Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

“İnsan hakları”, “Kopenhag kriterleri” ve..

“İnsan hakları”nın savunucusu “Özgür” ve “Demokratik” Batı, elindeki ünlü Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) ve benzeri aletlerle, kendi pazarları içindeki küçük diktatörleri “haklı olarak” eleştirmektedir. Bu pazarın dışına çıkmaya çalışanlarıda sadece eleştirmekle kalmamakta, yine tamamen “haklı olarak” cezalandırmaktadır. Ticarette adamı hem soymak ve hemde haksız çıkartıp paylamak ve hatta kötek atmak akıllıca ve son derece “demokratik” bir iştir. Gerçi Amnesty’nin İsveç Şubesi’nin başına oturtulan liberal sağcı “demokrat” karakterin uyanık bir hırsız olduğu 2002 yılı içinde mahkeme kararlarıyla kesinlik kazanmıştır ama, böyle birinin hangi mekanizmaların yardımlarıyla o makama getirilip oturtulduğunu araştırmaya kalkmak akıl işi değildir ve “demokrasiyi” zedeler. “Demokratik” ülkeler “demokratik” olarak kalmalıdırlar.

Türkiye’yi yöneten “tam demokratlar”, “muassır medeniyet” seviyesine ulaştıkları ve gerçek anlamda Batılı oldukları “inancı” ile ve bu “demokrat” varlıklarını güvenlik altına almak için, AB’ye üye olmayı kafaya takmışlardır. Bu işin Batı’ya ekonomik olarak pahalıya patlayacağı belli olduğu için, oradaki “tam akıllı demokratlar”, “siz daha Kopenhag kriterlerine uymuyorsunuz” gerekçesi ile Türkiye yönetiminin yolunu kesmişlerdir. Batı nasıl olsa gümrük birliğini sağlanmıştır ve uşaklık edecek “demokratlarla” efendi “demokratları” terazinin aynı kefesine koymak akıl işi değildir. Hem Hitler’in planlarında da bir anavatan, ehlileştirilip anavatana katılacak ülkeler ve Türkiye’nin de aralarında olduğu satalit devletler var değilmiydi? Zaten o şahısta sevgilisi Eva Braun’a karşı sonderece demokratikti ve et yemezdi.

Şüphesiz teorik olarak herkes ve bütün milletler eşittir ama, ne de olsa “üstün değerleri” olan “demokratik” Batı ile, “muassır Batı medeniyetine ulaşma” nutukları atarak “övünç kaynağı ulusal gelenek” falakayı Batılı elektrik işkencesiyle değiştiren kuyruk sallayıcıları bir sayılamazlar. Hem zaten Taşhanlar soyadını taşıyan ünlü vali, “İnsan hakları insanlar içindir!”, dememişmidir? Demekki bu ülkede bukadar çok kişi yaşamından, işkenceden vs. şikayetçi olduğuna göre, burada yaşayanların çoğunluğu insan değildir(!) Halbuki “demokratik” Batı insan olmayanların değil, “insanların haklarıyla” ilgilidir ve zaten “insan olmayanların” Batı’ya gelişlerini engellemek için masraflı tel ve elektronik duvarlar örmeye, insanlar için olmayan yasalar çıkartmaya başlamışlardır. Hatta süper “demokrat” Dabulyu Buş’un ve delikanlı “demokrat” Blair’in önderliğinde Kopenhag kriterlerine uymayanları cezalandırmak, hak etmedikleri petrollerini alıp “gerçekten demokrat” uluslar üstü tekellere vermek için cezalandırma seferlerine bile başlamışlardır.

Gerçi Birleşmiş Milletler’i kendileri kurmuşlardı ama, “malesef” bu örgüte “insandan sayılmayan insanların” devletleri üye olmuş olduğu için, kararlarına uyma zorunluluğu yoktur. Hem, herkesin yaşamaya; kendisine, ailesine ve çocuklarına güvenlikli bir gelecek sağlamaya; sağlıklı beslenmeye; giyime; gerçek bir konuta; sağlık yardımına; eğitime; düşüncelerini özgürce açıklamaya; haber almaya; seyyehate vs. vs. vs. hakkı vardı ama, bunlar şüphesiz Batılı varlıklı “gerçek insanlar” içindir ve aynı haklar “insan gibi insan”  olmayanlardan korunmalıdır. Zaten “insan gibi insan” olmayan 1.5 miyar kadar aç vardır ve sadece bu nedenle her yıl en az 30 bin kişi insan gibi olamadan ölmektedir. Şüphesiz bu gibi işler sonderece normaldir(!) “İnsan gibi insan” olmayanların salgın hastalıklara yakalanmaları, pis sular içmeleri, çocuk yaşta okul yerine çalışmaya başlamaları, Batılı “gerçekten demokrat” pedofillere seks hizmeti sunmaları, analarınında aynı şekilde satılmaları, köle işci olarak çalıştırılmaları ve bunların hepsi “insan hakları insanlara yönelik olduğu” için sonderece anlaşılabilir olaylardır. “Ananormal” olan, “insan olmayan insanlar”dan bir kısmının enerji yatakları, petrol depoları üzerinde oturuyor olmaları ve “insan olmayan insanlara” özgü bir ahmaklıkla bu zenginlikler üzerinde hak iddia etmeye kalkışmalarıdır.

“İnsan olmayan insanları” sömürmeye, onlara gereken dersi vermeye hakkı olan “demokrat” Batı’nın elinde bu yanlışlığı düzeltecek yeterli sayıda ve güçte en ileri teknolojiye dayanan terbiye aleti vardır. Doğrusu bu aletlerin masrafları terbiye edileceklerin masraflarından kat kat yüksektir ama, “insan haklarını” ve “Kopenhag kriterlerini” yaşama geçirmek ve hakkı olmayanın elinden petrolleri almak için hertürlü masraf yapılmalıdır. Zaten Kopenhag’ın başında oturan “gerçekten demokrat” Başbakan’da bu amaçla cezalandırma seferine katılmamışmıdır. Gerçi Rasmussen, “delikanlı” Balair’in atalarında olan ve çok uzun bir kuşatmanın ardından 11 temmuz 1191’de açlık nedeniyle teslim olmak zorunda kalan Akka kalesinden 300’ü kadın ve çocuk 3000 kadar insanı surların önünde birbirlerine bağlatıp mızraklarla, kılıçlarla, taşlarla katlettiren “aslan yürekli” Rikhard gibi eline kılıcı alıp kendisi savaşa katılmamıştır ama, olsun yine de benzer işleri Rikhard’dan daha rahat başaracak silahları olan askerlerini yollamıştır. Hem zaten “antidemokratik” bir Danimarkalı suratına kan rengi boya attığı için, kendiside kahramanca “terbiye seferine” katılmış sayılır. Eskiden olsa adı, “Hacı Bush” gibi “Hacı Rasmussen” olarak kalırdı.

Doğrusu “İnsan hakları” ve “Kopenhag kriterleri” uğruna Irak’ı “insan gibi insan olamamış” ıraklılardan kurtarmak için uzun yıllardır görülmemiş bir gayret gösterilmektedir. Daha geçen gün, “insan hakları”, “demokrasi” ve “Kopenhag kriterleri” uğruna hiçbir masraftan kaçınılmayarak uçaklar 1500 kereden fazla kaldırılmış ve “insan gibi insan” olmayanların kafalarına hesabı zor sayıda mükemmel imaledilmiş ve müthiş sesler çıkartan “terbiye edici” bombalar atılmıştır. Daha şimdiden uçaklar “insanlık uğruna” 3000 kereden fazla üslerinden kalkmışlardır ve doğrusu alev alev yanan Bağdat’ın görünümü Neron’un Roması’nınkinden daha “şairane”dir. Pazar yerine düşen bomba ne biçim derin çukur açmış, etrafını nasıl yıkıp kavurmuş, üstün teknolojinin ne biçim birşey olduğunu “insan gibi insan” olmayanlara nasıl kanıtlamıştır.

Aynı bomba bunlardan 15 kadarını öldürerek “insan gibi insan” olamamaktan kurtarmıştır. Yanlışlıkla kalanlar, “Kopenhag kriterleri”nden hiçbirşey anlamadıkları için olaya ahmakça kızmışlardır. “Hacı Bush”un oğlu Dabulyu Buş ve “aslan yürekli” Rikhar’ın torunlarından “delikanlı” Blair, “insan hakları”, “demokrasi” ve “Kopenhag kriterleri” uğruna “insan gibi insan” olamamaktan kurtarma işini olabildiği kadar sürdüreceklerini duyurmuşlardır. “Hacı”nın oğlu Dabulyu, aynı işi sürdürebilmek için “gerçekten demokratlar”ın senatosundan ek olarak bir 74 milyar Dolar daha istemiştir ve bunun 1 milyar Dolarını’da “Kopenhag kriterleri”ne daha iyi uyum sağlaması için Türkiye’ye hibe edecektir. Doğrusu, Türkiye’nin başındakiler parayı görünce olabildiğince “demokratlaşmaktadırlar”. “Kopenhag kriterleri”ne birtülü tam uyum sağlayamamaktadırlar ama, bu uğurda sürekli çaba sarfettikleri için, hava sahasını Dabulyu’nun yüksek “terbiye” aletlerine açmışlardır. Bu iş “insan gibi insan” olamayanların “terbiyelerini” ve “kurtarılmalarını” biraz kolaylaştırmıştır ama, şu Türkiye “Kopenhag kriterleri”ne bir tam uyarsa, işler nekadarda iyi gidecektir.

“Kopenhag kriterleri”ne uyumda Türkiye’yi yönetenlerden çok daha yüksek bir başarı sağlayan, “insan gibi insan” olamamış filistinlilere derslerini fazlasıyla veren Sabra ve Shatila “kahramanı” aşırı “demokrak” İsrail Başbakanı’na “insan haklarını” korumaktaki başarılarını sürdürmesi için 10 milyar Dolar vermişlerdir. Türkiye yönetimide bu kişiyi örnek alıp tam anlamıyla demokratlaşırsa, “Kopenhag kriterleri”ne eksiksiz uyarak sınırlarını “demokratik” Amerikalı ve süper "demokratik" İngiliz askerlerine açarsa, “insan hakları” uğruna kuzey cephesi işini kolaylaştırırsa, İsrail kadar olmasada biraz daha fazla para alacaktır. Hem zaten böyle bir iş, Türkiye’nin “muassır Batı medeniyeti”ne ne ölçüde ulaşabildiğini göstermesine ve “insan hakları”na ne ölçüde saygılı olduğunu kanıtlamasına ve tarihin sayfalarına altın harflerle bir kez daha yazılmasına yardımcı olacaktır.

 

Yusuf Küpeli        yusuf@telia.com       www.simbad@sida.nu 

27 mart 2003

http://www.simbad.sida.nu/        

 

Yalan... yalan... yalan... yalan...

Can Dündar, Milliyet, 27 Mart 2003 Perşembe

     Kurban Bayramı’nı iple çeken bir kurbanlık koyun saflığıyla bekliyorlar ABD’nin zafer haberini...
     Yandaki koyunun ardından bütün sürünün boğazlanacağını göremeden...
     Celladına aşık bir kuzu çaresizliğiyle...
     İşte o yüzden gözbağcılık kol geziyor ortalıkta...
     Televizyon seyrederken bilinçaltımdan kırmızı bir bant akıyor: "Yalan... yalan... yalan... yalan!.."
     ***
     Apaçi helikopterinin öldürücü üstünlüğüne övgüler düzen nekrofil bir grafik animasyon geliyor ekrana...
     Sonra da çakaralmaz piştovuyla tek atışta onu avlamış 80’lik bir Irak köylüsü...
     Türkiye’nin kuruluş tarihinden iyi hatırladığı, "yurdunu savunma refleksi" bu... nefis müdafaası...
     Hani sınırdan girdiği gün Amerikan askerinin postalına kapanacaktı Irak halkı?
     Hani iki gün içinde Şiiler düşmana katılacak, Kürtler arkadan vuracak, Saddam’ın muhafızları teslim olacaktı?
     Hani kitle imha silahları vardı Irak’ın?
     Hani sivillere, çocuklara dokunulmayacaktı?
     Bağdat’ın pazar yerini bombalasın diye mi izin verdik B - 52’lerin geçişine?
     ***
     Arsız yalanlar bunlar!
     Bilincimizin kollarını bağlayan deli gömlekleri...
     ABD’nin derdi insan hakları olsa, daha geçenlerde İsrail’de vahşi bir dozerin ezip kafatasını parçaladığı kendi yurttaşına sahip çıkmaz mıydı?
     Batı’nın amacı Iraklıyı Saddam’dan kurtarmak olsa, zamanında Bağdat’ı silaha boğar mıydı?
     Denize düştük diye yalana, yılana sarılmanın alemi yok.
     Dirayetle, yüzmeyi öğrenmemiz gereken günlerdeyiz.
     Yüzyılın en haksız savaşında tarih, en pahalı dersini veriyor.
     Dostu düşmandan ayırıyor. Düşürüyor maskeleri... Devleri cüceleştiriyor.
     ***
     Demirel, Öcalan’ı ABD’nin teslim ettiğini açıkladı.
     Hani "terörist başı"nı Türk istihbaratı yakalamıştı?
     Erdoğan’ın "Irak’a girmek için kimseden izin almayız" dediği gün ABD, Türk ordusuna girme izni vermediğini bildirdi.
     Hani tam bağımsızlık şiarımızdı?
     Nerede her fırsatta "bağımsızlık" diye, "sulh" diye, "mazlum milletler" diye Anıtkabir’e koşuşan Atatürkçüler?..
     "Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman" anlı şanlı milliyetçiler, şimdi nasıl oldu da şiddet tanrısının paçasında "Küstü Amerika, yandı dolarlar" diye ağlaşan birer Bushperest’e dönüştüler?
     Muhalefetteyken her cuma çıkışı yıldızlı bayrak yakıp yeşil sancak açarak "Allahuekber" nidalarıyla yürüyenler...
     "...hele sizler... hele sizler!.."
     ***
     Öyle yaman bir haysiyet testinden geçiyoruz ki her ferdin, her kurumun, her inancın baştan sorgulanacağı bir devir çıkacaktır savaşın kanlı enkazı altından...
     Evet, "birlik zamanı, zaman"...
     Öyle "milli" filan bir birlik değil bu; zalime karşı mazlumun, saldırganlığa karşı hukukun, teslimiyetçiliğe karşı direnişin, vicdansızlığa karşı merhametin, ölüme karşı hayatın yanında saf tutanların (dinine, fikrine milliyetine bakmaksızın) birlik olma zamanı...
     Tarihi bir kavşak noktasında, yeni ve büyük ittifakların eşiğindeyiz.
     Şimdi "öldürmeyeceksin" diyen mukaddes kitaplardan başlayarak en temel kaynakları sarsmanın, en bildik ideolojilerle hesaplaşmanın, insanlık adına bildiğimiz, biriktirdiğimiz ne varsa ortaya koymanın vaktidir.
     ***
     Ama o hesap zamanına dek mütemadiyen çalmalı sirenler...
     ABD çuvalladıkça havucu sallamaya, parayı koklatmaya başladı.
     Asıl tezkere geliyor demektir bu...
     Barışın ordusu daha güçlü haykırmaya hazır olmalı.
     
     can.dundar@e-kolay.net
     

 

Koalisyonun yeni hedefi El Cezire                   Akşam, 28 mart 2003   

  Arap dünyasının CNN'i diye tanınan Katar'ın El Cezire Televizyonu Irak Savaşı'ndaki en gözde medya kuruluşu haline geldi

Amerikan ve İngiliz kamuoyuna, Irak'taki savaşı tek taraflı yansıtan ABD medyasına karşı El Cezire farklı bir habercilik yapıyor. ABD'nin yönlendirdiği haber akışına, koalisyon güçlerinin kayıp ve esirlerine ait görüntülerle yanıt veren El Cezire, savaşın Irak boyutunu dünyaya aktarıyor. El Cezire, yayınladığı görüntülerle ABD'yi kızdırıyor ama tek taraflı enformasyona tepki gösteren dünya kamuoyu, Arap televizyonunu destekliyor. Bu ilgi, El Cezire'nin abone sayısında patlama yaşanmasına neden oluyor.

El Cezire'nin savaşın istenmeyen yüzünü gözler önüne sermesine, İngiltere'nin Körfez Birlikleri Komutanı Mareşal Brian Burridge de tepki gösterdi. Televizyonu, Irak'ın propaganda aleti haline gelmekle suçladı. Mareşal Burridge, El Cezire'nin yayınladığı görüntülerini, Cenevre Sözleşmesi'nin ihlali olarak değerlendirdi. Burridge, basın özgürlüğüne müdahale etme niyetleri olmadığını ancak basın kuruluşlarının da terbiye sınırları içinde hareket etmesi gerektiğini kaydetti. Ancak Amerikan basınının esir ve ölü Iraklı görüntüleri yayınlaması konusunda yorum yapmadı. El Cezire haber yayın sorumlusu İbrahim Halil ise savaşan her iki taraftan da zayiatı göstermenin görevleri olduğunu söyledi. Bu arada, El Cezire 40 milyon olan abone sayısını savaş sonrası 44 milyona çıkardı.

Ateş altında meydan okudu

Irak Enformasyon Bakanı Muhammed El Sahaf, Bağdat bombalandığı sırada yüksek bir platforma çıkarak, Abu Dabi Televizyonu'nun canlı yayınına katıldı. Müttefiklere meydan okuyan Sahaf, 'Biz, yakaladığımız askerlere insani muamele yapıyoruz' dedi. El Sahaf, şu iddialarda bulundu: 'Bizim elimizde çok görüntü var ama sadece bazılarını gösterdik. Bazı İngiliz askerlerini bizim öldürdüğümüzü öne sürüyorlar. İngiliz Başbakan Blair, kendi kamuoyuna yalan söyledi. Biz, yakaladığımız askerlere insani muamele yapıyoruz. Geri çekilmiyoruz. Bağdat'ı ABD ve İngilizler'e mezar yapacağız'

Gece boyunca Bağdat'taki haberleşme merkezleri vuruldu ama...
Telefonlar hâlâ çalışıyor
(Net Haber, 28 mart 2003)
 Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin gece boyunca devam eden Bağdat'a yönelik bombardımanı, şehrin haberleşme merkezlerini büyük ölçüde tahrip etti ancak telefon hatları kesilmedi. AFP muhabirlerinden alınan bilgiye göre anacadde üzerinde bulunan El Ulviyya telefon merkezi tamamen harap oldu.

Kentin güney dilimine heberleşme hizmeti veren merkezin bombardımandan etkilenmesine rağmen, bölgedeki telefon hatlarının hala çalışır durumda olduğu kaydedildi. ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin dün düzenlediği saldırılarda yıkılan ve Bağdat'ın batı yakasına hizmet veren El Maamun haberleşme merkezinde de telefon hatlarının açık olduğu bildirildi.(IHA)

El Cezire TV, bir yayın araçlarının İngiliz tankları tarafından vurulduğunu duyurdu: 1 kameraman kayıp
Savaşın başından beri Irak tarafından verdiği haberlerle Amerikan ve İngiliz yöneticilerinin tepkisini çeken Katar'ın El Cezire televizyonu sonunda askeri güçlerin de hedefi oldu. El Cezire yöneticileri Irak'ta faaliyet gösteren bir yayın araçlarının İngiliz tankları tarafından vurulduğunu duyurdu. El Cezire, olay sonunda bir kemaramanlarının kaybolduğunu açıkladı.
28/03/2003 17:42
Net Haber
Irak Televizyonu'nun yayını kesildi                                                                                                     Hürriyet, 31.03.2003

Irak Televizyonu'nun bu sabah yayın yapmadığı bildirildi. Bağdat'taki AFP muhabiri, kentte dün gece özellikle Enformasyon Bakanlığı'nın bombalanmasının ardından Irak Televizyonu'nun bu sabah yayına başlamadığını kaydetti.

Muhabir, yayın yapılmamasının, Enformasyon Bakanlığı'nın ya da diğer altyapı tesislerinin bombalanmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığının bilinmediğini belirtti.
   
Amerikan-İngiliz ittifakı, Enformasyon Bakanlığı'nı dün gece savaşın başlamasından bu yana ikinci kez bombalamıştı.
   
Bakanlık binasında görev yapan yabancı medya mensupları, cumartesi günü bakanlık binasının ilk kez bombalanması üzerine büyük otellerden birine taşınmışlardı.
   
Bu arada, Amerikan Merkez Komutanlığı, başkent Bağdat'a gece boyunca düzenlenen hava akınlarında B-1, B-2 ve B-52 uçaklarının kullanıldığını bildirdi.
Komutanlık, bombardımanda Tomahawk seyir füzesinin de kullanıldığını belirtti.

 (aa)

Bağdat’tan önce BM düştü           Mehmet Yılmaz | Aksiyon, Sayı: 433

 

ABD, BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkmadığı halde Irak’a askeri operasyon düzenliyor. ABD’nin bu tek taraflı kararının New York’ta değil de Washington’da alınması, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkenin öncülüğünde kurulan BM rejimini bitirecek bir hamle olarak görülüyor. “Bugün Birleşmiş Milletler ve bütün dünya için üzücü bir gün. Dünya çapında milyonlarca insanın bu hayal kırıklığını paylaştığını ve derinden rahatsız olduğunu biliyorum. Bu gece düşüncelerim Irak halkı ve hayatları tehlikede olan diğerleriyle birlikte...

Bugün benim için kişisel olarak da üzücü bir gün. Bütün bir yıl boyunca Güvenlik Konseyi’nin kararlarına barışçıl olarak uyulması ve güç kullanımına engel olabilmek için elimden geleni yaptım. Bu süreç kolay ve acısız bir süreç değildi. Bunun için sabır ve bütün işaretler savaşı gösteriyorsa da barışçıl bir çözüm bulabilmek için kararlılık gerekiyordu. Bu görev her ne kadar yıldırıcı görünse de BM barış ümidi var olduğu müddetçe çabalamak durumundaydı. Bütün bu gayretlerin yetersiz olduklarını görmekten derin bir üzüntü duymaktayım...”

Bu sözler 17 Mart Pazartesi günü BM Güvenlik Konseyi’nde Irak’a yönelik güç kullanımıyla ilgili ‘iptal edilmiş’ bir oylama öncesinde konuşan Genel Sekreter Kofi Annan’a ait. Annan’la birlikte BM’in karar sürecinin dışına itilmesinden duydukları rahatsızlığı dile getiren 9 Güvenlik Konseyi üyesi ülkenin büyükelçileri aynı kaygıya parmak basıyorlardı: Irak’ı vuracak Anglo—Amerikan bombardımanı aynı zamanda BM ve diğer uluslararası yapılanmaların varlık sebebini bombalayacaktı. Neticede perşembe sabahı başlayan savaşın kararı, olması gerektiği gibi BM’nin New York merkezinde değil, Beyaz Saray ve Pentagon’da alındı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin öncülüğünde dünyayı daha adil ve yaşanılır kılmak amacıyla oluşturulan BM rejimi ve hukukunun yine aynı devlet tarafından ayaklar altına alınması, uluslararası sistemi derinden etkileme gücüne sahip. Washington’da Irak’a savaş açılması için yıllardır çırpınan ‘şahin’ grubun önde gelen teorisyenlerinden Richard Perle, Charles Krauthammer, Joshua Muravchik gibi isimlerin son bir hafta içinde yazdıkları da gösteriyor ki ABD, BM’nin devre dışı kalmasından dolayı başka ülkelerin duyduğu rahatsızlığı paylaşmıyor. Bu kendi koyduğu kuralları çiğneme rahatlığı Irak operasyonu sonrasında ABD’nin BM yerine kendi hegemon gücünü daha fazla dikkate alan bir yapılanmaya gidebileceği endişesini de beraberinde getiriyor.

ABD kendi yazdığı yasaları çiğnedi

1945 yılında BM’yi ortaya çıkaran San Francisco Konferansı’nda BM’nin kuruluş belgesini ve ana prensiplerini büyük oranda ABD kaleme almıştı. ABD’nin kendi yazdığı yasaları çiğnediğine değinen Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mensur Akgün, devletlerin aralarındaki sorunları barışçıl yöntemlerle çözmelerini öngören 2. Madde’nin 3. paragrafı, uluslararası ilişkilerde güç kullanmama ve güç tehdidinde bulunmamayı öngören aynı maddenin 4. paragrafı ve aslına bakılırsa 1648 Westfalya Barışı’ndan bu yana uluslararası bir norma dönüşen ve BM Şartı’nın 2. Maddesi’nin 7. paragrafını oluşturan yabancı ülkelerin içişlerine karışmama prensiplerinin ABD müdahalesiyle çiğnenmiş olduğunu vurguluyor. Müdahalenin BM’nin normatif değerlerinin ‘köküne kibrit suyu döktüğünü’ söyleyen Akgün, bundan sonra BM’nin etkinliği ve inanırlığının azalacağını ve meşrûiyet sağlama zemininin ortadan kalkacağını kaydediyor.

Eski büyükelçilerden ve Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili İnal Batu da bu kaygıyı paylaşıyor. Savaş kararı ile BM sisteminin çok ağır bir darbe yediğini savunan Batu, ABD’nin BM silah denetçilerinin raporlarını hiçe sayarak, Güvenlik Konseyi’ndeki karar mekanizmasını dikkate almayarak savaş kararı vermesinin, dünyaya ‘orman kanunlarının’ egemen olmasının ötesinde bir anlam taşımadığını söylüyor. BM Anayasası’nda haklı veya haksız 5 üyeye veto hakkının verilmiş olduğunu ve geçmişte bu hakkı Sovyetler Birliği’nin yanısıra en fazla kullanmış olan ABD’nin bugün aynı hakkın kullanılma ihtimaline karşı Güvenlik Konseyi’ni devre dışında bırakmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Batu, yıllarca İsrail’i korumak için veto hakkını tüm dünyaya meydan okuyarak kullanmış olan ABD’nin ahlakî, siyasî ve hukukî gerekçesi olmayan bir savaşı başlatarak ağır bir sorumluluk aldığını söylüyor.

ABD’nin Güvenlik Konseyi’ni devreden çıkarmadan önce benimsediği ‘9 oy arama’ politikasının da başlı başına BM Anayasası’nı ihlal anlamına geldiğini söyleyen Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletler Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Ferit Hakan Baykal ise, Konsey’deki birkaç ülkenin veto haklarını kullanacaklarını bilmesine rağmen 15 üyeden 9’unun desteğini almayı meşrûiyet zemini olarak görmesinin de BM’in ABD nazarında bitmişliğinin göstergesi olduğunu vurguluyor.

Pax Americana’ya giden yol

ABD’nin BM’ye rağmen başlattığı son Irak harekatı, özü itibarıyla, 1991 yılında yarım bırakılan bir hesabın kapatılması anlamına gelmiyor aslında. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte, önce ‘yeni dünya düzeni’ni Fukuyama ve Huntington’ın makaleleri ile takdim eden sonra da tek hegemonik güç olarak ‘Pax Americana’yı kurmayı amaçlayan Washington’ın, başlangıç noktası olarak Irak’ı seçtiği görülüyor. Savaş kararı alınırken, tüm itirazlara ve tepkilere rağmen, BM hukukunun rahatlıkla göz ardı edilmesi de işaret ediyor ki ABD’nin kurmak istediği yeni düzende çok kutuplu bir dünyaya yer yok.

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışına hazırlıksız yakalanan, 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin ‘hızla’ çökeceğini tahmin edemeyen ABD’nin, hâlâ Soğuk Savaş’ı resmen bitiren bir barış anlaşması yapmaması da bu niyetinin bir göstergesi.

1989—2003 yılları arasında ortaya çıkan krizleri çözmek yerine dondurmayı tercih ederek zaman kazanan ABD, şimdi ‘Belli kuralları olan yeni bir düzene ihtiyacım yok. Ne istersem onu yaparım’ anlayışı içinde. Uluslararası hukuk ve siyaset arasındaki irtibatı koparan bu politik zihniyet, ABD’nin kendi kurduğu sistemin meşrûiyet temellerini de sarsıyor aslında.

Prof. Ferit Hakan Baykal ABD’nin arayışlarının beklediği gibi sonuçlanamayabileceği kanaatinde. BM’nin zayıflaması ve aynı oranda etkisi olan yeni bir örgütün kurulamaması halinde bölgesel kurumların ön plana çıkacağını söyleyen Baykal, uluslararası sistemde kaotik bir ortamın oluşabileceğini ve bunun da Amerika’nın işine gelmeyeceğini kaydediyor.

Baykal’ın dikkat çektiği bu kaotik ortamdan güçlenerek çıkabilecek bir dizi ülke ve oluşum bulunuyor. Soğuk Savaş sonrasında yeni bir büyük kapışma ihtimaline karşı kurulmuş bölgesel ittifaklar BM’nin boşalttığı güç alanını doldurmaya aday durumdalar. Bir taraftan AB’ye derinlik kazandırmaya çalışırken bir yandan da Dolar’ın karşısına Euro’yu çıkarmış olan Almanya ve Kıta Avrupası’nın tek nükleer gücü olan Fransa’nın oluşturduğu zımnî ittifak bu oluşumların başında geliyor. Hem Asya hem de Avrupa üzerinde nüfûzunu derinleştirmeye ve Sovyet sisteminin çöküşünden kaynaklanan problemleri çözmeye çalışan Rusya, hızlı ekonomik kalkınma politikası ile denklem içinde kalmak ve mevcut varlığını daha da muhkem hale getirmek için uğraş veren Çin ve nihâyet Soğuk Savaş sonrasının geçiş döneminde askerî ve ekonomik hamleler yapmaya çalışan Türkiye, İsrail, İran ve Hindistan gibi bölgesel güçler bu listenin takip eden üyeleri. Bu bağlamda Irak’ın ölümcül bir hamle yaparak Kuveyt’i işgal etmesi de ortaya çıkacağı belli olan yeni dünyada stratejik bir avantaj kazanma hamlesi olarak algılanabilir. Bu arada dış politikasını ABD’ye endeksleyen, ancak bunu yaparken AB sürecinden kopmamaya gayret gösteren İngiltere de yeni dünyada yerini hazırlamış durumda.

Böylesi bir kaos ortamından AB’nin muzaffer olarak çıkabileceği ihtimaline uzmanlar sıcak bakmıyorlar. Irak operasyonu ile alakalı ABD kararına İngiltere’nin yanısıra AB’ye yeni üye olacak ülkelerin destek vermesine karşılık Almanya ve Fransa’nın ‘reddiyeci’ blokun başını çekmesinin manidar olduğunu söyleyen Prof. Ali L. Karaosmanoğlu, AB içindeki bu önemli çatlağın onun da kaderinin BM gibi olacağını gösterdiği kanaatinde. AB’nin ekonomik olarak varlığını devam ettireceğini söyleyen Karaosmanoğlu, ancak siyasi ve askeri birliğin uzun bir müddet rafa kaldırılması gerekeceğini düşünüyor. Irak operasyonunun başarıyla sonuçlanması ve ortaya demokratik bir Irak’ın çıkması durumunda Almanya ve Fransa’nın birlik içindeki konumlarının da zedeleneceğini söyleyen Karaosmanoğlu, bu durumda AB’nin savunduğu temel değer ve prensiplerin sorgulanır hale geleceğini kaydediyor.

Temel strateji: Preemptive strike

ABD’nin Irak’tan başlayarak adım adım gerçekleştirmeye çalıştığı politikanın temel parametreleri Başkan Bush’un 20 Eylül 2002 tarihinde açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi raporunda sıralanmıştı. En yalın biçimiyle ABD’nin kurallarını sadece kendisinin koyduğu bir dünya özleminde olduğunu ifade eden bu belge, Soğuk Savaş dönemini simgeleyen Truman Doktrini’ni tamamen rafa kaldırmış görünüyor. Belgeye göre, ABD’nin güvenlik ve dış politika stratejisi bundan böyle ‘caydırma’ ve ‘tecrit’ politikası üzerine bina edilmeyecek. Potansiyel tehdit oluşturan her oluşum ya da ülkenin, ‘önleyici müdahale / preemptive strike’ kavramından yola çıkılarak hedef haline getirileceği bu yeni yaklaşım, BM hukukunu temelden sarsıyor.

Prof. Ali L. Karaosmanoğlu, ‘önleyici müdahale’ kavramının BM’nin meşrû müdafaa ile ilgili 51. maddesine özü itibarıyla ters olduğunu, bu maddeye göre meşrû müdafaa ancak tecavüze veya saldırıya uğrayan ülkenin sınırının saldıran ülkenin güçleri tarafından geçilmiş olması şartına bağlanıyor. Prof. Karaosmanoğlu, ABD’nin bugünkü uluslararası ilişkiler konumunda sınırların anlamını yitirdiği gerekçesiyle bu şarta getirdiği eleştirinin anlaşılabilir olduğunun, fakat bu eleştiriyi cevaplandıracak bir düzenlemenin henüz ortaya çıkmadığının altını çiziyor.

BM’nin hukuka uygunluk prensiplerinde ‘gri alanların’ bulunduğunu söyleyen Karaosmanoğlu, Soğuk Savaş sonrasında başta halkların kendi kaderlerini tayin etme (self determination) ilkesi olmak üzere pekçok BM ilkesinin yerleşmiş BM yorumunun dışında yorumlar edindiğini, kuvvet kullanımıyla ilgili ilkelerin ABD tarafından özellikle Latin Amerika’da defaatle delindiğini vurguluyor. Karaosmanoğlu’na göre Kosova’da Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın başlayan NATO müdahalesi, Türkiye’nin hayatî güvenlik çıkarlarını gerekçe göstererek Kuzey Irak’a girip çıkması ve hatta Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarmaya kalkışmasını casus belli (savaş nedeni) addettiğini açıklaması BM ilkelerinde oluşan gri alanlara örnek gösterilebilir. Bütün bu örneklerin zaman içinde bir ülkenin veya ülkeler topluluğunun hayatî güvenlik menfaatleri sözkonusu olduğu zaman kuvvet kullanmayı sınırlayan BM anlaşmasının hükümlerinin değişik şekilde yorumlanabileceği kanaatini doğurduğunu söyleyen Karaosmanoğlu, ABD’nin bu gri alanları kullanarak 1441 nolu kararın kendisine müdahale hakkı tanıdığını iddia etmekte olduğunu kaydediyor.

Prof. Ferit Hakan Baykal’a göre 1441 herhangi bir şekilde ABD’ye tek başına müdahale hakkı tanımıyor. Öncelikle ortada bir meşrû müdafaa pozisyonunun bulunmadığını vurgulayan Baykal, meşrû müdafaanın bir ülkenin siyasî bağımsızlık ve egemenliğinin tehlikede olması durumuna has olduğunu söylüyor. ABD’nin daha operasyonu başlatmadan önce BM Anlaşması’nın 51. maddesini ihlal ettiğini söyleyen Baykal ‘süre vermenin’ açıkça kuvvetle tehdit etmek olduğunu ve BM Anlaşması’nın bunu kaldıramayacağını savunuyor.

BM prensiplerinin Soğuk Savaş döneminde ihlal edilmesi ile mevcut ortamda ihlal edilmesi arasında kritik farkların olduğunu söyleyen Mensur Akgün’e göre ise dünyayı bekleyen şey kaba kuvvet sahibi olanların kuralları koyduğu bir ortam. Soğuk Savaş döneminde iki blok arasında bir çatışmanın yaşanacağı olasılığının bazı prensiplerin ihlalini anlaşılabilir kıldığını söyleyen Akgün, Bosna’da, Çeçenistan’da, Kosova’da ve Filistin meselesinde yaşanan norm ihlallerinin büyük devletler tarafından yapılmadığını, aksine bu devletlerin referanslarını bu normlardan aldıklarını, ancak mevcut durumda bizzat da bu normları ortaya atan bir devletin bu normları açıkça ihlal etmekte olduğunu vurguluyor.

Herkes kendi kuralını koymak isterse

Yeni Amerikan stratejisi savaşı meşrû kılacak somut kanıtlar yerine, gelecekte ortaya çıkması muhtemel tehditleri esas aldığından ve bu tehditlerin varlığını tesbit hakkını sadece kendisine tanıdığından BM’nin katılımcılığı esas alan sisteminin temelini çökertiyor. Bush’un açıkladığı strateji ile bir ülke, ‘silahlı saldırıya karşı kendini savunmak için tek yanlı olarak güce başvurmayı sınırlayan’ BM Sözleşmesi’nin verdiği iznin çok ötesine geçmiş oluyor.

Yrd. Doç. Dr. Mensur Akgün, ABD’nin başkalarının desteğine ihtiyaç duymaksızın dünyanın çeşitli bölgelerinde müdahale edebilme yeteneği kazanmasının tehlikelerine değiniyor ve hâlihazırda askeri altyapısı olan bu müdahalelerin yakın bir zamanda füze kalkanı projesinin hayata geçmesiyle ABD’nin nükleer dokunulmazlık kazanmasından sonra daha da kolaylaşacağını vurguluyor. Yeni ABD stratejisinin evrensel kabul görmesi ve başka büyük ülkeler tarafından da uygulamaya konulması ihtimali ise asıl tehlikeyi oluşturuyor.

Büyük ülkelerin Irak operasyonunda kullanılan gerekçelerin paralelinde gerekçelerle müdahaleye kalkışabileceği mevcut çatışma alanları, dünyayı kan gölüne çevirmeye yetecek bir potansiyele sahip. İlk akla gelen muhtemel çatışma alanlarıyla ilgili bir liste Rusya’nın Pankisi Vadisi’ni bahane ederek Gürcistan’a, Çin’in bağımsızlık iddialarına karşı Tayvan’a, Hindistan’ın Keşmir’deki ayrılık yanlısı gruplara destek verdiğini bahane ederek Pakistan’a, İsrail’in İran’ın geliştirdiği uzun menzilli Şahap füzelerinin kendisi için tehdit oluşturduğunu gerekçe göstererek bu ülkeye savaş açması gibi ihtimalleri içeriyor.

ABD dışında hiç değilse bir ülkenin daha ‘kendi tehdit algılayışlarına dayalı müdahale hakkını’ heyecanla uygulayacağı biliniyor. 1967 yılında Mısır’ın kendisine savaş açmaya hazırlandığını iddia ederek Ortadoğu’nun haritasını değiştiren bir savaşı başlatan İsrail, 1981 yılında da Irak’a ait Osirak (Temmuz) nükleer reaktörünü bir tehdit unsuru olarak görmüş ve F—16’larla santralı yerle bir etmişti. Geleneksel olarak 1981 müdahalesini BM Sözleşmesi’nin ‘kendini savunma hakkı’ tanıyan 51. maddesine dayandıran İsrail, 1967 Savaşı ile günümüz Filistin Sorunu’nun ortaya çıkmasına, 1981 müdahalesiyle de Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları edinme arzusunun şahlanmasına yol açmıştı.

ABD bir müddettir BM’yi dışlıyordu

Doğrusu, ABD’nin Irak konusunda devre dışı bıraktığı BM’yi ilk defa dışlamış değil. ABD, kuruluş aşamasında savaştan çıkan ülkelerin BM’nin bütçesinin karşılanmasına yeterli katkı yapamayacakları gerekçesiyle örgüt bütçesinin aslan payını üzerine almıştı. Bu aynı zamanda BM’nin kararları üzerindeki etkinin de aslan payı demekti. 1970’li yıllara kadar BM’yi aktif olarak kendi stratejik emelleri çerçevesinde kullanan ABD, bu yıllardan başlayarak BM’nin kendi ekonomisine getirdiği yükü eleştirmeye, BM’nin sağlık, eğitim ve yardım kuruluşlarının savurganlığından bahsetmeye başladı.

1990’lardan itibaren BM dünya çapında artan çevre ve insan haklarına karşı hassasiyetin dile getirildiği bir platforma dönüştü. Bu tür çabalar kendi sanayisini etkileyeceği durumlarda ABD, BM kararlarına karşı direnmekten geri durmadı. BM’nin çevre kirliliğini azaltmayı amaçlayan protokolünü tanımadığı gibi, ırkçılığa karşı yapılan bir başka dünya çapındaki toplantıyı da İsrail’in zarar görebileceği gerekçesiyle sabote etti. Kendi ağırlığının dikkate alınmadığını görünce de BM’yi bütçesiz bırakmakla tehdit etti.

ABD’nin kendi politikalarını dünyaya dayatma gayreti BM dışındaki uluslararası oluşumlarda gösterdiği ‘hırçınlıkla’ da göze çarpıyordu. Uluslararası silahsızlanma gayretlerinin önemli bir adımı olan Anti—Balistik Füze anlaşmasından çekildiğini açıklayan Bush yönetimi bu ‘şok’ kararın üzerinden çok geçmeden daha önce kendi dizayn ettiği uluslararası savaş suçları mahkemesiyle alakalı anlaşmayı da tanımayacaklarını açıkladı.

Reform arayışındaki örgüt

Bir süredir, reform arayışları içindeki örgütün barış yapıcı ve barış koruyucu görevlerini tam olarak yerine getiremediği eleştirisi yapılıyor. Halbuki bu eleştiriler yeni değil. 1990’lı yıllardan sonra Kamboçya, Mozambik, Angola ve Namibya gibi ülkelerde fiilî ya da potansiyel iç savaşların sona erip barış ortamının tesisinde hayatî bir rol oynamakla birlikte yine aynı dönemde milyonu aşkın insanın hayatına mal olan Ruanda ve Yugoslavya soykırımlarına karşı harekete geçemeyen, 1980’lerin sonundan itibaren iç savaşın pençesine düşen Afganistan’da, çatışmanın taraflarını müzakere masasına getirmek için samimi bir gayret sarf edemeyen ve 1967’den bu yana İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki politikalarına sesini çıkaramayan BM’nin işlevselliği uzun bir müddettir tartışılıyordu.

BM’nin son dönemlerde gördüğü en aktif ve dirayetli sekreterlerden biri olan Kofi Annan 23 Eylül 2002 tarihinde açıkladığı ‘BM’nin Güçlendirilmesi’ isimli bir raporla gerekli reformları açıklamış, örgüt içinde yapılması gereken bütçe ve bürokrasiyi küçültme girişimlerinin yanısıra BM kararlarında Genel Kurul’un daha etkin kılınması ve Güvenlik Konseyi’nin karar almasını zorlaştıran şartların ortadan kaldırılmasını öngörmüştü.

Genel Kurul’a konseyin karar almasını kolaylaştıracak tedbirlerle alakalı verilen karar taslakları arasında daimi ve geçici üye sayısının artırılmasından, üyeliğin dönüşümlü kullanımına ya da paylaşımına, veto yetkisinin kısıtlanmasına ve Konsey’in işleyiş yöntemlerinin iyileştirilmesine kadar çeşitli öneriler yer almaktaydı.

Söz konusu önerilerden biri, veto yetkisi olmayan beş yeni daimi üye (gelişmekte olan üç ülke ile sanayileşmiş iki ülke) ve dört geçici üye ilâvesiyle üye sayısının 15’ten 24’e yükseltilmesini öngörmekte, bir başka öneriye göre Japonya ve Almanya ile birlikte üç yeni gelişmekte olan ülkenin daimi üyeliğe getirilmesi teklif ediliyordu. Bugüne kadar başarılı bir sonuç alınamayan bu çabalar, BM’nin Irak operasyonu ile yediği darbe sonrasında tarihe mi karışacak? Yoksa BM ayakta kalmak için bu reformları kısa zamanda devreye sokacak enerji ve kararlılığı gösterebilecek mi?

Yeniden işlerlik kazanabilir mi?

Irak operasyonu sonrasında BM’nin oynayabileceği rolü tartışan uzmanlar, bu rolün ya BM’yi tamamen dışlayan ve yerine yeni uluslararası örgütlemelerin ikâme edileceği bir yok oluş ya da Irak yönetiminin BM’ye devredileceği ve BM’nin ABD hegemonyasını kontrol altına alacak şekilde reform edileceği bir yeniden diriliş rolü olacağı kanaatindeler. Birinci ihtimalin daha ağır bastığı kanaatinde olan Prof. Ferit Hakan Baykal, BM’nin İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri tarafından kurulmuş bir örgüt olduğunu ve dolaylı yoldan bir üçüncü dünya savaşı olan Irak operasyonu sonrasında galip devletlerin yeni bir örgütün çatısını kurma ihtimallerinin büyük olduğunu söylüyor. Baykal’a göre, BM’nin varlığını sürdürmesi ve ayakta kalması, Güvenlik Konseyi veya Genel Kurul’da alınacak bir kararla ‘ABD’nin Irak Operasyonu’nun uluslararası hukuka aykırı olduğunun ilan edilmesine bağlı.

Bütün dünya ülkelerinin şu veya bu şekilde ihtiyaç duydukları BM’nin ortadan kalkmayacağına inanan Prof. Ali L. Karaosmanoğlu’na göre ise Irak operasyonu BM’de yıllardır yapılması gereken yapısal, işlevsel ve prensip değişikliklerinin yapılmasını hızlandırabilecek. Operasyon sonrasında yeni bir Irak şekillenirken bu ülkeye konuşlandırılacak olan barış gücünün BM çatısı altında oluşturulmasının bu yolda atılacak ilk adım olduğunu söyleyen Karaosmanoğlu, temel prensiplerle ilgili önemli değişikliklerin ancak zamanla gerçekleşeceğine inanıyor.

Zaman Gazetesi’nde dış politika yazıları kaleme alan Fikret Ertan da ABD’nin BM sistemine vurduğu darbenin çoktandır reforma ihtiyaç duyan örgütün yeniden şekillenmesini gündeme getirebileceğini ve bu yeniden şekillenmenin ‘şerden çıkan hayırlı bir sonuç’ verebileceğini düşünüyor. BM’nin 58 yıl önce kurulan Güvenlik Konseyi ve daimi üyeler sisteminin mevcut dünya şartlarına uymadığını söyleyen Ertan, BM’de dışlanan İslam ülkelerinin bu değişimi iyi değerlendirerek daimi üyelik sisteminin tamamen kaldırılmasını, bu başarılamazsa hiç değilse bir Müslüman ülkenin daimi üyeler arasında yer almasını sağlayabileceklerini iddia ediyor. Ertan’a göre, ABD’nin Irak’ı ele geçirip üs haline getirmesinden sonra stratejik önemi azalacak olan Türkiye için böylesi bir üyelik kaçırılmaması gereken bir fırsat.

Güvenlik Konseyi’nin yapısal bir değişikliğe uğraması gerektiği fikrini destekleyen Prof. Ferit Hakan Baykal, özellikle beş daimi üyenin II. Dünya Savaşı’nın galipleri olduğunun ancak bugün şartların değiştiğinin altını çiziyor. Rusya ve İngiltere’nin eski güçlerini kaybetmelerine karşılık Almanya ve Japonya’nın güçlendiklerini ve özellikle ABD’den sonra BM’ye katkı payı en yüksek ülke olan Japonya’nın daimi üyelik konusunda istekli olduğunu hatırlatan Baykal, yine de ABD’nin reforme edilmiş bir BM’dense yeni bir örgüt planlayabileceğini, hatta dünya hükümeti kurulması yoluna gidebileceğini söylüyor.

Her durumda BM’nin bir ihtiyaç olduğunu söyleyen uzmanların görüşlerini, makalemize serlevha yaptığımız Kofi Annan’ın konuşmasının takip eden sözleri destekler mahiyette: “Yapılan şey geriye çevrilemeyeceği gibi gelecekte neler olacağını da bilemeyiz. Ancak bildiğimiz, dün olduğu gibi yarın da Irak’ta ve çevresinde gerek insanî yardımlara gerekse problemleri çözümleyecek diplomasiye kalıcı bir ihtiyaç olacaktır. Bu görevlerin her ikisinde de BM her zaman olduğu gibi kendi rolünü oynamaya hazır olacaktır.”

Blix: Amerika, BM hukukunu tanımadı

     BM’nin, "artık işlevi kalmamış görünen" Irak ile ilgili Silah Denetim Komisyonu’nun (UNMOVIC) Başkanı Hans Blix, "İlla ki savaş isteyen ABD, kapıyı suratımıza çarptı" dedi.
     Blix, Avusturya dergisi "News"e BM’nin New York’taki karargâhında verdiği demeçte, "ABD, Irak’taki çalışmalarımızdan hiçbir zaman hoşnut olmadı. Süremiz yeterli değildi. 3.5 ay olmuştu. Bu yeterli değildi. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına başvurma ihtimali pek yoktu" diye konuştu. ABD’nin "BM hukukunu tanımaz siyasetinden" dolayı hayal kırıklığına uğradığını belirten Blix, 8 Kasım 2002 tarihli 1441 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının ABD’nin giriştiği savaş için asla meşru zemin oluşturmadığını kaydetti. (
Milliyet, 27 mart 2003)

BM silah denetçilerinin başkanı Hans Blix:
Irak'ın yasak silah kullandığına dair kanıt yok

BM silah denetçilerinin başkanı Hans Blix, Irak'ın yasaklanan silahları kullandığını gösteren kanıt olmadığını söyledi. Blix, bugün gazetecilere yaptığı açıklamada, ''Şimdiye kadar Irak'ın yasaklanan silahları kullandığını ne müttefiklerden işittik ne de tespit ettik'' dedi. Blix, Kuveyt'in, Irak'ın yasaklanan Scud füzeleri kullandığı şikayetinde bulunduğunu, ancak daha sonra bu füzelerin El Fetih füzeleri olduğunun belirlendiğini söyledi.Hans Blix, koalisyon güçlerinin, ''hiçbir Scud füzesi görmediklerini'' söylediklerini belirtti.
KAYNAK: Anadolu Ajansı (Net Haber, 27 mart 2003)

Kuşatma altında tutulan Basra'da su ve elektrik yok. Gıda sıkıntısı yaşanıyor. İlaç eksikliği nedeniyle 100 bin çocuk tehdit altında. Basra'da tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanabilir.

(26 mart 2003 tarihli Yeni Şafak'tan)

ABD ve İngiliz kuvvetlerinin saldırılarının yoğunlaştığı Basra'da su ve elektrik sıkıntısı yaşanıyor. ABD ve İngiliz birlikleri, Basra kentini kuşatma altında tutuyor. Kent havadan da bombalanıyor. Bu şartlar altında Irak'ın en büyük ikinci kentine iki günden fazla bir süredir elektrik ve su verilemiyor. 2 milyon kişiye su sağlayan istasyon ABD ve İngiliz askerlerinin kontrolünde. Kızılhaç yetkilileri de bu bölgede insanlık dramı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Basra, işgal güçlerinin yoğun kara ve hava saldırısına maruz kalıyor.

İnsanlık dramı uyarısı

Kentte, halk hem bombardımanlardan korunmaya çalışıyor, hem de kıt kaynaklarla yaşam mücadelesi veriyor. Kızılhaç yetkilileri de bu bölgede insanlık dramı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Su istasyonuna enerji sağlayan elektrik hattı tahrip olmuş durumda. Kızılhaç, 2 milyon kişiye su sağlayan istasyonun koalisyon güçlerinin kontrolünde olduğunu duyurdu. Bu istasyona ulaşamayan Kızılhaç yetkilileri tedbir olarak çevre nehirlerdeki suyu temizleyerek halka dağıtıyor.

100 bin çocuk tehdit altında

BM Çocuk Fonu UNICEF, Basra'da 5 yaşın altındaki 100 bin çocuğun salgın hastalık tehdidi altında bulunduğunu duyurdu. UNICEF, Ürdün'ün başkenti Amman'dan yaptığı yazılı açıklamada, "UNICEF, Basra'daki içme suyu ve elektrik kesintisinin uzamasından dolayı kaygılı" ifadesini kullandı. Açıklamada, Basra'daki su kesintisinin üçüncü gününe girdiği belirtilirken, salgın hastalıkların yayılmasının 5 yaşın altındaki çocukları tehdit ettiğine dikkat çekildi. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sözcülerinden Fadile Şeyb, örgütün, içme suyu kesintisinin sağlık koşullarına etkisi konusunda endişeli olduğunu belirtti.

 Basra'da yaşananlar ödüllü İngiliz gazeteci John Pilger'i isyan ettirdi. '6 utanç günü' başlıklı bir yazı yazan Pilger, 'Utanç artık bizim imzamız. 60 yıl önceki gibi açgözlü işgalciler olduk' dedi

Bugün, İngiliz ordusu için bir utanç günü, çünkü 600 bin nüfuslu Irak şehri Basra'yı 'askeri hedef' ilan etti. Bu sözleri, İngiltere için konuştuğunu savunan medya kurumlarında okumayacaksınız. Ama hepsi doğru. Basra'yla birlikte ve Bush ve Blair'in zoruyla utanç artık bizim imzamız oldu. Su ve enerji kaynaklarını imha ettikten, yiyecek geçişini engelledikten ve buradaki insani direnişi kırmada başarısız olduktan sonra, nüfusunun yüzde 40'ından fazlası çocuklardan oluşan bir kenti kuşatma altına almaya hazırlanıyorlar.

İngiliz tarihi için ne kadar aşağılayıcı bir an. Tasavvur edilemez bir rehafa sahip ABD, bir süper güç olarak dünyanın en güçlü silahlarıyla yokluklar içerisinde bir ülkeye saldırıyor ve bu gücün koalisyon ortağı dünyanın en profesyonel ordularından birine sahip olan İngiltere. Kendi propagandasına inanan askeri güç, Irak direnişi karşısında afalladı. Basra'yı savunan militan güçlerini, bu güce ait savaşçıların birbirlerini öldürdüğü şeklindeki korkunç hikayelerle küçümsemeye çalıştılar. Gerçekte ise, Iraklılar, bir diktatörü değil ama yurtlarını savunmak için aslanlar gibi savaşıyorlar.

Dün Blair, son beş sene içerisinde 400 bin Iraklı çocuğun yetersiz beslenme ve ilgili nedenlerden öldüğünü açıkladı. Iraklılar'a, 'Devasa bir insani yardım ve temiz su sizi Kuveyt'te bekliyor, yeter ki Irak rejimi bu yardımın güvenli bir şekilde geçmesine izin versin' dedi.

'Ölenler çocuktu'

Ve şimdi Blair'in askerleri Basra'yı 'yumuşatmak' için yüksek teknoloji ürünü füzelerini ateşliyorlar. Şehrin caddelerinde dolaştım, bir ABD füzesiyle darmadağan olmuş bir yoldan geçtim. Ölenler çocuktu, bu normal tabii, çünkü çocuklar her yerde. Yüzüme bir mendil tuttum ve bir okul bahçesinde bir öğretmen ve yüzlerce yetersiz beslenmiş çocukla ayakta durdum.

Bir kez daha, İngiliz halkından savaşın gerçekleri saklanıyor. Televizyon ekranlarında hastanelerde bandajlar içindeki çocukların görüntüleri yer alıyor, Tornado'nun attığı misket bombalarının sonuçlarını göremiyorsunuz. 'Görünmeyen' sahneler gerçeğin ta kendisi. Iraklı anne-babalar sakat kalmış çocuklarına bakmak zorunda kalıyorlar, öyleyse bu çocukların uğruna katledildiği bizler, neden onların gördüklerini görmeyelim.

Birliklerimizi desteklemenin tek bir yolu var, hemen geri çağırmak. Blair'in, 'bizim basit vatanseverliğimiz' derken ne demek istediğini bir kez daha düşünün. Bu, Tolstoy'un yazdığı cinsten bir vatanseverlik: 'Hükmedenlerin tutkularını ve göz diktikleri arzularını gerçekleştirmeleri için bir yoldur; ve hükmedilenlerin insan gururundan, mantıktan ve bilinçten el çekmesinden başka bir şey değildir.'
(Akşam, 28 mart 2003)

Pazarda cehennem

Amerikalılar'ın sık sık tekrarladıkları "siviller hedef alınmayacak" açıklamalarının aksine Bağdat'ta siviller ölüyor. Yoksul bir mahallede kurulan semt pazarına düşen bomba ortalığı cehenneme çevirdi 15 ölü

Irak'ın başkenti Bağdat'ta bir pazar yerine düşen ve 15 kişinin ölümüne, onlarca kişinin yaralanmasına neden olan bomba; güne damgasını vurdu. Günlerden beri ağır bombardıman altında bulunan Bağdat'ta sivillerin en yoğun olduğu bir kenar mahalle pazarına düşen bomba, ABD'nin "sivillere zarar gelmeyecek" yönündeki açıklamalarının geçersiz olduğunu kanıtladı.

HAMİLE BİR KADIN DA VARDI
Geçtiğimiz perşembe gününden bu yana ağır bombardıman altında tutulan Bağdat'ta bir kerede en büyük kayıp dün öğle saatlerinde (TSİ 11.35'te) verildi. Amerikan ordusu tarafından atılan füzeler Şaab bölgesindeki apartman bloklarına isabet ederken ağır hasara uğrayan apartmanlar ile dükkanların bulunduğu caddede geniş bir çukur açıldı. Onlarca arabanın kül olduğu pazar yerinden 15 ceset çıkarıldı; 30'dan fazla kişi de yaralandı. Ölenler arasında bir hamile kadın olduğu da gelen haberler arasında.

Olay yerinde toplanan binlerce Iraklı, ABD ve İngiltere'ye lanet yağdırarak, Saddam Hüseyin'e destek verdi. Irak Enformasyon Bakanlığı yetkilileri, Bağdat'ta görev yapan basın mensuplarının gün içerisinde bölgeye götürüleceğini; yaşananları görüntülemelerine izin verileceğini açıkladı.

Bağdat önceki akşam da en şiddetli saldırılardan birine sahne oldu. Sabaha karşı başlayan bombardımanda 40 Tomahawk füzesi kullanıldı. Patlamalardan kentin en ünlü oteli Reşad, Enformasyon Bakanlığı binası ve Irak televizyonu da nasibini aldı. Otelin bahçe duvarı isabet eden füze ile yıkıldı. Devlet televizyonu ise saat 05.00'te yayınını kesmek zorunda kaldı.

TV YAYINLARI KESİLDİ
Saldırıda isabet alan binalarda 4 saat sonra yayın tekrar başlatılabildi. Ancak öğlen saatlerinde başlayan bombardımanın ardından Irak televizyonlarının yayını bir kez daha durdu. Yayın yapan tek istasyon olarak yerel bir kanal ayakta kaldı.

Uluslararası Af Örgütü ise televizyon binalarında sivillerin bulunduğunu belirterek bu binaların uluslararası insan hakları kurallarına göre vurulmaması gerektiğini belirtti. Bombardımanlarda 8 sivilin öldüğü, 60 kişinin yaralandığı bildirildi. Uluslararası Kızılhaç Komitesi Sözcüsü de "Resmi bilgilere göre, dünkü bombardımanlarında 8 sivil öldü, yedisi çocuk olmak üzere 60 kişi de yaralandı" dedi.

Ali ÖZLÜER (Sabah, 27 mart 2003)
www.simbad.sida.nu/