George
W Bush, “Arafat’sız bir Filistin”
çağrısı yapmıştır. Bush, seçimleri Arafat’ın kazanması durumunda
Filistin’e yönelik USA yardımının geri çekileceğini söylemiştir. Sabra
ve Shatila katliamlarının sorumlusu İsrail Başbakanı Ariel Sharon,
Bush’un konuşmasını kendisi için bir zafer ve Oslo anlaşmasının sonu
olarak yorumlamıştır. Bush’un “Arafatsız Filistin” çağrısı
USA’nın “demokrasi” anlayışı ile uyumludur ama, yaklaşık iki yıldır
İsrail ordusu tarafından tüm toplumsal- ekonomik alt yapısı, birikimleri
sistematik olarak yokedilen Filistin halkına yönelik hangi “yardımın”
geri çekeceğini anlamak zordur. Sadece 4 milyon kadar Yahudi’nin yaşadığı
İsrail’e USA tarafından her yıl 3.5 milyar Dolar karşılıksız yardım
yapıldığı bilinmektedir. Bu paranın en az 2 milyar doları silahlanmaya
harcanmaktadır. Son olarak, 2002 yılı içinde, artan İsrail askeri
operasyonlarını finanse etmek amacıyla aynı ülkeye USA tarafından 8.5
milyar Dolar verilmiştir. Aynı yıl Kanada zirvesinde zengin G 8 ülkelerinin
-emperyalist güçler tarafından soyulup tahribedilmiş- Afrika kıtası için
çıkarttığı tüm yardım ise sadece 1 milyar Dolar’dan ibarettir.
İsrail vatandaşı olan 1 milyonu aşkin
Filistinli’ye tam bir apartheid (ırk ayırımı) politikası uygulandığı sır
değildir. Sharon yönetimi tarafından örülmeye kalkılan duvar, İsrail
devletinin ırkçı politikasının açık göstergelerinden biridir ama, USA-
Meksika sınırına ve Avrupa’da Afrika- İspanya arasına, Cebel- i Tarık’a
benzer elektronik duvarlar örüldüğü ve bunların göçü engelleyen yasal
engellerle güçlendirildikleri bir başka gerçektir. Diğer yandan işin gerçeği,
ırkçılığı Anayasası’na da sokmuş olan İsrail, USA yönetiminin müttefiki
değil, sadece kullandığı bir alettir. Eski Haçlı iktidar alanlarına yerleştirilmiş
olan militarist İsrail, Pentagon (beşgen, USA Savunma Bakanlığı) için
ileri karakol işlevi görmektedir. Kışkırtılan İsrail- Arab çatışması,
USA yönetimine Ortadoğu’ya müdahale ve köklü biçimde yerleşme olanakları
sağlamaktadır. İsrail devleti USA emperyalizminin global dünya hakimiyeti
planlarının küçük bir aleti olurken, çevresinde derin bir nefret uçurumu
oluşturmaktadır. Mevcut fosile dayalı enerji kaynakları önemlerini yitirdiği
zaman, İsrail’in üçüncü kıyamet günü gelecektir. Antisemitizm kuruşunun
bir ucunda Yahudiler, öbür ucunda ise Araplar durmaktadır. Emperyalist güçler
bu iki uçla yazı- tura oynarlarken antisemitizm bataklığı derinleşmektedir.
Balkanlar’da kışkırtılan aşırı milliyetçilik
ve silahlı çatışmalar, USA’ya bu bölgeye askeri varlığı ile yerleşme
olanağı sağlamıştır. Sözkonusu olaylar gelişirken, Avrupa’nın arka
bahcesi Balkanlar’a yerleşen USA’nın asıl hedefinin Avrasya* olduğunu ve
Avrasya rotasındaki en önemli limanın balkanlar olduğunu yazmıştım.
Balkanlar’daki askeri varlığı ile USA, Avrupa’yı ve Rusya’yı daha
rahat denetleme olanağına kavuşmuştur. USA, patlayıcıları hiçbirzaman boşaltılmamış
Balkan bombasının fitilini elinde tutarak Avrupa’ya askeri şantaj yapma
olanağına da kavuşmuştur. Ve şimdi USA, Balkanlar, Doğu Avrupa, Norveç ve
Baltık’taki askeri varlığı ile Avrupa ve Rusya üzerindeki baskısını güçlendirirken,
Ortadoğu, Hazar yöresi ve İç Asya’ya da güçlü biçimde yerleşerek
Rusya ve Çin’in etrafında kurduğu çemberi perçinlemeye, enerji kaynaklarını
rakipsiz olarak denetlemeye ve Avrasya hakimiyetini tamamlayıp kalıcılaştırmaya
çalışmaktadır.
Çok önceden Pentagon ile birlikte planlanmış İsrail
saldırılarıyla Arab dünyası ve Özellikle Irak kışkırtılmaktadır.
Filistin halkı ezilirken, islam ülkeleri sindirilmekte ve aralarında çelişkiler
yaratılmaktadır. Şüphesiz sindirilen sadece İslam ülkeleri değil, tüm dünyadır.
USA’nın yıkım ve sindirme politikalarının gerisinde yatan asıl gerçek,
dünyanın tüm mevcut enerji kaynaklarına rakipsiz sahipolma istemidir. Enerji
kaynaklarının denetimi, USA’ya dünya hakimiyeti sağlamaktadır. Ortadoğu sadece enerji zengini değil, aynızamanda dünya enerji
kaynaklarının yüzde 70’inden fazlasına sahip olduğu hesaplanan
Avrasya’nın, özellikle Orta Asya ve Hazar yöresinin arka bahcesidir. Balkanlar’ın
ardından Orta Asya ve Hazar bölgesine’de yerleşen USA, buralardaki varlığını
ve Hint Okyanusu’na ulaştırmayı planladığı enerji hatlarını tam bir güvence
altına alabilmek için, Ortadoğu’da pürüzsüz bir hakimiyet peşindedir.
Balkanlar nasıl Avrupa’nın arka bahçesi ise, Ortadoğu, özellikle Arab
Denizi’ne ve Hint Okyanusu’na açılan Basra Körfezi, Avrasya’nın, özellikle
Orta Asya’nın ve “altkıta” (subkontinent) Hindistan’ın arka bahçesidir.
USA, asıl olarak Basra Körfezi’ne ve Kızıl
Deniz’in her iki çıkışına askeri varlığıyla yerleşmekle, Avrasya’nın,
özellikle Orta Asya ve Hazar yöresinin kapıların kilitlerini eline almış
olacaktır. Böylece USA yönetimi, Hint Okyanusu’na indirmeyi planladıgı doğal
gaz- petrol boru hattını kendi şirketleri yararına güvenlik altına
alabileceği gibi, Orta Asya ve Hazar yöresindeki 25 kadar petrol ve doğal gaz
boru hattını da denetleyebilecektir. Bunun yanında, başta Rockefeller
Gurubu’nun (Exxon, Mobil) ve bunlarla işbirliği içindeki diğer büyük
petrol şirketlerinin ve askeri- endüstri komplekslerin yararlarını savunan
USA Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon, -dünyanın ikinci büyük petrol
rezervlerine sahibolan- Irak’ın kaynaklarına elkoymayı planlamaktadır.
USA’nın Orta Asya ve Hazar yöresindeki varlığı
ve anglo- amerikan kökenli uluslarüstü tekellerin karları için Yoksul
Filistin halkı ezilip köleleştirilmeye çalışılmaktadır. Aynı amaç uğruna
Irak parçalanmak istenmektedir. Yine aynı amaçla Türkiye- Irak ve Türkiye-
İran arasında savaş kışkırtılmaktadır. Bölgede savaşın fitilini tutuşturmak
amacıyla Kürtler Irak’a karşı kışkırtılmaktadırlar. Irak’ın köleleştirilmesinin
ardından ya İran’da rejim ve politika değişikliği olacaktır ya da İran’a
da saldırılacaktır. Ve şüphesiz tüm bu planlar çok büyük bir felaketin
ilk adımlarıdır. Yakılmaya çalışılan ateş, söndürülmesi zor
tehlikeli bir yangına dönüşecek ve tüm Ortadoğu’ya ve Asya’nın içlerine
doğru yayılacaktır.
İsrail yönetimi kendi geleceğine inanmıyor
olmalıdırki, ülkesinin nüfusu ve büyüklüğü ile orantılı olmayan ama,
içinde yaşadığı derin paranoya ile uyumlu olarak sürekli silahlanmaktadır.
Dünyanın beşinci büyük askeri gücü olan İsrail’in elinde en ileri
teknoloji ile imaledilmiş 200’ü çok aşkın nükleler bomba vardır (Bu gerçeği
ilk kez 1986 yılında Londra’da belgeleriyle açıklayan Mordechai Vannunu,
halen İsrail’de bir hücrede tamamen izole edilmiş koşullarda yaşam savaşı
vermektedir.) Nükleer- biyolojik- kimyasal silahlar (NBC silahları) üretebilen
İsrail, nükleler başlık taşıyabilen 980 mil menzilli cruise füzeleri de
üretmektedir. Bu ülke, nükleer başlıklı cruise füzelerini dünyanın
herhangi bir noktasından fırlatabilecek 4 denizaltıya sahiptir ve henüz Çin’in
elinde böyle denizaltılar yoktur. Türk basınındaki haberlere göre, bazı bölge
ülkelerine karşı kullanılma amacıyla bunlardan üçüne şimdiden nükleer
başlıklı füzeler yüklenmiştir. Buna karşın Pentagon’un şahinleri
sadece Irak’ı silahsızlandırmaktan sözetmekte, militarist ve yayılmacı
İsrail’in elindeki sayısız kitle imha silahını görmemezlikten
gelmektedirler. Sadece görmemezlikten gelmemekte, bu ülkenin daha da fazla
silahlanmasına yardımcı olmaktadırlar.
Balkanlar’a ve Afganistan’a yapılan saldırılarda
nasıl “demokrasi” ve “insan hakları” askeri müdahaleler için bir
bahane olmuşlarsa ve yapılan müdahaleyle birlikte savunulduğu iddia edilen
haklar nasıl alabildiğine çiğnenmişlerse, İsrail’in saldırganlığı için
kullandığı “terör” gerekçesi de aynı ölçüde sahtedir ve terörü
beslemektedir. Günümüzde kitleleri ürküten terör örgütlerinin politik
manipülasyonlar ve faşist baskılar amacıyla CIA ve benzeri istihbarat örgütleri
tarafından şekillendirilip kullanıldıkları bilinmektedir. Örneğin, İsrail’in
yıkım politikalarına demagojik gerekçe yaratan Hamas’ın başlangıçta
“İsrail istihbarat örgütü MOSAD tarafından şekillendirildiği” yönündeki
Arafat’a ait açıklamayı hatırlamakta yarar vardır. Asya sorunları üzerine
5 kitabı olan ve CIA ile de yakınlığı bilinen Selig Harrison, 3 milyar
Dolar harcanarak Taleban’ın CIA tarafından örgütlendiğini üç yıl kadar
önce bir üniversite konferansında açıklamıştır. Afganistan’a yapılacak
askeri müdahalenin tüm planlarının 11 eylül 2001 saldırısından önce
George W Bush’un çalışma masasına konduğu ise herkes tarafından
bilinmektedir. Hitler Çekoslovakya’nın Südetler’ine girerken nasıl
“insan haklarını” savunduğunu iddia etmişse, USA ve İsrail için benzer
gerekçeleri yaratmak zor değildir.
Dünya pazarlarının parmakla sayılacak kadar az
uluslarüstü tekel tarafından kontrol edildiği koşullarda, Batı’da
demokrasi, diğer ülkelerde ise diktatörlükler olduğunu iddia etmek sadece
kocaman bir yalandır. Şili’den Endenozya’ya dek tüm diktatörlüklerin
nasıl kurulduklarının yanıtları ise en kolay Washington ve Londra’daki
bazı adreslerde bulunabilir. Kendi dışındaki “barbar ülkelere” zaman
zaman cezalandırma seferleri düzenleyen etrafı duvarlarla çevrili zengin bir
“ütopya adası” hiçbirzaman olmayacaktır. Hitler’in bin yıllık
imparatorluk düşü bu planın ilk biçimiydi. Başka ülkeleri ezip yağmalayanların,
değişik halklara karşı en modern silahlarla acımasız bir terör
uygulayanların kendi halklarına özgürlük, barış ve refah
getirebileceklerini iddia etmek yalanların en büyüğüdür. Tüm dinsel
ve etnik farklılıkları bir silah olarak kullanmaya çalışanların ve yerleşmek
istedikleri bölgelere terör ihraç edenleri aynı silahlarla vurulmaları kaçınılmazdır.
Bir Çin atasözü, “Kartalı vuran ok kendi kanadından yapılır!”, der.
*Avrasya: Avrupa’nın en batı ucundan Asya’nın en doğu ucuna, Kamçatka’ya dek uzanan ve ortak doğal özellikler gösteren coğrafi alan- yaklaşık 32nci paralelin güneyi, Hindiçini, Bengaldeş, Hindistan vs. Bu coğrafi alanın dışında.
Yusuf Küpeli,
2002-06-29
Merkezi İngiltere'nin başkenti Londra'da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) uzmanı Gary Samore, ABD'nin Irak savaşından sonra dikkatini İran'ın nükleer silah programına çevirmesinin muhtemel olduğu görüşünü savundu. Japonya'nın başkenti Tokyo'da düzenlenen silahsızlanma sempozyumunda konuşan Samore, İran'ın nükleer programında ilerleme sağlaması için birkaç yıla daha gereksinim duyduğunu belirterek, ''Buna rağmen, Irak savaşı sona erdiğinde ABD, büyük olasılıkla İran'ın uranyum zenginleştirme programının durdurulmasına yoğunlaşacak'' dedi. Samore, teminatlarına rağmen İran'ın sivil nükleer program adı altında nükleer silah seçeneğine devam etmesinin mümkün olduğunu belirterek, ''Bu program silahların yayılması riskini taşımaktadır ve dolayısıyla durdurulmalıdır'' ifadesini kullandı. Samore, ayrıca, büyük güçlerin Irak'a savaş konusundaki görüş ayrılıklarına rağmen, İran dosyası konusunda görüş birliğine varabileceklerinin de altını çizdi. 50 kadar uzman ve akademisyenin katıldığı sempozyumda uluslararası toplumdan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi için daha çok çaba sarf edilmesi istendi. |
| Powell, Suriye ve İran'ı uyardı Hürriyet, 31.03.2003 | |
|
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell,
Suriye'ye "terörist gruplara" ve Irak yönetimine verdiği
destekten vazgeçmesi çağrısında bulunurken İran'la ilgili olarak
da , "İsrail'e yönelik terörizme destek vermekten vazgeçmeli"
dedi.
Powell, Yahudi kuruluşlarıyla yaptığı bir toplantı öncesinde
verdiği demeçte, ''Suriye, şimdi kritik bir seçimle karşı karşıya.
Ya terörist gruplara ve can çekişen Saddam Hüseyin rejimine doğrudan
destek vermeye devam edecek ya da farklı ve daha ümit vaat eden bir
tarafa yönelecek. Her iki durumda da yapacağı seçimlerin ve bu seçimlerin
sonuçlarının mesuliyeti Suriye'ye aittir'' diye konuştu. Powell, İsrail-ABD Kamu İlişkileri Komitesi'nin siyasi konferansında
Amerikalı Yahudiler'e hitaben yaptığı konuşmada, İsrailli ve
Filistinli yöneticilerden, barış yolunda yapıcı adımlar atmalarını
istedi. ABD Başkanı George Bush'un, Filistin devletinin mevcudiyetine verdiği
desteği hatırlatan Powell, ''İsrail'in güvenliği, komşularıyla
barış gerektirir'' dedi. |
|
Amerika ve İngiltere'nin Irak'a saldırısını "Saddam Hüseyin'i devirme projesi" olarak "pazarlayan"lar, Türkiye'yi günlerdir devam eden sivil katliamlara ortak etmek isteyenler, Amerika'ya desteğin dışında Türkiye'nin hiçbir seçeneği olmadığını iddia edenler, ABD askerlerinin Türkiye topraklarına gelmesinin reddedilmesinden sonra felaket senaryoları üretenler nerede? Aylardır Amerika'ya istediği desteği vermezse Türkiye'nin sınırlarının bile değişeceğini iddia edenler, savaşın gerçek yüzü ortaya çıkmaya başladığından bu yana sessiz. Oysa dünya, bu saldırıyı, hazırlık aşamasından bu yana şiddetle sorguladı. ABD'nin en yakın müttefikleri bile ABD'nin potansiyel tehdit olarak gördüğü ülkelerle aynı noktaya geldi. Türkiye'deki Pentagon kuryeleri, Irak'a yönelik yağma savaşının gerçek nedenlerini hep gizlediler ancak Amerika, üstelik Irak'ta durumları her geçen gün kötüye giderken, gerçek amacını açıkça ortaya koydu.
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfel'in ve Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın İran ve Suriye'yi hedef alan tehditleri, Irak'ta başlayan ancak bütün Ortadoğu'yu hedef alan, Türkiye dahil bir çok ülkeyi derinden sarsacak olan bu yağma savaşına karşı bölgenin ortak tavır koymasının zorunluluğunu bir kez daha hatırlattı. Powell ABD'deki güçlü Yahudi kuruluşu IPAC'te yaptığı konuşmada İran ve Suriye'yi, İsrail çıkarlarının öngördüğü şekilde tehdit ederken bütün salonda ayakta alkışlandı. Powell'ı çılgınca alkışlayanlar arasında İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Shalom da vardı.
İran ve Suriye kuşatılıyor: Türkiye şimdi ne yapacak?
CIA eski Başkanı James Woolsey, "Irak'ta başarılı bir rejim değişikliğinden sonra Suriye ile ilgilenmeliyiz" demişti. ABD Dışişleri Müsteşarı John Bolton, Ariel Şaron'a, "Irak'tan sonra Suriye ve İran'ın hedef alınacağını" taahhüt etti. Şahinler'in öncülerinden olan, bütün Ortadoğu'nun ele geçirilmesi için planlamalar yapan ancak Irak'a saldırının ilk kurbanı olan Pentagon Başdanışmanı Richard Perle de, Irak'tan sonra "İran, Suriye, Lübnan, Filistin hattı"na ve Suudi Arabistan'a yöneleceklerini, ardından da Sudan, Libya, Yemen ve Somali'nin ABD'nin askeri gücüyle yüzleşeceklerini söyledi. Irak, Suriye ve Suudi Arabistan'ın yerine mini devletler kurulacağını, İran ve Türkiye'nin savaşın içine çekileceğini, bölgesel düzeyde istikrarsızlık oluşturularak Amerikan askeri varlığının meşrulaştırılacağını, Türkiye, İran gibi ülkelerin bağımsız tavır geliştirmelerinin engelleneceğini bizzat savaş lobisinin üyeleri söyledi. Rumsfeld ve Powell'ın, Irak'ta büyük hayal kırıklığı yaşamalarına rağmen, İran ve Suriye'yi tehdit etmesi, hala "eski planlar"ını uygulama konusunda kararlı olduklarına işaret ediyor. Bu da, krizin, bütün insani trajediye rağmen, hızla "bölgesel bir felaket"e dönüşmek üzere olduğunu gösteriyor.
Afganistan'a yönelik saldırılar ve aynı dönemde ABD'nin kurduğu askeri üslere bakılınca bugünler öngörülebiliyordu. Suriye ve İran çepeçevre kuşatılmış durumda. Afganistan'a, Pakistan'a, Gürcistan'a, Basra Körfezi'ne yerleşen, Türkiye'de bulunan Amerikan askeri gücü, Irak'a da yerleşince İran'ı tamamen kuşatmış olacak. Kuşatılan İran'ın Türkiye'den başka dünyaya açılan penceresi kalmıyor. İran, Basra Körfezi'nden petrol satamayacak hale bile gelebilir. Bölgeye yerleşen işgal güçleri İran için hiç te iyi planlar yapmıyor. Suriye'nin kaderi de İran'dan farklı değil. İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Doğu Akdeniz ve Türkiye'de bulunan ABD askeri varlığı Suriye'yi de kuşatma altına aldı. Türkiye'den istedikleri üslerin hep Suriye sınırında olması, İskenderun'dan Irak sınırına kadar neredeyse bir tampon bölge oluşturmaya çalışmaları bu amaca yönelikti. Dua edelim ki, "tezkere" reddedildi de bu planlar "kısmen" suya düştü.
Suriye ve İran'ı kuşatanların aslında Türkiye için de büyük bir tehdit oluşturacakları ortada. İsrail için caydırıcı hiçbir gücün kalmasına müsaade etmeyecek olan işgal güçleri, planlarının en sonuna Türkiye'yi bıraktılar. Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarına yerleşmesine karşı çıkanlar, sadece Türkiye'nin Irak'ın işgalinde taşeronluk yapmasını engellemekle kalmadılar, bu ülkenin Irak'tan sonra Suriye ve İran'a karşı da cepheye sürülmesinin önüne geçtiler. Türkiye'yi Amerika ve İngiltere'ye taşeron yapmak isteyenler, amaçlarına ulaşsalardı Suriye ve İran'a karşı Türkiye'yi cepheye sürmek için yeni "ulusal çıkar" söylemleri geliştireceklerdi. Bunu şimdilik başaramadılar. Ancak hem Irak konusunda hem de İran ve Suriye konusunda Türkiye'yi bu kaosun içine çekmek için ısrarları sürecek. Pazarlıkların devam ettiğine dair haberler ortalıkta dolaşıyor.
Birlikte namaz, siyasi bilinç ve direniş
Yüzyılın en vahşi sömürge savaşına sahne olan Irak'ın Başkenti Bağdat'ta Şiiler ve Sünnilerin birlikte namaz kılmaları, ardından direniş çağrısı yapmaları, yaşanan tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor. Müthiş bir siyasi bilinç göstergesi olan bu tavır, Irak'ta yaşananların hiçbir şekilde etnik veya mezhebi bakış açısıyla görülmediğinin, Saddam Hüseyin eksenli algılanmadığının kanıtı. Türkiye, bu tarihi sınavda bölgesel bir güç olarak geçmişin birikimiyle tavrını belirlemeli ve asla "sömürgeci güçleri bu topraklara taşıyan ülke" olmamalı. Zira herkes, yaşananların Osmanlı'nın çöküşünden sonra bölgenin ikinci kez paylaşılması olduğunu ve Irak'la sınırlı kalmayacağını biliyor.
Türkiye, İran ve Suriye ile işbirliği içinde bu tehlikeye karşı inisiyatif geliştirmek zorunda. Krizinin ilk günlerinde yaptığı gibi, bölgesel düzeyde barış arayışlarını sürdürmek, kendisini de tehdit eden sürece direnmek zorunda. Türkiye'nin de tek "ulusal çıkar"ı bu yöndedir. Türkler, Araplar, İranlılar, Kürtler, Sünniler veya Şiiler; bütün bölgenin tek kurtuluşu bu yeni sömürge harekatına direnmek, ABD-İngiliz yağma savaşına karşı duran güçlerle konjonktürel işbirliği yollarını aramak zorunda. Bölge ülkeleri asla kitleleri karşılarına almamalı. Zira öyle bir kitlesel öfke büyüyor ki, bu güce direnmek, Amerika ve İngiltere'ye direnmekten çok daha zor olacak. İşgalcilerle birlikte saf tutan ülkeler veya örgütler, bundan fazlasıyla nasiplenecek.