Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!
 Hürriyet                                                                                                            05.04.2003               e-posta 

Bekir COŞKUN
Bağdatlı küçük kız...

BUGÜN-yarın, ya da er-geç Bağdat düşer.

Çünkü insanlık; gücün-paranın ve silahın karşısında yenildi. Yeryüzünün her yanında yüz milyonlarca iyi insan karşı durduysa da, savaşa engel olamadılar.

Elinde silah-para-güç olan azgınlık kazandı.

Asla durmadı.

Bugün-yarın Bağdat düşer.

*

Bağdat düşer düşmez ABD'li general, elindeki petrol bidonunu dışarda merdiven altına gizleyip, koca postalları ile hastanenin merdivenlerinden çıkarak çocuklar koğuşuna girmeli.

Orada iki eli bileğinden kopmuş bir kız çocuğu var.

Ona ne getirdiğini söylemeli.

Barış...

Demokrasi...

Özgürlük...

*

Kanal D, dürüst-korkusuz bir yayıncılık örneği vererek (Batı televizyonları yedikleri haltı kendi halklarından saklarken) geçen gece çocukların başına gelenleri tüm açıklığı ile yayınladı.

Dışarda annesini-babasını yitirmiş ağlaşan binlerce çocuk bir yana... Koğuşlar eli-ayağı kopmuş, gözü-yüzü yok olmuş, ağlayan-şaşkın çocuklarla dolu...

O kara gözlü kız onların arasında...

İki eli bileğinden artık yok...

Ben biliyorum; şimdi o şaşkın kara gözleri ile ellerini arıyordur...

*

ABD'li general ona demokrasi mi götürdü, barış mı, özgürlük mü, bilemem...

Ona ‘‘Bak sana ne getirdim...’’ diyip ne uzatırsa uzatsın, küçük kızın elleri yok, artık tutamaz...

Ne demokrasi, ne barış, ne özgürlük...

Hatta ne şeker, ne dondurma, ne oyuncak bebek...

General sonra, merdiven altına gizlediği bidonunu alıp petrol kuyularına koşabilir...

Arkasında; eli-kolu-ayağı-gözü-yüzü-annesi-babası olmayan yüzlerce çocuğu, aralarında artık elleri olmayan o kara gözlü küçük kızı bırakarak...

*

İşte iyi insanlar tüm bunları durdurmak istediler.

Başaramadılar...

Bağdat bugün-yarın düşer...

"Dördüncü Dünya Savaşı"nda biz hangi 'koalisyon'un içindeyiz?

 İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 5 nisan 2003

CIA eski Başkanı James Woosley; Amerika'nın "Dördüncü Dünya Savaşı" yürüttüğünü söyledi. Soğuk Savaş'ı "Üçüncü Dünya Savaşı" olarak tanımlayan Bill Clinton döneminin CIA Başkanı, "Döndüncü Dünya Savaşı'nın birinci ve ikinci dünya savaşlarından çok daha uzun süreceğini" belirtti ve Soğuk Savaş gibi kırk beş yıl sürmemesini umduğunu söyledi. Savaş sonrası "Irak'ın yeniden inşaası"nda rol üslenecek kişiler arasında adı geçen Woosley, California Üniversitesi öğrencilerine konuşurken, ABD'nin küresel savaşının aslında neleri amaçladığını özetledi ve Türkiye dahil bölge ülkelerinin hiçbir zaman görmek istemediği ancak Amerikan yönetimindeki savaş çetesi ve Yahudi lobisinin temsilcilerinin aylardır tekrarladıkları gerçekleri ortaya koydu. Woosley, Amerika'nın bu savaştaki düşmanlarını dini yönetimler, faşist yönetimler ve İslamcı örgütler olarak niteledi. Yani, Amerika'nın küresel işgaline direnenler, özgrülüklerini ve kaynaklarını savunanlar, İsrail için caydırıcı güç olanlar, ABD işgaline direnecek oranda silahlananlarla ABD karşıtı söyleme sahip İslami hareketler.

Bu köşeyi izleyenler, ABD-İngiliz-İsrail üçlüsü'nün yeni küresel sistem inşasına ve yağma savaşına ilişkin aktarılan detayları hatırlayacaklardır. Geçen yıl 13 Ocak'ta, yine bu köşede yazılan "Unocal, Afganistan ve Halilzad" başlıklı yazı da ABD tehdidi altında bulunan ülkeleri şöyle sıralamıştım: "Afganistan'da tezgahlanan oyunun bundan sonra nerelere uzanacağını dünyanın zengin enerji kaynaklarının haritasına bakarak görebiliriz. Irak öncelikli hedef: Petrol denizi. Türkiye, bu savaşta en fazla istismar edilen ülke olacak. İran, hedef: Zengin petrol ve doğal gaz yatakları ortada. Suriye, Lübnan, Hizbullah, Filistin'de Hamas ve İslami Cihad hedef. Zira hem İsrail'in güvenliğini tehdit ediyor hem de Batı sömürge savaşına karşı dik kafalılık yapıyor. Sudan hedef: Zengin enerji kaynakları toprak altında bekliyor. Somali hedef: Orta Afrika'yı ve Nijerya gibi ülkelerdeki enerji kaynaklarını kontrol edecek askeri üs olarak. Malezya hedef: Zengin enerji kaynakları iştah kabartıyor. Endonezya hedef: Açe ve Borneo adası petrol ve doğal gaz denizi." Bir yıl sonra gelinen nokta ortada. O zaman Afganistan'a saldırının üzerinden bir kaç ay geçmişti. Şimdi Irak'a saldırıyı izliyoruz. Yarın yukarıda sayılan bir çok ülke aynı kaderi paylaşacak.

İran, Suriye ve bölgesel savaş

ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Dışişleri Bakanı Colin Powell, ikinci kez İran ve Suriye'yi hedef gösterdi. Daha Irak'ın işgali bitmeden, bu ülkenin petrolünü pazarlamaya başlamadan Türkiye'nin iki komşusu daha hedef ilan edildi. Kamuoyu hazırlanıyor. Powell ABD'deki Yahudi kuruluşu IPAC'te yaptığı konuşmada İran ve Suriye'yi tehdit ederken çılgınca alkışlandı. Yine Woolsey, "Irak'ta başarılı bir rejim değişikliğinden sonra Suriye ile ilgilenmeliyiz" demişti. Küresel "işgal çetesi"nin Richard Perle de, Irak'tan sonra "İran, Suriye, Lübnan, Filistin hattı"na ve Suudi Arabistan'a yöneleceklerini, ardından da Sudan, Libya, Yemen ve Somali'nin ABD'nin askeri gücüyle yüzleştirileceklerini söyledi. Irak, Suriye, Suudi Arabistan'ın yerine mini devletler kurulacağını, İran ve Türkiye'nin savaşın içine çekileceğini, bölgesel düzeyde istikrarsızlık oluşturularak Amerikan askeri varlığı meşrulaştırılacağını bizzat savaş lobisinin üyeleri söyledi.

Afganistan'a, Pakistan'a, Gürcistan'a, Basra Körfezi'ne yerleşen, Türkiye'de bulunan Amerikan askeri gücü, Irak'a da yerleşince İran'ı tamamen kuşatmış olacak. İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Doğu Akdeniz ve Türkiye'de bulunan ABD askeri varlığı Suriye'yi Irak'a da yerleşince Suriye'yi kuşatma altına almış olacak. Irak 'a yerleşecek Amerikan askeri gücünün, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Güney Asya'ya yönelik saldırıları bu topraklardan yürüteceği, ABD'nin Dicle ve Fırat havzasını ikinci İsrail olarak gördüğü, bölgede İsrail için tehdit oluşturabilecek hiçbir caydırıcı gücün yaşatılmayacağı, Amerika-İngiliz safında yer alarak İslam dünyasına yönelik köleleştirme harekatına destek veren ülke görünümündeki Türkiye'nin yarın aynı güçler için tehdit olarak görüleceği ortada.

"Yağma çetesi" planlarını şimdi Irak'ta uyguluyor. Ancak daha planlarının ilk aşamasında müthiş bir yalnızlığa düştüler. Artık küresel güvenlik ve adalet için en büyük tehdit olarak görülüyorlar. Irak halkının direnişi ise işgalden sonra da sürecek. Direniş sadece Irak'ta değil bütün Ortadoğu'da ve İslam coğrafyasında harekete geçecek. Bundan sonra düzenli orduların değil, halkın ve direniş güçlerinin özgürlük savaşlarını göreceğiz.

Seçimimizi yapalım: Hangi cephedeyiz

Türkiye bu aşamada bir karar vermeli: Afganistan'la başlayan, Irak'ta süren, bütün Ortadoğu'ya ve İslam coğrafyasına yayılacak olan Amerikan-İngiliz imparatorluk savaşında, sömürgecilerle birlikte mi hareket edecek yoksa bu ülkenin tarihine ve geleceğine mi sahip çıkacak. Bu karar şimdi verilmezse sonra verilemeyecek. Zira süreç Türkiye'yi de tehdit eder hale geldi. İran ve Suriye'ye yönelik tazyik başladığında Türkiye'nin bağımsız hareket yeteneğini kaybettiğini göreceğiz. Türkiye, kendisini adım adım uçuruma sürükleyen "ABD-İsrail-Türkiye-Ürdün ekseni"nin güdümünden kurtulmak zorunda. Bugün bu eksenin biçtiği rolü oynuyoruz. Ama bu eksen Türkiye'nin geleceğini yok edecek.

Hangi "koalisyon" içindeyiz? Fas'tan Endonezya'ya uzanan, yeryüzünün orta kuşağını oluşturan, küresel imparatorluk hevesindeki Amerika'nın mutlaka denetim altına alıp yağmalamak zorunda olduğunu hissettiği İslam coğrafyasına yönelik emperyal saldırganların tetikçiliğini mi yapacağız yoksa tarihimizle, kültürümüzle, insanlarımızla barışık mı yaşayacağız. Birinci yolu seçenlerin gelecek kuşaklar için hain ilan edilecekleri bir gerçek. Yine birinci yolu seçenler, geçmişten hiç ders almayanlar, daha dün bizi bu topraklardan sürenlerle aynı cepheyi paylaşanlar aslında kendi halklarına cephe almış olacaklar.

Seçimimizi yapalım: Dördüncü Dünya Savaşı'nda işgalcilerin safında mıyız?

ikaragul@yenisafak.com

Ne demek koalisyon içindeyiz? Biz Irak'a ne zaman savaş ilan ettik?  İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 3 nisan 2003

Önce Türkiye'den her istediklerini alacaklarını düşündüler. Bu olmayınca tehdit etmeye, dışlamaya başladılar. Türkiye için Kuzey Irak kozunu öne sürerek güvenlik şantajını kullandılar, ekonomik kriz senaryoları geliştirdiler hatta ülkenin parçalanacağına dair korkular ürettiler. Türkiye'yi Kuzey Irak'a girmemesi için açıkça uyardılar. Bölgede Türkiye aleyhine gösteriler organize ettiler, Türk bayrağını yaktırdılar. Elli yıllık stratejik ittifakın bittiğini söylediler, paranoya pazarladılar. Ankara'nın Musul ve Kerkük hayalleri kurmamasını, aksi takdirde karşısında Amerikan askeri gücünü bulacağını her fırsatta dile getirdiler.

Yetki Tezkeresi'nin reddedilmesi, Amerika ve İngiltere'nin aslında Türkiye'ye ne tür bir rol biçtiğini apaçık ortaya çıkarmıştı. Bu rol; elli yıldır Türkiye'ye biçtikleri roldü: Taşeronluk. Dünya değişti, ABD'nin küresel tekeli kırıldı, yeni güç dengeleri ortaya çıkmaya başladı. Amerika tarihinde ilk kez dehşetli bir yalnızlığa ve güvensizliğe sürüklendi. Hemen her ülke yeni duruma göre pozisyonunu belirlemeye, geleceğe yönelik vizyon geliştirmeye çalışırken Türkiye, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, kontrol altında tutulmalı, bağımsız politikalar geliştirmesi önlenmeli ve ABD-İngiliz-İsrail çıkarlarını önceleyen her cepheye sürülmeliydi. Türkiye'nin burnunu sürteceklerdi, diz çöktüreceklerdi. Maalesef başardılar. "Zihni kuşatılmışlıktan kurtulamayanlar" felaket senaryolarına teslim oldular ve ABD'den gelen "her talebe evet deme" noktasına geldiler.

ABD'nin burnu sürtüldü, sadece biz anlayamadık

Aslında burnu sürtülen, diz çöktürülen Amerika olmuştu. Ancak Ankara bunu anlayamadı. Irak'ın bir kaç gün içinde işgal edilemeyeceği anlaşıldı. Kuzey cephesinin açılmamasının pahalıya mal olduğu görüldü. Irak halkı, etnik ve mezhep kökenli oyunları bozdu. Dünyaya bunun bir işgal ve sömürge harekatı olduğunu haykırdı, topyekün direnişe geçti. İşgalciler direnişi kıramayınca sivillere yönelik katliamlara başvurdular. Binlerce bomba ve füzenin yol açtığı katliamların yanı sıra bombardımandan kaçan halkı ateş altına aldılar. Katliam görüntüleri, aynı tabuta konulan anne ve çocuklarının parçalanmış cesedi Türkiye'ye ve dünyaya ulaştı. Artık doğumevleri, mahalleler, pazar yerleri bombalanıyor, yüz bin kişilik esir kampı kuruluyor. Dünya bu vahşeti gördü.

Musul'dan İsrail'in Hayfa limanına petrol boru hattı döşenecek. Su boruları döşenecek. Bölgenin bütün zenginlikleri ABD-İngiltere-İsrail arasında paylaşılacak. Türkiye kullanıldığı ile kalacak. Bu ülke en az on yıl bugün atılan yanlış adımların faturasını ödeyecek. Bir milyar dolarla istedikleri her şeyi aldılar. İncirlik'te, İskenderun'da topladıkları askeri malzemeleri Colin Powell'ın ziyareti bitmeden Irak topraklarına aktardılar. Tabii gizli anlaşmaların sonucu olarak.

Sadece bir hafta öncesini hatırlayalım. Türkiye'nin Washington'dan estirilen rüzgarlarla nasıl "aşağılandığı"nı her kes görecektir. Bir hafta öncesini, bir hafta sonrasını göremeyecek derecede bir şaşkınlık yaşıyor Türkiye. Powell'ın ziyareti bu ülkeyi sadece doların değeriyle ölçen dokunulmazlara yaranmak için kullananlar, Türkiye'nin "koalisyon"un içinde bulunduğunu ve "müttefik" ülkelerle birlikte hareket ettiğini söyleyenler, Irak halkına yönelik bu vahşi istila ve yağma savaşında hangi koalisyondan hangi ittifaktan söz ediyorlar? Biz ne zaman Irak'a savaş ilan ettik? Ne demek koalisyon içindeyiz? Irak'a karşı savaşa girildi de biz mi bilmiyoruz? Ayrıca ortada bir koalisyon yok. İki "sömürgeci ülke" var ve bir ülkenin kaynaklarını ele geçirmek, işgal etmek için kaba bir sömürgecilik örneği veriyor. Üstelik yakın tarihimizde bizleri bölgeden çıkaran İngilizleri, şimdi biz bölgeye taşıyoruz. Ne karşılığı? Hiçbir şey. Ortada görülen sadece bir milyar dolar. Bir hafta önce Londra'dan, Washington'dan Ankara'ya gelen tehditler ne çabuk unuttunuz?

Cheney-Rumsfeld çetesi ile kol kola

Powell'ın Ankara ziyareti Amerika'nın acizliğinin bir göstergesiydi. Kendi içinde şiddetli bir kapışma yaşayan, savaş mimarlarının tasfiye edilme aşamasına geldiği, hem kendi içinde hem Irak'ta hem de bütün dünyada şiddetli bir direnişle yüzleşen Amerika'nın dışlanmışlığını anlamayan tek ülke Türkiye. İnanılmaz bir teslimiyet örneği var ortada. Powell Ankara'ya, Türkiye'nin kontrol altında tutulması için geldi. Türkiye için öngördükleri tek politika var: "Pasifize etme" politikası. Türkiye'nin bölgesel bir pozisyon belirlemesinden duyulan korku. Bölge ülkeleri/halkları arasına kalın bir duvar örülen Türkiye, bölge dışına itilerek Amerika-İsrail eksenine mahkum ediliyor. Türkiye'nin ABD-İsrail ve İngiltere dışında ilişkileri ağır yara alacak. En önemlisi, her gün ekranlarda Irak'taki katliamları seyreden, Irak halkının vatanı için direndiğini gören bu ülkenin insanları bir avuç 'dokunulmaz'ın çıkarları için yok sayıldı. İngiltere bile Suriye ve İran'a yönelik ABD harekatında yer almayacağını açıkladı. Yani bu işin devamı var: Bugün Irak'ta Amerika'nın arkasına takılanlar yarın İran ve Suriye için de aynı şeyi yapacak demektir.

Amerika ne istediyse aldı. Tezkere reddedildi ancak Powell dün bu açığı kapattı. Bir haftadır Türkiye kamuoyundan gizli pazarlık yapıyorsunuz. Türkiye duymuyor ancak dünya basını yazıyor. Artık biz de "Cheney, Wolfowitz-Rumsfeld çetesi" ile kol kolayız. Onlar işgal edecek, yağmalayacak, biz de esir kampları yönetecek, çadır kuracağız. Karşılığında bir "stratejik ortak" övgüsü, biraz da borç para. Irak işgal edilse bile direnecek. Bizler ise "savaş çetesi" ve "Şaron doktrini"ne teslim olmuş halde kendimizi bütün Arap ve İslam dünyasına karşı sömürgeci güçlerin ileri karakolu olarak bulacağız. Bugünkü siyasi duruş Türkiye'nin geleceğinde çok ağır hesaplaşmalara yol açacak, çok ağır bedeller ödenecek.

ikaragul@yenisafak.com

   Bu adam ne ister?                                   Dr. HÜSNÜ MAHALLİ, Yeni Şafak, 2 Nisan 2003
Önceki gün üst düzey bir Arap yönetici ile telefonla sohbet ediyordum. Konu dönüp dolaşıp Türkiye'ye geldi..

'Türkiye'nin Amerikalılara nasıl kafa tuttuğunu' hayretler içinde anlatan Arap dostumuz 'Türkiye'nin bölgede ve dünyada büyük prestij kazandığını' söylüyordu.. Arap dostumuza göre 'Erdoğan-Gül ikilisinin bu tavrı Amerikan yanlısı bir çok Arap liderini zor durumda bıraktı.. Arap ülkelerinde seçim olsa AK parti oyların tümünü alır'..

Ben de 'Erdoğan ve Gül bu hali ile Arap ülkelerini ne yapsın' deyince gülerek 'belki adam ederler' deyip telefonu kapattı..

Tam bu sırada televizyonlar Amerikan Dışişleri Bakanı Powell'in bugün Ankara'ya geleceği haberini veriyordu!!

Bir gün önce aynı Powell bir Yahudi toplantısında Suriye ve İran'ı tehdit ediyordu..

Bu tehdit İran Dışişleri Bakanı Harrazi'nin Sayın Gül'ü arayarak birlikte hareket edelim dedikten bir gün sonra geliyordu..

Aynı sıralarda Ankara bölge ülkeleri ve özellikle Suriye ve İran ile yeni diyalog başlatma kararı alıyordu..

Sayın Gül'ün bölge ülkelerine yaptığı geziden ve Ankara'nın barış girişimlerinden sürekli tedirgin olan Amerikalılar TBMM'nin istedikleri tezkereye hayır demesiyle zaten çılgına dönmüştü . Tezkere öncesinde ve sonrasında Türkiye ve Türklere her türlü hakareti yapan Amerikalılar hava sahasının açılması ile ilgili ikinci tezkerenin çıkması ile biraz olsun rahatlamışlardı..

Ancak hava sahasının yeterli olmadığını hemen anlayan Amerikalı asker ve sivil liderler bu kez birbirlerine düştüler..

'Kuzey Cephesi olmadan savaşı başlatmamalıydık'..

İşte Powell bugün bu cephe için yeniden AK partinin kapılarını mı çalacak!!

Başka bir deyimle AK parti vekillerini bir kez daha test edecek..

Radikal Gazetesi'nin Ankara temsilcisi değerli meslektaşımız Murat Yetkin ise dün Türkiye ve Amerika'daki Yahudi lobisinin Türk-Amerikan ilişkilerini 'tamir' etmeye çalıştığından söz ediyordu ..

………

Peki bu tamir ne anlama geliyor?

'Türkiye savaşa taraf olacak ve Amerikalılar da karşılığını ödeyecek'..

Yani Türkiye şimdiye kadar kazandığı tüm onurlu mevzilerden vazgeçecek ve Amerikalıların kanlı isteklerini yerine getirecek..

Amerikalılara göre:

-Türkiye Amerikan kara birliklerinin geçişine izin vermeli..

-Türkiye hava sahasını daha geniş bir şekilde Amerikan uçak ve füzelerine açmalıdır..

-Türkiye zaman zaman kendi köylerine düşen füzelere ses çıkarmamalıdır..

-Türkiye Kerkük ve Musul'u bombaladıktan sonra dönüş yolunda arızalanan veya yakıtı biten Amerikan uçaklarına iniş izni vermelidir.

-Türkiye kendi hava sahasını kullanan Amerikan uçaklarına yoğun olarak kara birliklerini Kuzey Irak'a taşınmasına izin vermelidir.

-Türkiye ve bir zamanlar 'Kerkük ve Musul bizimdir' diyen bazı çevreler bu kara birliklerinin Kürtleri destekleyerek Kerkük ve Musul'a girmelerine ve buraları Kürdistan başkenti olarak ilan etmelerine ve belki de orada çıkacak iç savaşa ses çıkartmamalıdır.

-Türkiye ve Kerkük ile Musul'u alalım diyen bazı çevreler kendi tepelerinden geçen Amerikan uçaklarının bombaladığı Kerkük ve Musul şehirlerinde öldürülen veya yaralanan ve aralarında Türkmenlerin bulunduğu yüzlerce sivil Iraklıyı görmemezlikten gelmelidir.

-Türkiye Saddam'ı alt edeceğini düşünen Amerikalıların Bağdat'ta federal bir sistem kurmalarına ve Kuzey Irak'ta tam egemen bir Kürt bölgesine itiraz etmemelidir..

-Türkiye Saddam gitse de gitmese de Amerikalıların Kuzey Irak'ta kalmasına ve orada Kürtlere bir devlet oluşturmasına ses çıkartmamalıdır..

Sizce Türkiye bu saydığımız ve daha sayamadığımız buna benzer istekleri yerine getirir ise Amerikalılardan avuç dolusu dolar alabilir mi!!

Türklere 'dilenci' diyen Amerikalılar acaba masum Irak halkının kanı ile bulanacak dolarları verir mi?

Bir gün olup da bu dolarları alabilecek olan Türkler acaba bunlarla ne yapacak!!

Kendi düşen ağlamaz!!                                        Dr. HÜSNÜ MAHALLİ, Yeni Şafak, 5 Nisan 2003
Önceki gün Suriye televizyonunda katıldığım bir canlı yayın programında Türkiye'nin tavrı tartışılıyordu..

Lübnan Enformasyon Bakanı Gazi Aridi bu tavrın bir çok Arap ülkesi yönetiminin tavrından çok daha onurlu olduğunu söyleyerek bunun devam etmesi dileğinde bulundu..

Bakan Aridi bunları söylerken ajanslar Powell'ın Türkiye'den yeni kolaylıklar sağladığı haberini geçiyordu ..

Ajanslar Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Amerikan birliklerine 'insani yardım' sağlayacağını buna karşın da Powell'ın Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesine itirazının devam ettiğini belirtiyordu.. Aynı sıralarda televizyonlarda Habur'dan geçerek Kuzey Irak'a giden onlarca Türk plakalı TIR 'lar görülüyordu.

TIR'lar Kuzey Irak'taki Amerikalılara askeri Hummer cipleri taşıyordu.

Genel Kurmay Başkanlığı'nın açıklamasında ise bu 'ciplerin silah ve muharebe malzemesi taşımadığı' belirtildi..

Oysa 'Amerikalılara insani yardım sağlayacağını' ve 'koalisyonun bir parçası olduğunu' ilan eden Türkiye bakın nelere ortak oluyor ve olacak:

1- Şu anda hava sahasını Amerikan uçak ve füzelerine açan Türkiye Kerkük ve Musul'da öldürülen Arap, Kürt, Türkmen ve diğer sivillerin katledilmesine ortak olmaktadır.

2- Türkiye, Irak bombardımanına giden ve dönen Amerikan uçaklarına kendi havaalanlarına çeşitli neden ve gerekçelerle iniş izni vererek saldırılara katkıda bulunmaktadır.

3- Türkiye 'insani nedenlerle' Amerikan uçaklarının taşıdığı Amerikalı ve İngiliz yaralılara yardım ederken Irak'ta öldürülen ve yaralanan yüzlerce kendi dindaşı ve soydaşı ile komşusu bir coğrafyanın insanlarına hiç bir 'insani yardım' yapmadığı gibi, onların ölüm ve yaralanmalarına katkıda bulunuyor.

4- Türkiye şimdi de Kuzey Irak'taki Amerikalılara 'insani yardım' adı altında yeni kolaylıklar sağlayacaktır. Yani Türkiye Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeniyle tüm Irak halkını öldürmeyi sürdürebilmesi için Amerikalıların uçak, tank ve araçlarına benzin sağlayacaktır. Sözde kurtarma ve insani amaçla Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a geçişine izin verilecek helikopterler daha fazla Iraklının öldürülmesinde kullanılacaktır.

5- Habur'dan geçerek Kuzey Irak'a götürülen ve Kürtlere verilecek olan cipler Kerkük'ün Kürtler tarafından ele geçirilmesinde kullanılacaktır.

6- Mersin'e getirilen Pattriot füzelerinin Kürtleri korumak için Kuzey Irak'a götürülmesinden söz edilmektedir.

7- Herkes bilir ki Hammer ciplerine tank savarlar dahil her türlü ağır silah monte edilebilir. Ve bu silahlar Kürtler tarafından Kerkük'ün ele geçirilmesinde kesin olarak kullanılacaktır ve kullanılmaktadır. Bunun tersi yönünde Amerikalılar tarafından Ankara'ya verilen söz ve taahhütlerin hiç birinin yerine getirilmeyeceğini hep birlikte göreceğiz. Çünkü Amerikalılar Türkiye'yi değil Kürtleri tercih etmiştir!!

8- Bu gidişat ile Amerikalılar istedikleri her şeyi Türkiye'den elde edecekler ama Türkiye'ye hiç bir şey vermeyeceklerdir. Bu da yetmeyecek, çünkü Türkiye bilerek veya bilmeyerek saldıran tarafın yanında olmaya başlamıştır..

Eğer hâlâ Türkiye bu gerçekleri görmüyorsa ve 1991 olayları ve sonrasında olup bitenlerden ders almıyorsa o zaman söylenecek tek bir atasözümüz kalıyor, o da: 'kendi düşen ağlamaz'!!

…….

İran 1980-1988 yıllarında Irak ile kanlı bir savaşa tutuşmuştu..

Amerikalıların kışkırtması ile Saddam'ın başlattığı bu savaşta yüzbinlerce insan şehadet getirerek can verdi..

Daha sonraki yıllarda da duygusal olarak İran'daki ideoljiye sıcak bakan Iraklı Şiiler Amerikalılar tarafından aldatılarak ayaklandırıldı ve yüzüstü bırakılarak Saddam'ın hışmına uğratıldı..

Yine daha sonraki yıllarda İran tarafından desteklenen ve Iraklı Şiileri temsil ettiği söylenen İslam Devrimi Yüksek Konseyi örgütü Irak muhalefetinin en önemli güçlerinden biri oldu.

Amerikalılar ise bu muhalefti sık sık biraraya getirerek Saddam'a karşı bildik planlarını yaparak şimdiki saldırısını başlattı..

Oysa Kürtler hariç Irak halkını temsil ettiğini söyleyen ve aralarında Türkmen Cephesi'nin de bulunduğu hiç bir muhalefet grubu Amerika ile birlikte hareket etmedi..

Yani hiç kimse, nefret etmelerine rağmen Saddam yönetimine karşı ayaklanmadı .

Irak halkı diktatör Saddam'ı işgalci emperyalistlere tercih etti!!

Ama bizi burada ilgilendiren İran'ın tavrıdır..

Tahran 'Büyük Şeytan' olarak gördüğü Amerika ile birlikte, % 97'si müslüman ve yarısı Şii olan Irak'a ve yüzbinlerce İranlının ölümüne neden olan Saddam'a karşı savaşmayı reddetmiştir.

İranlı din adamları Amerikalılara karşı savaşmaları için Iraklı Şiilere cihat çağırısı yapıyorlar.

Düşmanca tavır alması için bir çok nedeni olan İran, komşusu olan bir ülkeye saldıranın yanında olmak istememektedir.

Bu ise Irak ve tüm bölge halkları tarafından takdirle karşılanan ve İran devleti ile halkı adına tarihe geçecek bir ilksel tavırdır..

Şah döneminde Irak ve tüm Arap halklarına karşı affedilmeyen kötülükler yapan Tahran şimdi Irak'taki müslüman halka karşı kendi halkının da düşmanı olan Amerikan-İngiliz saldrısının yanında olmamaya özen göstermektedir.

Peki cumhuriyet tarihi boyunca Irak'la hep iyi ilişkiler içinde olan ve bu ülkeden kötülük değil de hep iyilik gören Türkiye acaba ne yapmaktadır?!!

Umarın farkına varıldığında iş işten geçmemiş olur!!

hmahalli@yenisafak.com

 

İnsani yardım

Melih AŞIK, Milliyet, 04 Nisan 2003 Cuma

     Bir büyük gazete ABD’den alınan - verilen tavizleri maddeleştirmiş. 8 konuda ödün almışız, 4 konuda ödün vermişiz. Neticede bir koyup iki almış oluyoruz. Tabii bu iyimser bakış. Diğer bakış için sözü CHP İstanbul milletvekili Onur Öymen’ e bırakıyoruz.
     - Amerikalılardan, Kuzey Irak’ta kesinlikle Kürt devleti kurmayacaklarına dair garanti almışız. Bunu kar sayıyoruz. Hiç düşünmez miyiz? Bir devlet, bütününe sahip olacağı bir ülkenin topraklarında ikinci bir devlet kurar mı? Kurulmasına izin verir mi? Diyeceğim, Amerika’nın Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurması diye bir şey zaten söz konusu değil. Ama söz konusu olmayan bu ihtimal ikide bir masaya getiriliyor ve karşılığında Amerika’ya yeni yeni ödünler verip duruyoruz. Akıl alacak şey değil."
     CHP lideri Deniz Baykal da dünkü basın toplantısında Türkiye’nin doğrularını ortaya koydu... İnsani yardım adı altında askeri malzeme sevk edildiği söylentilerine karşı Baykal dedi ki:
     - Türkiye bu bölgeye her türlü insani katkıyı, desteği verecektir, ancak Türkiye’yi bu askeri harekâtın bir parçası haline dönüştürmek yanlıştır. Şu anda bizim kara coğrafyamızı askeri harekâta yönelik olarak bir yabancı ülkenin kullanmasına olanak verecek bir Meclis kararı yoktur. ABD’nin bizim coğrafyamızı kullanarak bölgeye yardımı söz konusu olmamalıdır...
     
     Amerikan askerleri geliyor diye Abanoz’u boyayanların torunları yazar olmuş haberimiz yok.
     
Müslüman demokrat
     
Tayyip Erdoğan’ın tüm dünyada okunan Wall Street Journal’e yazdığı yazı şu satırlarla bitiyor:
    
 "We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties..." Yani...
     "Kahraman çocuklarınızın anavatana en az kayıpla dönmesini umuyor ve dua ediyoruz..."

     Katoliklerin ruhani lideri Papa 2. Paul bile savaşın bitmesi ve masum kanı dökülmemesi için dua ederken "Müslüman Demokrat" Erdoğan’ın sadece Amerikalı askerler için dua etmesine ne buyurulur?
     
Haldun Ertem
     ABD Dışişleri Bakanı Powell, "Türkiye Irak’a model olacak" demiş.
     Anlaşıldı...
     Irak da IMF’nin gözetiminde hortumlanıp soyulacak...
     
     Maliye Bakanı Unakıtan, "Cafcaflı lafa gerek yok, ayağı yorgana göre uzatmak lazım" demiş.
     Yorgan dediği de mendil büyüklüğünde bir şey...
     
Yazarların boykotu
     Çok sayıda edebiyatçı ve yazar örgütü "uluslararası hukuku hiçe sayarak Irak’a insanlık dışı bir saldırı düzenleyen Amerika ve İngiltere’yi protesto etme" kararı aldı. Yazarlar bugün bir basın toplantısıyla "Amerikan ve İngiliz mallarına boykot" çağrısı yapacaklar. İyi güzel... Ancak onlarca isim arasında
Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Murathan Mungan gibi "en çok satanöların adlarını göremedik... Oysa Güneydoğu’daki savaşın durdurulması için pek çok bildiriye imza atmışlardı.
     ABD’yi kınamaktan neden kaçınıyorlar acaba?

     m.asik@milliyet.com.tr
Son kare                                                                                     FEHMİ KORU, Yeni Şafak, 5 nisan 2003

Oh, ne âlâ, ne âlâ! Ortalık güllük, gülistanlık... Bir hafta öncesine kadar, savaş konusunda aldığı tavır yüzünden Türkiye'nin dünyada yalnızlaştığından, yüklüce bir paradan mahrum kalındığından şikâyet edenlerin yüzünde güller açıyor. Henüz dört aylık olduğu halde ömür biçmeye başladıkları hükümeti, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü nereye koyacaklarını bilmiyorlar. Oh, ne âlâ, ne âlâ...

Hâlâ 'uluslararası meşruiyet' yoksunu bu savaş; silâhsızlandırılmış bir halka karşı acımasız saldırılar biçiminde devam ediyor, hâlâ... Çoluk-çocuğun canını alıyor ve vicdanlı dünya insanlarının yüreğini hâlâ kanatıyor... Temelde bir değişiklik yok. Bizdeki bazı tiplerin yüzlerini beşuş hale getiren değişikliği ise biliyoruz: Dışişleri Bakanı Gül'ün ağzıyla, hükümet, 'koalisyon' içinde yer aldığını açıkladı ve bu açıklamayla birlikte İskenderun limanının gemi, Silopi'nin de TIR trafiği arttı... Her geçen gün destek kaybına uğrayan 'savaş lobisi', Avrupa Parlamentosu'nun "Savaşa son verilsin" çağrısı yaptığı bir ortamda, yani en zayıf olduğu noktada, Türkiye'den olağanüstü bir destek devşirdi...

Türkiye'yi dünyada daha da yalnızlaştıracak bir gelişme bu. Washington'un talebine "Evet" demekle en başlarda sözü edilen 26 milyar dolarlık bir yardımın gelmesi de söz konusu değil. Beyaz Saray tarafından '1 milyar dolar' olarak tespit edilmiş 'savaş yardımı' bile, Kongre'deki bir odağın zorlamasıyla, bütçeden çıkartılabilir. Dıştan bakıldığında, "Yalnız kaldık, paralar uçtu" eleştirilerinin sahiplerini sevindirecek herhangi bir durum söz konusu değil. Buradan çıkan sonuç şu: 'Yalnızlaşma' yakınmasının altında ABD çizgisinden kopma yatıyormuş; o çizgiye yapışılsın da ülkeye tek cent gelmesin... Buna razılar...

Esas sorulması gereken soru şu: Hükümet nasıl oldu da bu noktaya geldi; Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve arkadaşları, kendi hâne halklarının gözyaşını artıracak bir siyasî tavrı nasıl benimseyebildiler? Bu soruya getirilebilecek tek bir açıklama var: Türkiye'nin 'özel durumu' onları da teslim aldı...

Birbiri ardına gelen iktidarların "ABD yanlılığı" sadece 'ideolojik' bir tercih değildi, bir kolaylıktı aynı zamanda. ABD, 'dostu' olan iktidarlardan sadece 'iyi günde de kötü günde de' yandaş kalmayı talep eden, onları fazla zorlamayan bir ülke. 11 Eylül uğursuz eylemlerine adları karışan 19 gençten 15'inin vatandaşı olduğu Suudi Arabistan'la ilişkisine bakınız: 11 Eylül bahanesiyle Afganistan'a saldırdı ABD, Irak'ı kan gölüne çevirdi; Suudi Arabistan'la yollarını ayırmayı düşünmüyor bile...

Başka sebepler de var, ama en güncelini buraya taşıyalım: Türkiye, Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği'nin talep ettiği çözüm istikametinde adım atmamakla, kendisini, Irak savaşında 'koalisyon' cephesine asker yazdırmış oldu. Önceki iktidarlardan çok farklı davranamadı Ak Parti hükümeti; zor ve saygın olanı değil, onuru zedelese bile kolay olanı tercih etti. Türkiye'deki 'geleneksel' politikaların ürünü ve sürdürücüsü Süleyman Demirel'in tavsiye edip durduğunu sonunda Tayyip Erdoğan da benimsedi.

Bunu 'yeni' bir tavır olarak görmemek gerekiyor. Üslerin modernizasyonuyla ilgili ilk tezkereyi çıkartan bu hükümetti; o tezkereyi asker bulundurma ve hava koridoru kolaylıkları sağlamayı amaçlayan ikinci ve üçüncü tezkereler izledi... Hep unutuyoruz: Rotayı 'savaş karşıtı' cepheye doğru saptıran hükümet değildi; o onurun sahibi ikinci tezkereyi üç oy farkıyla geçirmeyen TBMM'ydi. Hükümetin savaşa dönük sonraki politikalarının bütünü TBMM'nin kararını yamultmaya dönüktür.

Türkiye'yi bütün dünyanın gıpta ettiği onurlu bir ülke, vatandaşlarını temel hak ve özgürlükleri bütün genişliğiyle kullanan insanlar yapma imkânını yakalamış olan AKP hükümeti, o imkânı kullanmak yerine ön tıkayan 'geleneksel' politikalara râm olarak, bugüne kadar defalarca denenmiş çizgiye konuşlanmayı yeğledi. Bir siyasî gözlemci olarak bu noktada şunu söyleyebiliriz: Bu yolun en son karesi de, kaçınılmaz bir şekilde, 'bildik bir kare' olacak...

Ağlatması gerekenleri güldüren, kendi hâne halklarını ağlatan bir hükümetin doğru yolda olduğu nasıl söylenebilir?

   İnsani ve siyasi bilanço                                                                                     ALİ BAYRAMOĞLU, Yeni Şafak, 1 nisan 2003

10 günlük "insani bilanço" ortada: Resmi açıklamalara göre her iki taraftan 650 ölü asker, 17 kayıp asker, 5000 yaralı. Bombalanan üç sivil yerleşim merkezinde çoğu çocuk yaklaşık 150 ölü, yüzlerce yaralı, yok edilen kentler, onarılmaz hale getirilen insan ruhları...

Savaş sürdükçe bu bilanço daha ağır hale gelecek, insanoğlu belleğinin acı ve kara sayfaları arasında ayrı bir yer tutacak...

10 günün "siyasi bilanço"su ise biraz daha az acıtıcı...

Çünkü tepesinde hem savaş alanında hem oradan uzak diyarlarda insan onurunun, insani değerlerin direnci yer alıyor...

Bu direncin ciddi sonuçları var:

Bir kere imha kabiliyeti ne olursa olsun, teknolojik gücü yüksek silahların ve para sahiplerinin bu imkanlar aracılığıyla hiçbir yere "efendi olamayacakları"nı, hedef aldıkları kültürler, toplumlar karşısında, daha doğrusu tarih ve "oryantalizm"in zıt kutbu "kültürde kendine mahsusluk" ya da "tarihsellik" karşısında çaresizliğe düşeceklerini, güç oyunlarında bile "akıl", "insan", "kültür" ve "siyaset"in her şeyden ve herkesten belirleyici olduğunu orta çıkardı...

Demokrasinin, insani değerlerin, bireyleşmenin geldiği noktayı kanıtlarcasına, bizde kimilerinin aşağılamaya çalıştığı demokratik kamuoyunun sıkça unutulan anlamına ve değerine işaret etti.

Bir ara neredeyse savaşı engelleyebilecek bir güce ulaşan, aktörleşen bu kamuoyu, daha şimdiden Batı ülkelerinde, özellikle saldırganların ülkelerinde yarının siyasi tarihini yazmaya başladı. Siyaset sahnesinden silinecek isimler netleşmeye, evrensel nitelik taşıyacak yeni toplumsal hareketler belirginleşmeye başladı.

Daha şimdiden savaşın mimarlarından Richard Perle'ün istifası, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld'e açılan siyasi yaylım ateşi ortada...

Aslında yaşanan oryantalist postülanın iflasıdır... Ve bu iflas hem Irak'taki hem Batı'daki insan ve tarih merkezli direncin ortak sonucudur.

Etyen Mahçupyan'ın dünkü yazısında Kerem Balcı'nın tespitlerinden yola çıkarak kaleme aldığı, Rumsfeld'in "bizim delile ihtiyacımız yok; biz biliriz" sözlerine ve ABD silah gücünün Irak'taki insan direnişi karşısında düştüğü duruma binanen; "Biliyoruz çünkü bilmek bize mahsustur, bildiğimiz için güçlüyüz ve güçlü olduğumuz için ancak biz biliriz" şeklinde özetlediği oryantalist postüla, mutlak bir akılsızlık örneği olarak Bush yönetiminin ve benzerlerinin suratına patlayan bir tokada dönmüştür.

Tokadı atan "Irak insanı"dır. Hesabı soran "Batı insanı"dır...

10 günlük siyasi bilançonun tek verisi savaşa karşı verilen insani ve kitlesel tepkilerden oluşmuyor. Bu bilançonun muğlak ve karmaşıklığı sanıldığından daha fazla...

Şu, neredeyse çıplak bir gerçeklik haline dönüşmek üzere:

Sonucu ne olursa olsun savaş sonrası, "globalleşme sürecinde kısa, orta ve uzun vadede ciddi kırılmalar"a tanık olunacak...

Ekonomik açıdan kısa vadede ABD'nin bu yıl 500 milyar dolara ulaşması beklenen mali yıl açığının kapatılması için, yurtdışı tasarruflara yönelmesi, bunun yatırım mekanizmalarından, doların gücüne ve paritesine kadar bir dizi dengeyi etkilemesi kaçınılmaz görünüyor.

Dış ticaret hacminin daralması, bunun bir çok ülke için makro ekonomik dengeleri etkilemesi de ciddi bir ihtimal. Bir diğer gelişme de Türkiye gibi ülkelerin daha iç kaynaklara dayanan, "milli" tabir edilen ekonomik politikalara yönelmek zorunda kalacağı, bu durumun hem o ülkeler hem globalleşme süreci açısından getireceği yeni unsurlar....

Siyasi açıdan bakıldığında, soğuk savaşı takip eden yeni denge taşlarının bir daha yerine konulmamak üzere oynadığı artık açık. ABD'nin Avrupa ülkeleriyle oluşturduğu denge bundan böyle "tek kutup içi ilişkiler" yerine hızla "çok kutuplu ve çatışmalı bir düzen"e doğru ilerleyecek gibi gözüküyor.

Aynı şekilde "AB de şimdiki yapı içinde devam edemez bir aşamaya ulaştı". İngiltere'nin dışta kalacağı, daha küçük, "7-8 üyeli, mevcut koşullarda etkin olabilmek için ortak bir dış politikaya sahip olması gereken bir yapının ipuçları" görünmeye başladı.

Bu çerçevede NATO buharlaşmaya aday bir sorun...

BM ise muhtemelen yeni düzenin "hakem kurumu"nu değil, "rekabet alanı"nı oluşturacak...

Peki Türkiye?

Bu soruyu ve sorunu yarın tartışalım...

http://www.simbad.sida.nu/