmektedirler.
Meclis'e sözkonusu yasadışı müdahaleyi yapanlar, iktidarı
devralacak siyasi partiler ve o partilere bağlı vekiller tarafından
açıkca desteklenmektedirler. Sadece parti başkanlarının
kararları ile Meclis'e girmiş olanlar, iktidarı Silahlı
Kuvvetler'in yardımları ile alabilmeyi haklı görmektedirler. Kim
güçlü ise onun önünde eğilmektedirler.
Generaller Cumhurbaşkanı olacak kişiyi
belirlemekte ve seçtirtmektedirler. Tiyatro'nun tam olabilmesi, halk
muhalefetinin kaza ile sistem dışına taşmaması için,
yaşamının son görevini yapan sağlıksız yaşlı
koalisyon lideri arada generallerden birini sözde eleştirmektedir. Ya da
kendisine halkın avukatı görünümünü vermeye çalışan
Cumhurbaşkanı, en tepesinde oturduğu sisteme karşı sözde
eleştiriler yöneltmekte, çıkışlar yapmaktadır. Başbakan'ı
bilinçli olarak kışkırtmakta, sanki sistemin işleyiş
biçimine karşıymış havası yaratmaktadır. Halkın
giderek büyüyen tepkisinin devlete, sistemin bütününe yönelmesini
engellemek için, eski bir Bizans (Doğu Roma) politik manevrasını
sürekli uygulamaktadırlar. Sistemin işleyişi, Tarihci
Prokopios'un resmini çizdiği 500'lü yılların Bizans'ını
çağrıştırmaktadır. Bizans'da da halkın tepkisinin
bütünüyle sisteme, saraya yönelmesini engellemek için, hükümdar
Justinianus ile kraliçe Theodora sürekli aralarında politik bir çelişki
varmış görünümü yaratmakta, toplum içinde farklı gurupları
destekliyorlarmış gibi davranmakta idiler. Türkiye'de birileri çıkıp,
mesleği yargıçlık olan Cumhurbaşkanı'nın mevcut
sistemin işleyişi içinde ve özellikle yargı erkinin bağımsızlığını
tamamen yokeden 12 eylül askeri darbesinin ardından kariyer yapıp yükseldiğini
söyleyememektedir. Bir merkez tarafından bu ölçüde denetim altında
tutulan toplumlarda, korporatif politik yapılanmalar içinde sistemin işleyişine
karşı olan biri devletin en tepesine oturamaz. ''Büyük birader'' herşeyi
bilir ve denetler.
Sistemin antidemokratik özü ile ilgili konularda
sahnedeki oyun bozulmakta, oyuncular maskelerini indirerek gerçek yüzleri ile
izleyicilerin karşısına çıkmaktadırlar. ''Yasaların
bekçisi'' propogandası ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna
oturtulan Sezer'in ilk ziyaret ettiği kişlerden biri, 1961 Anayasası'nı
ayaklar altına alan 12 eylül 1980 askeri darbesinin lideri General Evren
olmuştur. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı koltuğundan
kalkıp Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ''hukuk
adamı'' Sezer, emekli General Özkasnak'ın darbe itirafı karşısında
sessiz kalmıştır. Çünkü O'da aynı gücün gölgesi altında
kariyerini yapmış ve yine aynı gücün istemi ve Meclis'e baskısı
ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuştur.
İçinde olduğumuz yılın ikinci
haftasında emekli General Özkasnak, 28 şubat 1997'de yaptıkları
işin postmodern bir darbe olduğunu ve büyük basın organları
ile tanınmış gazetecilerin kendilerine yaranmak için yarış
ettiklerini yazılı olarak bildirmiştir. Birtakım sansasyon
meraklısı gazetecilerin sözde analiz yaparlarken kolayca yazdıkları
gibi, 28 şubat müdahalesini yapan askerlerin bölünmeleri sözkonusu değildir.
Özkasnak basına açıklamasını yaparken, 28 şubat baskısı
ile iktidardan devrilip kapatılan, parçalanmaya sürüklenen Refah
Partisi'nin davası AİHM'de görülmekte idi. Tam duruşmanın
yapılacağı güne rastlayan açıklama tesadüf değildir,
kendinden emin bir güç gösterisidir. Nice zirvesi sırasında Başbakan
Ecevit AB liderleri ile anlaşmaya çalışırken, Genel Kurmay
Başkanı'nın ''AB bizi bölmek istiyor'' diye basına açıklama
yapması, aynı günlerde Harb Akademileri Komutanı'nın AB'yi
''bir Hıristiyan kulübü'' olarak tanımlaması dikkate alınırsa,
Özkasnak'ın çıkışının bireysel olmadığı
daha iyi anlaşılır. Hissedildiği kadarıyla, Başbakan
Ecevit ve çevresi de sözkonusu oyunun dışında değillerdir.
Generallerin yukarıda anılan çıkışları Hükümet'in
AB çevrelerinde pazarlık ve manevra gücünü arttırmaktadır.
Ecevit, askerlerin baskıları nedeniyle yapmak istediği reformların
birçoğunu yapamadığını iddia edebilmekte ve kendisine
zaman tanınmasını, hoşgörü gösterilmesini
isteyebilmektedir.
Üç büyük başarılı darbe gerçekleştiren,
iki başarısız darbe girişimi yaşayan, 1980 askeri
darbesinin ardından 1994 ve 1997 yıllarında sisteme bir çeşit
darbe sayılacak biçimde iki kez müdahale eden silahlı kuvvetler,
birlikte çalıştıkları bir elit dışında
sivillere hiç güvenmemektedirler. Halkı, her an birileri tarafından
aldatılabilir bir kalabalık, akıllıca seçimler yapamayacak
ve güdülmeye layık bir sürü olarak görmektedirler. Sözkonusu güvensizliğin
tarihsel kökleri vardır şüphesiz. Buna karşın ordu artık
günümüzde tarihinde hiçbirzaman olmamış ölçüde halktan kopmuş,
nerede ise ayrı bir kast durumuna gelmiştir. Generaller hem OYAK adlı
büyük bir mali- sermaye kuruluşunun başındadırlar ve hem
de kendilerine her konuda uzman apayrı bir devlet yönetimi aygıtı
oluşturmuşlardır. Kendilerine özgü ayrı bir gölge hükümetleri,
USA'da üniversitelerde eğittikleri yetenekli ve her konuda bilgili uzman
subayları vardır.
Aslında sosyal bir devrim de sayılabilecek
27 mayıs 1960 askeri darbesinin hemen ardından subay ve astsubayların
ekonomik durumlarını düzeltme amacıyla Ordu Yardımlaşma
Kurumu (OYAK) kurulmuştur. Fakat bu kurum kısa sürede büyük bir
mali- sermaye kuruluşuna dönüşmüş ve öncelikle ordunun üst
kademelerinin halktan uzaklaşmasına yardımcı olmuştur.
Özellikle 22 şubat 1962 ve 21 mayıs 1963 başarısız
darbe girişimlerinin ardından Silahlı Kuvvetler'den binlerce
subay, astsubay ve subay adayı tasviye edilmiştir. Demokratik bir düzenin
yasal temeli olan Montesquieunun kuvvetler ayrılı prensibini Türkiye
tarihinde ilk kez ön plana çıkartan 1961 anayasası, 12 mart 1971
askeri darbesi ile büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Darbenin ardından
ilerici demokratik düşüncelere sahip binlerce subay, astsubay ve askeri
öğreci ordudan atılmışlardır. Sözkonusu askeri darbe
ve silahlı kuvvetler içindeki tasviyelerde CIA ve yerli işbirlikcisi
Özel Harb Dairesi veya diğer adıyla Kontragerilla örgütlenmesi önemli
rol oynamıştır. Mükemmel bir Pentagon, CIA operasyonu olan 12
eylül 1980 faşist askeri darbesinin ardından en az üç yıl süren
tasviye süreci içinde 3 000 bin civarında subay, astsubay ve askeri öğrenci
işkenceli soruşturmalardan geçirilmişlerdir. Bunların büyük
çoğunluğu yargı organları karşısında suçsuz
bulundukları halde 1 500 kişi ordudan atılmıştır.
Polis örgütü de benzer bir darbe yemiştir. Binlerce ilerici, demokratik
düşüncelere sahip polis, işkenceli sorgulardan geçirilmiş,
yargılanmış, hapsedilmiş ve işinden atılmıştır.
Silahlı kuvvetlerin bölünmemesi, ilerici
demokratik düşüncelere sahip subayların askeri darbenin biçimine
karşı çıkmamaları için, sözkonusu tasviyeler uzun bir sürece
yayılıp adım adım yürütülmüştür. Bilinçli olarak
politik partilerin tümüne birden vurulmuştur. Kapatılan partiler
arasında Cumhuriyet'i kuran CHP ve askeri darbenin gelişine büyük
yardımları dokunmuş olan faşist MHP'de vardır. Silahlı
kuvvetlerdeki antifaşist, demokratik düşünceli, adalet duygusuna
sahip subayların tepkilerini önleyebilmek için, generaller MHP'ye de
vurmak zorunda kalmışlardır. Buna karşın patinin doğrudan
kendi emirlerinde çalışan birçok katil elemanını kurtarmışlardır.
MHP başkanı Albay emeklisi Türkeş'in MİT ve Silahlı
Kuvvetler içinde kendisine bağlı bir örgütlenmeye kalkışmış
olması bu partiye vurulan darbenin bir diğer nedendir.
Demirel'in önderliğinde 12 nisan 1975'de 1.
Milliyetci Cephe Hükümeti kurulmuştur. Sadece üç saylavı olan
MHP'nin başkanı Türkeş sözkonusu hükümet de MİT'ten
sorumlu Başbakan Yardımcılığı'na getirilmiştir.
Konumundan yararlanan Türkeş, MİT ve TSK içinde örgütlenmeye başlamıştır.
Türkeş'e yakınlığı ile bilinen Kara Kuvvetleri Komutanı
General Namık Kemal Ersun vaktinden çok önce, 1977 yılı haziran
ayı başında emekliye sevkedilerek Türkeş'in darbe girişimi
engellenmiştir. Silahlı Kuvvetleri kesinlikle böleceği anlaşılan
böyle bir girişim CIA'nın da işine gelmemiştir. Bu
operasyonun ardından 12 eylül 1980 askeri darbesinin biçimsel önderi
General Kenan Evren'in Silahlı Kuvvetler içinde yolu açılmıştır.
Aslında çok küçük bir gurup tarafından gerçekleştirilen
darbe, ordu içindeki birliğin bozulmaması ve subayların darbe önderlerinin
denetimlerinde rahatca yönlendirilebilmesi için eksiksiz tüm politik
liderlere ve partilere vurmuştur. Kendisine bağlı bir askeri
birlik içinde yakalanan Türkeş, yargılamalar sırasında,
''Düşüncelerimiz iktidarda, biz ise cezaevindeyiz!'', diyerek darbeci
generallere açık destek vermiştir. Yapılan yeni anlaşmalarla
kısa sürede serbest kalmıştır. MHP günümüzde
generallerle en uyumlu parti görünümündedir.
Türk Ceza Yasası'na ve TSK'nın İç
Hizmet Yasası'na göre askerlerin siyasi bildiri yayınlamaları,
herhangi bir siyasi partiye girip çalışmaları, taraf olmaları
yasaktır. Özellikle Özkasnak'ın itiraf ettiği gibi darbe
yapmak, Ceza Yasası'nın 146/1 maddesinin kapsamı içine girer. Sözkonusu
madde gereğince, ''Anayasa'yı bütünüyle veya kısmen ortadan
kaldırma veya işlemez hale getirme'' girişimine verilecek ceza,
idam veya ömür boyu hapistir. Şüphesiz böyle bir girişimde bulunan
kişileri yargılayabilmek için yapılan darbenin 22 şubat
1962 veya 21 mayıs 1963'de olduğu gibi başarısız olması
gerekir. Türkiye'de ise başarılı tüm darbeler, sınırlı
demokrasiye yönelik tüm müdahaleler, 28 şubat 1997'de veya daha önceki
örneklerinde görüldüğü gibi sermaye çevreleri, politikacılar,
hatta sendikalar tarafından alkışlanmaktadır. Generaller'in
bir emri ile sermayedar örgütleri, sendikalar, birkısım meslek örgütleri,
demokratik örgütler, ''silahsız güçler'' adı altında biraraya
gelip silahlı güçlerin eylemlerine destek vermektedirler. Politik
sistemin işleyişi, faşizme özgü korporatif bir yapıyı,
toplumdaki tüm güçleri birleştiren veya zoraki bir birliğe zorlayan
Musolini İtalyası'nı çağrıştırmaktadır.
Başka bir deyişle, sistemin işleyişinin demokrasilere özgü
kuvvetler ayrılığı prensibi ile ilişkisi yoktur.
Eğer günlük basında yayınlanan
haber doğruysa, insan haklarını korumakla yükümlü bir örgütün
yöneticisi, Generalleri destek de bir adım daha ileriye giderek,
askerlerin ''post modern'' müdahalele ile iktidardan indirmeye çalıştıkları
Başbakan Erbakan'ı Ankara Cumhuriyet Baş Savcılığı'na,
''Halkı silahlı ayaklanmaya teşvik ediyor!'', diye ihbar
etmektedir (Bak, Hürriyet dış baskı, 27 mart 1997, perşembe).
Hakkında verilen üç aylık hapis cezasını çekecek olsa
halkın gözünde kahraman olabilecek Erbakanın bukadar süre bile
cezaevinde kalmaya çekindiğini herkes bilmektedir. Erbakan, daha önce
yaptığı anti- siyonist propogandaya karşın Başbakanlığı
döneminde İsrail ile yapılan tüm anlaşmaları sorunsuz
imzalamıştır. Aynı kişi orduya hoş gözükme
hevesiyle subay ve astsubayların maaşlarını arttırmıştır.
Erbakan, Kürt halkına, iktidara gelmesi durumunda olağanüstü hali
kaldıracağına dair söz vermiş olmasına karşın,
Generallerin istemleri doğrultusunda aynı uygulamayı sürdürmüştür.
Türkiyede üstlenen ve kuzey Irakda görev yapan Çekiç Güçün kaldırılacağı
sözünü vermiş olmasına karşın, bu konuda da aynı
şekilde askerlere boyun eğmiştir. Güvenlik güçleri tarafından
tutuklandıktan sonra iz bırakmadan kaybolan insanların yakınlarına
hukuki başvu yollarını açacağına sözvermiş olmasına
karşın, bu alanda da geri adım atmıştır. Yerel yönetimleri
güçlendirmekten sözettiği halde, bu yönde ileri tek bir adım dahi
atamamıştır. Kürtce konuşmanın, yayın ve müzik
yapmanın önündeki tüm engellerin kaldıracağına sözvermiş
olmasına karşın, hiçbirşey yapamamıştır. Kürtce
eğitimin serbest bırakılacağı sözünü vermiş
olmasına karşın, Başbakan olduktan sonra bu konuda da
Generallerin istemlerine boyun eğmiştir. Verdiği bukadar sınırlı
sözleri yerine getirmeye bile cesareti olmayan zengin ve burjuva yaşamına
uyumlu Erbakanın halkı silahlı bir ayaklanmaya kışkırtmayacağını,
buna cesaret edemeyeceğini herkes rahatca anlayabilir. Buna karşın
insan haklarını savunmakla yükümlü örgütün başkanının
Erbakanın halkı silahlı bir ayaklanmaya kışkırttığı
biçimindeki suç duyurusu Generallerin 28 şubat darbesinin senaryosuna
tamamen uygundur. Şüphesiz Türk ve Kürt halklarının böyle
insan hakları örgütlerine ve uluslararası desteğe derin
gereksinimleri vardır ama, aynızamanda sözkonusu örgütlerin üzerine
devlet içindeki tamamen antidemokratik bazı kliklerin gölgesinin düşmemesi
gerekir. Halkın cephesinden yayılacak haberler sansürlenmemeli ve en
önemlisi manipüle edilmemelidir.
Sistemin yasal temellerini oluşturan 1982
Anayasası'nın özü de kuvvetler ayrılığı
prensibine aykırıdır. Ayrıca, sözkonusu prensibin Anayasa
kitapcığındaki tarifi bilinçli olarak çarpıtılmıştır.
Bir başka ifade ile, Anayasa'nın başlangıç bölümündeki
kuvvetler ayırımı tarifi, Montesquieu'nun ''Yasaların ruhu''
(1748) adlı yapıtında İngiltere'deki işleyişten
esinlenerek açıkladığı yürütme, yasama ve yargı
organlarının birbirlerinden bağımsız güçler olarak çalışmaları
presibine uymamaktadır. Anayasanın başlangıç bölümünde
kuvvetler ayrılığı için, ''Devlet yetkilerinin kullanılmasından
ibaret ve bunun sınırlı medeni ve işbölümü ve işbirliği
olduğu ve
'', denerek Montesquieunun sözkonusu prensibi yerine çok
bozuk bir türkçe ile Musolini İtalyasına özgü faşist
korporatif bir sistemin tarifi yapılmaktadır.
Yüksek yargı organı Yargıtay'ın
Başkanı Doçent Sami Selçuk, 1999 adli yılının başlangıcında
yaptığı konuşmada yukarıda ifade edilen gerçeği
doğrulamıştır. Selçuk konuşmasında, ''Yargının
kapısı siyasi müdahalelere açık ama, kimseden çıt çıkmıyor.'',
demiştir. Sami Selçuk'tan önceki Yargıtay Başkanı Mehmet
Uygun'da benzer sözleri 1998 adli yılı açılış konuşmasında
söylemişti. Uygun, ''Türkiye'de bağımsız ve yargıçları
güvenceli bir yargının olmadığını'' açıkca
ifade etmişti. Yargının bağımsız olmadığı
gerçeği değişik defalar baro başkanları ve diğer
tanınmış hukukcular tarafından da tekrarlanmıştır.
Yine Sami Selcuk, 2001 yılının başında Gaziantep Barosu
ve bölgenin işadamları tarafından örgütlenen toplantıda
yaptığı konuşmada, türkiyedeki ekonomik ve mali suçları,
yasadışı uygulamaları eleştirirken, ülkede güçlü ve
bağımsız bir yargı sisteminin kurulamadığını
ve güçlü bağımsız bir yargının varlığını
engellemek isteyen güçlerin varolduğunu ifade etmiştir. Anayasa Profösörü
İbrahim Kabaoğlu, içine olduğumuz yılın mart ayı
başında bir gazeteciye, ''Hernekadar bir anayasamız var ise de,
anayasanın bir hukuk devletinde kurmak durumunda olduğu dengeler bu
anayasa da yok.'', diyerek gerçeği özelemiştir. Anlaşılacağı
gibi, anayasada varolmayan dengeler, tamamen bağımsız işlemeleri
gereken yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki
dengelerdir. Aslında sözkonusu gerçek en açık ifadesini Demirel'in
Cumhurbaşkanlığı sırasında söylediği,
''Devlet rutin dışına çıkabilir.'', sözlerinde bulmuştur.
Ülkede demokratik geleneklerin zayıflığı,
varolanın da askeri müdahalelerle yokedilmeye çalışılması,
Anayasa'nın kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı
olması, keyfi yönetimin, ekonomik- mali yolsuzlukların ve yargı
sisteminin işlerliğini yitirmesinin temel nedeni olmaktadır. Sonuçta,
hukuku koruması gereken yargıçlar ve savcılar
sözkonusu antidemokratik işleyişe ayak uydurmaktadırlar.
28 şubat 1997 süreci içinde olduğu gibi askerlerin bir emri ile
toplantılara katılıp verilen birifingleri dinlemektedirler. Bazı
istisnalar dışında hukuk adamlarının bu yasadışı
keyfi ve baskıcı düzene uyum sağlamalarının, yargının
bağımsızlığını savunmaktan kaçınmalarının
değişik mantıki nedenleri vardır.
Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı
Doğan Öz mesleğini ciddiye alan, demokratik düşüncelere sahip
dürüst bir insandı. Sayıları hızla artan siyasi
cinayetlerin, yükselen terör dalgasının baş sorumlusu olarak gördüğü
Kontragerilla örgütü hakkında bir soruşturma dosyası hazırlamaya
başlamıştı. Öldürülmeden önce zamanın Başbakanı
Ecevite verdiği ve çok az bir kısmı bazı basın
organlarına yansıyan raporunda, sol terör örgütlerini
Genelkurmaya bağlı Kontragerilla adlı yasadışı
kuruluşun yönettiğini yazıyordu. Aynı kuruluşun sivil
MİT görevlilerini ve siyasi polisi de kullandığınıanlatıyordu.
Kontragerillanın CIA ve MOSAD ile işbirliği içinde Türkiyeyi
bir askeri darbe ortamına sürüklediğini ifade ediyordu. Böyle bir
darbe ile Türkiyenin bölgede tehlikeli serüvenlere sürüklenebileceğini,
demokrasinin alternatif olmaktan çıkacağını ve ülkede faşizmin
kökleşeceğini anlatıyordu.
Yukarıda özetlenen gerçekleri yazılı
olarak Başbakanı Ecevite veren Cumhuriyet Baş Savcı
Yardımcısı Doğan Öz, 12 eylül askeri darbesinin hemen öncesinde,
24 mart 1980 günü sabah saat 08 00 sularında işine gitmek üzere
arabasına bindiği sırada silahlı saldırıya uğramıştır.
Arabasının yanına yaklaşan biri Doğan Özün kafasına
üç kez ateş edip kaçmıştır. İbrahim Çiftci adlı
MHP üyesi saldırganı 18 kişi görmüştür ve bunlardan biri
daha sonra katili beş kişi arasında kesinlikle teşhis etmiştir.
Çiftci sorgusu sırasında çinayetini itiraf etmiştir ve anlattıkları
cinayet yerindeki bulgulara da yüzde yüz uyumludur. Cinayet tüm kanıtları
ile belli olduğu halde, Çiftçi'nin askeri mahkemedeki yargılaması
altı yıl kadar sürecektir. Çünkü hiyerarşinin tepesindeki
birileri O'nu (İbrahim Çiftci'yi) koruyorlardı. Avukatları, Çiftci'nin
Milli Savunma Bakanlığı'nda dosyası olduğunu belirten
bir yazıyı Askeri Darbe Hükümetinin Başbakanı Bülent
Ulusu'ya yollamışlardı. Bir çeşit şantaj yapıyorlar,
müvekkillerinin askerler hesabına çalıştığını
ima ediyorlardı. Askeri mahkemenin yargıçları oybirliği ile
Çiftçi'ye üst üste dört kez idam cezası vereceklerdi. Her defasında
Askeri Yargıtay cezayı bozup dosyaları geri yollayacaktı.
Sonunda yargıçlar çaresiz kalacaklar ve Askeri Yargıtay'ın
kararına uymak zorunda kaldıkları, notunu düşerek İbrahim
Çiftci'yi 9 ocak 1985 günü beraat ettireceklerdi. Çiftci, Abdullah Çatlı,
Haluk Kırcı ve MHP'li diğer bazı arkadaşları ile
birlikte 7 TİP üyesi öğrenciyi hunharca öldürme olayına da
katılmıştı. Bu yargılamadan da ceza almadan kurtulacaktı.
Çiftci Artık Dolar milyoneri zengin bir işadamıdır. Son
kongresinde MHP'ye başkan adayı olmuştur ama, kazanamamıştır.
Çiftçi'yi yakalatan İçişleri Bakanı
Hasan Fehmi Güneş'in talihi ise terse dönecektir. Çünkü, yasaları
uygulamaya, dürüst olmaya çalışmıştır. Konya'nın
Kulu kazasından olan MHP'li katil, basında yazılanların
tersine, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in kurduğu
özel polis ekibi tarafından Konya MİT bölge Başkanı'nın
evinde yakalanmıştır. Bu ve benzer olayların ardından,
yasadışı işleyişe ayak uydurmak istemeyen Hasan Fehmi Güneş
küçük bir komplo ile görevinden istifaya zorlanmıştır. Aslında
Güneşin istifa etmesini gerektirecek hiçbir suçu yoktu. Bekar bir
dansöz Bakan'ın kendisi ile aşk ilişkisi olduğunu söylemişti
veya bu sözü Ona söyletmişlerdi. Güneş, partisinin başkanı
ve Başbakan Bülent Ecevit tarafından korunmayacak ve daha sonra da hiçbirzaman
kariyer yapamayacaktır. Tanınmış gazeteci Cünet Arcayürek'in
yazdığına göre, MİT ajanı Mahir Kaynak, Hasan Fehmi Güneş'i
CIA'nın istemediğini ve bu nedenle rahatca harcandığını
söylemiştir.
Şüphesiz öldürülen tek savcı Doğan
Öz değildir, başka benzer örnekler de vardır. Bunun yanında
yine aynı güçler tarafından öldürülen baro başkanları,
avukatlar, yasaları ayrıcalık yapmadan uygulamaya çalışan
dürüst polis şefleri de vardır. Türkiye'nin dördüncü büyük
kenti Adana'nın dürüst Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, aynı kentin
Baro Başkanı Ahmet Albay, avukat Halil Sıtkı Güllüoğlu
faşist MHP'li katiller tarafından askeri darbe öncesi öldürülmüşlerdir.
Adana ilinde toplam 39 ilerici demokrat insanın katilleri olan bu kişilerin
davaları 20 yılı aşkın bir süreden sonra ancak sonuçlanmıştır.
MHP'li katillerin birkaçı ceza almamışlardır. Ağır
cezalar alan bazı suçlular da çıkan af sayesinde kurtulacaklardır.
Yaşanan gerçekler böyle olunca, hukuk adamları da doğal olarak
yasadışı işleyişe uyum sağlamak zorunda kalmaktadırlar.
Süreklilik kazanan baskıcı rejimler, keyfi yasadışı
uygulamalar, hukuk adamları da içinde olmak üzere herkesin ahlakını
bozmaktadır. Sivil ve askeri tüm kurumları ile toplum çürüyüp
kokuşmaktadır. Devlet koca bir mafya örgütüne dönüşmektedir.
Böyle bir sarmalın içine girildiği zaman ekonomide üretimi arttırarak
ülkeyi ve içinde yaşayanları zenginleştirmek, ahlaki ve kültürel
bakımdan toplumu bir üst düzeyde yeniden üretmek olanaksız hale
gelir. Benzer sosyal yapılar üzerlerinde yeşerecek bambaşka yaşam
biçimleri için gübre olabilirler ancak.
12 eylül askeri darbesinin ürünü antidemokratik
1982 Anayasası'nda 6. kez ufak bir değişiklik yapılmak
istenince herkes gerçek yüzünü daha açık göstermiştir. Meclis'in
parti kapatmayı zorlaştıracak bir Anayasa değişikliği
yapmak istemesi karşısında, generaller, Cumhurbaşkanı
ve Anayasa Mahkemesi Başkanı birlikte saldırıya geçmişlerdir.
Bu kişiler değişiklikten vazgeçmesi için Başbakan Ecevit'i
ve Meclis'i uyarmışlardır. Değişikliği engellemek
için Meclis'e bir çeşit muhtıra vermişlerdir. Muhtıra
verenler, siyasi partilerin halen olduğu gibi Anayasa Mahkemesi tarafından
kolayca kapatılabilmesini, aksi takdirde rejimi koruyamayacaklarını
iddia etmektedirler. Meclis'in çalışmalarına müdahale anlamına
gelen bu olay bile mevcut demokrasilere has yasama, yürütme ve yargı
organlarının birbirlerinden bağımsız işleme
ilkesinin Türkiye'deki sistemde olmadığını bir kez daha açıkca
kanıtlamıştır. Ülkede faşist diktatörlüklere özgü
korporatif bir sistemin, güçlerin birliğine dayalı baskıcı
bir sistemin ağırlığı giderek kendisini daha fazla
hissettirmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin, Generallerin ve Cumhurbaşkanı'nın
Korumak istedikleri, Musolini İtalyası benzeri korporatif bir sistemi
ülkeye yerleştiren 12 eylül rejimdir.
1990 yılında Türkiye'den bir saylav
arkadaş, Batı Trakya Türkleri ile ilgili olarak ziyaret ettiği
zamanın Yunanistan İçişleri Bakanı'na, ''Biz Türkler ve
siz Grekler birbirimize çok benzeriz, hatta sizin Papadapulos'unuz bizim ise
General Evrenimiz var!'', demişti yanımda. Yaşlı Bakan
zekice gülümseyerek, ''Doğru haklısın ama, yalnız aramızda
küçücük bir fark var; bizim Papadapulos halen hapiste, buna karşın
sizin Evren'iniz özgür dolaşıyor!'', diye yanıtlamıştı
Türk saylavı. Şüphesiz söylenecek söz yoktu ve halen aynı düzen
daha da ağırlaşarak sürmektedir.
Uzmanlar 2001 yılının geçmiş yılların
tümünden kötü geçeceğini iddia etmektedirler. Ekonomik çöküntü ve
siyasi kriz beklenen süreden de önce gelecektir. Bunu bilen asker ve sivil yönetici
elit, kullanım değerini yitirmiş, alabildiğine yıpranmış
Demireli yerinden kardırmış ve en uygun değişikliği
gerçekleştirmiştir. Bu nedenle yeni bir ''Hitler''e hiç gerek
yoktur.
(Bunu izleyen bölümlerde hazırdır ve
yakında basılacaklardır. Zengin dipnot listesi de en sona
eklenecektir.)
Yusuf Küpeli
19 şubat 2001