Orta Asya ve Hazar yöresini içine alan geniş alanda, doğuya, batıya ve güneye yönelik tam 25 adet petrol ve doğal gaz boru hattı projesi gerçekleşmiştir veya gerçekleşmek üzeredir. (Ayrıntılı bilgi için bak: Caspian Sea Region: Reserves and Pipelines Tables, july 2002, Energy Information Administration, eia, www.eia.doe.gov ) Bu hattın Angloamerikan petrol şirketleri yararına denetim altında tutulabilmesi için, USA’nın kendi askeri güçleriyle Basra körfezine yerleşmek ve bölgede tam bir hakimiyet kurmak istemektedir. Eğer Irak’a yöneliik askeri operasyonu hesapladıkları gibi başarabilirlerse, Basra Körfezi’ne yerleşecek olan USA askeri gücü, Arap Denizi’ne (dolayısıyla Hint Okyanusu’na) indirilecek olan enerji hattını ve ayrıca Orta Asya ve Hazar enerji kaynaklarını USA petrol şirketleri için güvenlik altına alacaktır. Aynızamanda bu güç, eia’nın hesaplarına göre 112 milyar varille (tahminlere göre, 300 milyara dek çıkabilir) dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahibolan Irak’ı da “hizaya” getirecek ve Irak petrollerine elkoyacaktır. Ülkeyi, asıl zengin petrol yataklarının ve tek ihraç limanının olduğu Basra Körfezindeki dar kıyısından tamamen kopartacaktır.
USA’nın sözkonusu Irak saldırısının başarılı olursa eğer, Arap Denizi’nin kuzeyini ve Hint Okyanusu’nun Kuzeybatı kıyılarını tutan Belucistan’ın İran ve Pakistan’dan kopartılması operasyonu başlayacaktır. Belucistan, Soğuk Savaş yıllarından beri her iki ülke için de problem yaratmıştır ve şimdi Pentagon bu problemin anahtarını eline almaktan çekinmeyecektir. Irak’ın parçalanmasının mantıki sonucu, bölgedeki diğer yerel güçlerin de parçalanmasını getirir. Çünkü, USA’nın bölgeye yönelik politikaları, ülkeler arasındaki çelikilerin sürmesi ve yerel güçlerden hiçbirinin doğacak boşluğu doldurarak diğerlerine üstünlük sağlamaması temeline oturtulmuştur. Irak’ı parçalayacak olan Pentagon, başka potansiyel büyük bir gücün doğup başını ağrıtmasını engellemek için, İran’ı, Türkiye’yi ve pakistan’ı da parçalamak isteyecektir. Irak’ta başlatılan yangın hızla ve tehlikeli biçimde yayılacaktır.
Iraq Petroleum Company 1 nisan 1972 günü millileştirilmiş ve bu olayın ardından Irak halkının
yaşam düzeyi kısa sürede Avrupa standartlarına ulaşmıştı. Ülkedeki eğitim
ve sağlık hizmetleri mükemmeleşmişti ve bu gelişme Pentagon tarafından kışkırtılan
İran- Irak savaşına dek sürecekti. Günümüzde ise, vaktiyle USA tarafından
desteklenen ve silahlandırılan Saddam Hüseyin’in kişiliği bahane edilerek
-daha kapsamlı planların yanında ülkenin petrollerini de elegeçirmek amacıyla-
Irak halkına karşı büyük bir saldırı planlanmaktadır. Sözkonusu saldırının
başarısı durumunda, millileştirilmiş olan Irak petrolleri yeniden Yedi
Kızkardeşler Kulübü’ne (Exxon veya Esso, Shell, BP, Gulf
Oil, Texaco, Mobile Oil, Socol-Chevron) ve özellikle aynı gurubu yönlendiren Rockefeller’in
Exxon ve Mobil Oil’ine teslim edilecektir. Dünya’nın bilinen
en büyük rezervlerine sahibolan Suudi Arabistan’ın petrolleri, ARAMCO
içinde denetimi elinde tutan Exxon- Mobil birliği ile zaten aynı gücün
kontrolundadır. Kısacası, Irak’a yönelik saldırının gerisinde -asıl
olarak- askeri- endüstri kompleksleri ve Pentagon ile birlikte Yedi Kızkardeşler
Kulübü ve bu birliği yönlendiren Rockefeller gurubu vardır.
Rockefeller gurubu, USA dışpolitikasını 1920 yılında
kurulan CFR (Council on Foreind Relations) ve 1921 yılında bu örgüte
bağlı olarak yayına başlayan Foreing Affairs dergisi ile
manupule etmektedir. Son birkaç on yıldaki tüm USA başkan adayları ve başkanları
-istisnasız- CFR’in üyeleri veya yöneticileri arasından
gelmişlerdir. Trilateral Commission ve Biderberger
gibi dünya politikalarını yönlendiren güçlü masonik elit örgütlenmelerin
başında gelen CFR’in en tanınmış eski başkanları arasında,
1970- 85 yıllarında örgütü yöneten ve halen onursal başkan konumunda olan
John David Rockefeller vardır. Batı’nın enerji musluklarını
denetleyebilmek ve Batı’da USA’nın askeri varlığını sürdürebilmek için
1991 yılında Körfez saldırısını başlatan George Bush, aynı örgütün
tanınmış eski başkanlarından biridir- bilindiği gibi baba Bush CIA’ya da
başkanlık yapmıştır. Başta Vietnam savaşı olmak üzere saldırgan USA dışpolitikalarının
ve aralarında 1973 Şili askeri darbesinin de olduğu birçok komplonun baş
mimarlarından Henry Kissinger, CFR’in eski ünlü başkanlarından bir
diğeridir. USA’nın “dünya hakimiyeti için Orta Asya ve Avrasya
hakimiyetine” yönelik jeopolitiğinin baş mimarı Zbigniev Brzezinski
de ünlü eski CFR başkanlarının arasındadır. Anılan isimlerden son ikisi,
Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank’ın yöntim kurulunda
oturmaktadırlar aynızamanda. Ve şüphesiz, “Dünya hakimiyeti için
Avrasya hakimiyeti” tezi asıl olarak Hitler’in jeopolitiğinden
ödünç alınıp geliştirilmiştir.
Yukarıda özetlenen nedenlerle, ve -ayrıca- bölgede
USA baskısına direnerek petrollerini kendileri işleyip satmaya çalışan
Irak ve İran “vurulması gereken hedefler”in başına yerleştirilmişlerdir.
Aynızamanda İran, Orta Asya pazarlarında Rusya ile işbirliği yaparak
USA’nın hesaplarını belirli ölçüde bozmaktadır. İran, USA’ya rağmen,
Rusya, Orta Asya Cumhuriyetleri, Hindistan ve Pakistan arasında köprü rolü
oynamaya, güçlü bir ekonomik pazar oluşturmaya çalışmaktadır. Ve zaten
bu nedenle vaktiyle Taleban, CIA tarafından -asıl olarak- bölgedeki ve özellikle
Afganistan’daki İran etkisine karşı örgütlenmiştir. Oluşturulmaya çalışılan
pazarın yolları üzerindeki Afganistan’da anarşi yaratılarak bölgenin
kendi kaynaklarını kullanması, refaha kavuşarak güçlenmesi engellenmiştir.
Bilindiği gibi Taleban, Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da
Afganistan’dan çekilmesinden çok sonra, 1994’de -Selig Harrison’un
ifadesiyle CIA tarafindan 3 milyar Dolar yatırılarak- örgütlenip sahneye
sürülmüştür. (Selig
Harrison’un Taleban ile ilgili anlatımı için http://globalcircle.net/00afganistan.htm
ve http://emperors-clothes.com/docs/pak.htm
adreslerine bak) Aynı Örgüt (Taleban), USA ve Ziya- ül Hak
sonrası Pakistan’ın desteğiyle 1998’de Afganistan’ın yüzde 90’ında
denetimini kurabilmiştir.
Ziya ül- Hak sonrası Pakistan’ın desteği ile Taleban güçlenmiştir; çünkü, USA’nın bölgedeki
“Yeşil Kuşak Politikası”nın uygulayıcısı ve Pakistan’ı İslamlaştıran
bir kişilik olmasına karşın, sözkonusu askeri diktatörün politikası
Taleban ve benzerlerini destekleme yönünde değildi. Ziya ul- Hak, İran ile
yakınlaşma yanlısı olduğu ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından
Orta Asya Cumhuriyetleri’ni de içine alan bölgesel bir İslam birliği oluşturmayı
düşlediği ve USA’nın Orta Asya üzerine hesaplarını bozabilecek sözkonusu
düşlerini açık ettiği için, ağustos 1988’de kendisine bağlı tüm
generalleri ile birlikte CIA tarafından yokedilmiştir. Yakın çevresi ve ülkenin
istihbarat örgütü başkanı ile birlikte Zia ül- Hak’ı taşıyan uçak,
USA elçiliğinden yollanan mangoların arasına yerleştirilmiş bir bomba ile
düşürülmüştür- aynı uçağın içinde olan Amerikan elçisi de komplonun
başarısı için feda edilmiştir. Ardından, özellikle Şia’ya ve ayrıca
kendi dışlarındaki tüm Sünni mezhep ve tarikatlara karşı olan ve hertürlü
bölgesel birliği baltalayan Vahabi ve Deobandi güçler Afganistan’da
iktidara getirilmiştir.
Halkın büyük desteği ile iktidara gelip İran
petrollerini millileştiren Başbakan Musaddık’ın, 1953 yılında CIA ve İngiliz
dış istihbarat servisi MI- 6 tarafından örgütlenen darbeyle nasıl devrildiği
ve iktidarın tekrar Şah Rıza Pehleviye nasıl yeniden devredildiği ve İran
petrollerinin yeniden nasıl özelleştirildikleri artık tüm ayrıntılarıyla
bilinmektedir. Şimdi Pentagon tarafından yapılması planlanan, Musaddık
operasyonundan çok daha büyük, çok daha kanlı ve sonuçları dünyadaki tüm
politik süreçleri etkileyecek geniş kapsamlı bir saldırıdır. Tekrarlamak
gerekirse, bu operasyola USA, planladığı Orta Asya, Avrasya ve dolayısıyla
dünya hakimiyeti yönünde en büyük adımını atacaktır. Diğer
yandan, USA’nın tüm askeri üstünlüğüne karşın, planlanan bu Pentagon
operasyonunun karşısındaki uluslararası direnç, 1950’li yıllarda varolan
direçten çok daha geniştir. En önemlisi, yeryüzünde USA yönetimine karşı
güvensizlik ve nefret giderek yayılıp derinleşmektedir. Tüm bu nedenlerle,
ne ölçüde büyük askeri güç olursa olsun Pentagon’un sadece üstün savaş
teknolojisi ile heryerde istediği kontrolu sağlayabilmesi ve savaşı kendisi
için kazançlı hale getirebilmesi pek kolay gözükmemektedir. Sözkonusu
operasyon Pentagon için kısa sürede askeri bir başarı sağlasa bile, savaş
başladığı alanla sınırlı kalmayacak, yayılacaktır. Şüphesiz bu gelişme
öncelikle bölge ve ayrıca dünya için büyük bir tehlike yaratacaktır ama,
ekonomisi zaten sorunlarla yüklü olduğu belirtilen USA için de astarı yüzünden
pahalı bir yatırım durumuna gelebilecektir. Bu saldırı eğer hesaplanan
kazancı sağlamaz ve USA’nın iç ekonomik dengelerini bozarsa, Irak ve bölge
yıkılırken, USA imparatorluğu da yıkılışına doğru en büyük adımını
atmış olacaktır. Şüphesiz özlenen, Amerikan halkının da büyük katkılarıyla
savaşın başlamadan engellenebilmesidir. Böyle bir gelişme dünyayı
felaketten koruyacağı gibi, USA’da imparatorluk düşleri kuranların
sonunun da başlangıcı olacaktır.
Ortadoğu ile doğrudan bağı olmayan ve enerji
kaynaklarının veya yollarının üzerinde bulunmayan “Kuzey Kore”nin
(resmi adı ile, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin) Pentagon tarafından
öncelikle vurulacak bir hedef olarak İran ve Irak’ın yanına eklenmesinin
farklı ve daha karmaşık nedenleri vardır. Hedefte gösterilen Irak, İran ve
Kuzey Kore için “şer üçgeni” deyiminin kullanılması ise, özünde
tamamen propoganda amaçlıdır. USA yönetimi kendi yıkıcılığını, saldırganlığını,
talancılığını ve kötülüklerini gizlemek amacıyla, “dünyadaki kötülük
merkezlerine karşı savaşıyormuş” havası yaratmaya çalışmaktadır.
Bunun yanında USA yönetimi, Naziler’in ırkçı politikası ile uyumlu biçimde,
USA halkının diğer halklardan daha “değerli” olduğu ve bu “üstün”
toplumun refahı için başka ülkelerin yıkılabileceği propogandasını
ustalıkla işlemektedir. Sözkonusu Nazi tarzı propoganda ile USA yönetimi,
öncelikle kendi halkını aldatmaya ve Pentagon’un saldırganlığını
Amerikan toplumu içinde meşrulaştırmaya, askerlerine ve halkına savaşı
kabulettirmeye çalışmaktadır. Hitler ve NAZİ partisi de Alman mali-
sermayesinin hammadde ve pazar hedefleri ve dünya hakimiyeti uğruna halkı aynı
şekilde savaşa ve felakete sürüklemişlerdi. Şüphesiz günümüzde de kışkırtılan
savaştan kar sağlıyacak olanlarda sadece belirli petrol tekelleri ve askeri-
endüstri komplekslerdir. USA halkının bu savaştan hiçbir karı olmayacaktır.
Bilinen bu gerçeklere karşın, 11 eylül Pentagon darbesinin ardından
USA’da iktidarı gasbetmiş olan gücün, tüm söylemleri ve eylemleri
Hitler’in işlerini çağrıştırmaktadır. Bunların Nazizmin mirasını
devraldıkları açıktır.
Enerji kaynakları ve enerji yolları ile bağı
olmayan “Kuzey Kore”nin, Pentagon’un gözünde global askeri strateji açısından
önem kazandığı anlaşılmaktadır. The Washington Post gazetesinin
Asya uzmanı, 50 yıldır güney ve doğu Asya sorunları üzerine deneyim
kazanan, aynızamanda Woodrov Wilson Uluslararası Merkezi’nin yüksek değerde
üyelerinden olan USA’nın Ulusal Güvenlik Programı Direktörü Selig
Harrison (Selig Harrison, www.unc.edu/student/orgs/grtdecsn/harrison.html
), ülkesinin Kuzey Kore
politikasında belirsizlikler olduğunu iddia etmektedir.
“Kuzey Kore”nin -artık yaşamayan- önderi Kim
Il Sung ve ülkenin diğer sivil ve asker yöneticileriyle defalarca görüşmüş
olan ve USA yönetimindeki şahinlerden olmayan Selig Harrison, en çok altı
bin kilometreye kadar menzili olan No Dong füzeleri üretmesine karşın
“Kuzey Kore”nin -atom bombası yapımına yardımcı olacak- nükleer
santral programını tamamlayamadığını anlatmaktadır. Harrison, -özellikle
enerji sorunu olan- “Kuzey Kore”nin, “Güney Kore” ve USA yönetimleriyle
anlaşmaya hazır olduğunu ve Güney’den enerji almak istediğini yazmaktadır.
Aynı yazar, “Güney Kore”in “Kuzey Kore”ye yapacağı enerji yardımının
USA tarafından engellendiğini de anlatmaktadır. Harrison’a göre USA yönetimi,
iki kardeş ülkenin birleşmesine taraftar gözükmediği gibi, “Batı
Almanya”nın “Doğu Almanya”yı yutması biçiminde “Güney Kore”nin
“Kuzey Kore”yi yutmasını da istememektedir. (Ayrıntılı bilgi için, www.fas.org/irp/threat/missile/rumsfeld/ptl_China.htm
ve www.cdi.org/adm/1039/Harrison.html
adreslerine bak.) Selig Harisson’un söylediklerinden, USA’nın
bölgede soğuk savaşı, statükoyu sürdürmek istediği anlamı çıkmaktadır.
Yukarıdaki satırlar yazıldıktan sonra, USA’ya
rağmen Japonya Dışişleri Bakanı Kuzey Kore’yi ziyaret etmiştir. Dostluk
gösterileriyle birlikte iki Kore arasında demiryolu bağlantısı kurulmuştur
ve yine -USA’ya rağmen- karayolu bağlantısı da kurulacaktır. Güney
Kore’de de iki kardeş ülkenin birleşmesini isteyen politik güçler daha ağırlıklıdırlar
ve bu birleşmeden Güney’in gelişmiş endüstrisi de çok büyük kazanç sağlayacaktır.
İki Kore’yi bağlayan demiryolu, aynızamanda Trans-Sibirya demiryolu ile
Moskova’ya ve oradan da Avrupa’ya bağlanmaktadır. Sözkonusu bağlantı
ile sadece Güney Kore’nin endüstri ürünleri değil, Japon endüstrisi de
Mançurya’ya, Asya içlerine ve hatta Avrupa’ya doğru ucuz ulaşım
olanaklarına sahibolacaktır. Doğu- Batı ticaretin önemli kandamarı Trans-
Sibirya demiryolu çok geniş bir coğrafi alanın gelişip zenginleşmesine
yardımcı olacaktır. Böyle bir alternatif, USA’nın Orta ve Doğu
Asya’daki hesapları için tehlike yaratmaktadır. Tüm bu nedenlerle gerilimi
ayakta tutmak isteyen güçler de boş durmamaktadırlar. Sonuçta, “Kuzey
Kore”nin “nükleer bomba yapmak üzere olduğu” propogandası yeniden aktüelleştirilmiştir.
Daha doğrusu, USA tarafından bilinçli olarak sıkıştırılan, anlaşma
istemlerine karşı hiçbir açık kapı bırakılmayan Kuzey Kore, vaktiyle çalışmasını
durdurduğu küçük çaplı nükleer santralını -ülkedeki enerji sorunu
nedeniyle- yeniden açmak zorunda kalmıştır.
BBC, Guardian ve daha birçok yerli veya yabancı
tanınmış yayın organının 12 aralık 2002 tarihli haberlerine göre, Kuzey
Kore 1994 yılında dondurduğu nükleer programına yeniden başladığını
ilanetmiştir. Pentagon’un şahinlerinden USA Savunma Bakanı Donald Rumsfeld,
“Kuzey Kore’ye ve Irak’a karşı iki cephede aynı anda çarpışabileceklerini”
belirten ağır tehditlerle yüklü ve aynızamanda iki Korenin başlattıkları
birleşme görüşmelerini baltalamaya yönelik provokatif bir konuşma yapmıştır.
Kuzey Kore buna, 10 ocak 2003 günü nükleler silahların yayılması ile
ilgili anlaşmadan çekildiğini açıklayarak yanıt vermiştir. Çin yönetimi
de Rumsfeld’in ifadelerini sert biçimde eleştirmiştir. USA’nın Kuzey
Koreyi yalnızlaştırma ve bu ülkeyi bölgede soğuk savaşı kalıcılaştıran
bir korku kaynağı olarak tutma politikası, Güney Kore’de ve diğer bölge
ülkelerinde yankı bulmamıştır. Değişme ve Güney ile anlaşma istemini açıkca
belli etmesine ve bunun uygun formülünü aramasına karşın USA yönetiminin
kışkırtmaları Kuzey Kore’yi zorunlu bir sertleşmeye itmiştir ama, ülke
yönetimi anlaşmaya yönelik istemini halen güçlü biçimde açıkca ifade
etmektedir.
Kuzey Kore ürettiği füzeleri, başta -“USA’nın
tehlikeli düşmanı”- İran’a ve ayrıca Suriye gibi diğer bazı Ortadoğu
ülkelerine satıyor olsada, bu ülkenin “Şer Üçgeni”ne dahil
edilmesinin asıl nedeni, doğu ve güneydoğu Asya’daki gerilimi sürdürmek
amacıyladır. İki Kore’nin birleşmesi, bölgedeki USA askeri varlığının
gereksizliğini gündeme getirecektir. Bu gereksizlik sadece Güney Kore
ile sınırlı kalmayacak, öncelikle Japonya’nın Okineva adasındaki 27 bin
ve bu ülkenin içindeki 60 bin USA askerinin çekilmesi, Japonyadaki USA askeri
üslerinin kaldırılması sorununu gündeme taşıyacaktır. Japonya’daki
politik yelpazede ve toplumda, USA askeri üslerinin hemen kaldırılması
konusunda güçlü bir görüşbirliği vardır. USA’nın askeri varlığı
ile Japonyadan çekilmesi, bu ülkenin -hemen imaledebileceği nükleer başlıklı
altı bin kadar füze dahil- kendi askeri gücünü hızla yükseltmesi ve ASEAN
ülkelerinde, güney Asya pazarlarında etkisini arttırarak yayması anlamına
gelecektir.
Selig Harrison, USA açısından barışcı çözüm
tezlerini savunurken, Kuzey Kore üzerindeki askeri baskının kalkmasıyla USA
şirketlerinin bu ülkeye akın edeceklerini söylemektedir. Şüphesiz Kuzey
Kore’ye akın edecek olan ve buradan Mançurya’ya ve Asya içlerine dek
uzanacak olan sadece USA şirketleri değil, öncelikle Japon sermayesi olacaktır.
Yukarıda da belirttiğim gibi, sözkonusu birleşme, Japonya’dan Avrupa’nın
en batısına dek uzanan ucuz bir yolun hareketlenmesi anlamına gelecektir. Kuzey
Kore ile Güney’in birleşmesi, Japonya’nın USA vesayetinden tam olarak
kurtulması, Filipinlerdeki USA askeri varlığınının sorgulanmasına neden
olacağı gibi, Kıta Çin’inin Tayvan’ı yutmasını da kaçınılmaz kılacaktır.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte
USA’nın Çin politikasında, veya daha doğrusu her iki ülkenin birbirlerine
yönelik politikalarında önemli değişiklikler olmuştur. Her iki ülkede
halen birbirleri için büyük birer pazardırlar ama, 1971 yılında
Kissinger’in bu ülkeye (Çin’e) gizli yolculuğunun ve 1972’de Başkan
Nixon’un yine Kissinger ile birlikte resmi ziyaretlerinin ardından USA ve Çin
arasında kurulan politik ortaklık artık yaşamamaktadır. Günümüzde USA,
Asya’da en büyük rakibi ve Rusya’dan daha büyük bir güç merkezi olarak
Çin’i görmektedir.
USA, Çin’in etrafında, Güney Kore’yi,
Japonya’yı, Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerini
kontrol eden Filipinler’i, yine aynı kontrol görevine yarayan Guam adasını,
“insan hakları” bahanesiyle son olarak yerleştiği -okyanus geçitlerinin
tam ortasındaki- Doğu Timor’u, Avustralya’yı ve ayrıca Singapur’u ve
Tayland’ı içine alan bir çember oluşturmaya çalışmaktadır. Yine USA,
Filipinlerdeki askeri üslerini güçlendirmekte ve sayıca arttırmaktadır. Sözkonusu
çember Pakistan’daki ve Afganistan’daki ve bazı Orta Asya ülkelerindeki
USA askeri hava üsleriyle tamamlanmaktadır. Afganistan’da Kandahar’da,
Khost’da ve Mezar- ı Şerif’te USA askeri hava üsleri kurulmuştur. Monthly
Reviev’in mart 2002 sayısında yayınlanan “The bases of empire”
başlıklı yazıda ifade edildiğine göre, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek
yakınındaki Manas hava üssüne USA uçakları hergün iniş yapmaktadırlar
ve bu üs Çin’in batı sınırına sadece 250 mil uzaklıktadır. Nükleer
silahların yayılmasını engellemeye yönelik anlaşmaya karşın Hindistan’ın
rahatca atom bombası üretebilmesi de yine USA’nın Çin’i çembere alma
politikası ile bağlantılıdır. Şüphesiz Hindistan -kuruluş yıllarından
itibaren- atom bombası projesini kendisi başlatmıştır ama, yine de Çin’e
yönelik askeri baskı oluşturmak amacındaki USA ve Kanada’dan Nükleer
santral ve “ağır su” temini konularında büyük yardım almıştır. Ayrıca
Hindistan, nükleer bomba teknolojisi konusunda da İsrail’den yardım almıştır.
Kısacası Hindistan, atom bombası teknolojisinin transferini, -USA
emperyalizminin ortadoğudaki ileri karakolu olan- İsrail’den sağlamıştır.
Çin’de, Hindistan’la çelişkisi olan Pakistan’a 1984 yılından itibaren
nükleer bomba yapabilmesi için yardımcı olmuştur. Şüphesiz Pakistan’da
bomba projesini 1972 yılında kendi bilim adamları ile ciddi olarak başlatmıştır
ama, 1984 yılından itibaren atom bombası ve füze teknolojisi konusunda Çin
ile sıkı bir işbirliği içine girmiştir. (İleride bu konuyu daha ayrıntılı
olarak kaynaklarıyla birlikte açacağım.)
Sonuçta, İki Kore’nin barışması ve birleşmeleri, Çin’in çevresinde oluşturulan
USA askeri çemberinin parçalanmasının yolunu açacağı gibi, USA’nın
Orta Asya hakimiyetine yönelik politikalarını da tehlikeye sokacaktır. Çin’i ve Rusya’yı baskı altında tutamayan bir USA’nın Orta
Asya enerji kaynaklarını rahatca sömürmesi ve Hitler’den miras olarak
devraldığı “Avrasya hakimiyeti” veya “dünya imparatorluğu” düşünü
gerçekleştirmesi olanaksızdır. Ve tüm bu nedenlerle “Kuzey Kore”
(Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti), İran ve Irak’la birlikte “Şer
Üçgeni”ne dahil edilmiştir. Buna karşın, “Şer üçgeni”
propogandası ve Pentagon’un bu ülkelere yönelik saldırganlığı, Kore, İran
ve Irak’tan çok USA’yı yalnızlığa itmeye başlamıştır.
Yusuf Küpeli
Eylül, 2002