03/03-2003 yusuf@telia.com www.simbad@sida.nu
http://www.simbad.sida.nu/
Günlük basındaki haberlere göre, 20 mart
1995 gecesi 37 bin Türk askeri kuzey Iraka girmiş ve yaklaşık
300 kilometre genişliğinde, 60 kilometre derinliğinde bir alanda
manevra yapmıştır. USAnın yumuşak, Avrupa Birliği
ülkelerinin ise sert tepkilerine karşın, Türk ordusunun operasyonu
mayıs ayının ilk haftasına dek sürmüştür. Nisan ayının
son haftası içinde TSK sözcüsü, birliklerin çoğunun geriçekildiklerini,
Irak içlerinde sadece 10 bin askerin kaldığını bildirmiştir.
Aynı hafta içinde AB üst yönetimi, Türkiyenin Gümrük Birliğine
katılımı işlemlerini sonbahara ertelemiş ve ülke yönetimini
çok sert biçimde eleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin resmi
tepkisi daha da sert olmuştur. Sonuçta Türkiye Savunma Bakanı, yedi
hafta önce Iraka giren askerlerin kalan kısmınında geriye çekildiklerini
4 mayıs perşembe günü açıklamıştır. Buna karşın
Alman hükümeti, askerlerini çekmesi için Türkiyeye baskısını
sürdürmüştür. Sözkonusu baskıya rağmen, Türkiyenin gümrük
birliğine katılabilmesi için AB ile Türk yönetimi arasında bir
uzlaşma formülü bulma çabası karşılıklı olarak
sürmüştür.
Türk ordusunun Kuzey Irakta yürüttüğü
operasyonun maliyeti ile ilgili olarak çok çelişkili bilgiler gelmiştir.
Basındaki bilgiler doğruysa eğer, Türkiye yönetimi, Dünya
Bankasına ve Uluslararası Para Fonuna (IMF) aylık 1 milyar
dolar masraf göstermiştir ve 3 milyar dolar kredi istemiştir.
Operasyonu yöneten General Hasan Kundakçı, ilk ay için -günün döviz
değeriyle- yaklaşık 51 milyon dolara tekabül eden (karşılık
olan) bir masraf listesi vermiştir. Aynızamanda General Kundakçı,
500 PKK askerinin öldürüldüğünü söylemiştir.
Bazı aydınlar ve gazeteciler, ülkedeki
derin ekonomik krize ve yoksulluğa karşın neden bukadar yüksek
bir bedel ödendiğini sormuşlardır. Cumhurbaşkanı,
maliyetin tartışılamayacağını, operasyonun değerinin
para ile ölçülemeyeceğini bildirmiştir. Başbakan, gerekli olduğu
zaman benzer operasyonların tekrarlanabileceğini, Kuzey Iraka
tekrar girmeye hazır olduklarını açıklamıştır.
Türk kamuoyuna yapılan sözkonusu açıklamalar, aslında tamamen
Batılı güçlere yöneliktirler.
Operasyon için gösterilen neden, PKKnın
bahar saldırılarının durdurulması ve örgütün
ezilmesi amacı olmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin sözcüleri, bölgede
yaklaşık 2500 PKK askerinin olduğunu belirtmişlerdir. Akla,
silahlı kuvvetlerin bu çok büyük çaplı koordineli manevralarının
bukadar küçük bir güç içinmi gerçekleştirildiği sorusu gelmiştir.
Böyle bir suali düşünebilen herkes kendi kendisine mutlaka sormuştur.
Harekatını uluslararası yasalara
uydurma çabasındaki Türkiye devleti, İsrailin sınır ötesi
operasyonlarını örnek almıştır. İsrail yönetiminin
sık kullandığı meşru savunma hakkını
operasyonuna temel dayanak yapmıştır. Gerçekte hiçbir yabancı
hükümet bu gerekçeye inanmamıştır ama, onlarda Türkiyenin
eylemini protesto ederlerken kendi asıl nedenlerini öne çıkartmamışlardır.
(Tüm uluslararası politika derin bir ikiyüzlülükle sürmektedir.)
PKKnın kuzey Iraktaki varlığı nasıl Türk
ordusunun müdahalesi için bir bahane ise, bunu protesto eden Batılı
güçlerin insan hakları gerekçeleri de asıl nedenlerini
gizleyen sıradan bir kamuflaj olmuştur. Gerçek, birlikte salıverilen
politik sis perdesinin gerisinde gizli kalmıştır.
Türkiyenin son anayasası 1982 yılında
kabuledilmiştir. Bu Anayasanın 92nci maddesinde aynen şunlar
yazılıdır: Milletlerarası hukukun meşru saydığı
hallerde savaş hali ilanına ve Türkiyenin taraf olduğu
milletlerarası anlaşmaların veya milletlerarası nezaket
kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk
Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı
silahlı kuvvetlerin Türkiyede bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye
Büyük Millet Meclisinindir. Anayasanın açık ifadeli sözkonusu
92nci maddesine karşın, Meclisteki vekiller ve hatta bakanlar, 1974 Kıbrıs
çıkartmasından daha büyük çaplı bu operasyondan ancak ertesi
gün medya aracılığıyla haberdar olabilmişlerdir. Yalnız
hissedildiği kadarıyla, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan
yardımcısı Hikmet Çetin ve Dışişleri Bakanı
Erdal İnönü olaydan daha önce haberdar edilmişlerdir.
Operasyondan tam bir gün önce, 19 mart günü
yeni hükümet belli olmuş ve İnönünün Dışişleri
Bakanlığı kesinleşmiştir. Operasyon bunun (TSK açısından
güvenilir bir kişilik olarak İnönünün Dışişleri
Bakanı olmasının) hemen ardından başlamış ve
Cumhurbaşkanı Demirel 22 mart günü yeni kabineyi acele onaylayıp
Latin Amerikaya kaçmıştır- kaçış gezisine çıkmıştır.
Hareketinden önce Demirel, Türk ordusu Kuzey Irakta bir yıldan
fazla kalabilir., diye gözkorkutucu bir açıklama yapmıştır.
Başta USA olmak üzere tüm Batı dünyası şaşırmıştır.
Sadece onlar değil, ülke içinde şaşkına dönen ve olaydan
dışlanmış olan bazı yüksek bürokratlar, öndegelen
politikacılar ve medya, sorumsuzca konuşması nedeniyle
Cumhurbaşkanını eleştirmeye başlamışlardır.
Ve başka bazı yöneticiler bu yanlışı düzeltmeye
çalışmışlardır. Olayların akışı,
Fellininin Romasındaki şizofrenik kaos (kargaşa) dünyası
ile uyumlu biçimde gelişmiştir. Aslında, Türkiye yönetiminin işini
kolaylaştıran bu kargaşanın kendi diyalektiği, mantığı,
kendine özgü bir düzeni vardır. Bu düzensizliğin düzeni ile
birlikte Türkiye yönetimi, Batıdan Kuzey Irakla ve bölgedeki
konumuyla bağlantılı bazı ödünler koparabilmek için yüksek
bir fiyatla pazarlığa başlamıştır. Batılı
yöneticiler sözkonusu yanlışın (Demirelin Latin
Amerikaya kaçarken yaptığı yanlışın, Kuzey
Irakta bir yıldan fazla kalabiliriz ifadesinin), bir pazarlık
sorunundan kaynaklandığını hemen anlamışlardır
ama, açık etmemişlerdir.
Basında değişik içerikli ve çerçeveli
birsürü Kuzey Irak senaryosu yayınlanmaya başlamıştır.
Tüm bu çelişkili anlatımların içinden gerçeği bulup çıkartabilmek
olanaksızlaşmıştır. Anlatımların nekadarının
gerçek bilgilendirme, hangilerinin boş gevezelik ve nelerin bilinçli
dezinformasyon (çarpıtılmış yalan bilgiler) oldukları
anlaşılamaz hale gelmiştir. Bu kördüğüm olmuş çalı
ormanında doğru izi bulabilmek iyice zorlaşmıştır.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)
eski görevlilerinden Profösör Mahir Kaynak, Türkiyenin Amerikannın
politikasını izlediğini, Irakı ikiye böldüğünü,
söylemiştir. Ona göre, Türkiye daha büyük yeni bir savaşı
kazanabilmek amacıyla pozisyon almaktaydı. Ülke, Batı
Avrupadan uzaklaşmakta, ABD çizgisine girmekteydi vs.. New York
Timesin öndegelen gazetecisi William Saffire (siyonist, provokatör), US
Army War College öğretim görevlisi Dr. Stephan Pelletier, Sunday Timesın
Washington temsilcisi James Adams ve Rusyada Ortadoğu uzmanı olarak
tanınan Vitaly Naumkin, ayrı ayrı değişik zaman ve
yerlerde Türkiyenin sözkonusu politikasını değerlendirmişlerdir.
Ve aynı kişiler biraz farklı açıklamalarla Türkiye
liderlerinin Irak yönetimi ile ortak davrandığını ifade
etmişlerdir. Değerlendirmelerinde nüans farkları olmuştur
ama, tümüde sözkonusu askeri operasyonun Bağdattaki siyasi iktidarı
desteklediği iddiasında birleşmiştir.
Kanımca, yukarıdaki yorumcular gerçeği
değişik ölçülerde idealize ederek birmiktar çarpıtmışlardır.
Türkiye ve Irak, Dışişleri Bakanlıkları üst bürokratları
tarafından yürütülen ilişkilerine çok önceden başlamışlardır
ve operasyon öncesi İslamcı partinin başkanı Erbakan ile
eski başbakanlardan Ecevit Irakı ayrı ayrı ziyaret etmişlerdir.
Türkiye yönetimi, Kuzey Irakta Batılı güçler tarafından
bir Kürt devletinin oluşturulması çabalarından büyük rahatsızlık
duymaktaydı. Aynı kişiler, Kürtleri koruduğuna inandıkları
Çekiç Güçün varlığından da rahatsızdılar. Türkiye
yönetimi ayrıca, Iraka uygulanan ekonomik ambargo nedeniyle Irak- Türkiye
(Kerkük- Yumurtalık) petrol boru hattının kapalı olmasındanda
şikayetçiydi. Körfez savaşı öncesi bölgede Türkiyenin en
büyük ticari ortağı olan Iraka karşı yürütülen BM
yaptırımları nedeniyle Türkiyede çok büyük ekonomik
zararlara uğramaktaydı. Türkiyeyi derinden etkileyen ama, asıl
olarak Iraka ait olan bu sorunlar üzerine iki devlet arasında yürütülmekte
olan görüşmeler açık somut bir sonuca varmadan, herhangi bir anlaşma
yapılmadan, TSKnın Kuzey Iraka yönelik askeri operasyonu başlatılmıştır.
Körfez savaşının hemen ardından
Irak- Türkiye petrol boru hattının kapatılması sonucu -gayrıresmi
açıklamalara göre- Türkiye ekonomisi heryıl 5 milyar dolar zarara uğramaktaydı
ve şimdiye dek (1995 başına dek) toplan 27 milyar dolar yitirilmişti.
Eğer verilen sayılar gerçekleri ifade ediyorsa, Irakla kesilen
ticareti nedeniyle Türkiyenin şimdiye dek (1995 başına dek) uğradığı
toplam zarar yaklaşı 50 milyar doları bulmaktaydı. Aynızamanda
Türkiyenin Kuveyt ile olan ticaretide yarı yarıya azalmıştı.
Türkiyenin dış borçları 66 milyar dolar, iç borçları
ise 18 milyar dolar civarındaydı (1995 başı sayıları).
Geçen son beş yıl içinde 1 Amerikan doları 2000 TLden 42000
TLye yükselmişti. Yaşanmış olan son yıl içinde
(1994 yılında) Türkiye toplumu yüzde 6 fakirleşmişti. Kişi
başına ulusal gelir ortalaması yılda 1700 Amerikan doları
civarına inmişti. Çok yüksek işsizlik oranına karşın
önceki yıl (1994 içinde) 700 bin kişi ekmek kapısını
yitirmişti. Bu yıl sonuna dek (1995 sonuna dek) bir milyon kişinin
daha işsiz kalması bekleniyordu. Enflasyon yüzde 150 civarında
seyretmekteydi. PKKya karşı yürütülen askeri operasyonlar için
yılda yaklaşık 10 milyar dolarlık harcama yapıldığı
söylenmekteydi. Pınar Sütün (süt endüstrisi) sahibinin açıklamasına
göre, son yıllardaki PKKya yönelik askeri operasyonların bir
sonucu olarak, et ve süt veren 10 milyon civarında hayvan telef olmuştu.
Sonuçta, çobanların birkısmı PKKya katılmışlardı.
Sadece bu nedenle doğan ekonomik kayıplar 9 milyar Amerikan dolarına
ulaşıyordu. Aynı süre içinde yıkılan köylerin ve yakılan
ormanların yarattığı kayıpların tutarının
100 milyar Amerikan dolarına ulaştığı söylenmekteydi.
Tüm bunların yanında, ulusal gelirin paylaşılmasındaki
eşitsizlikte daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmıştı.
Konu ile ilgili Devlet İstatistik Enstütüsü (DİE) verilerinin
sadece Cumhurbaşkanına ve ekonomiden sorumlu bazı yüksek bürokratlara
ulaştırıldığı, bunların dışında
politikacılara, diğer yöneticilere ve kamuoyuna açıklanmadığı
söylenmekteydi.
Bu operasyonun amaçlarından birincisi olmasa
da birisi, halkın dikkatlerini kendi sorunlarından mümkün olduğunca
uzaklaştırıp dışa yöneltmekti. Tarihi deneyim, Türkiye
toplumunun dış düşman karşısında birleşebildiğini,
arasındaki işbirliğini güçlendirdiğini gösteriyordu. Diğer
yandan, Mecliste ve devlet örgütlenmesi içinde çok önemli bir güç olan
faşistler, bu ve benzer operasyonların yardımlarıyla, Kürt
sorununun dış kaynaklı bir bela olduğunu sözde kanıtlamaya
ve kitleleri kendi peşlerinde manupule etmeye çalışıyorlardı.
Aslında ise gerçeği çok eski bir Türk deyişi açıkça
ifade etmekteydi: Ağacın kurdu gövdenin içinde yaşar!,
idi.
Daha öncede ifade ettiğim gibi, bu son
operasyonun yukarıda özetlenenlerden ve görüşlerini aktardığım
yerli ve yabancı yorumcuların sözlerinden çok ötede daha önemli başka
nedenleri vardı. Türkiyeyi yönetenler, Demirelin Latin Amerikaya
kaçarken yaptığı yanlışla da bağlantılı
olarak müttefiklerine politik şantaj yapmaktaydılar. Türkiye yönetimi,
bu askeri operasyonla, Iraka yönelik ekonomik ambargo kaldırılsın
veya maddi kayıplarımız başka biçimde karşılansın
demeye getiriyordu. Bir yandan Kürt devleti kurularak Irakın bölünemeyeceği
mesajını verirlerken, öbür yandan da özellikle Suriyeye ve bir
anlamda da İrana karşı güç gösterisi yapılmaktaydı.
Tanklar, Irak sınırı içinde kalan 3 kilometre derinliğindeki
dağlık arazide yayılmış olan PKKya karşı
verimli biçimde kullanılamazlardı ama, Musula ve Suriyeye karşı
rahatça kullanılabilirlerdi. Türkiye Suriye ile savaşacaksa eğer,
herhalde önce Musula girmek zorundaydı ve Irak yönetimi ile de başını
derde sokacak bu iş için zırhlı birliklere gereksinim vardı.
Ayrıca Türkiye, böyle bir savaş durumunda askeri strateji açısından
Kuzey Irakta tam bir hakimiyet kurarak yakın müttefik olan İran
ile Suriyenin tüm kara bağlantılarını kopartmak, Kuzey
Irak topraklarında oluşturabilecekleri koridoru tutmak zorundaydı.
Türkiye yaptığı askeri manevra ile muhtemel bir savaş anında
böyle zor bir operasyonu gerçekleştirebileceğini ve Suriyeyi doğusundaki
sınırlarından da vurabileceğini göstermekteydi. TSK, Irak sınırındaki
dağlık araziden tanklarını geçirebileceğini ve bu bölgedeki
tüm geçitleri tutarak muhtemel bir savaşı Kuzey Irak ve Suriye
toprakları içinde verebileceğini kanıtlıyordu. Ve şüphesiz
tüm bunlar, Mahir Kaynakın, Saffirenin ve diğerlerinin
analizlerinde bulunmayan daha karmaşık nedenlerdir. Diğer
yorumcuların ifadeleri gerçeğe daha yakın olmakla birlikte, bu
operasyonu ile Türkiye, Mahir Kaynakın yorumunun tam tersini yapıyor,
kesinlikle Amerikan politikası izlemiyordu. Türkiye, analizcilerin olayı
basitleştirerek çarpıtmaları gibi sadece başka güçler
hesabına hareket etmiyor, kendi bağımsız çizgisini
sergiliyordu. Şüphesiz burada Türkiyenin, başta Irak olmak üzere
başka güçlerle menfaatlerinin birleştiği noktalar vardı.
Yukarıda özetlenenler olurken, gayrıresmi
ağızlar yaz aylarında Fırat suyunun kesileceği söylentisini
yaymışlar, 1988 yıllarının Pentagon kaynaklı su
savaşı senaryolarını yeniden güncelleştirmişlerdir.
Şüphesiz bunlar, Irak- Suriye- Türkiye arasında savaş kışkırtmaya
yönelik CIA- MOSSAD kaynaklı yalanlardı. Aynı anda (TSK
operasyonu sürerken), İsrail yönetimi Suriye ile sürdürmekte olduğu
barış görüşmelerinden tek taraflı olarak çekilecek ve
Golan Tepelerini terketmeyeceğini açıklayacaktı (Bu yazı
tamamlanıp yayınlandıktan sonra, ABDnin baskısı ile
İsrail yönetimi barış görüşmelerine geri dönmüş ve
Golan tepeleri üzerine pazarlıklar yeniden başlamıştır.
Olay İrana yönelik ambargo ile birlikte gelişmiştir. Anlaşılan
ABD yönetimi, Golan bedelini ödeyerek Suriyeyi İrandan kopartmaya
çalışmıştır. Yaşadığımız günlerde
ise, W. Bush- Sharon ikilisi Suriye ve İrana yönelik alabildiğine
tehditkar, saldırgan bir politika izlemektedirler.). ABD ile Rusya arasında
İran ve Irak politikaları üzerine varolan çelişkiler ve yine
ABD ile AB arasında Ortadoğu politikaları üzerine gelişen
ayrılıklar, Türkiyenin Kuzey Irak operasyonu ve şantaj
politikası için uygun ortamı yaratmıştır.
Operasyonun ilk iki gününde Irak sessizliğini
korumuştur. Topraklarına girilen bu ülkeden ilk tepki, 23 mart günü
gelmiştir ama bu, ton olarak sert bir karşıduruş olmamıştır.
Ardından, 24 mart günü Irakın Ankara büyükelçisi, Biz Türkiyeye
güveniyoruz., diye konuşmuştur. Elçi, problemi birlikte çözebilmek
için hazır olduklarını açıklamıştır. Irak
elçisi sözkonusu konuşmayı yaparken, ABnin öndegelen üçlüsünün
temsilcileri Ankarada resmi görüşmeler yapmakta ve Türk Silahlı
Kuvvetlerinin Irak topraklarından hemen çekilmesini istemekteydiler. Bu
nedenle, Irakın Ankara Büyükelçisinin konuşması, Türkiye
politikaları için bir destek olarak yorumlanabilir.
Operasyonla birlikte, 25 mart günü ABD, Iraka
yönelik ambargonun hafifletilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyini etkilemiştir. Aslında, ABD Savunma Bakanı, Saddam
Hüseyine karşı işbirliğini sürdürüp güçlendirme
amacıyla Körfez ülkelerine ve Suudi Arabistana yaptığı
geziden yeni dönmüştü. Aynı güçler, Iraka karşı yeni
operasyonların başlatılabileceği söylentilerini yaymaktaydılar.
Buna karşın, Türkiyenin Kuzey Irak Operasyonu ile birlikte ABD,
Iraka yönelik ekonomik ambargoyu gevşetme girişimi başlatıyordu.
Anlaşılan, Türkiyenin Irak toprakları içindeki askeri
manevrası Washingtonu etkilemiş ve bir adım geriye atmasına
neden olmuştur.
ABDnin girişiminin ardından, Güvenlik
konseyi içinde bir mücadele başlamıştır. Fransa, Rusya ve
Çin, 31 mart günü, Iraka uygulanan ambargonun tamamen kalkması yönünde
bir öneri ile Güvenlik Konseyine başvurmuşlardır. Bu, aynızamanda
Ankaranın da isteğiydi. Ardından, 27 mart günü 22 Arap ülkesinin
oluşturduğu Arap Birliği, TSKnın Irak topraklarına
girmesini eleştirmiştir ama, anlaşılan bu daha çok biçimsel
bir tepkiydi. Bir hafta sonra, 7 nisan günü Irak Dışişleri
Bakanı, bölgenin Iraka ait olduğunu Birleşmiş
Milletlere bildirmiştir. Irak yönetimi, halen hukuken kendisine ait
olan sözkonusu bölge üzerindeki yasal iktidarını 1991 Körfez savaşından
beri kullanamıyordu. TSKnın Kuzey Irak operasyonu, bölgenin
Iraka ait olduğunun anımsanmasına ve bu hukuki statünün
Birleşmiş Milletlerde tekrar gündeme gelmesine yolaçıyordu.
Anlaşılan aynı nedenlerle Irak, bu başvurusunu operasyon başladıktan
çok sonra yapacaktı. Irak yönetimi Türkiyenin bölgeyi terketmesini
ancak 16 nisan günü resmen isteyecekti. Ve aynıgün Irak, ABDnin
Ambargoyu hafifletme önerisini reddedecekti. (Bu yazı basıldıktan
sonra Irak, ABDnin ambargoyu hafifletme önerisini kabullenmek zorunda kalmıştır.)
Olayların gelişmesinin açıkça gösterdiği gibi, TSKnın
Kuzey Irak operasyonu bölgeye yönelik uluslararası politikaları
etkilemiş ve Irak petrollerinin ihracatı ile ilgili yeni bir pazarlık
süreci başlatmıştır.
Türkiyenin -birbirleri ilede savaşan- Kürt
gurupları ile kurduğu ilişkilere karşı Irak yönetiminin
tepkileri duruma göre farklılık göstermiştir. Irak yönetimi, Türkiyenin
sözkonusu Kürt aşiretlerini ileride kendisine karşı
kullanabileceği kuşkularına zaman zaman kapılmıştır.
Ayrıca Irak, daha büyük bir çatışma durumunda, Türkiyenin
Musul petrollerini elegeçirmesinden çekinmektedir. Buna karşın, basına
yansıyan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla,
ABDnin istemlerinin tersine Türkiye yönetimi, Kuzey Irakta yaşayan
Kürtlere Irak yönetimi ile işbirliği yapmaları yönünde öğütler
vermektedir. Aynızamanda Türkiye, aynı Kürtlere para ve gıda
yardımı da yapmaktadır- 1960lı yıllarda buna silah
ve cephane yardımı da dahildi. Tüm bunların Türkiye hükümetlerinin
güvenlik gerekçeleri ile Türkiye- Irak sınırını 3
kilometre kadar Irak içlerine kaydırma talepleri ve zaman zaman ortaya çıkan
Musula yönelik utangaç ilgileri, Irak yönetimindeki kuşkuların
derinleşmesine neden olmaktadır. Buna karşılık ve ayrıca
ABD kaynaklı başka daha büyük çaplı saldırılara yönelik
olarak Irak yönetimide Kerkük ve Musula askeri yığınak
yapmaktadır.
Amerika, Iraka yönelik politikasının
Türkiye üzerinde yarattığı rahatsızlığı aslında
çok önceden hissetmiştir. Ülkedeki işbirlikçilerinin konumlarını
sağlamlaştırabilmek amacıyla, Kafkas petrolleri ile bağlantılı
küçük bir havucu Türkiyeye uzatmıştır. ABDnin Ankara büyükelçisi,
1 şubat günü, Hazar petrollerini Türkiye üzerinden Akdenize ulaştırma
projesini desteklediklerini açıklamıştır. Bunun yanında
ABD, Azerbeycan yönetimini etkileyerek, Türkiyenin petrol hissesinin İran
aleyhine yüzde 5 artmasını sağlamıştır. Türkiyenin
Azerbeycan petrolleri üzerindeki hissesi yüzde 6.75 olmuştur. Gelişmeden
güç alan ülkedeki Amerikancılar, ABD, Türkiyenin bütünlüğünden
yanadır., propogandasına hız vermişlerdir. Onlara göre Türkiye
yönetimi, ABDnin İran ve Irak politikalarına tam bir destek sağlamalıdır.
Şüphesiz ABDnin Kafkas petrolleri ile ilgili ikramı yöneticiler için
karlıdır ama, Türkiyenin sorunlarını çözmeye yeterli değildir
ve ayrıca ABDnin koynuna girenin oradan gücünü ve hatta eski bütünlüğünü
koruyarak çıkabildiğine rastlanmamıştır. Rusların
Kafkaslara yığınağı ve bölge petrolleri üzerine
pazarlıklar sürmüştür.
Amerika ve yerli ortakları, Türkiyenin
güneydoğu sınırlarını yeniden çizmesi gerektiğini,
büyüyemezse küçülmek zorunda kalacağını, sistematik
olarak tekrarlamaktadırlar. Onlara göre Türkiye, Kuzey Irak Kürtlerinin
himayesi altına alarak sınırlarını genişletmek
zorundadır; aksi taktirde kendi Kürt bölgesini de yitirecektir. Bu
baskılarda görünüşte havuç ve kamçı politikaları
yanyanadır ama, özünde sadece kamçı şaklatılmaktır.
Türkiye tehdit edilmektedir. ABD yönetimi, Ya peşimde Iraka saldırır
ve ücretini alırsın, ya da elinde olanı da yitirirsin., diyerek
Türkiyeyi sıkıştırmaktadır. Ve şüphesiz bu
tehditleri bilerek veya bilmeyerek içeride tekrarlayan Amerikancı
karakterler, yine yürütmekte oldukları Amerika Türkiyenin bütünlüğünü
savunuyor propogandalarıyla çelişki içindedirler. Diğer
yandan, Türkiyenin Kuzey Irakı sınırları içine
katması, -bütünlüğü olmasa bile- tüm Arap dünyası ve İran
ile kanlı serüvenlere sürüklenişinin ve bölgede izole olmasının
başlangıcı olacaktır. Bu durum sadece yayılmacı-
ırkçı İsrail yönetiminin ve ABD militarizminin işine
yarayacaktır. Aynı gelişme İslam ülkeleri arasında
utangaçça başlayan ekonomik ve politik işbirliği çabalarına
darbe vurduğu gibi, Türkiyeyi de tam bir İsrail- ABD kuklası
haline getirecektir.
BBCnin Türkçe redaksiyonunda 14 yıl çalışmış
olan gazeteci- yazar Andrew Mango, nisan ayı başında Milliyet
gazetesine şunları söylemiştir: Türkiye eğer kendi sınırları
içindeki Kürt sorununu çözebilirse, Irak ve Suriye Kürtleride kendi bölgeleri
(toprakları) ile birlikte Türkiyeye katılırlar. Lozan Barış
Konferansından Türkiyeyi temsileden İsmet Paşa, daha 1923
yılında, bu sınırların yapay olduğunu ve
ileride sorunlara neden olacağını söylemişti.
Andrew Mangonun gerçekte neci olduğunu
bilmemekle birlikte, bu sözleri Onun MI6 veya CIA veya MOSSAD ile bağlantısını
düşündürtmektedir. Aklısıra Mango, Türk aydınları,
bürokrasisi ve özellikle askeri bürokrasisi arasında büyük saygınlığı
olan ulusal kahraman konumundaki usta diplomat ve eski Cumhurbaşkanı
İnönünün sözlerini kullanarak Türk yönetimini Irak ve Suriye ile
kanlı bir savaşa kışkırtmaktadır. Mangonun
unuttuğu gerçek, bölge halklarının özellikle Inci Dünya savaşı
yıllarındaki İngiliz entrikalarını unutmadığı
ve İngiliz yönetimlerine karşı özel bir kuşku ve nefret
duyguları taşıdığıdır. Sözkonusu yapay sınırlar,
özellikle petrolleri daha rahat denetleyebilme amacındaki İngiliz yönetimi
tarafından çizilmiştir. Örneğin, Irakın tarihi- coğrafi
doğal kopmaz bir parçası, Basradaki doğal limanı olan
Kuveyt ile arasındaki sunni sınırı İngiliz yönetimi çizmiştir.
Usta bir diplomat olan İnönü, yukarıdaki sözleri ile sadece
ingilizleri eleştirmiştir. Inci Dünya Savaşı yıllarında
Arap ve Kürt halklarını Türklere karşı kışkırtan,
ardından onlara petrolün kokusunu bile vermeyen İngiliz ajanları,
şimdi de Amerikalı ve İsrailli ortakları ile birlikte Türkleri
Araplara karşı kışkırtmaya çalışmaktadırlar.
Bu yazı yazıldığı sırada
Rand Corparationda çalışmakta olan yüksek rütbeli CIA ajanı
Graham Fuller, Mangonunkine benzer bir öneriyle gelmiştir. Faustun
Mephistophalesi kılığına bürünerek Türkiyeye pırıltılı
bir gelecek vadeden Fuller, Saddam Hüseyini yokederek Türklerin
Kuzey Irakı almalarını istemiştir. Ona göre, İran
ve Irak Türkiyeden çok korkmaktadırlar; bu ülkeler üzerinde büyük
bir etkisi olabilecek olan Türkiye, ayrıca bir ağabey olarak Kürtleride
himayesi altına almalıdır. Aynı kişiler, bu yazı
yazılmadan yedi- sekiz yıl kadar önce de bu söyledikleri ile çelişkili
olarak Türkiyeye İslam Dünyasınin önderliği rolünü biçmekteydiler.
Ve şüphesiz daha önce CIA ajanları, aynı pırıltılı
geleceği Saddam Hüseyine vadetmişlerdi. İrana karşı
savşında Onu sonuna dek desteklemişlerdi. Modern görünümlü
Batılı bir kadının karşısında yumuşama
sinyalleri veren erkek ülkesi Iraka bilinçli olarak yolladıkları
kadın elçileri April Guiseppe, Saddam Hüseyini Kuveyte karşı
kışkırtmıştı.
Türkiye ile uzun yıllar ilişki içinde
olmalarına karşın Mango ve Fuller, üstün emperyalist
efendi duygularıyla olmalı, anlaşılan Türkleri gerçek
anlamda hiç tanıyamamışlardı. Türkiyeyi yönetenler
halklarına karşı zalim olsalarda, en az 600 yıllık
Osmanlı İmparatorluğunun devlet geleneği mirasına
sahiptirler ve bukadar ahmakça kışkırtmalara kapılmayacak
kadar akılları başlarındaydı. Büyük Alman şairi
Goethenin Faustunu okuduğu anlaşılan Graham Fullere, Rönesansın
kaynağı olan olan doğu- İslam edebiyatını ve özellikle
Goetheyi esinlendiren büyük İranlı şair Firdevsiyi salık
vermek gerekiyordu. Büyük Ortadoğu halkları, Goetheden yüzyıllarca
önce de Şeytanı çok iyi tanımaktaydılar.
Amerikanın Kuzey Iraka yönelik kışkırtmaları
ve Musul petrollerini Türkiyeye ikramı yeni bir olay değildir.
USA yönetimi ile yakınlığı bilinen bir önceki Cumhurbaşkanı
Özal, Kuzey Iraka saldırmaya hazırdı. Özal, Zamanın
Genelkurmay Başkanı Necip Torumtayın ve Başbakan Yıldırım
Akbulutun çabaları ile durdurulmuştu. Parlemento Başkanı
Hüsamettin Cindoruk, Körfez savaşı sırasında Amerikanın
Musul petrollerini Türkiyeye verdiğini ama, Türkiye yönetiminin sözkonusu
öneriyi geri çevirdiğini basına açıklamıştı. Bu
sözler, Türkiye yönetimlerinin öyle kolayca kışkırtmalara kapılmayacağını
gösterdiği kadar, Irakın kuşkularını gidermeye de yönelikti
şüphesiz. Fakat tüm bunlar olurken Cumhurbaşkanı Demirel,
Musula yönelik temkinli bir ilgiyi seslendirmekteydi. Sıkışmış
olan Türkiye yönetimi kafa karıştırıcı biçimde tüm
kartlara aynı anda oynamaktaydı ama, asıl eğiliminin Irakın
bütünlüğünü korumak yönünde olduğu anlaşılmaktaydı.
Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin,
5 nisan günü, Körfez Savaşını başlattıktan sonra çekip
gidenlerin bölgedeki problemin asıl sorumluları olduklarını
vurgulayacaktı. Çetin, Türkiyenin Irak problemini uluslararası
hale getirmeden çözeceğini söylüyordu. Anlaşılan bu sözler,
aralarında -Kuzey Irak operasyonundan haberdar edilmemiş olan- kadın
Başbakanında olduğu tüm amerikancılara ve dışa
karşı söylenmişti. Çetinin sözlerinin ne ölçüde
uygulanabilir olduğu belirsizdi ama, türkiyenin ABD ve ABden farklı
politik arayışlar içine girdiği anlaşılıyordu. Böyle
bir çizginin uygulanabilirliğinin ölçüsü ileride ortaya çıkacaktı.
Şu anda görünen gerçek, sahnenin öndegelen aktörlerinin değişmekte
olduğu, kadın Başbakanın geriye itildiği ve ileride
tüm kariyerini yitireceği yönündeydi. Gelmekte olan 1996 yılında
olacak bir seçimin ardından, 1970li yılların Başbakanı
Bülent Ecevit ile İslamcı partinin önderi Erbakanın iktidar
koltuğuna oturabilecekleri ihtimali belirmekteydi.
Aynı işler olurken, Amerikanın ünlü
gazetesi New York Times, eğer ABD problemi çözmeye çalışmazsa
tüm bölgenin yeni bir Yugoslavya olabileceği konusunda Beyaz Sarayı
uyarmaktaydı. Irak Enfermasyon Bakanı Hamadiden de benzer bir uyarı
gelmişti. Tüm bunlara karşın gelişmeler, ABDnin herhangi
bir problemi çözmek niyetinde olmadığını göstermekteydi.
Ortadoğuda Problemi çözme girişiminin tam tersine ABD, İrana
karşı yeni bir ekonomik ambargo hazırlığı içindeydi.
Görünüşte İranın nükleer silah üretme girişimini
engelleme çabası içindeydiler ama, aslında Orta Asya ülkeleri ile
İran arasında gelişen ticari ilişkileri yoketmeye çalışıyorlardı.
İranın, Orta Asya ülkeleri, Hindistan ve Rusya arasında bir
ticari köprü olma çabasını geçersiz kılmak istiyorlardı.
İran ile Hindistan arasında yapılan yeni anlaşmaya göre,
İran, Afganistan ve Pakistan üzerinden geçecek bir boru hattı aracılığıyla
Hindistana doğal gaz satacaktı. Bu yeni durum şüphesiz
Hindistan- Pakistan ilişkilerini de olumlu bir yönde etkileyebilecek ve bölgeye
ABD müdahalesini kolaylaştıran Keşmir sorununun belki de çözüme
doğru gelişmesine yardımcı olacaktı. Dünyanın
bu bölgesinde yepyeni büyük bir pazar oluşabilecekti ve Orta Asya
hakimiyeti peşindeki ABD bunu kesinlikle istemiyordu. Bunun yanında
ABD, Avrupa ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesini ve ayrıca
Türkiye- Rusya- İran ilişkilerinin gelişmesini de kesinlikle
istemiyordu. Ortadoğudaki politik dengesizlik (destabilizasyon) kışkırtmalarının
temelinde bu gerçekler yatmaktaydı.
Başkan Carter döneminin Enerji Bakanı
James Schlesinger, eylül 1992de toplanan Dünya Enerji Kongresinde şunları
söyleyecekti: Körfez savaşı sırasında Ortadoğu
halklarının kıçlarını botlarımızla
tekmeledik ve enerji sorunumuzu çözdük. Fakat bunu ozaman bugünkü açıklıkla
söyleyemezdik. Bir ülkenin diğeri tarafından işgali, insan
hakları gibi gerekçeler göstermek zorundaydık.
Dinleyicilerin tepkileri yürekten kahkahalar biçiminde
olacaktı. Emperyalist güçlerin Ortadoğu politikalarının
harcı, derin bir ikiyüzlülük, duyarsızlık, açımasızlık
ve halkların kanlarıyla karılmaktaydı. Varlığına
yönelik ekonomik ve politik tehditler sonucu Türkiye yönetiminin Kuzey
Irakta yaptığı manevra, ABDyi bir ölçüde geriletebilmişti.
Buna karşın, ülke yönetimi NATO ve diğer ikili ilişkileri
ile emperyalist politikalara sıkı sıkıya bağlıydı.
Bu bağ, süreç içinde artan ekonomik bağımlılığı
ile güçlenmekte, ülke yönetimini göreceli bağımsız
manevralar yapamaz duruma sürüklemekteydi...
Tüm entrikaların, politik manevraların,
denge oyunlarının bir limitleri vardır ve pahalıya da
malolsa sonuçta Ortadoğudaki emperyalist düğümü bölge halkları
çözmek zorunda kalacaklardır.
Yusuf Küpeli
Stockhol, 12 mayıs 1995
yusuf@telia.com
www.simbad@sida.nu
http://www.simbad.sida.nu/