Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

IRAK HALKINA YÖNELİK YIKICI KANLI SALDIRININ BAŞMİMARLARINDAN AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ SAVUNMA BAKANI, ASKERİ- ENDÜSTRİ KOMPLEKSLERİN VE PETROL TEKELLERİNİN KUKLASI RUMSFELD, 3- 5 AMERİKALI ESİR ASKERİN IRAK TELEVİZYONLARINDA GÖSTERİMESİNİ CENEVRE ANLAŞMALARINA AYKIRI BULMUŞ. Televizyon kameraları karşısında aynen Bush gibi suratına adaleti savunmaya çalışan insanların dramatik

ifadelerini yükleyerek ve ses tonunu buna uyarlayarak konuşan Rumsfeld'in anlatımlarından, Irak ordularının Amerikaya saldırdıklarını, Iraklı pilotların Washington ve Newyork'u bombaladıklarını, kentleri yerlebir ettiklerini, çocukları, kadınları, yaşlıları, sivil halkı öldürdüklerini, açlığa, susuzluğa, caresiz salgın hastalıklara mahkum ettiklerini sanabilirsiniz. Faşizmin bilinen temel dayanağı yalan ve ikiyüzlülüktür ve bu nedenle Rumsfeld'in sözlerine şaşmak veya sinirlenmek gereksizdir.

Türk basını sözbirliği etmişcesine, Körfez savaşı yıllarında ve bu son ağır saldırı sırasında çöktürülmüş üzerleri aranan veya elleri havada götürülen ıraklı savaş esirlerinin fotoğraflarının propoganda amacıyla CNN ve benzeri Amerikan TV ekranlarında defalarca gösterildiğini ve bunun Cenevre anlaşmalarına uygun olup olmadığını sormaktadır. Yine aynı basında, El Cezire TV kanalından ve başka kaynaklardan alınarak, Basra ve Bağdat halklarının ve diğer kentlerin üzerlerine misket bombaları atıldığı anlatılmaktadır. Yugoslavya halklarına karşıda kullanılmış olan misket bombaları, düştükleri yerin çevresine çekici görünüşlü, koka kola veya benzeri içecek kutularına benzeyen turuncu renkli 202 adet patlamamış küçük bomba yaymaktadır. Antipersonel mayınlar gibi etki yapan ve ele alınıp oynandığı veya üzerlerine basıldığı zaman patlayan bu bombacıklar, özellikle çocukları aldatmakta, onların ölümlerine, yaralanmalarına, sakat kalmalarına neden olmaktadır. Bu bombalardan 11 bin tanesinin Kosova ve Yugoslavya'ya Amerikan ve İngiliz havakuvvetleri tarafından atıldıkları kesinlikle bilinmektedir. Özellikle çocukların ölümlerine ve yaralanmalarına neden olan saldırı biçimi, 7 mayıs 1999 günü Nis kentinde bir hastahane kapısında 15 ölüme ve onlarca yaralanmaya neden olunca, merkezi Amerika'da olan Human Rights Watch (İnsan Haklarını Gözleme Komitesi) ve diğer insan hakları kuruluşları tarafından şiddetle protesto edilmiştir. Cenevre ve Birleşmiş Milletler anlaşmalarına aykırı bu ve benzeri silahların Irak halkına yönelik olarak Bush'un ve Rumsfeld'in emrindeki Amerikan saldırgan güçleri tarafından kullanıldıkları kesinlikle bellidir.

Yine tüm insani değerlere yüzde yüz aykırı olan seyreltimiş uranyumlu (DU'lu) top mermileri ve roketler körfez savaşında, 1991 yılında Irak halkına karşı kullanılmıştır. Sadece Amerika ve İngiltere'de üretilen bu mermiler, çarptıkları yere derinlemesine girerek alabildiğine yoğun bir enerji, ısı yaymaktadırlar. Böylece kalın tank zırhlarını ve diğer zırhları kolaylıkla eritebilmekte, beton siperlere veya koruganlara, sığınaklara karşıda kullanılmaktadırlar. Etkileri sadece zırhları eritmekle ve gerisindeki insanları yoketmekle kalmamakta, çevreye yoğun biçimde radyasyon yaymaktadırlar. DU'lu mermilerden çıkan ve uzun süre doğada kalan radyasyon, rüzgar ve akarsular aracılığıyla onlarca, yüzlerce kilometre ötelere taşınmakta, sivil halkın, özellikle kadınların hastalanmalarına, görünüşleri korkunç ölü bebekler veya sakat cocuklar doğurmalarına neden olmaktadır- aynı radyasyondan etkilenmiş erkeklerde bu tip doğumların kaynağıdırlar. Bunun yanında sözkonusu DU'lu mermilerden yayılan radyasyon, özellikle akciğer ve kemik kanserine, böbrek hastalıklarına ve diğer kanser türlerine, alabildiğince acılı ölümlere neden olmaktadır. Bu tip mermilerin ırak halkına karşı kullanıldıkları, 1991 Körfez saldırısının ardından saldırıya katılmış olan 100 bin kadar Amerikan askeri hastalanınca açığa çıkmıştır. Amerika'nın eski Başsavcısı ve Başkan Jimmy Carter'in Adalet Bakanı Ramsey Clark, bu mermilerin kullanımlarına karşı savaş açmıştır (İyi yürekli ve adalet duygusuna sahip bir insan olduğu hemen anlaşılan Ramsey Clark, Irak'ta 500 bini aşkın çocuğun ölümüne neden olan ambargoya ve Amerika'nın Irak halkına yönelik bu son en ağır saldırısına da karşı çıkmıştır.) Ramsey Clark'ın, başkanlığını yaptığı Action Center'in ve diğer aydınların DU'lu mermilerle ilgili gerçekleri yaymalarına, olayın heryerde duyulmuş olmasına ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun aynı mermilerin yasak edilmesini yazılı bir raporla talep etmesine karşın, bunlardan onbinlercesi 1999 yılında Kosova'da ve Yugoslavya'da kullanılmışlardır.

Tüm yukarıda özetlenen gerçeklerin ötesinde, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde teslim olmaya hazırlanan Japonya'ya iki tane atom bombası atarak bir anda 200 bin sivilin ölümüne neden olan ve etkileri günümüze dek uzanan acılara kaynaklık eden, dünyanın her köşesinde askeri darbeleri ve diktatörlükleri destekleyen, kanlı etnik çatışmaları ve iç savaşları kışkırtan, bu yollarla sözkonusu ülkeler üzerinde ekonomik ve politik hakimiyet kumaya çalışan, yeryüzündeki bir milyarı aşkın insanın açlığından ve diğer ağır sorunlardan birinci derecede sorumlu olan Amerikan yönetiminin Cenevre Anlaşmlarından veya insan haklarından sözetmeye ne ölçüde hakkı vardır? Yukarıda Türk basınından alınma, dedesinin veya bir başka yaşlının kucağındaki bacağı kopmuş Basralı küçük kız çocuğunun kanlı görüntüsü veya sağda duran alevler içindeki Bağdat görüntüsü, Cenevre anlaşmalarını ağzına alan Rumsfeld ve ortaklarının işidir. Basına yansımayan daha böyle nekadar korkunç görüntü vardır acaba? 

Basra halkının susuz ve aç olduğu, salgın hastalıkların hızla yayılması için tüm ortamın hazır olduğu günlük basın organlarında yazılmakta ve TV kameralarında gösterilmektedir. Buna karşın insani Kızıl Haç yardımlarının ve diğer yardımların Irak halkına ulaşması Rumsfeld ve dahil olduğu faşist çete tarafından engellenmektedir. Basındaki haberlere göre, sadece 24 mart 2003 günü Bağdat'ı bombalamak için 1500'den fazla sorti yapılmıştır. Yani savaş uçakları 1500 kez üslerinden kalkmışlar ve tarihi bağdat kentini sivil halkı ile, çocukları ve kadınları ile 1500 kez bombalamışlardır. Aynı gün aynı kente sayıları 400'e yaklaşan güdümlü ('akıllı') Tomahawk füzeleri düşmüştür. Tahribolanların, yıkılanların maddi değerlerini biryana koyarsak, sadece bir Tomahawk füzesinin maliyeti tipine göre 1 ile 2 milyon Dolar arasında değişmektedir. Herhangi bir atak savaş uçağının bir saatlik uçuşundaki benzin masrafı 5 bin dolar civarında veya uçağın tipine göre bunun üzerindedir. Aynı masraf kalemi, uzak üslerden kalkarak gelen B 2 ve B 52 gibi ağır bombardıman uçaklarında astronomik sayılara ulaşmaktadır. Burada sıralanmaları okuyucuyu yoracak olan uzun masraf listeleri sadece öldürmek, yıkmak, yakmak içindir. Bunlar yetmiyormuş gibi W. Bush, yeryüzündeki tüm devletlerin toplam askeri harcamalarını aşan mevcut amerikan askeri bütçesine, Irak'a yönelik başlattığı saldırı nedeniyle yeniden 74 milyar Dolarlık bir ek istemiştir. Yeryüzündeki açlığın, yoksullukların, susuzluğun, salgın hastalıkların, tüm ağır sorunların temel nedenleri bu masraflarda gizlidir. Tüm sözkonusu cinayetlerin ve yıkımların birinci derecede sorumlularından olan Rumsfeld'in ve dahil olduğu çetenin Cenevre anlaşmaları ve insan hakları üzerine tek söz etmeye hakları olmadığı gün gibi ortadadır.

Cenevre Anlaşmalarını biryana koyalalım, Amerikan yönetimi, Birleşmiş Milletler kararını ve dünyanın herköşesindeki milyonlarca ve milyonlarca yığınların istemlerini hiçe sayarak Irak halkının üzerine ölüm yağdırmaya başlamıştır. Rumsfeld'in içinde olduğu Pentagon artı petrol şirketleri çetesi, hiçbir kitle kıyım silahı bulamamış olan denetçilerinin çalışmalarını sürdürme istemlerini ve Irak yönetiminin bu yöndeki uyumlu tavrını çiğneyerek Irak halkının üzerine ölüm yağdırmaya başlamıştır. Ve aynı saldırganlar televizyon kameraları karşısında insanların kanlarını dondurabilecek bir soğukkanlılıkla, Irak halkının kendi yönetimine karşı neden ayaklanmadığını tartışmakta ve bunu "halkın kişiliğini ve onurunu yitirmiş olduğu" gerekçesine bağlamaya çalışmaktadırlar. Halkın, kafalarına yağan binlerce ton Amerikan- İngiliz bombası altında kendi yönetimine neden hala isyan etmediğini sormaktadırlar. Aynı ifadelerinden, "bu ölçüde kişiliksiz ve onursuz bir halkı öldürmek doğaldır" anlamı çıkmaktadır. 

İşin gerçeği, Irak halkı ezici çoğunluğu ile yurtsever, onurlu ve kişilikli bir halk olduğu için, alabildiğine üstün teknolojiye sahip saldırgan faşist güçlere karşı dişiyle tırnağıyla direnmekte, yurdunu, ailesini, namusunu korumaya çalışmaktadır. Dışarıda güvenlik altında yaşamakta olan Saddam Hüseyin muhalifi Iraklılar bile aynı onur ve cesaretle ülkelerini savunmak için yurtlarına dönmektedirler. Göbels'in faşist propoganda aygıtını gölgede bırakan bir güçle yalanlar yaymaya çalışan Rumsfeld ve çetesinin bu gerçekleri görüp dillendirmesi beklenemez şüphesiz. Fakat tüm bunların ötesinde, bu satırları yazan kişinin acı acı gülümsemesine neden olan en ilginç ifadeler, İsveç Başbakanı'nın 25 mart tarihinde devlet televizyonunda yayınlanan söyleşisinde yansımıştır. Soğukkanlı yumuşak yatıştırıcı üslubu ile Amerika ve İngiltereye yaptıkları silah satışlarını durduramıyacaklarını daha önce açıklamış olan Başbakan, 25 mart akşamı kameraların karşısında, doğal havası içinde, "Ne yazıkki (malesef) bu savaş uzayacağa benziyor!", demiştir. Bu sözleri, Irak halkının direncinin bir an önce kırılıp işlerinin bitirilmesi ve toplumun emperyalist saldırganlara hızla teslim olması istemi olarak anlamaktan öteye olanak yoktur. "Savaş karşıtlığı", adaletli görünümü verme, zevahiri kurtarma ve sonuçta dünyayı ve İsveç halkını oyalama çabasından başka birşey değildir. Avrupa'da "savaş karşıtı" gözüken bir hükümetin başı böyle konuşursa, faşist Rumsfeld'in yalanlarını ve demagojilerini ve USA yönetiminin küstahca saldırganlığını anlamak daha kolay olur.

Dünyadaki çürümüşlükten, ikiyüzlülüklerden ve özellikle "Arap dünyası" denen şeyin aynen Haçlı seferleri yıllarında olduğu gibi dağınıklığından ve yöneticilerinin çoğunluğunun satılmış ahlaksız kişilikler olmasından cesaret alan ve yeryüzünün en üstün silah teknolojisine sahibolan Amerika, karşısındaki 24 milyonluk zayıf, silahsızlandırılmış ve yorgun Irak'ı belki şimdilik altedecektir ama, Irak halkının, bölge halklarının ve haksızlıklara karşı olan tüm iyi yürekli dünya halklarının dirençlerini hiçbirzaman kıramayacaktır. Günümüzde etekleri zil çalarak Pentagon'un saldırı kervanına katılanlar, sırası gelince bu davranışlarının bedelini ödeyeceklerdir. Silahlar nekadar modern olsada, teknoloji ne ölçüde üstün olsada, sonunda onu yaratanlar ve kullananlar insanlardır ve insan soyu yaşadığı sürece zalimlerin ve uşaklarının yenilip tiksinti ile tarihin çöplüğüne atılmaları kaçınılmazdır. Bu satırları yazanın en büyük dileği, bugüne dek yaptıkları halka yönelik tüm yanlışlara, askeri darbelere, baskılara karşın, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Amerikan ordusunun saflarında savaşa girmemesidir. Böyle bir yanlış, tarihinde çok olumlu yanlarda olan orduyu ve sonuçta Türkiye halklarını tam bir batağa sokacaktır. Üzerine böyle bir lanet yapışan silahlı gücü ileride ne Türkiye halkı ve ne de bölge halkları affetmeyecektir. Şimdiye dek olanların hepsi belki unutulabilir ama, böyle bir yanlış hiçbirzaman unutulamaz. Gelecek, barıştan yana ve haksızlıklara karşı olanların olacaktır.

Yusuf Küpeli  yusuf@telia.com  www.simbad@sida.nu    http://www.simbad.sida.nu/

26 mart 2003

Ne ka’ ölüm, o ka’ para

EceTemelkuran, Milliyet, 25/03- 2003
New York Borsası cuma günü askerler tarafından kahkahalar eşliğinde kapatıldı. "Katiller el ele, daha neşeli ölümlere!" tablosu sakız gibi uzadı. Bu, savaşın en alçakça fotoğrafıydı!

     Bu savaşın en tiksindirici görüntüsü neydi? Yüzü yanmış çocuklar mı? Bush’un tartışmasız salak suratını acıklı açıklamaya hazırladığı sırada saçlarını taratırken yakalanması mı? Bazı Türk televizyonu ekranlarından salyalar fışkırtarak "Barış eylemcileri vatan hainidir" diye bağıran çıldırmışlar mı? İzleyenleri "uzman manyağı" yapmak üzere hazırlanmış canlı yayınların dilinin gitgide "ABD daha iyi nasıl vurur?" psikopatlığına sarması mı? Bağdat sığınaklarında yüzleri darmadağın olmuş çocuklar "Korkuyoruz" diye bağırırken ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in "Irak halkını özgürleştiriyoruz" derken neşesini gizleyememesi mi? Savaşın "Allah aşkına bu gecede bizde izleyelim" ev gezmesi muhabbetine dönüşüp, "Daha karpuz kesecektik" tadında "Daha bomba patlatacaktık" ısrarlarına ev sahipliği yapması mı? "Bu savaş yüce amaçlara hizmet ediyor" açıklamalarının arasına sıkıştırılan "Sevgili Iraklılar, n’olur petrol kuyularını yakmayın" cümleleri mi? "Gömme muhabirlerin" (embedded reporters) askerlerle gezerken askerleşmesi ve savaşa neredeyse aktif olarak katılmaları mı? ABD ordularının komutanı Tommy Franks’in "Valla ne Saddam’ın ne de kimyasal silahların nerede olduğunu biliyoruz. Biz öyle gelişine göre bombalıyoruz" tadında saçmalamaları mı?
     Hayır...
     
     Bayram ettiler!
     Bu savaşın en tiksindirici görüntüsü New York Borsası’nın cuma günkü kapanışıydı. Kaçırmış olanlar olabilir. Şöyle oldu: New York Borsası son yirmi yılın en büyük tırmanışını yaptı. Silah sanayiinin hareketlenmesi ile birlikte borsa bayram etti. Peki çocuklar kadar şen New York Borsası ne yaptı? Kıymet bilir, vefalı borsacılar, ABD ordusundan asker kankalarını çağırıp bu mutlu borsa gününün kapanış çanını, bir teşekkür mahiyetinde, komutanlara çaldırdı.
     
     Ölüm hisseleri yükseliyor
     Bir komutan kapanış çanını kahkahalar atarak çalarken borsanın ileri gelen pislikleri de komutanı alkışlıyor ve kahkahalarını yükseltiyordu. O sırada Bağdat’ta sirenler çalıyor, çocuklar, ABD borsalarını yükselten bombalardan kendilerini asla koruyamayacak olan sığınaklara koşuyordu. Irak halkı gebere gebere "özgürleştiriliyor", savaştan kâr eden alçaklar sevinçlerini saklamaya bile gerek duymuyordu. "Katiller el ele, mutlu günlere!" tablosu sakız gibi uzuyordu.
     Bu, bir insanın hayatı boyunca görebileceği en tiksinti verici, en alçakça, en insanlık dışı manzaraydı.
     
     Para kandan kıymetlidir
     Sistemler bir günlük ani virajlarda dönüşmezler. Böyle, kanırta kanırta, kan ve insan eti öğüterek iflas ederler. Ama bundan elli yıl sonra insanlık geriye dönüp baktığında bu savaş günlerini, savaştan sonra ve savaş sırasında olup bitenleri bu sistemin dönüşüm günleri olarak anacak. Dünkü pazar yazısında da yazıldığı gibi, birinci fotoğraf, İsrail tanklarının kasten ezdiği barış eylemcisi kızın ölümü olacak. İkinci hatıra fotoğrafı da New York Borsası cuma şenliği. Çünkü sistem, artık açık konuşmaya başladı. Sistem, "Para kandan kıymetlidir" dedi ve bunu söylerken sırıttığını gizlemedi. Dünya sokaklarındaki ABD ve savaş karşıtı eylemler, artık bu kadarını da "insanlığın içinin almadığının" göstergesi.
     Bağdat üzerinde dumanlar yükseliyor. Çocuklar bulutları bir şeylere benzetme oyunu oynuyor mudur acaba orada da? Önce kucağında bebekle koşan bir kadın oluyor duman, sonra yerde yatan genç bir adam, sonra el ele tutuşmuş çocuklar, sonra herkes ölüyor bulutlarda. Müjde müjde! İyimser havalar esiyor dünya borsalarında!
     
     ecetem@hotmail.com

 

Cenevre Sözleşmesi Mezar-ı Şerif'te 3 bin esiri katledenler için ne diyor?

İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 25 Mart 2003

Cenevre Sözleşmesi'nden söz edenlere bakın. Uluslararası hukuku, uluslararası sözleşmeleri, uluslararası kurumları çiğneyerek küresel düzeyde devlet terörü uygulayanlar, sivillere yönelik katliamlarını gizleme ihtiyacı duymayanlar, yerleşim birimlerini yerle bir edip yüzlerce insanı toprağa gömenler, ABD üslerini esir kamplarına dönüştürenler, soykırım ve savaş suçlarını yargılayacak mahkemeleri tehditle sindirenler şimdi Cenevre Sözleşmesi'nden söz ediyor. Bu "küresel terör zihniyeti"nin kuryeliğini yapanlar da esir ve ölü ABD askerlerinin görüntülerinin şaşkınlığı ile Cenevre Sözleşmesi'ne sığınarak efendilerinin rezilliklerini gizlemeye çalışıyorlar. Bağdat'a, Basra'ya yağan yüzlerce bombanın, binlerce füzenin ellerini/ayaklarını kopardığı Iraklı çocukların görüntülerinden vicdanları sızlamayanlar, ölenler, esir alınanlar Amerikan askeri olunca uluslararası sözleşmeleri hatırlıyor.

Son iki yıl içinde neler yaşandığına bakanlar, "Cenevre Sözleşmesi'ni yırtıp atanlar"ın iğrenç cinayetlerinden, savaş suçlarından, insanlık suçlarından başka bir şey görmeyecektir. Bir çoğu savaş suçlusu kadrolar tarafından yönetilen ABD ve İsrail'in Cenin'de yaptıkları katliamı ve BM'yi bölgeye bile sokmadıklarını ne çabuk unuttunuz? Siperde beyaz bayrak çekmelerine rağmen kafalarından kurşunlanan Irak askerlerini, elleri bağlanarak savaş esiri muamelesi gören sivilleri görmüyor musunuz? Cenevre Sözleşmesi'nin, silahlı çatışmalarda sivillerin öldürülmesini de "savaş suçu" saydığını neden söylemiyorsunuz? Günlerdir televizyon ekranlarında seyrettiğimiz katliamın, uluslararası hukuku, insanlık değerlerini aşağılayarak başlatıldığını, korkunç bir açgözlülük ve yağma hırsıyla özgür insanlarının köleleştirilmesi için yürütüldüğünü bilmeyen mi kaldı?

 

Mezar-ı Şerif çevresindeki toplu mezarlar kimin eseri?

 

Afganistan'a saldırı sırasında Cenk Kalesi'nde yedi yüz esir hava bombardımanı ve Amerikan/İngiliz özel birlikleri tarafından katledildi. O zaman Cenevre Sözleşmesi yok muydu? 21. yüzyılın en vahşi katliamını hatırlatalım. Kunduz-Şibirgan cezaevi ekseninde konteynerlere doldurulan binlerce esir, daha Mezar-ı Şerif'e gelmeden açlıktan, susuzluktan ve havasızlıktan öldü. Kalanlar kurşuna dizildi. Esirlerin susuzluktan birbirlerini terini yaladıklarını, dışarıdan yaylım ateşine tutulan konteynerlerdeki kurşun deliklerinden kan sızdığını neden hatırlamıyorsunuz? Bütün bu katliamların belgeselini çeken, Avrupa Parlamentosu'nda ve Alman Parlamentosu'nda özetini gösteren İrlandalı gazeteci Jamie Doran, Kunduz'da 8 bin kişinin esir alındığını, bunların tek tek sayıldığını, 500 kişinin Cenk Kalesi'ne götürüldüğünü, 7 bin 500 kişinin Şibirgan Cezaevi'ne nakledildiğini, ancak cezaevine konulanların sayısının 3 bin 15 olduğunu belirterek, "geri kalanlara ne oldu?" diye soruyor.

Doran'a göre bunlar olurken Şibirgan Cezaevi çevresinde 150 Amerikan askeri ve çok sayıda CIA ajanı vardı ve her şey onlardan soruluyordu. Mezar-ı Şerif'in çevresindeki çölde çok sayıda toplu mezarlar olduğunu söyleyen Doran, "sadece bir toplu mezarda bin cesedin bulunduğu"nu söylüyor. Bir görgü tanığı, katledilen esirlerin cesetleriyle dolu konteynerlerin çöle götürülüp içindekilerin boşaltılması emrini ABD askerlerinden aldığını açıklıyor. Bir başka tanık ise, cesetlerin gömülmesine 40 Amerikan askerinin nezaret ettiğini belirtiyor.

Görgü tanıkları, ABD askerlerinin esirlerin boyunlarını kırarak öldürdüğünü, üzerlerine asit döktüğünü, yüzlerce esirin çöle götürülüp ABD askerleri ve Raşit Dostum'un adamları tarafından kurşuna dizildiğini, infaz emrinin bölgedeki ABD birliklerinin komutanı tarafından verildiğini ve onlarca ABD askerinin bu infazda yer aldığını söylüyor ve "Amerikalılar ne isterlerse yapıyorlardı. Onları durduracak gücümüz yoktu" diyor. Bu katliam için soruşturma açılmasını kim engellendi, bilen var mı?

 

Guantanamo'da hangi hukuk geçerli?

 

Başta Müslüman ülkeler olmak üzere, doksan ülkeden sayısı hiçbir zaman tespit edilemeyecek miktarda insan gözaltına alındı. Bu kişiler, hiç ilgisi olmayan ülkelere, Mısır'a, Sudan'a veya Yemen'e götürülüp işkence altında sorgulandı.

Ellerine parmaksız eldiven giydirilmiş ve kelepçelenmiş, ayakları zincirli, ağızları, burunları ve kulakları kapalı, gözleri bağlı, gözlerine ve kulaklarına ilaç dökülerek görmeleri ve duymaları engellenmiş, görme, işitme, koklama ve dokunma güdüleri etkisiz hale getirilmiş, ABD askeri uçaklarında zincirli halde 25 saatlik bir uçuşla Guantanamo askeri üssüne götürülen "esirler"e yönelik hayvanlara bile reva görülmeyen muamele hangi sözleşmeye göre yapıldı? Savunma hakkı, avukat hakkı, temyiz hakkı verilmeyen, savaş gemilerinde tutulan Müslüman gençler, neye ve kime karşı suçlu?

ABD mahkemeleri bu kişilerin Amerikan vatandaşı olmadıkları, ABD'de suç işlemedikleri ve şu an ABD topraklarında olmadıkları için Amerikan mahkemelerinde yargılanamayacaklarını söylüyor. ABD Başkanı George Bush, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Adalet Bakanı John Aschroft, bu kişilerin savaş suçlusu olmadıklarını, dolayısıyla Cenevre Sözleşmesi kapsamında olmadıklarını iddia ediyor. Bu esirlerin hukuki statüsünü kim belirleyecek? Nerede Cenevre Sözleşmesi?

Amerika bu kanlı sicili yüzden Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni tanımıyor. Mahkemenin Amerikalıları yargılamasını engellemek için tehditler savuruyor. ABD, askerlerini suçlamamaları için bazı ülkelerle ikili anlaşmalar yaptı. Katliam ülkesi Ruanda ile bile... Anlaşmaya razı olmayanları tehdit etti. ABD Senatosu, bu mahkemede yargılanacak Amerikan vatandaşları olması durumunda, bunların kurtarılması için ABD Başkanı'nın, askeri yetkilerini kullanmasına izin verdi.

Hemen hepsi savaş suçlusu olan bir çete, "küresel terör sistemi"ni kurmak için inanılmaz cinayetler işliyor, ahlaksızlıklar sergiliyor. Ancak ne Irak'ta ne de bundan sonra açacakları cephelerde asla başarılı olamayacaklar.


 

El Cezire televizyonu, Amerika'nın misket bombası kullandığını kanıtladı
Net Haber, 25 mart 2003

Çok geniş bir alana yayılma özelliğine sahip bombacıklar patlamadan kaldığında kara mayınları kadar tehlikeli olabiliyor. BM'nin yasakladığı misket bombaları renkli dış görünümleri yüzünden en çok çocukları tehdit ediyor.

 El Cezire televizyonunun muhabiri, müttefiklerin ateş altına aldığı semte düştüğünü söylediği misket bombalarından bir parçayı televizyondan gösterdi. Tipik bir misket bombası, CBU 87/B tipinde, 500 kilo ağırlığında olup, hem silaha hem insana hem de maddeye karşı etkili. Sarı ceketli bombaların düşüşlerini yavaşlatmaya ve etrafa yaymaya yarayan küçük paraşütleri var. Her bombanın içinde 202 bombacık var. Patladığında her bombacıktan 2 bin şarapnel parçası çıkabiliyor. Dolayısıyla çok sayıda çivili bombanın patlamasıyla aynı etkiyi yaratıyor.

Çok geniş bir alana yayılma özelliğine sahip bombacıklar patlamadan kaldığında kara mayınları kadar tehlikeli olabiliyor. Halen eski Yugoslavya, Afganistan ve Irak (1. Körfez Savaşı'da da kullanılmıştı) topraklarında yüzlerce insan patlamamış misket bombacıkları yüzünden hayatını kaybetti ya da sakat kaldı. BM'nin yasakladığı misket bombaları renkli dış görünümleri yüzünden en çok çocukları tehdit ediyor.
25/03/2003 22:33

Misket’ler Basra’da 77 can aldı

Milliyet, 24 mart 2003

     Müttefik uçaklarının bombardımanı sürerken, askeri kayıplarından çok sivil zaiyat haberleri geliyor. İki gündür kuşatma altında olan Basra’ya önceki gece gerçekleştirilen bombardımanda 77 sivilin öldüğü, 366 sivilin yaralandığı öne sürüldü. Açıklamayı yapan Irak Enformasyon Bakanı Muhammed Said Essahaf, müttefik uçaklarının misket bombası kullandığını da iddia etti."Salkım bombası" olarak da bilinen, yaklaşık 30 çeşidi bulunan misket bombaları, sivil halka çok zarar verdiği için sivil toplum kuruluşları tarafından şiddetle eleştiriliyor. ABD ordusunun elinde bulunan bu bomba, havada patlıyor ve çevreye yüzlerce mini bomba saçılıyor, bunlar da geniş bir alanda çarptıkları yerde infilak ediyor. Essahaf, koalisyon güçlerinin Bağdat’ta sivillerin yaşadığı bölgeleri vurduğunu da iddia etti. Bağdat’ın Kadisiye Mahallesi’nde yıkılmış binaları gösteren Essahaf, saldırılarda 7 evin yıkıldığını, bazılarının da büyük hasar gördüğünü belirtti.

Irak Ticaret Bakanı Mehdi Salih: 'ABD ve İngiltere, gıda ve ilacı engelliyor'.
(Bugün, 12:41)
25 mart 2003, Haber X
Bağdat - Irak Ticaret Bakanı Mehdi Salih, ABD ve İngiltere'yi, 25 milyonluk nüfusa petrol karşılığı gıda ve ilaç sağlayan yardım programını durdurması için BM'yi zorlamakla suçladı.
Salih, basın toplantısında, "Gıda karşılığı petrol programını engelleyen ABD ve İngiltere'nin bu insanlık dışı ve gayri ahlaki davranışını kınıyoruz" dedi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ı, ABD ve İngiltere'ye boyun eğmeklesuçlayan Salih, gıda ve ilaç taşıyan kamyon ve gemilerin, Annan'ın kararıyla Irak sınırında ya da denizde oldukları sırada durdurulduklarını söyledi.
Salih, Iraklıların en az 6 aydan fazla dayanacak gıda ve ilacı olduğunu belirterek, "Irak halkının, Amerikan ve İngilizlerin insani yardımına ihtiyacı yok. Çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldüren, altyapımızı imha edenlerden yardım kabul etmeyiz" dedi.
AA