not: Aşağıdaki "Irkçılığın ve faşizmin serüveni üzerine kısa notlar" başlıklı ve bir kitap büyüklüğündeki uzun metin, çok daha geniş kapsamlı bir başka kitabın parçası olarak şubat 2001'de yazılıp bitirilimiştir. Sözkonusu metin, en çok bir- iki cümle eklenerek 20 mart 2003 günü Simbad'da yayınlanmıştır.
Kaynakların önemli birkısmı metnin içinde durmaktadır ama, asıl zengin kaynak listesi kitabın bütününün sonuna eklenecektir. Bu metindeki bilgiler, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Aşağıdaki metin 18 bölümden oluşmaktadır ve bölüm başlıkları aşağıya sıralanacaktır. Arabaşlıkların üzerine tıklanarak istenilen bölüme hemen ulaşma olanağı vardır.
Irkçılığın ve faşizmin serüveni üzerine kısa notlar
Tarihsel kökler, eski medeniyetler, dinler, baskılar, ayrımcılık
Nazi kafatascılığının formülasyonu ve bazı İsveçlilerin rolleri
Faşizmi diğer diktatörlüklerden, baskıcı rejimlerden, sıradan patriyalkalizmden ayıran özellikleri
Kışkırtılan İslam düşmanlığının asıl nedeni, postmodern faşizmin hilesi ve İsrail
Postmodern faşizmin emrinde marjinal prütan İslami fanatizm, Vahabilik
Yıkmaya ve yıkılmaya koşan askeri- endüstri komplekslerin USA'sı
Tarihsel kökler, eski medeniyetler, dinler, baskılar, ayrımcılık
Tarih boyunca tüm toplumsal ve ekonomik gelişmeler
dengesiz olmuştur. Tarıma geçiş, artık ürününün doğuşu,
bunun sonucu işbölümü ve kentleşmenin başlaması, kısacası
medeniyetlerin doğuşu, -bir su birikintisi üzerindeki yağ
lekeleri gibi- sadece dünyanın belirli yerlerinde gözükmüştür önce.
Tarıma en uygun bölgelerde doğan medeniyet adacıkları karmaşık
bir süreç içinde dünyanın diğer alanlarına yayılmışlardır.
İlk medeniyetler yaklaşık sekiz- dokuz bin yıl kadar önce
Sarı Nehir, İndus ve Ganj, Mezopotamya (= Irmakların arası,
Dicle ve Fırat arası) ve Nil vadisinde doğmuşlardır.
(Bunlardan da eski medeniyetler olduğu hakkında bazı bulgulara
dayalı yeni iddialar başlamıştır.) Medeniyetin başlaması
demek, sınıflı toplumların başlaması demektir.
Medeniyet, giderek katılaşan toplumsal bir hiyerarşinin oluşmasıdır.
Bu gelişme aynı zamanda insanların kendilerini hem medeniyetin sınırları
içindeki benzerlerinden ve hem de medeniyet dışında kalan
topluluklardan ayırarak görmeye başlamaları demektir. Sözkonusu
gelişme, birey olarak, aile olarak, soy olarak, daha geniş toplumsal
birlikler olarak üstünlük iddialarının ortaya çıkması
demektir. Aynı gelişme, toprağı, zenginliği, iktidarı
eline geçirmiş olan ailelerin kanında “asalet” arama, bir çeşit
farklı “üstün” yetenekler olduğunu sanma ve bu yeteneklerin
babadan oğula nesilden nesile aktarıldığı iddia etme ve
sözkonusu yalana inanma sürecinin başlaması demektir. Çarpıtılmış
veya tamamen yanlış doğa bilgileri, eksik görülen gerçeğin
idealize edilerek alabildiğine deforme edilmiş biçimde yansıtılması
olan mitler ve efsaneler, soya ve kana dayalı “üstünlük” iddialarını
beslenmişlerdir. Bu süreç, sosyal anlamda aşağılamaların,
baskıların, köleliğin, toplumsal şiddetin, politik anlamda
savaşların doğması demektir aynı zamanda. Sonuçta,
medeniyetlerin doğması ile birlikte şekillenmeye başlayan
toplumsal anlamda üstünlük iddiaları ve aşağılamalar, işkenceyi,
değişik baskıları, toprak ve güç kazanma savaşlarını
meşrulaştırmak amacıyla kullanılmışlardır.
Gerçekdışı toplumsal yüceltmeler ve aşağılamalar
sadece sınıflara bölünmüş medeniyetler içinde değil, sözkonusu
medeniyetlerin çevrelerindeki farklı tarihsel gelişme düzeylerini,
farklı sosyal katagorileri simgeleyen topluluklarla medeniyetler arasında
ve aynı zamanda değişik medeniyetlerin kendi aralarında sürüp
gitmiştir. Buna karşın, çağdaş anlamda ırkcı
düşüncelerin ilk filizleri sömürgeciliğin gelişmeye başlamasıyla
birlikte 1400’lü yıllarda Avrupa’da kendisini göstermeye başlamıştır.
Amerika kıtasının keşfi, Afrika, Hindistan ve güneydoğu
Asya’nın sömürgeleştirilmesi ırkcı düşüncelerin
gelişip serpilmelerine hız katmıştır. Irk kavramı
eski (antik) Mısır’da gözükmekle birlikte, bu satırları
yazan kişi diğer eski medeniyetlerde böyle bir kavramın olduğu
hakkında bir bilgiye rastlayamamıştır. Şüphesiz eski
Grekler ve Romalılar da -diğer gelişmiş medeni toplumlar
gibi- kendi dışındakileri “barbarlar” olarak aşağılamışlardır,
köle kullanmışlar, köle ticareti yapmışlardır ama, bu
olayın çağdaş anlamda ırkcılıkla bir benzerliği
yoktur. Değişik araştırmacıların da ifade
ettikleri gibi, sözkonusu topluluklardaki kölelik olayı “ırksal”
bir aşağılama ile bağlantılı değildir ve
sadece ekonomik bir olgudur. Örneğin, özgür roma vatandaşları
da borçları nedeniyle köle olarak satılabiliyorlardı.
Birçok din veya bu dinler içindeki değişik
yollar sözkonusu soy üstünlüğü iddialarına alet edilmişlerdir.
Kendileri de aşağılanan ve tarih boyunca değişik soy kırımlarına
uğrayan, Hıristiyan dünyasında pogromlarla (soykırımlarıyla)
karşılaşan ve son olarak Nazizm’in büyük soykırım
olayını yaşayan Yahudilerin dinleri de ırkcı görüşlerle
doludur. Çelişkili anlatımlarla dolu Eski Ahit (Tevrat) hem tüm
insanlığın tek yaratıcı (Yahve, Yehova, Rab) tarafından
Adem ve Havva’dan üretildiğini iddia etmekte, hem de bu görüşle
tamamen çelişkili olarak Yehova’yı sadece “seçilmiş bir
millet olan Yahudiler’in” (=bir Sami lehçesi konuşan 12 aşiret)
tanrısı olarak tanıtmaktadır. Bu ifadedeki katıksız
ırkçılık hemen dikkati çekmektedir.Aynı kitap Kenan ülkesini
(Suriye ile Mısır arasındaki topraklar, Filistin)
“Yahudiler’in adanmış, vadedilmiş ülkeleri” olarak tanıtmakta
ve Yehova’nın -adları Tevrat’da sıralı- birçok milleti
onların (Yahudilerin) karşısında yerle bir edeceğini
vs. anlatmaktadır (Bak, Eski Ahit, Tevrat, Musa’nın II. Kitabı
Bab 6, Bab 34; Musa’nın IV. Kitabı Bab 15, Bab 34 ve 35; Musa’nın
V. Kitabı Bab 3, Bab 9 vs.). Musa’nın II. Kitabı Bab 34/16’da
açıkca, “Ve onların kızlarından oğullarına
almayasın.” demekte, topluluk dışı evliliği
yasaklamaktadır. Hitler’de 1935’de çıkarttığı “kan
yasası” ile Alman olmayanlarla evliliği yasaklamıştır
(Hitler’in en yakınlarından olan Hermann Göring bir İsveçli
ile evliydi ama, Finliler dışındaki diğer kuzey halkları,
Norveçliler, Danimarkalılar ve İsveçliler Alman asıllı sayılmaktadırlar,
ortak mitolojileri vardır.). En eski tek tanrılı (monoteist) din
olmasına ve peygamberlerinden ilki olan Abraham’ın (İbrahim)
serüveninin İ. Ö. 2000 yıllarında başlamasına
karşın, günümüzde Yahudi dininden olan sadece 12 milyon civarında
insan vardır. Bu durum Musevi dininin ırkcı özü ile bağlıdır.
Ve yine şüphesiz bin yılı çok aşkın bir süre içinde
değişik kişiler tarafında kaleme alınmış olan
Tevrat’ın (Eski Ahit) tümünü ırkcı fikirlerle dolu sanmak ve
tüm Yahudileri de Tevrat’ın şaşmaz izleyicileri olarak görmek
kişiyi büyük bir yanlışa, Yahudi düşmanlığına,
antisemitisme sürükleyebilir.
Babil medeniyetinin mirası üzerine son derece militarist bir medeniyet kurmuş olan ve Babilliler gibi bir Sami lehçesi konuşan Asuriler (İ. Ö. 2000- 612), tarihci Carl Grimberg’nin ve başka anlatıcıların ifadeleri ile kendilerini dünyanın merkezi gibi görmekte ve dışlarındaki topluluklara karşı herşeyin yapılabileceğini düşünmekteydiler. Son derece babaerkil toplumsal bir yapıya sahip Asuri imparatorluğu hem kendi içinde çok ağır cezalar uygulamakta ve hem de kendi dışındakilere son derce acımasız davranmaktaydı. Tanrıları da kendilerine benziyordu. İktidarın tek elde toplandığı baskıcı ve hoşgörüsüz babaerkil toplum yapısına uygun olarak Asur tanrıları iyiliği ve kötülüğü kendi benliklerinde birleştiriyorlardı. Babilli Marduk’un devamı olan en önemli tanrı Asur, kartal kanatlarının arasında bir Asurlu savaşcı görünümünde gerilmiş yayı ile okunu atmaya hazır olarak resmediliyordu. Sümerler’de Inanna adını alan Babil’in aşk ve üreme tanrıçası Ishtar (Ay’ın simgesi), Asurlular için hem aşkın ve hem de savaşın tanrıçası idi ve cezaları sonderece acımasızdı. Başlangıçta yüzlerce Sami tanrısı ve şeytanında biri olan Allah, Muhammed’in unutulamaz yardımları ile tüm iktidarı elinde toplayıp tek tanrı haline gelirken, iyiliği ve kötülüğü kendi benliğinde toplayan Asur tanrılarının ve diğer Sami mitolojisinin mirası üzerine oturmuştur. Bilindiği gibi, İslamiyet içinde çoğunlukta olan Sünni yolların inançlarına göre, -aynen Asur ve diğer Sami tanrılarında olduğu gibi- tüm iyilikler ve kötülükler tek Allah’tandır. Bu durum, iktidarın bölünmemiş olduğu bazı özel babaerkil feodal toplumların yapıları ile tamamen uyumludur.
Muhammed’i peygamber olarak tanımakla birlikte özünde tamamen farklı bir inanç olan Şia’nın değişik biçimlerinde, Şia ile bağlantılı değişik Alevi inançlarda, özellikle teolojisi 500 yıl içinde geliştirilmiş olan İran Şiası’nda veya 12 İmam Şiası’sında, Hıristiyanlığa benzer ve asıl olarak Zoroastrianizm’den gelme bir düalizm vardır (Sünniliğe yakın 5 İmam Şiası; Muhammed’in kızı ve Ali’nin eşi Fatma’dan adını alan Fatımi devleti aracılığıyla tüm Kuzey Afrika’da 909- 1171 yıllarında iktidar olan 7 İmam Şiası ve İran’da halen iktidarda olan 12 İmam Şiası vardır.).
Sonuçta, İslamiyetin temel üç biçiminde, çoğunluğu oluşturan Sünnilik’te, Ali’nin safından kopup halen çok küçük bir azınlık olarak varlığını sürdüren Haricilik’te ve Şia’da, patriyalkal (babaerkil) kültüre bağlı olarak -özellikle kadınlara yönelik- bir aşağılama olayı, kendi inancı dışında olanları kafir (inançsız) sayma olgusu varolmakla birlikte, kesinlikle ırkcılık yoktur. Zaten, özellikle kadınları aşağılayan baskıcı babaerkil (patriyalkal) kültür, dinin veya dar anlamda İslamiyetin bir sonucu veya ürünü değildir. Tam tersine, ekonomik gelişme düzeyinin ve toplumsal biçimlenmenin bir ürünü olan patriyalkalizm, dini, bu arada İslamiyeti ve özellikle İslamiyet içindeki Sünni inançları kendine uydurmuştur. İslamiyetten çok önce de bölgede derin bir patriyalkal kültür hakimdi. Örneğin, kadınların hertaraflarını örten çarşaf geleneği Asur medeniyetinde İsa’dan bin yıl önce de vardı ve el- kol kesme cezaları dahil birçok ürkütücü ağır kural bu medeniyetlerden şeriat yasalarına geçmiştir.
Çin’de daha da ağır bir patriyalkal kültür
hakimdi ve bunun ürünlerinden biri olan kadınları aşağılama
olgusu Konfuçyus (İ. Ö. 551- 470) düşüncesine de yansıyacaktı.
Aynı patriyalkalizmin çok daha ağırı Hinduism içinde de
vardır vs. Patriyalkalizm sadece İslam’da değil, Çin’den
Avrupa’nın en batısına dek değişik inançlarda,
Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta kendisini göstermiştir. Kısacası,
baskı ve şiddetin hiçbir türü kabuledilemez ama, her şiddet ve
baskı kültürü de ırkcılık anlamına gelmemektedir. Özellikle
İslamiyet, hangi milletten, hangi halktan, hangi renkten ve hangi cinsten
olursa olsun herkes açıktır. İsteyen, -hiçbir “ırk”
ve cins ayırımı ile karşılaşmadan- İslam
dininin istediği koluna rahatca üye olabilir.
Tanrılar genellikle yönetici elitin emrinde
olmuşlardır. Baskı ve aşağılamanın meşrulaştırılması
aracı olarak kullanılmaya çalışılmışlardır.
Şüphesiz onların insanlık için bu olumsuz yanlarını
dengeleyen iyi yanları da vardır. Ezilenler de, başkaldırı
için aynı güce başvurmuşlardır ve halen yoksullar arasında
aynı güce başvuranlar çoğunluktadır. Sosyalizm, komünizm
düşünceleri tarihsel- toplumsal koşulların olumsuzlukları
nedeniyle gerileyince, ezilenler, yeniden artan sayılarla Allah’a veya
benzerlerine başvurmaya başlamışlardır. Kısacası,
Allah veya tanrılar sadece ezenlerin emrine girmemişler, ezilenlerin
saflarında da yeralmışlardır. İslamiyetin tek tanrısı
Allah’ın iyilikleri ve kötülükleri tüm insanlık içindir. Hıristiyanlığın
tanrısı da tüm insanlık içindir ama, Hıristiyanlığın
düşünce sistemindeki düalizm nedeniyle -aynı zamanda tanrı
kimliğine büründürülen- İsa hep iyidir. Kötülükler sadece
şeytandandır. Kısacası, mitolojik kökleri büyük ölçüde
Eski Ahit’e (Tevrat’a) uzanan ve kendi aralarında da derin bir kültürel
bağ olan bu iki inanç siteminde (Hıristiyanlık ve İslamiyet’te),
Yahudilik’te veya Eski Ahit’te (Tevrat’ta) olan ırkcılık
yoktur.
Aynen 12 İmam Şiası gibi eski Hintavrupai ve Hint İrani inançlarla da beslenen Hıristiyan teolojisi -Sünni İslam’da olmayan- bir düalizme sahiptir. Özellikle İran’da hakim olan 12 İmam Şiası’nda ve Hıristiyanlık’da varolan sözkonusu düalizmin kökleri eski İran dini Zoroastrianizme (Peygamber Zerdüşt’ün dini) uzananır. Hinduizm gibi kökleri eski bir Hintavrupai inanç olan Veda dinine uzanan Zoroastrianizm’in tek tanrısı Ahura Mazda (Akıllı Yaratıcı), yapıcılığı, tüm iyilikleri benliğinde toplar, ondan hiçbir kötülük gelmez. Karanlıkların, kötülüklerin, yıkıcılığın efendisi “akılsız” Ahriman’dır ve bu her iki gücün de yardımcıları vardır vs.. Hıristiyanlık’ta da tüm kötülükler şeytanın kişiliğinde simgelenirken, İsa (Jesus) -aynen Ahura Mazda gibi- asıl olarak saf bir iyiliği simgeler. Aynı zamanda İsa, yine ikili olarak insan ve Tanrı kimliğini benliğinde birleştirir (Doğu ve Batı kiliselerindeki ayrılık İsa’nın bu ikili kişiliğinin nasıl biçimlendiği üzerine çıkan tartışma ile başlamıştır ama, aslında bu tartışma -düşünce yapıları temelden farklı olan iki ayrı dünya için- sadece bir bahane olmuştur.). Kapitalist gelişmeyle birlikte doğan yeni bazı Protestan (Lutherci) Hıristiyan yollarda Sosyal Darvinizm’in derin izleri gözükmekle birlikte, bu dinin (Hıristiyanlığın) özünde kesinlikle ırkcılık yoktur.
Darvin’den çok önce, kapitalizmin gelişmesine koşut olarak tarih sahnesine çıkan Martin Luther'in (1483- 1546) öğretisinin 1570’li yıllarda İngiltere'de aldığı bir biçim olan, -inancı basitleştiren ve saf, katıksız vs. olma iddiasında olan- prütanizm’in ırkcı düşüncelere daha açık olduğu bazı araştırmacılar tarafından iddia edilmektedir. Cromvel’in (Oliver Cromwell, 1599- 1658) iç savaşlar İngilteresinden Kuzey Amerika’ya kitleler halinde ilk göçedenlerin, Kızılderililerlerle hiç karışmayanların ve büyük Kızılderili katliamında asıl rolü oynayanların bu fanatik prütan köylüler oldukları dikkate alınırsa, sözkonusu iddianın yabana atılamayacağı anlaşılır. Irkcılık, soy biyolojisi ve kısırlaştırmalar üzerine değişik araştırma yazıları yayınlanmış olan Torbjörn Jerlup, Alman din reformisti Martin Luther’in görüşlerininde ırkcılığa dayanak olduğunu, kişi olarak Mussolini'yi ve Nazi Almanyasını etkilediğini anlatmaktadır. Jerlup’un teolojinin tarihinden aktardığına göre Martin Luther, “insan zayıftır, ‘büyük güçlerin’ elinde anlamsız bir oyun topu gibidir, tarihi ‘tanrı’ veya ‘doğa’ yönetir” demiştir (http://www.nysol.se/arkiv/antirasism/0800rasbio.html ).
Yukarıda özetlenen prütan Protestan görüşler, Darvin’den daha 300 yıl kadar önce, 1500’lü yılların başında, “orman yasalarının insanları yönettiği ve güçlünün zayıfı yokedeceği” fikrinin ilahi bir temele dayandırılmasından başka birşey değildir. Darvin ise aynı yalanı sadece biyolojik bir temele dayandırmaya çalışmıştır ve faşist ideolojilerin çekirdeğine oturan sosyal Darvinizim bu şekilde doğmuştur. Luther ile Darvin arasındaki düşünce rezonansı kültürlerin nesilden nesile iletişimini göstermesi açısından da -ayrıca- ilginçtir. Luther başlangıçta -Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlıktan farklı olarak- Yahudiliğe karşı son derece hoşgörülü davranmıştır ama, yine bazı araştırmacılara göre sözkonusu hoşgörünün ömrü kısa sürmüştür. Umulanın aksine Yahudiler topluca Protestanlığa geçmeyince, bu yeni inanç biçiminde de -aynen Ortodoks ve Katolik kiliselerinde olduğu gibi- bir Yahudi düşmanlığı (antisemitism) başlamıştır.
Nationalencyklopedin/Ulusal Ansiklopedi’in açıklamasına göre, Grekce bir sözcük olan ve Sami karşıtlığı anlamına gelen antisemitizm terimi, Yahudi düşmanlığını ifade etmek amacıyla, -Yahudi karşıtı kampanyaların yoğun olduğu- 1879’da Alman ajitatör Wilhelm Marr tarafından ilk kez kullanılıp terminolojiye yerleştirilmiştir. Şüphesiz Yahudilerin dışında Araplar, Asuriler vs. gibi Sami olan başka halklarda vardır ama, sözkonusu terim sadece Yahudi düşmanlığı ifade etmek için kullanılmaktadır.
Irkcı faşist Hitler Almanyası’nda doruğuna ulaşan antisemitizmin kökleri aslında İncil’e (Yeni Ahit) dek uzanmaktadır. (Şüphesiz İncil’den çok önce de Yahudilerle diğer semitik kardeşleri arasına ve ayrıca bazı halklar arasına derin bir düşmanlık girmiştir ve çatışmanın kökleri çok daha eskilere uzanmaktadır ama, burada sözkonusu olan Batı’daki antisemitismdir.) Kendisi de Yahudi olan ve izleyicilerine derin bir hoşgörü vaazeden insancıl İsa’nın zengin ve işbirlikci Yahudi Tapınağı’nın rahipleri tarafından çarmıha yollanmış olması -çoğunluğu aslında Yahudi olan- ilk Hıristiyanlar tarafından hoşgörülmemiş ve unutulmamıştır. Bilindiği gibi İsa geriye yazılı bir belge bırakmamıştır ama, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış dört ayrı İncil (Yeni Ahit) vardır. Bunlardan Matta’ya göre olan İncil’in Bab 27: 24- 26 bölümlerine bakılacak olursa, İsa’nın çarmıha gerilmesi ile ilgili olarak Yahudilerin sert bir biçimde suçlandıkları görülür. Yine Yuhanna’ya göre olan İncil’in Bab 28: 34- 59 bölümleri baştan aşağı İsa’nın Yahudilere yönelik eleştirileri ile doludur ve 44’de bu eleştiri çok sert bir biçim almaktadır. Bab 28: 44, -Zoroastrianismin kutsal kitabı Avesta’nın bazı bölümlerini çağrıştıran bir üslupla- Yahudilere, “Katil olan ve gerçeği olmayan babaları İblisten (Şeytandan) gelme olduklarını, İblis’in aynı zamanda yalanın babası olduğunu” vs., söylemektedir. Kisacası İncil’in bu bölümü, İsa’nın Yahudilere, “Sizler Şeytan’ın çocuklarısınız!”, dediğini açıkca yazmaktadır. (Bu satırları yazana göre, İsa’ın 12 havarisi, ilk 12 izleyicisi olduğu hakkındaki anlatı bile, 12 Yahudi aşiretinin Hristiyanlığa adapte edilmeye çalışılmasıyla ilgilidir. Bilinemeyen nedenlerle diğer semitik kardeşleri ile kavga eden 12 aşiret, İ.Ö. yaklaşık 2000 yıllarında önderleri Abraham [İbrahim] ile birlikte güney Mezopotamya’yı terkedip önce Harran ovasına (Urfa yakınlarına) gelmişlerdir. Aynı aşiretler oradan şimdiki Filistin’e, Kenan [Canaan] ülkesine inmişlerdir. Ve daha sonra Firavunlar’ın Mısır’ına göçedecek olan, bu ülkeden bir Mısırlı Prens olan Musa’nın önderliğinde kaçıp tekrar Kenan ülkesine gelecek olan 12 Yahudi aşiretinin serüvenleri bu şekilde başlamıştır.)
Şüphesiz İncildeki sözkonusu ifadeler
ve benzerleri, Hıristiyanlık içindeki yahudi düşmanlığını
beslemiştir ama, Yahudi düşmanlığının veya
antisemitizmin asıl nedeni ve kaynağı hiçbirzaman İncil
olmamıştır. Özünde, Yahudi düşmanlığının
asıl kaynağı, ırkcı Yahudi dinini kendisinden başka
birşey değil. Tarihte birbirleri ile çatışmayan
halklar yok gibidir ama, Yahudi dini gibi kendi toplumunu (Yahudi topluluğunu)
diğerlerinden tamamen ayıran bir başka din de yoktur. Yahudi
topluluğunun diğer halklarla olan problemlerini uzlaşmasız
bir biçimde sürekli kılan Eski Ahit’in (Tevrat’ın) merkezindeki
ırkçı/ayırımcı ideoloji, antisemitismi üreten ve
besleyen asıl kaynak olmaktadır. Sonuçta, sondere insancıl
bir içerikle yoksulların ve ezilenlerin dini olarak başlamış
olan Hıristiyanlık’ta, diğer tüm dinler gibi tarihsel süreç
içerisinde özellikle üst sınıfların, ve ayrıca toplumdaki
diğer değişik sosyal sınıfların ekonomik- politik
amaçlarına alet edilmiştir. Din, zaman içinde yeniden ve yeniden biçimlenerek
kitlelerin manüpülasyonlarında kullanılmıştır.
Avrupa’da sürgünde yaşayan ve dini temelde birliklerini koruyan birkısım
Yahudiler, diğer insanlardan farklı gözüktükleri ve günah keçisi
yapılmaya en uygun topluluk oldukları için, bilinçli politik kışkırtmaların
temel malzemesi olmuşlardır.
Haçlılar, çağdaş yansımaları, ırkçılığa doğru
Haçlı seferleri sırasında (1095-
1187 ve 1187- 1291) yetişkin müslümanların kazanlarda kaynatılarak,
çocukların ise şişe geçirilerek kızartıldıktan
sonra yenmeleri hangi düşünce tarzı ile bağdaştırılabilir
acaba? Haksızlıklara, Yahudi tapınağındaki tefeciliğe
başkaldırdığı için çarmıha gerilen İsa’nın
hümanizmi ile Haçlı düşüncesinin ne gibi bir bağlantısı
olabilir? Yahudi bir aileden gelen, buna karşın zengin yahudi tapınağındaki
spekülasyona, bu dinin ırkcı özüne ve Roma iktidarının
baskısına başkaldıran İsa ne ölçüde sosyal adaleti,
insancıllığı, barışı ve tüm haksızlıklara
başkaldırıyı simgeliyorsa, Haçlılar’da o ölçüde
soygunculuğu, ırkcılığı, saldırganlığı
ve toplumsal baskıyı simgelemektedirler. Hıristiyanlığın
kutsal yerlerini kurtarma bahanesiyle yola çıkıp girdikleri heryeri
yağmalayan, Ortodoks doğu kiliseleri dahil bölgedeki tüm tapınakları
soyan, halkı katleden, tüm gelişmiş güzel kentleri ve ekili
alanları tahribeden Haçlı Orduları’nın İsa ve
havarilerine özgü Hıristiyan düşüncesi ile bağlarının
olmadığı ortadadır. Bunların (Haçlıların),
Ortadoğu’da, Balkanlar’da veya dünyamızın bir başka köşesinde
“insan hakları” bahanesiyle kentleri bombalayan güçlerle; çocukları,
kadınları, tüm korumasız yoksul insanları ölüme
mahkumeden güçlerle; derin bir yoksulluğa ve çaresizliğe kapı
açan emperyalist güçlerle, çağdaş ırkcı ve faşist düşüncelerle
tarihsel bağlantıları olabilir ancak. Pentagon ve W. Bush ekibi
de, Ortadoğu halklarına yönelik saldırılarını, başlangıçta,
kültürel/dinsel haçlı söylemi ile yaşama geçirmişlerdir.
Haçlı seferleri sırasında olanlara benzer sahneler Orta ve Latin Amerika’nın fethedilmesi sırasında da yaşanmıştır. Kuzeyli Kızılderililer’de Ortadoğu halkları kadar aşağılanmışlar, Adem ile Havva’dan mı geldikleri, insan olup olmadıkları, hangi katagoriden insan oldukları uzun süre tartışılmıştır. Bu “derin bilimsel” tartışmalar sürerken, Amerika kıtasının yerli halkları sistematik olarak yokedilmişlerdir. Afrikalı siyahlar ve zenci köleler diğerlerinden daha şanslı olmamışlardır.
Amin Maalouf Haçlı Seferleri’ni anlatan tarihi belgelere dayalı yapıtında, Frenk (Batı Avrupalı, özellikle Fransız) kronikçi (günlük tutan, tarihi olayları günü gününe kaydeden) Raoul de Caen’ın, “Maara’da bizimkiler yetişkinleri kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve ızgara yaparak yiyorlardı.” diye notlar tuttuğunu yazmaktadır. Aynı yazara göre, ilk Haçlı Seferleri’nin önderleri ertesi yıl Vatikan’a, Papa’ya gönderdikleri resmi mektupta yamyamlık (kanibalizm) gerçeğini itiraf edeceklerdir ve bunun nedenini utangaç bir şekilde kıtlığa bağlayacaklardır. Halbuki bu iş eylenceli bir ziyafetle sonbulan heyecan verici bir ava dönüşmüştür ve aslında insanları yemeyi zorunlu kılacak bir kıtlık hiçbirzaman olmamıştır. Yine aynı yazarın aktardığına göre, Frenk kronikci Albert d’Aix, “Bizimkiler sadece öldürülmüş Türk ve Müslümanları değil, köpekleri de yemekten iğrenmiyorlardı!” diye notlar tutmuştur. “Hadi neyse Türk ve Müslümanlar yenir ama, köpeklerde yenirmi?”, demeye getirmektedir Fransız kronikci.
Kanlı katliamlardan bölgenin Yahudi halkı
da kendisini kurtaramamıştır. Aynı yazarın aktardığına
göre, Haçlı orduları Kudüs’e girdikleri sırada korkunç bir
İslam ve yahudi katliamı yapmışlardır. Arab tarihci
İbn el- Kalanissi şunları yazmaktadır: “Yahudiler
havralarında toplandılar ve Frenkler onları burada diri diri yaktılar.”
Halbuki, Haçlılar gelinceye dek aynı kentte Hıristiyanlar,
Yahudiler ve Müslümanlar kardeşce yaşamışlardır.
Halife Ömer 638 yılında bu kente (Kudüs’e) girdiği zaman, Hıristiyan
halkın canına ve malına kesin güvence getirmişti.
Kilise’nin önderlerinden Hıristiyanlığın kutsal
yerlerinde gezdirmesini istemişti. Halife Ömer, cami inşa edilmesin,
bu kutsal yer olduğu gibi korunsun düşüncesiyle, İsa’nın
mezarının yakınında namaz kılmamıştı.
Amin Maalouf’un tanıklığına göre, ileride kendi adına
(Hz. Ömer adına) cami inşa edilecek olan dışarıda başka
bir yerde kılmıştı namazını Halife Ömer. Kudüs’ü
tekrar fetheden Selahattin Eyyubi’de -haçlıların o güne dek gösterdikleri
tüm vahşete karşın- Hıristiyanlar’a karşı aynen
Halife Ömer gibi adaletli ve insancıl davranmıştır. Fakat
Selahattin Eyyubi’nin tüm insancıllığı, İngiltere Kıralı
“Arslan Yürekli” Richard’ın Akka önünde 300 tanesi çocuklar ve
kadınlardan oluşan 3000 Müslüman esiri işkence ile çığlık
çığlığa, taşlarla, bıçaklarla, kılıçlarla
katlettirmesine engel olmamıştır. (Aynı bilgiler, 17 aralık
1993 günlü Dagens Nyheter’in [= Günün Haberleri, İsveç’in en büyük
günlük gazetesi] 3. sayfasında Johannes Salminen imzası ile yayınlanan
uzun yazıda da var.)
Haçlı seferlerinin başladığı yıllarda Arab ve İslam dünyası kendi içinde bölünmüştü ve çatışma içindeydi. Tüm bunlara karşın İslam dünyası o yıllarda bilim, teknik, özellikle tıp, sanat ve edebiyat konularında Batı’dan defalarca ilerideydi. Daha bir yüzyıl önce, 800’lü ve 900’lü yıllarda birlik içindeki İslam medeniyeti en yüksek düzeyini yaşıyordu. Bu İslam- Arab- İran kültürü ileride Batı’da Rönesans’ın (yeniden doğuşun) temel dayanağı olacaktı. Tüm geriliklerine ve vahşiliklerine karşın, saldırganlar (Haçlılar), -anlaşılan- karşılarındakileri (Arabları- Türkleri- Kürtleri- İranlıları- Yahudileri) insan olarak görmüyorlardı. Haçlıların beyinlerinde çağdaş ırkçılığın ve bu ırkçılığın meşrulaştırdığı hertürlü talanın, çinayetlerin, kitle katliamlarının, emperyalist savaşların tohumları yaşıyordu.
Bu tohumlar süreç içinde yeşerecekler,
dallanıp budaklanarak büyüyeceklerdir. Haçlıların
beyinlerindeki ırkcılık tohumları, “İnsan hakları”
bahanesi ile Habeşistan’a (Etopya’ya) saldıran Faşist
Mosolini’nin, aynı bahaneyle Mançurya’ya giren militarist Japonya’nın,
ve yine tamamen aynı bahaneyle Çekoslavakya’nın Südetler bölgesine
dalan Hitler’in kanlı trajik serüvenlerinde çiçek açacaklardır.
Haçlıların beyinlerindeki ırkçılık tohumları,
Hitler gibi “insan hakları” bahanesi ile Ortadoğu’ya,
Balkanlar’a, ve daha başka coğrafyalara saldıran, kentleri
yerlebir eden, çocukların, kadınların, korumasız sivil halkın
ölümüne ve açlığa neden olan Pentagon generallerinin kişiliklerinde
boyatıp yeşerecektir. Uygulanan Ambargo ile
Moder anlamda ırkçılığın ve faşizmin doğuş süreci
Batı’da kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla
birlikte çağdaş ırkçı düşünçeler, ve tekelci
kapitalizmin bir ürünü olarak da bu ırkcı düşüncelerle
beslenen faşist ideolojiler doğmuştur. Şüphesiz sözkonusu ırkcı ve faşist düşüncelerin
bilim dışılığını, hangi büyük güçlerin
kasalarını doldurmaya yaradıklarını kanıtlayan
relatif insancıl ve bilimsel düşüncelerde eşzamanlı olarak
doğmuşlardır. Bunların her ikisininde, en kaba sınıflandırmayla
yıkıcı ve aşağılayıcı olanında, yapıcı
ve insancıl olanında herzaman tarihsel kökleri olmuştur. İnsan
soyu ancak önceki kültür birikimlerine dayanarak yeni soyutlamalar
yapabilmektedir. Ve insanı aşağılayan, sömüren güçler
ile adaletli ve demokratik bir dünya için çalışan güçler arasındaki
savaş halen sürmektedir. Ve yine şüphesiz bu savaşta cepheler
siyah- beyaz örneği kesin renklerle ayrılmadıkları gibi,
tarafların etkinlikleri de zamanın akışı içinde azalıp
çoğalarak dalgalanmaktadır.
Irk kavramının çıkışı
üzerine araştırma yapmış olan Robert Bernasconi’nin
ifadesi ile, Avrupa’da moder anlamda ırkçı düşünceler daha
biçimlenmeden, 1400’lü yılların İspanyası’nda Hıristiyanlığa
geçmiş yahudilere karşı kullanılan “kan yasaları”
vardı. Bu insanlar din değiştirmiş, Hıristiyanlığı
kabuletmiş olsalar bile ayırıma uğruyorlardı. Amerikan
yerlilerine karşı yapılan muameleyi “onların insan
olmamaları” nedeniyle haklı gösteren tartışmalar yapılıyordu.
Aynı yazara göre, 1500’lü ve 1600’lü yıllarda tüm hızıyla
süren siyah köle ticareti sırasında, ortada henüz bir “ırk”
kavramı olmadan bile, İngilizler ve İspanyollar siyah Afrikalılara
uyguladıkları işkenceleri ve sömürüyü, bu insanların
renkleri nedeniyle haklı görüyorlardı. Batılı sömürgeci
beyazlara göre, “Yahudilere, kızıl derililere ve zencilere karşı
herşey yapılabilirdi.” Yine diğer araştırmacılara
göre, bazı Avrupa devletlerinin 1400’lü yıllardan
itibaren Amerika ve Afrika kıtasında koloniler oluşturmaya başlamaları,
karşılaştıkları yeni halkları katogorilere ayırıp
bir hiyerarşi içinde sınıflamalarının yolunu açtı.
İnsanları kaba olarak dış görünüşlerine, belirgin
davranışlarına, entellektüel gelişme düzeylerine, moral
karakterlerine, soylarına göre vs. sınıflamaya başladılar.
Egzotik (yabancı ülkelerle ilgili, yabancı), oryantal (doğu ile
ilgili), yahudi (aşağılayıcı anlam içeriyor), zenci
(neger, siyaf Afrikalı’dan farklı olarak aşağılayıcı
bir anlam içeriyor), hintli (indian, kızılderili anlamına) gibi
katagoriler doğdu.
Robert Bernasconi’nin anlatımı ile, çağdaş anlamda ırk teriminin ilk kez 1600’lü yılların sonunda kullanıldığı üzerine görüş birliği vardır. Sözkonusu yüzyılın sonuna dek Avrupalı bilim adamları insanları sınıflamaya tabi tutmuşlar, “dört veya beş ayrı insan tipi” olduğu konusunda görüşler ileri sürmüşlerdir. İngiliz düşünürü John Locke (1632- 1704) kesin ifadelerle belirtmemekle birlikte ırkcılığa hizmet edecek görüşlere sahipti. Bernasconi’ye göre ırk teorisinin tek bir yaratıcısı olmamakla birlikte, bu işte ilk önemli rolü oynayan kişi Alman filozofu Immanuel Kant (1724- 1804) olmuştur. Bernasconi, Kant’ın yazıları arasında ırkçı olarak nitelenebilecek birçok görüş olduğunu iddia etmektedir. Örneğin Kant’a göre, “Birisinin baştan aşağı kara olması onun aptal olması için açık bir kanıttır vs. Tek ve aynı soya ait hayvanlar arasında kalıtım yoluyla ayrılıkların şaşmaz bir biçimde nesilden nesile aktarılması gibi insanlar da ayrılıklarını korumaktadırlar vs.”. Köningsberg Üniversitesi’nde antropoloji ve fiziksel coğrafya üzerine dersler veren Kant, sömürgeçiliğin, emperyalizmin emrine girecek olan ırkcılığa sağlam temeller hazırlamıştır. Yazısını yayınladığı sırada felsefe doktorası yapan Michael Mc Eachrane, Dagens Nyheter’in 26 ağustos 1998 sayısının kültür sayfasındaki uzun makalesinde Immanuel Kant hakkında benzer bilgileri vermektedir.
Ünlü idealist diyalektikci Alman Filozofu Friedrich Hegel’de (1770- 1831) ırkcılığa hizmet eden, köle ticaretini haklı çıkartan görüşler ileri sürmüştür ve bu nedenle Amerikalı köle sahipleri Hegel’i savunmuşlardır. İsveç’in en ünlü doğa bilimleri araştırmacısı, botanikci Carolus Linnaeus (Carl von Linné, 1707- 1778), önemli bulguların sahibidir ama, aynı zamanda sosyal bir varlık olan insanları da yanlış bir biçimde aynen bitkiler gibi sınıflamaya tabi tutarak ırkçılığa hizmet etmiştir. Linné, “Systema naturae”de (1758) insanları avrupalılar, asyalılar, afrikalılar ve hintliler (kızılderili anlamına) diye dört katagoriye ayırdığı gibi, insanları mental olarak da (ruhsal ve akli gelişme düzeylerine göre) -zamanın eksik ve yanlış bilgileri ile- sınıflamaya tabi tutmuştur. Şüphesiz bu sınıflamada Avrupalılar en üstte duruyorlardı.
J. F. Blumenbach, Linné’nin şemasına 1781 yılında malezyalıları ekledi. Fransız doğa araştırmacısı Georges Louis Leclere de Buffon’da (1707- 1788), teorisini İsveçli Linné’ye alternatif olarak sunmakla birlikte, türlerin değişmezliği, sabitliği konusunda görüşler ileri sürerek ırkcılığa hizmet etti. Kafatası ölçme buluşu ve kafataslarının sınıflamasını yapma işinin öncülüğü, Stockholm’de anatomi profösörü olan Anders Retzius (1796- 1860) adlı kişiye ait oldu. Retzius kafataslarını -temel olarak- dolikosefal (uzun kafalı) ve brakisefal (kısa kafalı) olarak ayırdı ve insanların vücut yapıları ile politik davranışları arasında bağ kurmaya kalkıştı. Bir Fransız diplomatı olan ve 1870’li yıllarda ülkesini Stockholm’de temsileden Kont Joseph Arthur de Gobineau (1816- 82), Retzius’un izinde yürüdü. Gobineau, beyaz “ırkın” diğerlerinden üstün olduğunu ve beyazlar arasında “en saf kana” sahip olanların ise kuzeyliler (isveçliler, norveçliler) olduklarını iddia etti. O’na göre bu saflık korunmalıydı. Soyların karışması insanlığın sonunu getirecekti ve beyaz “ırk” için en büyük tehlike yahudilerdi vs..
İtalyan okulundan Cesare Lombroso’ya (1836- 1909) göre, kalıtımın (soyun) bozulması (dejenerasyonu) kriminalitenin (suçun) nedeni idi. Lombroso’ya göre, -anlaşılır ifade tarzı ile- kriminalite (suç) soydan (babadan, atadan) miras alınıyordu ve kriminal (suçlu) tipler fiziki görünüşlerinden teşhis edilebiliyorlardı vs.. Kriminal antropolojinin kurucusu sayılan Lombroso’nun İsveç toplumu üzerinde de önemli etkisi oldu.
İsveçli
profösör Retzius’un kafatası ölçme buluşu ileride Nazi almanyasında
kullanılmıştır. Fransız diplomat Gobineau’da en az Retzius kadar Nazi
ideologlarının esin kaynağı olmuştur. En saf ve en üstün
Germen (Alman) “ırkının” İsveç’te yaşadığı
görüşü Nazi önderleri tarafından onaylanmıştır.
(Robert
Bernasconi dışında adı geçenlerin tümü için bak: http://historiesajten.tripod.com/rasbiologi.htm
, http://www.heathenfront.org/iceman/ras/svensk_raskunskap.htm
, http://www.fikas-no/~sprocket/snpa/rastyper-05A.htm
, http://www.student.nada.kth.se/%7E95-nwa/rasl.html
, http://w1.548.telia.com/~u54804688/race.htm
)
Malthus ve Darvin'in ırkçılığa katkıları
Çağın en büyük denizaşırı sömürgeci ülkesi olan İngiltere’nin yönetici eliti içinden gelen ve Doğu Hindistan Kumpanyası Koleji’nde tarih ve politik ekonomi dersleri veren Thomas Robert Malthus (1766- 1834) içinde olduğu çevrenin uyguladığı sömürüyü ve şiddeti haklı çıkartacak bilim dışı görüşler savunmuştur. Malthus, gıda maddelerinin aritmetik diziye göre (yani, 1, 2, 3, 4 vs. diye) arttığını, buna karşın nüfusun geometrik diziye göre (yani, 1, 2, 4, 8 vs.) diye çoğaldığını iddia etmiştir. Böylece Malthus, saldırgan sömürge savaşlarını, soykırımları haklı çıkartmaya çalışmıştır.
Malthus’un
iddialarına karşın, dünya nüfusunun altı milyara ulaştığı
günümüzde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın
(UNDP) 1999 yılı raporuna göre, hızlı nüfus artışına
karşın son elli yılda dünya mal üretimi on misli artmış,
kişi başına gelir üçe katlanmıştır. Buna karşın
antidemokratik dünya düzeni, eşitsiz paylaşım, emperyalist sömürü
ve savaşlar nedeniyle 1.5 milyar kadar insan açtır. Üretimdeki artışa
karşın, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir farkı
1820 yılından beri giderek artan bir hızla sürekli bozulmaktadır.
Metro gazetesinin 9 şubat 2002 tarihli sayısında yayınlanan
bir tabloya göre, zengin ülkelerle yoksullar arasındaki gelir farkı
1820 yılında 1/3 iken, aynı fark 1913’de 1/11, 1950’de 1/35,
1992’de 1/72 ve 1997 yılında 1/727 olmuştur. Sürekli sayıları
artan aç insanlar günde 1 US- Doları’ndan düşük gelirle yaşam
kavgası vermektedirler. Kısacası, nüfus artışı
bir problem olmakla birlikte açlığın ve yoksulluğun asıl
nedeni değildir. Malthüs’ün yaşadığı dönemde ise
hiç değildi. Nüfusun en çok arttığı bölgeler, halkın
en yoksul olduğu, eğitim düzeyinin en düşük olduğu, çocuk
ölümlerinin en çok olduğu, insan ömrünün en kısa olduğu coğrafyalardır.
Buralardaki yüksek doğum oranları, bir anlama, olağanüstü
zorluklar içinde varolabilen yaşamı yeniden üretme ve sürdürme
kavgasıdır.
İngiliz emperyalizmi, asıl olarak Darvin ile kendisini “haklı çıkartacak” ideolojik bir temel dayanağa kavuşmuştur. Charles Darvin (1809- 1882), türlerin evrimi konusundaki bilimsel teorisi ile insanlığa büyük bir hizmet yapmıştır ama, biyoloji için geçerli olan sözkonusu buluşunu kaba biçimde sosyal yaşama uyarlamaya çalışarak ırkcılığa ve emperyalist savaşlara düşünsel bir temel hazırlamıştır. Darvin’in bilimsel çalışmasını sakatlayan asıl yanlışı, insanı da hayvan olarak görmesi, veya sanması olmuştur. Darvin, insanları da hayvanlar dünyasında olduğu gibi biyolojik olarak çok veya az gelişmiş katagorileri ile sınıflamaya kalkışmıştır. Darvin, doğada, hayvanlar dünyasında olduğu gibi insanlar arasında da orman yasalarının geçerli olduğu, güçlünün zayıfı yokedeceği görüşünü saldırgan İngiliz emperyalizminin emrine vermiştir. Darvin’in sözkonusu biyolojik evrim teorisinin, tüm yönleriyle yaşamı sürekli yeniden üreterek tamamen farklı bir gelişme çizgisi göstermiş olan, soyutlama yapma yeteneği ile hayvandan kesinlikle ayrılan, sosyal bir varlık olan ve değişik kültür miraslarını çabucak kendisine maledebilen insan soyunun toplumsal (sosyal) evrimine şematik biçimde uygulanması, ırkçılığa ve faşizme hizmet etmiştir.
Sosyal Darvinizm, toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin, “farklı ‘soylara’ ve farklı sosyal sınıflara mensup insanlar arasındaki biyolojik eşitsizliklere” bağlı olduğunu iddia etmiştir. Bu bilimdışı iddiası ile Sosyal Darvinizm, tüm sömürge savaşlarını, soykırımları, sınıfsal baskıları, toplumsal şiddet uygulamalarını haklı göstermeye çalışmıştır. En kaba ifade ile aynı teoriye göre, “güçlüler ve akıllılar soylarını başarı ile sürdürmekte, iktidar sahibi ve zengin olmaktadırlar; zayıflar ve ahmaklar ise yoksulluğa, sömürüye, baskıya, ölüme,yokoluşa mahkumdurlar vs.”.
İşin gerçeği, yoksullar arasındaki sayısız yetenekli ve akıllı insanın olanaksızlıklar, eğitimsizlik nedeniyle kendilerini geliştiremedikleridir. Şüphesiz bu durum tüm insanlık için büyük bir kayıptır. Bunun yanında, en güçlü imparatorlukları, en “soylu” sınıfların iktidarlarını, sözkonusu aşağılananların, yoksul ve ezilen insanların yerle bir ettikleri tarihin kaydettiği asıl diğer önemli gerçektir. Yine çok önemli bir gerçekte, insanlığın kültür mirasının ortaklığıdır. Diğer yandan, vaktiyle çok ileri medeniyet düzeyine ulaşmış topluluklar gerilerde kalırlarken, çok gerilerde gözüken toplumlar da insanlığın kollektif kültür mirasının üzerine oturarak hızla en ileri bilim ve teknolojiyi üretebilecek düzeye gelebilmektedirler.
Belirli doğa koşullarına uyumlu olarak şekillenmiş
bitki, böcek ve hayvan türleri ancak bu koşulların varolduğu relatif sınırlı
bir alanda yaşamlarını sürekli tekrarlayarak sürdürürlerken,
soyutlama yapma yeteneğine sahip insanları sınırlayabilen
herhangi bir doğa koşulu yoktur ve hatta giderek uzay koşuluda
olmayacaktır. Ve insan, belirli doğal
koşulları yokolunca yokolmaya mahkum olan hayvanların aksine, kendisini
ve içinde varolacağı çevreyi sürekli yeniden üreterek sonu
belirsiz yolunda ilerlemektedir. Sonuçta, beş kıtadaki kanlı
izlerini sosyal Darvinizm ile kamufle etmeye çalışan İngiliz
emperyalizminin mirası üzerine Alman Nazizmi oturmuştur. Sosyal
Darvinizm Nazi ideolojisinin çekirdeğine yerleşmiştir.
Darvin’in biyolojik evrim teorisini ilk olarak kötüye kullanan ve Sosyal Darvinizm’in kurucusu sayılan kişi İngiliz düşünürü Herbert Spencer (1820- 1903) olmuştur. Spencer’in büyük Amerikalı yazar Jack London (1876- 1916) üzerinde etkisini ilginç bir örnek olarak özetlemekte yarar vardır. Otobiyografik romanı “Martin Eden”de Jack London, Spencer'in üzerindeki etkisinin altını çizmektedir. Buna karşın aynı yazarın üzerinde Karl Marks’ın da belli etkileri olmuştur. Yazarın birçok karakteri -sosyal Darvinizmin etkileri ile- olağanüstü idealize edilmiş olmakla birlikte, yine de London’da köklü bir hümanizm ve birçok yapıtında toplumsal baskılara karşı derin bir başkaldırı olgusu vardır. Yazarın diyalektiği gerçek anlamda analitik değildir ve yazar Sosyal Darvinizm’in izlerini taşımaktadır ama, öbür yandan yapıtlarında hümanist bir öz de vardır. İşte bu humanist öz ve haksızlıklara başkaldırı duygusu nedenleriyle Jack London’un yapıtları diğer büyük yazarlarla birlikte Nazi Almanyası’nda yasaklanmıştır, yakılmıştır.
Kısacası, sınırlı ölçüde Jack London örneğinde görüldüğü gibi, ırkcı düşüncelere zaman zaman hümanist insancıl düşüncelerle karışmış olarak da rastlamak mümkündür. Yaşamda, siyah ve beyaz renklerden ziyade, değişik renklerin karışımlarına ve bu renklerin farklı tonlarına rastlamak daha olasıdır. Zaten insan soyunun kendi kendisini ve içinde geliştiği tüm soyal ve biyolojik süreçleri analitik olarak bütünselliği ile çözümleyebilmesi bir anda, bir yüzyılda, bin yılda, binlerce yılda mümkün olamamaktadır. Ve zaten çok boyutlu gerçek, kendi doğal ve sosyal süreçleri içinde sürekli değiştiği gibi, soyutlama yaparak yaşamı ve kendisini devamlı yeniden üreten insan tarafından da kesintisiz değiştirilmektedir. Ayrıca, gerçeği bütünselliği ve değişkenliği içinde kavrama süreci toplumdan topluma, kişiden kişiye dengesiz biçimde gelişmektedir. Sonuçta, çağdaş faşist ideolojilerin kültürel kökleri oldukça gerilere gitmektedir ve aynı ideolojileri herzaman saf halleri ile bulabilmek mümkün olmamaktadır. Çağdaş ırkcı ve faşist ideolojiler özellikle 1600’lü, 1700’lü yıllarda Avrupa’da gelişen düşünce akımları ile sıkı bir bağ içindedirler. Bu yıllar aynı zamanda Batı’da kapitalizmin ve sömürgeciliğin hızla geliştiği yıllardır.
Faşizm'in emrine giren ırkçı jeopolitik teorileri
“Coğrafi konumun uluslararası güç ilişkilerini
belirlediğini” iddia eden bilim dışı ırkçı
jeopolitik adlı disiplin, Malthüs’ün ve Sosyal Darvinizm’in
bilim dışı spekülasyonlarına dayanarak gelişebilmiştir.
Jeopolitik sözcüğü kelime olarak ilk kez
İsvecli Profösör Rudolf Kjellén (1864- 1922) tarafından
“Canlı Organizma Olarak Devlet” (1916) adlı kitapta kullanılmıştır.
Kjellén’i asıl olarak etkileyen Alman coğrafyacı Friedrich
Ratzel (1844- 1904) olmuştur. Ratzel, “insan gurupları ile içinde
yaşadıkları coğrafi alan arasında çok derin bir bağ
olduğunu” iddia etmiştir. Sözkonusu gerçekdışı spekülatif
jeopolitik teorilerine göre, “yaşam alanı” adını alan
coğrafi bölge içinde varolan insan toplulukları, diğer canlı
yaratıklar gibi,
hayvanlar gibi etki alanlarını genişletme kavgası içindedirler.
Coğrafi konumlarından güç alan devletler, diğer canlı organizmalara
benzer biçimde güçleri ile orantılı
olarak savaşıp varlıklarını
sürdürmekte, “yaşam alanları”nı genişletmektedirler.
Bu açıdan bazı coğrafyalar diğerlerine göre daha etkili
bir güç kaynağı olmakta, daha büyük önem taşımaktadırlar.
Yeterli enerjiye sahip olmayan topluluklar, doğadaki zayıf
organizmalar gibi ayıklanıp yokolmaktadırlar vs.. Görüldüğü
gibi, bu bilimdışı spekülasyonlarda Malthüscülüğün ve
sosyal Darvinizm’in derin etkileri vardır. Şüphesiz tarihin akışı
içinde birçok kültür tamamen veya belirli izler bırakarak yokolmuşlardır
ve halen değişik göreceli ufak kültürler hızla yokolmaktadırlar
ama, bunun nedenleri sözkonusu toplulukların yaşadıkları coğrafi
alanlar değildir. Kültürlerin yokoluşlarının nedenleri,
karmaşık ekonomik ve toplumsal süreçlerde gizlidir. Sözkonusu
toplumsal süreçler, doğadaki determinizme bağlı olarak
bir kargaşa içinde kendiliğinden gelişen süreçlerden tamamen farklı olarak insan iradesi ile
planlanarak biçimlenmektedirler. Bireyden en geniş
toplumsal birimlere dek insanların davranışları, -içinde
eksikleri ve yanlışları barındırsa da- tamamen planlı
olmaktadır.
Kısacası, insanları aynen hayvanlar gibi coğrafi alanlarına
göre davranan -iradesiz ve plansız- varlıklar olarak tarif etmeye çalışan
jeopolitik
teoriler, vahşi orman yasalarını, sözde güçlü “ırkın”
zayıfı yoketmesini, emperyalist savaşları meşrulaştırabilmek
için üretilmişlerdir.
Kısaca anılan spekülatif jeopolitik teorilerine İngiliz politik coğrafyacısı Sir Halford John Mackinder (1861- 1947) katkı yapmıştır. Mackinder’e göre, nüfus bakımından yoğun olan Avrasya’ya hakim olan tüm dünyaya hakim olur (Bu görüşte, doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya hakim olmak dünya hakimiyeti için büyük önem taşımaktadır.). Jeopolitik ile ilgili olarak adı geçen yazarların ve özellikle sonuncusunun (Mackinder'in) Nazi ideologları üzerinde derin etkileri olmuştur. Bu kişilerin spekülasyonları Alman Nazizmi tarafından pratiğe uygulanmıştır. Sonuçta hem Nazizm iflas etmiştir ve hem de yaklaşık 60 milyon insanın canına malolan büyük bir trajedi, İkinci Dünya Savaşı yaşanmıştır. Buna karşın, özellikle Mackinder’in “Avrasya hakimiyeti” teorisi NATO çevrelerinde belirli bir kabul gördüğü gibi, başta Zbigniev K. Brezinski olmak üzere USA emperyalizminin ideologları tarafından geliştirilerek yeniden üretilmektedir.
USA emperyalizminin şekillenmeye başladığı, USA mali
sermayesinin denizaşırı pazarlara yöneldiği yıllarda
Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan (1848- 1929) tarafından üretilen,
“denizlerde güçlü olanın dünyanın ekonomik kaynaklarını
denetleyebileceği, dünya ticaretine hakim olacağı, savaşları
kazanacağı” teorisine, uzayda hakim olanın dünyaya hakim olacağı
düşüncesi eklenmiştir artık. Uzay hakimiyeti ile birlikte dünya
enerji kaynaklarının en az yüzde yetmişini barındıran
Avrasya hakimiyetini (içine Avrupa’yı ve enerji zengini orta Asya’yı
da alan geniş bir coğrafya) USA merkezli yeni emperyalist jeopolitiğin
temeli yapanların Nazi almanyasının izinde yürüdükleri artık
bir sır değildir. Yalnız henüz tam bilinemeyen, dünyayı ne ölçüde
büyük çaplı yeni trajedilerin beklediğidir.
Nazi kafatasçılığının formülasyonu ve bazı İsveçlilerin rolleri
İsveçli araştırmacı Mikael Widéen’in anlatımı ile, kafatası ölçme işinin 1840’da yaratıcısı olan İsveçli Anders Retzius’un oğlu Gustav Retzius önderliğinde 1882 yılında “İsveç antropoloji ve coğrafya dayanışması” adlı bir örgüt kurulmuştur. Sözkonusu örgüt 45 bin İsveçli askerin kafataslarını ölçmüştür ve sonucu bir rapor olarak 1902 yılında yayınlamıştır. Buna göre, İsveç’te Alman “ırkının” en temiz örnegi yaşamaktadır (bak: http://historiesajten.tripod.com/rasbiologi.htm ).
Sözkonusu işler olurken ne Mussolini ve ne de Hitler henüz adlarını duyurmamışlardı. İnsanlar henüz faşizm olgusundan habersizdiler. Linné’nin, Retzius’un, Gobineau’nun ve benzerlerinin izinde yürüyen İsveçli Viktor Ryberg, 1895 yılında “Beyaz Soyun Geleceği” adlı bir kitap yazmıştır. Ryberg, Çingeneler’in, Tatarlar’ın, Samiler’in (Arablar, Yahudiler, Süryaniler vs.) “beyaz ırkın” geleceği için bir tehlike olduğunu anlatmıştır.
Irka
ve soya dayalı ideolojiler 1900’lü yılların başında
İsveçte çiçek açmışlardır. Herman Lundborg ve Nils von
Hofsten önderliğinde, -dıştan gelecek karışmalara karşı-
“Soy temizliği için İsveç dayanışması” adlı
örgüt 1909 yılında kurulmuştur. Adreslerini aşağıda
vereceğim web sayfalarındaki anlatımlara ve ayrıca Torbjörn
Jerlup’a göre, sözkonusu örgütlenme İsveç toplumundaki tüm politik
partilerden ve kurumlardan tam bir destek almıştır. Aynı yıl,
bilimle ilgilenen kişilerin üye oldukları “Mendelyev dayanışması”
adlı bir elit örgütü kurulmuştur (Dmitry Mendelyev [1834- 1907],
Rus bilim adamı, Sankt Petersburg’da profösör. Soylarla ilgili çapraz
deneyini 1865 yılında duyurunca, büyük ün sahibi oluyor.) Bu örgütlenmenin
temel amaçlarından biri de kuzey “ırkının” üstünlüklerinin
korunmasıdır. Tıp doktoru olan Lundborg, 1918 yılında
İsveç halk tipleri ile ilgili sergiler açmıştır. Aynı
kişi, 1919 yılında ırkcı görüşler içeren “İsveç
halk tipleri” adlı bir kitap yazıp yayınlamıştır.
Lundbor’e göre üstün kuzey “ırkı”nın asıl
temsilcileri İsveçli köylülerdir. Aynı kişi endüstri işcilerini
de ırkı bozan unsurlar olarak görmüştür.
Stockhol’deki Karolinska enstitüsü içinde soybiyolojisi ile ilgili bir Nobel enstitüsü kurulması önerisi 1918 yılında tek oyla reddedilince, yerine devlete bağlı bir soybiyolojisi enstitüsü kurulmuştur. İsveç Meclisi'nin her iki kamarasında da oylanan "soybiyolojisi enstitüsü kurulması" önerisi, soldan sağa tüm politik partilerin desteği ile 1921 yılında yasalaşmıştır. Dünyada ilk resmi soybiyolojisi enstitüsü olan kurum, 1922 yılında Uppsala Devlet Soybiyolojisi Enstitüsü adıyla eyleme başlamıştır. Uppsala’da eyleme başlayan kurumun başkanlığına Doçent Herman Lundborg getirilmiştir. Herman Lundborg’e göre kuzeyliler üstün “ırkı” temsil etmekteydirler. Buna karşın -aynı kişi için- özellikle çingeneler ve zenciler en işe yaramaz “ırklardır” vs.
Lundborg bu görüşlerinde yalnız değildir ve
İsveç’te daha 1914 yılında Çingeneler’in ülkeye göçleri
yasaklanmıştır. Yine İsveç’te Çingeneler, Soy Biyolojisi
Enstütüsü’nün kuruluşuyla birlikte, 1921 yılında kayıtlara
geçirilip dosyalanmaya başlanmışlardır. Sonuçta, 1942 yılında
tüm Çingeneler İsveç’te kayıtlara geçirilmişlerdir. Nazi
Almanyası’nda 1933 yılında çıkartılan bir yasa ile
doğuştan suçlu katagorisi içine sokulan Çingeneler, en ünlü Nazi
toplama kamplarından olan Birkenau ve Auscwitz’de gaz odalarında
yokedilirlerken, İsveç’te de kısırlaştırma yasasının
kurbanı olmuşlardır. Hesaplanabildiği kadarıyla İkinci
Dünya savaşı yıllarında yarım milyonu aşkın
çingene sistematik bir biçimde yokedilmiştir. Yahudiler, Naziler tarafından
çalınıp İsviçre bankalarına altın veya para olarak
yatırılan mal varlıklarına karşılık yüklü
tazminatlar alırlarken, halen sahipsiz olan Çingeneler’e hiçbirşey
ödenmemektedir.
Herman Lundborg, üstün kuzey ırkının
saflığının korunabilmesi amacıyla kısırlaştırma
yasasının çıkartılması için özel bir çaba sarfetmiştir.
Sonuçta, İsveçteki kısırlaştırma yasası Nazi
almanyasında 1933’de çıkartılan yasadan bir yıl sonra gerçekleşebilmiştir
ama, değişik anlatımlara göre, İsveç yasası Alman kısırlaştırma
yasasından daha sert bir içeriğe sahibolmuştur. Aynı
kurumun başına 1936 yılında Gunnar Dahlberg yeni şef
olarak atanmıştır. İsveç Protestan Devlet Kilisesi tarafından’da
desteklenen Uppsala Devlet Soybiyolojisi Enstütüsü’nün ürünleri Alman
Nazizmi tarafından kullanılmıştır.
İsveç toplumunda Devlet Soybiyolojisi Enstitüsü’ne tek itiraz Karolinska enstitüsünden gelmiştir. Onların itiraz nedeni de, Doçent Herman Lundborg yerine kendilerinden bir profösörün soybiyolojisi enstitüsünün başkanı olmasını istemeleridir. Sosyaldemokrat İşci Partisi (SAP) ideologları olan Gunnar ve Alva Myrdal çifti sosyal uzman rolünde enstitüde görev yapmışlardır. İsveç Köylü Birliği’nden (= Merkez Parti) Sten Vahlund enstitünün sekreteri olmuştur. Nazi Partisi’nin Almanya’da iktidara geldiği yıl olan 1933’de, İsveç Köylü Birliği programına, “İsveç soyunun temizliği korunmalıdır”, ifadesi yerleştirilmiştir. (İsveç Köylü Birliği [= Bundeförbundet], politik parti olarak 1913’te doğmuştur ve 1958 yılında Merkez Partisi [= Centerpartiet] adını almıştır.) Birleşmiş Milletler’in 1953- 61 yıllarında Genel Sekreteri olan ve 18 eylül 1961’de Afrika’da şüpheli bir uçak kazasında ölen Dag Hammarskjöld’ün babası olan Hjalmar Hammarskjöld, Moderat Parti temsilcisi olarak soybiyolojisi enstitüsünde görev almıştır (Moderat, ılımlı anlamınadır ama, sözkonusu parti konservativ, tutucu, muhafazakar bir partidir.). Hjelmar Hammarskjöld 1929- 47 yıllarında Nobel vakfının yöneticiliğini de yapmıştır.
Torbjörn Jerlup’a göre, Hjalmar Hammarskjöld’ün
başkanlığı yıllarında birçok ırkcı
nobel tıp ödülleri almışlardır. Ulusal Ansiklopedi’nin
verdiği bilgiye göre, aynı kişi (Hjalmar Hammarskjöld) “Alman
yanlısı”dır. (Unutulmaya ve unutturulmaya çalışılan
bu “Alman yanlılığı” ile asıl olarak Nazi Almanyası
kastedilmektedir.) Nobel Komitesi’ne ve Nobel Vakfı’na, soybiyolojisi
enstitüsü ile bağı olan Uppsala Üniversitesi rektörü ve soy
biyoloğu Nils von Hofsten ve oğlu Erlan von Hofsten vs. gibi daha başka
ırkçı düşüncelere sahip kişilerde girmişlerdir. Değişik anlatımlara göre,
Myrdal cifti ve benzerleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında
“nüfus fazlalığı sorunu” ile ilgilenerek ırkcı
görüşlerini pratiğe geçirmeye çalışmışlardır.
Eski nazilerin, Nazi yardakcılarının veya ırkcıların
Birleşmiş Milletler’e sızbilmelerinde ve hatta örgütte önemli
görevler yapmalarında şaşılacak bir yan yoktur. Birleşmiş
Milletler’in eski genel sekreterlerinden Avusturyalı Kurt Waldheim’in
bir SS subayı olduğu daha sonra kanıtlanmıştır.
İsveç Meclisinde ilk kez 1922 yılında -Sosyal Demokrat İşci Partisi (SAP) saylavı Alfred Petrén’in önerisi ile- soyun korunması için kısırlaştırma sorunu tartışılmıştır. Gönüllü kısırlaştırma ile ilgili öneri 1929 yılında yeniden Meclis’e gelmiştir. Naziler’in Almanya’da iktidara gelmelerinden bir yıl sonra, 1934 yılında İsveç Meclisi’nde sert tartışmalara konu olan kısırlaştırma ile ilgili yasa önerisi, -Myrdal çiftinin de yoğun çabaları ile- 1ocak 1935’de yasalaşmıştır. Aynı yasa 1941 yılında değişikliğe uğramıştır. Yasaya, gönüllü ve zorla kısırlaştırma kuralları yerleştirilmiştir. Şüphesiz bu gönüllülüğün ölçüsü tam olarak belli değildir ve insanlar değişik psikolojik baskılarla bazı işler için gönüllü olabilirler ama, daha sonra yanlış yaptıklarını da düşünebilirler.
Sonuçta, -Uppsala Devlet Soybiyolojisi Enstitüsü’nün önderliğinde- İsveç toplumunun saflığının korunması amacıyla 1935 yılından yasanın kaldırıldığı 1975 yılına dek -zorla veya gönüllü olarak- çoğunluğu kadın olan tam 62 888 kişi kısırlaştırılmıştır. İsveç’in nüfusunun o yıllarda ancak 7 milyona yaklaştığı dikkate alınırsa, bu sayı hiç de az sayılmaz.
(yukarıdaki
bölüm için bak: http://www.katolik.nu/html/artcl_sterilizering.htm , http://sabastian.scarpa.tripod.com/sterilisering.html , http://sebastian.scarpa.tripod.com/istitut.html , http://home1.swipnet.se~w69051/gp.htm
, http://www.svearike.com/artiklar/rasism_nazism.htm , http://www.umea.fub.se/kuskapsmappar/mapp3-97/MAPP3972.shtml , http://www.magnusbetner.com/mb/library/chronicles/rasbiologi.htm , http://www.nysol.se/arkiv/antirasism/rasbio1.html , http://www.nysol.se/arkiv/antirasism/rasbio2.html , http://www.heathenfront.org/iceman/ras/svensk_raskuskap.htm , http://www.heathentfront.org/iceman/ras/studie_av_svenskafolktyper.htm , http://www.student.nada.kth.se/~d95-nwa/rasll.html , http://www.dn.se/DNet/articles/26400-26499/26417/ras.html , http://www.dn.se/Dnet/articles/27100-27199/27119/color.html , http://webzone.k3.mah.se/k00ai4eh/nazi/finrummen/skurupforskaren.htm , http://historiesajten.tripod.com/rasbiologi.htm , http://www.immi.se/alfa/r.htm
, http://w1.548.telia.com/~u54804688/race.htm )
İsveç-Nazi
işbirliği ve İsveç halkının olumlu örnek yanları
İsveç’i yönetenler savaş yıllarında Nazileri açıkca desteklemişler, Nazi ordularının İsveç toprakları üzerinden geçerek Norveç’i işgal etmesine olanak sağlamışlardır. Aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı ülkeler gibi -öldürülen insanlardan çalınan- Nazi altınlarını satıl almışlar, savaş boyunca bu ülke ile ticaretlerini sürdürmüşlerdir. Türkiye yönetimi savaş endüstrisinde kullanılan kromunu Nazi Almanyası’na satarken, İsveç yönetimi de aynı ülkeye -yine savaş endüstrisinde kullanılan- demir satmıştır. Birçok İsveçli Nazi saflarında savaşmıştır ve bu gönüllülerle ilgili dökümanter filmler, kitaplar vardır.
Herhangi bir istatistik olmamasına
karşın, savaş yıllarında Hitler’in fotoğraflarının
çok sayıda isveçli ailenin evinde asılı olduğu yazılmaktadır.
Tüm bunlara karşın savaş sonrası ortalıkta hiçbir
isveçli Nazi’nin gözükmemiş olması ve yargılanmaması çok
ilginçtir. İsveç Nazileri sanki buhar olup uçmuşlardır. Hatta
yukarıda kısaca dokunulduğu gibi, bunlardan bazıları
Birleşmiş Milletler’de ve İsveç’in çok önemli kurumlarında
ve İsveç Meclisi’nde görev yapmışlardır. Nazi Almanyası’nın
yıkılmasının hemen ardından patlayan soğuk savaşın
ve USA’nın başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da eski
nazilerle işbirliği yapmaya başlamasının sözkonusu
gelişmede büyük rolü olmuştur. Örneğin, 28 kasım 1996
tarihli Dagens Nyheter gazetesinin kültür sayfasında Arne Ruth, “İkinci
Dünya Savaşı yıllarında Almanya ile yaptıkları işbirliği
nedeniyle Marcus ve Jacob Wallenberg kardeşler yargılanacaklardı.
Fakat araya, soğuk savaş ve Sovyetler Birliği’ne karşı
mücadelesinde USA’nın yeni müttefiklere duyduğu gereksinin
girdi.”, diye yazmaktadır.
Bu satırları yazanın görüşüne göre, sözkonusu Nazi buharlaşmasının bir diğer önemli nedeni de, İsveç politik yaşamının ağırlıklı olarak korporatif bir yapıya sahip olmasıdır. İsveç coğrafi olarak Avrupa’nın bir parçasıdır ama, aynı ülkenin toplumsal ve politik anlamda tam Avrupalı olduğunu söylemek zordur. Şüphesiz özellikle 1800’lü yıllardan itibaren İsveç’te devletten bağımsız birçok kurum, serbest kiliseler vs. doğmuştur ama, asıl olarak devlet- kilise- sendikalar- Sosyal Demokrat İşci Partisi (SAP) bir bütünlük içinde çalışmaktadırlar. Bu büyük birleşik güç sondere etkili bir toplumsal manipülasyon mekanizmasına sahiptir. Kısacası, İsveç toplumunda -Hitler Almanyası ile ilgili- suça çok geniş bir kesim değişik ölçülerde bulaştığı için, Nazi işbirlikciliği nedeniyle herhangi bir yargılama sürecini başlatmak olanaksız olmuştur. Böyle bir süreç tüm isveç kurumlarında büyük bir kaosa neden olabilirdi. Şüphesiz sözkonusu gerçek İsveç toplumu için potansiyel bir tehlikedir. Buharlaşan Nazi işbirlikçilerinin herhangi bir kriz döneminde yağmur olup toplumsal yapıya düşmeyeceklerinin garantisi yoktur.
Marianne Björklund’un
11 ocak 1998 tarihli Dagens Nyeheter’in iç haberler bölümünde yazdığına
göre, İsveç toplumunun yarıdan fazlası değişik ölçülerde
ırkcı düşüncelere sahiptirler. Avrupa Birliği’nin (AB),
16 154 isveçli üzerinde yaptığı bir araştırma bu gerçeği
açığa çıkartmıştır ve ırkcı düşünceler
pratikte göçmen düşmanlığı olarak gözükmektedirler. Bu
satıları yazanın kanısına göre, sözkonusu insanların
çoğunluğunun bilinçli ırkçılar olduklarını söylemek
zordur. Bunlar daha çok kurdukları düzenli barışcı yaşamın
kaybolacağı korkusunu taşıyan insanlardır. Fakat yine
de aynı kişilerin herhangi bir kriz döneminde ortaya çıkabilecek
olan güçlü ırkcı ve Neonazi propogandaların etkisinde rahatca
kalabilecekleri söylenebilir.
Öbür yandan yine bu satırları yazanın düşüncesine göre, İsveç toplumunun örnek alınacak olumlu yanları hiçte az değildir. Genellikle İsveç halkı çok çalışkan, iş ahlakına ve disiplinine sahip, özellikle teknik açıdan son derece becerikli ve bilgili insanlardır. Nüfusunun azlığına karşın, İsveç insanları dünyadaki birçok bilimsel ve teknik buluşun sahibidirler. Selma Lagerlöf 1900’lü yılların ilk yarısında Türk edebiyat severleri ile tanışmıştır. Ardından Per Lagerkvist Türkçeye çevrilmiştir. Şüphesiz İsveç edebiyatı bu iki yazarla sınırlı değildir ve derin bir insan sevgisi içeren Astrid Lidgren’in zengin içerikli çocuk ve gençlik edebiyatı da Türkiye’de tanınmaktadır. Tüm Avrupa’nın en temiz ve doğa ile en uyumlu şekilde yapılanmış kentleri İsveç, Norveç ve Finlandiya’dadır. Bireysel özgürlüklerine ve kişisel onurlarına düşkün İsveç insanlarının doğaya karşı büyük bir saygıları vardır. Dünya’da doğanın en iyi korunduğu yerlerden biri de İsveçtir- Avrupa’da vahşi doğanın halen varolabildiği tek coğrafya İskandinavya’dır, Baltık ülkeleridir.
İsveç’te -sonuçta- bir erkek toplumudur ama, yinede dünyada kadınların en özgür oldukları ve toplumda -erkeklere yakın ölçüde- önemli konumlara gelebildikleri ülkelerin başında İsveç vardır. Dünyadaki gelişmeye koşut olarak İsveçte’de sosyal haklarda görülür bir gerileme olduğu gerçektir ama, yine de dünyada insanlar açısından en güvenlikli ülkelerin başında İsveç gelmektedir. Politik yaşamın korporatif yapısına karşın, İsveç’in bu korporatism içinde işleyen kendine özgü bir demokrasi vardır. İnsanlar -halen- istediklerini özgürce söyleyip yazabilmektedirler ve isveçlilerin en titizlikle korumaya çalıştıkları hakların başında bu ifade özgürlüğü gelmektedir. İsveçlilerin bireysel özgürlüklerine, kendilerini özgürce ifade edebilme haklarına, kişisel onurlarına bu ölçüde düşkün olmalarının ve büyük medeni cesaretlerinin temelinde, toplumun kıta Avrupası’nda ve özellikle doğu ülkelerinde olduğu gibi derin bir feodal baskı sürecinden geçmemiş olması yatmaktadır.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nin 2’nci ve 26’ncı maddeleri, soya, deri rengine, cinsiyete, fiziki bozukluklara veya eksikliklere, dile, dine, politik ve herhangi başka bir inanca bağlı hertürlü ayrımcılığı mahkum etmektedir. Birleşmiş Milletler’in 1965 yılı uluslararası sözleşmesi de aynı yöndedir. İsveç, bu kurallara titizlikle uyulmaya çalışan ülkelerin başında gelmektedir. İsveç, 1986 yılında etnik ayrımcılığı cezalandıran bir yasaya sahip olmuştur. Fakat şüphesiz ırkcılığı sadece yasalarla önlemek olanaksızdır ve İsveç toplumu içinde barış yanlısı, ırkcılık ve faşizm karşıtı relatif güçlü bir toplumsal hareket vardır. İkinci dünya savaşı yıllarında İsveç toplumu içinde Alman Nazizmine karşı mücadele eden azımsanamayacak sayıda insan olmuştur (Yaşamımda tanıdığım en aydın insanlardan biri olan ve anılarını yazarken beyin kanaması sonucu 1990’lı yıllarda ölen DDR’in kurucularından Maj Bredel [Güzel Maj] bunlardan sadece birisidir.). İspanya iç savaşına Cumhuriyetciler’in safında katılmış olan çok sayıda isveçli vardır. İspanya antifaşist direnişinin (1936- 39) önderi olan La Pasionaria’nın (bir çiçek adı, takma ad) veya asıl adı ile Dolores Ibárruri’nin özel muhafızı olan Per Eriksson İsveçli gönüllülerden sadece birisidir (Tanışma onuruna sahipolduğum Eriksson 1990’lı yılların ortasında ölmüştür.). Şüphesiz tüm kültürlerin insanlar açısından olumlu ve olumsuz yanları vardır.
Batı'da yayılan kafatascılık ve Hitler Almanyası
Aynı yıllarda İsveç’te,
Almanya’da, Avusturya’da binlerce kafatası incelenme amacıyla
toplanmıştır. 1900’lü yılların başında
sadece İsveç’te değil, tüm Avrupa’da ve USA’da “ırk”
temizliği ile ilgili soybiyolojisi dernekleri kurulmaya başlanmıştır.
Ve 1912 yılında Londra’da büyük bir dünya soybiyolojisi konferansı
toplanmıştır. Torbjörn Jerlerup’un anlatımı ile, sözkonusu
konferansın ikinci başkanlığını Sir Winston
Churchill yapmıştır. Soyun kirlenmesinin önlenmesi amacıyla
1920’li yıllarda USA’da ve 1930’lu yıllarda Avrupa’da kısırlaştırma
programları uygulanmaya başlamıştır. Aynı amaçla
Danimarka’da 11 bin, Norveç’de 40 bin, Finlandiya’da 58 bin, Almanya’da
350 bin kişi kısırlaştırılmıştır.
Almanya ve Avusturya’da soyun temizliğinin korunması amacıyla
“ölümyardımı” programları da uygulanmaya başlamıştır.
Thomas Hall’ın anlatımı ile, Viyana’da bir hastahanenin soğuk
deposunda etiketli kavanozların içinde -tıbbi deneylerde kullanıldıktan
sonra- öldürülen çocukların cesetleri halen saklanmaktadır. Sakat
doğmuş bu çocuklar “ari” Alman “ırkının” düşük
değerli unsurları sayıldıkları için sözkonusu “ölümyardımı”nın
kurbanları olmuşlardır. Olov Andersson’un anlatımı
ile, sadece 1940- 41 yıllarında ruhsal problemleri olan 70 000 kişi
öldürülmüştür. Özürlü doğmuş çocukların öldürülmeleri
işlemi 1945 yılına dek sürmüştür.
Hitler, 1 eylül 1939 günü Alman hekimler birliğine yazılı bir emir göndererek, tedavisi olanaksız kişilerin, fiziki ve ruhsal zayıflıkları olanların saf ırkın (arilerin) ülkesinde yerleri olamayacağını ve “ölümyardımı”ndan yararlanmaları gerektiğini bildirmiştir. Aslında, “ari ırkın korunması” gibi sözde yüksek ideallerle kamufle edilmeye çalışılan bu korkunç cinayetlerin temelinde yatan, basit ekonomik nedenlerdir. Sözkonusu cinayetlerin temel motivasyonu, azami kar peşinde koşan mali- sermaye çevrelerinin insanları bir dolap beygiri gibi görmeleri ve sosyal harcamaları asgariye indirerek karlarını yükseltme çabalarıdır. Geriye kalan nazi belgeleri sözkonusu basit ve tiksinti verici hesabı yeterli ölçüde kanıtlamaktadırlar.
Naziler, özürlülerin, fiziki ve ruhsal bozuklukları olanların, yaşlıların vs. topluma kaça malolduklarını hiçbir insani duyguya yervermeden ince ince hesaplamışlardır. Stig Jonasson tarafından derlenen “Nazismen i dokument” (Belgelerle Nazism) adlı zengin içerikli kitap bu gerçeği tüm çıplaklığı ile sergilemektedir. Örneğin, aynı kitabın 161’nci sayfasındaki bilgilere göre, bir akıl hastasının günde 4 Mark’a, bir özürlünün (Topal, sakat diye kaydetmişler) günde 5,5 Mark’a, bir suçlunun günde 3,5 Mark’a vs. malolduğu Naziler tarafından ince ince hesaplanmıştır. Sonuçta, 12 eylül 1980 askeri darbesinin önderi General Evren’in, “Asmayıp’da besleyecekmiyiz?”, cümlesinde açık ifadesine kavuşan mantığa uygun olarak kitle katliamları başlamıştır.
Kurulan toplama kamplarında, “aşağı ırktan” sayılan Alman vatandaşları, başka milletlerden savaş esirleri, özellikle Rus ve diğer Slav esirler köle işci olarak çalıştırılmışlar, üzerlerinde -acılı ölümlerle sonuçlanan- tıbbi deneyler yapılmıştır. Yönetime yeterli kazancı sağlayamayanlar veya kamp koşullarına uyamayanlar katledilmişlerdir. Maliyeti en düşük yöntemle milyonlarca Yahudi gaz odalarında -Cyclon B gazı ile- topluca katledildikten sonra fırınlarda yakılıp yokedilmişlerdir. Öldürülmeden önce altın dişlerinden gözlüklerine ve ayakkabılarına dek herşeyleri yağmalanıp Nazi devletinin depolarına postalanan bu insanların derileri ve saçları bile kar amacıyla üretimde kullanılmıştır. Sözkonusu cinayetlerin kalıntılarını, gazodalarını, fırınları, yağmalanan malların örneklerini, insan saçı ve derisinden üretilen malları ve mahkumların gizlice çizebildikleri yaşamları ile ilgili korkutucu sahneleri görmek isteyenler, halen bir müze olarak korunan Polonya’daki Auschwitz toplama kampını ziyaret edebilirler. Kampın hekimi John Paul Kremer -olaylar sırasında- elyazısı ile tuttuğu günlük anılarında, tüm cinayetleri açıkca anlatmıştır. Bu korkunç olaylar olurken bazı üst yöneticiler kamp yakınındaki lüks villalarında, sanki bir “domuz çiftliğini” yönetiyormuşcasına normal aile yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Çünkü, işkence yaptıkları, yokettikleri insanları “aşağı bir ırktan” zararlı varlıklar olarak görmekte, kendileri gibi “insan” saymamaktadırlar.
Genetik bilimiyle ilgili son buluşlar ise, tüm insanlığın
biyolojik anlamda hiçbir “ırk” ayırımına yer vermeyecek
ölçüde ortak yanları olduğunu kesinlikle kanıtlamıştır.
Nationalencyklopedin/Ulusal Ansiklopedi’nin
ve daha başka kaynakların
açıkça ifade ettikleri gerçek, geleneksel ırkcı düşünceler
tarafından yedi coğrafi bölgeye göre sınıflanan, kafkasyalılar
(sınıflamayı yapanlar ve kendilerini ari sayanlar sözde bu guruba
dahiller), zenciler, moğollar, güney Asya’nın yerli halkı,
kızılderililer,
okyanusyalılar ve avustralyalılar arasında veya dünyadaki tüm insanlar
arasında sadece yüzde 6,3 oranında genetik çeşitlilik vardır. Diğer
bir araştırma ise, aynı coğrafi bölgeden (sözde aynı “ırktan”)
sayılanlar arasında ise yüzde 8,3 oranında çeşitlilik olduğunu
ortaya koymuştur. Kısacası, “ırk” diye bir gerçek
yoktur ve milyonlarca yıllık gelişme süreci içinde karışmamış,
“saf” kalabilmiş hiçbir insan topluluğu mevcut değildir. Bu
gerçeğin yanındaki diğer önemli gerçek ise, insanlık düşmanı
ırkci düşünce tarzının aynızamanda akıldışı
olduğu ve içinde en derin çılgınlıkları barındırdığıdır.
Nazi mistisizmi, ırkçılığı ve ideolojinin mitolojik kökleri
Eski İran dini Zoroastrianism’in düalist düşünce biçiminde derin bir insancıllık olmakla birlikte, çok zengin olan Zoroastrian kültürün bir yanı da -bölgedeki güçler arasındaki çatışmalara bağlı olarak- bir çeşit ırkcılığa uzanmıştır.Konunun en büyük uzmanlarından Henry Corbin’in ve diğer araştırmacıların anlattıkları gerçeklere göre, bir İran dini olan Mazdaizm (= Zoroastrianizm, Peygamber Zerdüşt’ün dini) makrokosmosu (ozaman görülebilen evreni) yedi zona ayırmakta ve merkezde duran Xvaniratha adlı zona, Erãn- Vej (= Aryan, Ari, İranlı) adını verdikleri kendilerini, İranlılar’ı yerleştirmekteydi. İleride dünyayı kurtarıp birleştirecek olan altı Saoshyant (=kahraman kurtarıcı, peygamber, İsa Mesih, Mehdi) bu merkez zondan, Ariler’in arasından çıkıp gelecekti. Bu inançlar o yıllarda (Naziler'in iktidara geldikleri yıllarda) yeterince araştırılmamış olsalar bile, Almanlar’ı “üstün” Ari “ırk”tan sayan Hitler’in esin kaynakları arasında yeralmışlardır.
Kendilerini ari ve üstün
“ırk” olarak gören Naziler, dünyanın, herşeyin merkezine
Almanya’yı oturtmuşlardır. Kendilerine “temizliği ve
saflığı” simgeleyen “kurtarıcı” görevi (misyonu)
yükleyen Naziler, hertürlü kötülüğü rahatça gerçekleştirmişlerdir.
Günümüzde de USA jeopolitiği, Naziler’den ödünç alıp çağın
gelişmelerine uyarladığı bakış açısıyla
USA’yı dünyanın merkezine oturtmakta, böylece Pentagon ve CIA’nın
tüm kirli işlerine, saldırganlığına “haklılık”
kazandırmaya çalışmaktadır. (Asuriler’de kendilerini dünyanın
merkezine oturtan çok güçlü militarist bir devlettiler ve İ. Ö. 1000-
600 yılarında sahip oldukları silah teknolojisi Ortaçağ
Avrupası’nda olandan hiç de geri değildi ama, -iç çelişkilerinin
de etkisi ile- güçlerinin zirvesinde oldukları anda paramparça oldular.
USA'nın sonuda bundan ve Roma İmparatorluğu'nun sonundan pek
farklı olmayacaktır ama, bu çöküşün dünyamıza maliyeti
henüz belli değildir.)
Kesin doğuş tarihi bilinmemekle birlikte araştırmacıların genel olarak İ. Ö. 600’lü yıllar da biçimlendirildiği konusunda birleştikleri Zoroastrianizm’in kaynağı aynı zamanda Hinduizm’e kaynaklık yapan, kökleri İ. Ö. 1500- 1200 yıllarına uzanan Hintavrupai Veda dinidir. Yedi aşamadan geçen ve ilk basamağı Veda dini olan Hinduizm içindeki kast sistemi Hitler’i ve Nazizm’in ideoloğu Alfred Rosenberg’i derinden etkilemiştir. Naziler, en büyük güc sayılan güneşi, yaşam çemberini, yaşamın bütünlüğünü ve değişik kültürlerde daha birçok farklı şeyi simgeleyen gamalı haç sembolünü buradan, Hinduizm’den ve bu dinle akrabalığı olan Budizm’den almışlardır. Hitler için gücün ve zaferin simgesi olan gamalı haç, İranlılar dışındaki birçok Hintavrupai toplulukda, Anadolu’ya yerleşmiş olan Hititliler’de sembol olarak kullanılmıştır. Hitler ve Nazizm’in baş ideoloğu Alfred Rosenberg, kuzey mitolojilerine, Hinduizme, bu dinlerde geçerli olan sihir ve büyülere, Astroloji’ye (= yıldız falı, makrokosmos ile birey arasında bağ kuran, geleceği, kaderi anlamaya çalışan bilim dışı düşünce) dayalı Hıristiyanlık karşıtı yeni bir din oluşturmuşlardır. “Alman kanının üstünlüğüne” dayanan, bir “kan dini” olan bu yeni Nazi inancı ile tüm dünyayı kana bulamışlar, yaklaşık 60 milyon insanın ölümünden birinci derecede sorumlu olmuşlardır.
İntihar etmek zorunda kalan Adolf Hitler'in (20/04/1889- 30/04/1945) ve Nürnberg süreci sırasında idama mahkum olan, sonu darağacında noktalanan Alman ırkçılığının ve Nazizmi’nin baş ideoloğu Alfred Rosenberg'in (1893- 1946), Hinduizm’in bazı yanlarına, sihire, büyüye ve astrolojiye dayalı Hıristiyanlık karşıtı “kan dini”, diğer yandan da kuzey mitolojilerine, Viking mitolojisine dayanmıştır. Naziler, Viking mitolojisinin en büyük tanrısı Oden’i (daha başka adları ve rolleri de var ama, asıl olarak toprağın, doğurganlığın tanrısı) ve Tor’u (tanrıların ve insanların en güçlüsü, şimşeğin tanrısı) malzeme olarak kullanmışlardır. Bu yeni "kan dini", Nazi Partisini (Nasyonal Sosyalist Alman İşci Partisi, NSDAP) herşey düzeyine yükseltirken, bireyi ise partinin karşısında bir hiç konumuna indirmiştir. Sözkonusu Nazi inancı, bağımsız insan kişiliğini tamamen yoketmeye yönelmiştir. Böylece kitleleri, belirli yalanların peşinde Alman tekelci sermayesinin yararları için sürüleştirip, kolayca ölüme sürüklemiştir.
Naziler, “Alman
ırkının ve kanının üstünlüğü” yalanına
dayanarak kurmayı planladıkları “bin yıllık dünya
imparatorluğu” düşü uğruna tüm Avrupayı ve dünyayı
kana bulamışlardır. Hitler ve çevresi, Alman mali- sermayesinin
karları ve dünya hakimiyeti için başta tüm Avrupa kıtasını
kana bularlarken, “dünyaya hükmetme hakkı olan üstün ırk”
yalanı ile aldattıkları Alman halkını da yıkımın
ve ölümün kucağına itmişlerdir. Bir yandan “Hintavrupai’lerin,
ya da Ariler’in ‘ırk’ olarak üstünlükleri” tezini veya yalanını
savunurlarken, öbür yandan kendileri gibi Hintavrupai bir dil konuşan Slavları
tamamen yoketmeyi planlamışlardır. Yaklaşık 30 milyon
Slav kökenli insanın ölümüne neden olmuşlardır. Hintavrupai
bir halk olan Çingeneler’i soykırım makinesinin çarkları arasına
yollamaktan çekinmemişlerdir. Hintavrupai bir dil konuşan Grekler’i
direndikleri için kırıp geçirmişlerdir ve savaş yıllarında
600 bin civarında Grek yaşamını yitirmiştir. Germen (Alman) kökenli
olan İngilizler’in kafalarına V- 2 roketlerini yağdırmışlardır.
Naziler, yukarıda özetlenen katliamlarının hepsinden önce, “üstün
ırkın”ın bir parçası olan Alman komünistlerini,
sosyalistlerini, demokratlarını, aydınlarını yoketmişlerdir.
Tüm bu gerçekler, ırkçı teorilerin ne ölçüde derin yalanlar
olduklarının, ırkçıların ne ölçüde ikiyüzlü
olduklarının bazı kanıtlarıdırlar. Aynı
veriler, ırkçıların ve faşistlerin, asıl olarak bir
tekelci sermaye gurubunun politikasının uygulayıcıları
oldukları geçeğini de somut kanıtlamaktadırlar.
Naziler, Kilise ve USA yönetimi
Nazizm’in iktidarı yıllarında Vatikan (Katolik Kilisesi, Papa XII. Pius) ve aynı zamanda Uluslararası Kızıl Haç örgütü, yüzde yüz Hıristiyanlık karşıtı olan Nazism'in emrine girmişlerdir. Bu konuyla ilgili değişik kaynaklarda birçok belge vardır. Chiristel Persson, 25 ocak 2000 tarihli Expressen’de (İsveç’in en büyük günlük akşam gazetelerinden), Vatikan’ın Hitler iktidarı dönemiyle, savaş yıllarıyla ilgili arşivlerini halen açmak istemediğini yazmaktadır. Aynı yazıda, yahudi topluluğu lideri milyarder Edgar Miles Bronfman’ın Vatikan arşivinin açılması için uğraştığı anlatılmaktadır. Bronfman -doğal olarak-, “tüm savaş yılları boyunca ve savaştan hemen sonraki yıllarda Vatikan’ın takındığı tavırla ilgili olarak birçok sual işareti olduğunu”, söylemektedir. Ve ardından, “bukadar fazla Nazi savaş suçlusunun Güney Amerika’ya, örneğin Arjantin’e nasıl kaçabildikleri?”, sorusunu ortaya atmaktadır. Aynı kişi, “Latin Amerika’ya yerleşen nazilere pasaportları, parayı ve orada yeni bir yaşama başlama olanağını kimlerin sağladığnı?”, sormaktadır. Şüphesiz bu soruların muhatabı Vatikan’dır. Herkesin bildiği gibi Vatikan’ın asıl iktidar alanı, halkının ezici çoğunluğu katolik olan Latin Amerika ülkeleridir, Arjantin gibi ülkelerdir. (Günümüzde Papa'nın Pentagon saldırganlığına karşı sergilediği kararlı direniş ise alkışlanacak bir tavırdır.)
Lisbeth Lindeborg, İsveç’in en büyük günlük akşam gazetesi Aftonbladet’in 13 aralık 1988 tarihli sayısında, “Kızılhaç’ın karanlık yılları” (Röda korsets svarta år) başlıklı uzun bir araştırma makalesi yayınlamıştır. Uzun yazısında Lindeborg, Kızılhaç’ın nazismin işbirlikçisi olduğunu, birçok Avrupalı Yahudiyi kurtarabileceği halde kurtarmadığını, savaş sonrası tanınmış birçok nazistin kurtulmasına yardımcı olduğunu anlatmaktadır.
Şüphesiz nazismin işbirlikçileri yukarıda adları geçen büyük kurumlarla sınırlı değilledir. Nazi savaş suçlularını avlamakla ünlenmiş Simon Wisenthal Merkezi’nin ortaya çıkarttığı belgelere göre, 1940 yılında, USA’nın Leipzig, Stuttgard ve Berlin konsoloslukları sürüp gitmekte olan Yahudi katliamını hükümetlerine bildirmişlerdir. Buna karşın USA yönetimi hiç sesini çıkartmamış, dünyayı uyaracak ve katliam karşısında Alman halkını bölebilecek bir protesto gösterisi yapmamıştır. Çünkü USA’nın beklentisi, Hitler’in Sovyetler Birliği’ni ve Avrupayı yıkması ve bu süreç içinde Almanya’nın da zayıflayıp çökmesidir. Bundan sonra ortada dünya pazarlarına hakim olabilecek tek güç olarak USA'nın kalacağı hesaplanmıştır ve bu hesabın yanlış çıktığı da söylenemez.
Savaş sonbulurken başkanlık koltuğuna oturan ve soğuk savaş yıllarının en ünlü USA başkanlarından olan Truman, Profösör Türkkaya Ataöv’ün aktardığına göre, 21 temmuz 1941 tarihli New York Times gazetesine şunları yazmıştır: “Savaşın kaderi Almanya’dan yana dönerse Rusya’ya, Rusya’dan yana dönerse Almanya’ya yardım etmeliyiz. Böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar.” Şüphesiz bu sözlerin yoruma gereksinimleri yoktur ve ayrıca USA yönetiminin Nazi Almanyası karşısındaki tavrını da belli etmektedir. Nazilerin savaş suçları USA yönetimini hiç ilgilendirmemektedir ve hatta tarafların daha fazla yıpranabilmesi için Nazilere yardım etmeye bile hazırlardır. Bu işi (nazilere yardım işini) savaşın bitiminde, soğuk savaşın başlaması ile birlikte yaşama geçirmişlerdir.
Savaş
yılları içinde Nazileri
destekler arasında Yahudi kökenli sermaye sahipleri de vardır. Silah üreticisi
Krupp ailesinin Yahudi kökenli olduğu yazılmaktadır. Yahudiler
toplama kamplarında yokedilirlerken Nazi Almanyası ile ticaret yapan
ve bu nedenle yukarıda adları anılan İsveçli Marcus ve
Jacob Wallenberg kardeşler de Yahudi asıllıdırlar. Tüm bu
gerçekler bile ırkcılığın ne ölçüde iki yüzlü ve
yalana dayalı olduğunu göstermektedir.
Vatikan, dünyayı yönetenlerin başında gelen Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank’ın, tek tek sayılmaları uzun bir liste oluşturacak olan uluslarüstü tekellerin, Morgan Bank’ın, General Motors Corporation’un, Gulf Oil’in, Shell’in vs. yüklü hisse senetlerine sahiptir. Seks endüstrisinden savaş endüstrisine dek hisse senetleri olduğu açığa çıkan ve spekülasyon piyasasında oynayan Protestan kilisesinin ise Vatikan'dan da zengin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Roma İmparatorluğu ile işbirliği yapan zengin Yahudi tapınağındaki rahiplerin spekülasyonlarına, halkı yoksulluğa sürükleyen ekonomik faaliyetlerine karşı çıktığı, ezilen insanları savunduğu için yaşamı çarmıhta sonbulan İsa, çağımızda bir kez daha kilise tarafından çarmıha gerilmiştir. İsa, sistemin bir parçasıl olan kilise eliyle ekonomik menfaat bağlarının, uluslarüstü tekellerin çarmıhına çakılmıştır.
Şüphesiz yukarıdaki acı gerçeğin yanında, halktan yana demokratik düşüncelere sahip papazlar ve yine halktan yana bazı yüksek kilise görevlileri de vardır. Hatta Latin Amerika’da, ezilen ve isyan eden insanlarla birlikte dağa çıkan papazlar bile vardır. Şüphesiz halen İsa’nın izinde yürümeye çalışan, eşitlikten ve dayanışmadan yana olan, halka birşeyler vermeye çalışan papazların varolduğunu kabuletmek gerekir. Yine Kızılhaç’ın çatısı altında çalışan değişik milletlerden sayısız namuslu ve idealist insan da vardır.
Sonuçta, zengin kilise yönetimlerini uluslarüstü tekellerle bağlayan ve yönlendiren görünmez ipler, ekonomik, sosyal, politik süreçler vardır. Diğer bir ifade ile, belirli toplumsal sınıflar -sonuçta insan soyu tarafından yaratılmış- ve kendi denetimlerinde olan ekonomik mekanizmaların birçeşit esiri durumuna gelmektedirler- yönetenler yönetilmektedirler. Bir anlama bu sınıfların ve rahatça manupule edebildikleri yığınların kaderleri, insan soyu tarafından üretilmiş olan ekonomik-toplumsal ve politik mekanizmalar tarafından derinden etkilenmektedir. Bu nedenle, farklı tarihi ve toplumsal koşullarda uygulanan değişik baskı ve şiddet politikalarının gerisindeki asıl ekonomik gücü, bu gücü elinde tutan toplumsal sınıfı, tüm tarihsel toplumsal politik süreçleri doğru görebilmek, değişik baskı ve şiddet yöntemlerini birbirleri ile karıştırmamak gerekmektedir. Mali- sermayenin karları ve bu amaca yönelik ulusal ve uluslararsı planda diktatörlüğü uğruna uygulanan baskı ve şiddeti, veya asıl adı ile faşizmi, diğer diktatörlük biçimlerinden, değişik baskı rejimlerinden ayırabilmek çok önemlidir. Birincisi, günümüzün postmodern (modern ötesi) gerçek faşistlerinin "liberal" ve "demokrat" maskeleri ile sahneye çıktıklarını hiç unutmamak gerekmektedir. İkincisi, bu "demokrat liberallerin", hammadde kaynaklarına elkoymak istedikleri yoksul geri ülkelerin geleneksel diktatörlerini "faşizm" ile suçlayarak saldırganlıklarını haklı çıkartmaya çalıştıkları sürekli hatırlamak gerekmektedir. Asıl olarak bu temel nedenlerle günümüz koşullarında faşizmi diğer baskı yöntemlerinden ve diktatörlüklerden ayırt edebilmek özel bir önem kazanmaktadır.
Faşizmi diğer diktatörlüklerden, baskıcı rejimlerden, sıradan patriyalkalizmden ayıran özellikler
En genel anlamı ile insanların
kendi yarattıkları ekonomik yapıların yüzde yüz esiri olduklarını,
tam bir yabancılaşmanın kurbanı haline geldiklerini,
kaderlerinin doğadaki diğer varlıklar gibi engellenemez bir
determinizme (gerekirciliğe) bağlı olduğunu düşünmek,
insanı sosyal darvinizmin, faşizmin tuzağına çeker. Şüphesiz
toplumsal yaşamda insanların kendi yarattıkları teknolojik
ekonomik toplumsal süreçlere
bağlı bir determinism (gerekirlilik) vardır ama, -daha önce de
belirttiğim gibi- insanı doğadaki
diğer tüm canlı varlıklardan ayıran temel özelliği
soyutlama yapabilmesi, sembollerle düşünebilmesi, davranışlarını
planlayabilmesi yeteneğidir. Başka
bir ifade tarzı ile insan, kendisini karmaşık konuşma ve yazı
biçimleri ile, dille, müzikle, resimle, sanatın ve zananatın diğer
tüm zengin biçimleri ile ifade edebilen, içinde varolduğu dış
dünyasını ve kendisini sürekli bir üst düzeyde yeniden üretebilen
tek yaratıktır. Bu nedenle insan, doğal süreçlere ve kendi
yarattığı sosyal süreçlere körü körüne uyan, önü alınamaz
bir determinizmin kurbanı olarak zamanın akışı içinde
sürüklenen bir varlık değildir. Kısacası, sosyal yaşamda
bir determinism olmakla birlikte, doğadaki süreçlerden tamamen farklı
olarak bir volontarism (iradecilik) de vardır. İnsanlar, kendi başlattıkları ve içine düştükleri yabancılaşmanın
nedeni olan ekonomikl-toplumsal süreçleri yine kendi soyutlama yetenekleri ile çözümleyip,
iradeleri ve planlı eylemleri ile değiştirebilirler. Kendilerine
acı vereni yıkabilirler
ve yerine işlerine yarayan yeni süreçleri başlatabilirler. Bu nedenle, herhangi bir baskı
rejimi veya bundan farklı olarak faşizm, hernekadar belirli ekonomik ve toplumsal süreçlerin ürünleri
iseler de, aynı zamanda planlı insan iradesi ile engellenebilirler
veya yıkılabilirler. (Günümüzde
de Arap ve Avrupa önderleri değişik gevezelikler yerine halklarının
istemleri ile uyumlu olarak birleşip USA saldırganlığına
karşı kararlı bir tavır koyabilselerdi, tüm askeri üstünlüğüne
karşın Pentagon Irak halkına saldıramaz, her geçen gün gölgesi
gezegenimizi daha fazla karartmakta olan postmoder USA faşizmi daha erken
durdurulabilirdi.)
Bazı İslami rejimlerde özellikle kadınlara karşı uygulanan geleneksel babaerkil (patriyalkal) baskı yöntemlerini faşizm ile özdeşleştirmek veya layik (sekülarist) olabilecek faşist rejimleri “demokrasi” sanmak büyük bir yanlıştır. Bilindiği gibi, farklı İslami rejimlerle yönetilen veya halkının çoğunluğu müslüman olan ülkelerin birkısmında kadınlara karşı -değişik ölçülerde- ağır baskılar uygulanmaktadır. Birkısım aydınlar veya demagoglar sözkonusu baskıları “faşizm” olarak yorumlamaya kalkışmaktadırlar. Şüphesiz özellikle kadınlara yönelik hiçbirşekilde onaylanamayacak uygulamalar -özünde- ne tek başına faşizmle ilgilidir ve ne de doğrudan İslam dini ile ilişkilidir. Kadınlara yönelik sözkonusu baskılar ahlaki açıdan yanlış oldukları gibi, aynı baskılar sözkonusu ülkelerin zayıflıklarının ve gelişememelerininde temel nedenlerinden biridir ama, tek başlarına faşizm ile bağlantılı değillerdir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde de kadınlara farklı biçimlerde baskıların uygulandığı ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş boyutlarda kadınların kar amacıyla pazarlandıkları bir başka gerçektir. Zaten dünya pazarının hemen hemen tamamen bütünleştiği günümüzde, kadınlara veya halkına baskı uygulayan rejimlerin asıl patronlarını en gelişmiş merkezlerde aramak gerekmektedir- USA yönetimi ile Suudi rejiminin ortaklığı bunun onlarca örneğinden sadece biridir.
Din denen üst yapı kurumu, inanca ve doğmalara dayalı düşünce sistematiği, içinde varolduğu toplumu şüphesiz derin biçimde etkisi altına alır ama, kendisi de asıl olarak sözkonusu toplumun ekonomik ve sosyal yapısına göre şekillenir. Kadına yönelik baskılar, çarşaf vs., hepsi İslam öncesi patriyalkal (babaerkil) toplumlara ve Ortadoğu coğrafyasında özellikle Asuriler’e özgü geleneklerdir. İslam dini de babaerkil bir toplumda doğduğu için, kadına baskı olayı aynı şekilde devametmiştir ve hatta patriyalkal Asuri kültürünün kadınlarla ilgili görüşleri bazı dini metinlere de girmiştir. Kapitalizmin gelişmişlik düzeyinin geriliğine ve başka bazı nedenlere bağlı olarak sözkonusu patriyalkal kültürü koruyan ülkelerde öncelikle kadınlara yönelik toplumsal baskılar benzer şekilde sürmektedir. Yahudiliğin aynı konuda İslamiyet'ten bir farkı yoktur ve hatta daha da babaerkil olduğu söylenebilir. Özellikle ortaçağ Avrupası Hıristiyanlığı’da sözkonusu gerçekten farkı değildi. Patriyalkal (babaerkil) kültürü gerileten kapitalizm gelişip güçleninceye dek Hıristiyan Avrupa’da kadınlar “cadı” diye yakılmışlardır ve bu işin de faşizm ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Çin’de
İsa’dan 500 yıl kadar önce doğan Konfüçyanism’de daha az
patriyalkal değildir. Veda dinini bir uzantısı olarak
Hindistan’da İsa’dan yaklaşık 1500- 1200 yıl kadar önce
başlayan, yedi aşamadan geçen ve içinde kast sistemini barındıran
Hinduism’in çok daha ağır bir patriyalkal kültürü içerdiği
rahatca söylenebilir. Yine İsa’dan 550 yıl kadar önce Hindistan’da doğan,
değişik okulları bulunan, orta ve güney Asya’yı,
Japonya’yı etkisi altına almış olan barışcı
Budism’in rahipleri neden sadece erkeklerdir? Katolik papazların halen
evlenemedikleri bir sır değildir. Bunun yanında, Mormon erkekleri
kaç kadınla birden evlenebilmektedirler? Gösterişli giysileri ve
asası ile Papalık koltuğunda boygösteren yaşam ateşleri
sönmeye yüztutmuş “erkeklerini” yerini Madonna gibi canlı ve güzel
bir kadın alsa, dünyanın sonumu gelecektir?
Yine herkesin bildiği gibi, Hitler Almanyası’nda
kadınların görünüşte çok büyük özgürlükleri vardı.
Hitler’in sevgilisi Eva Braun’un mayolu fotoğraflarını,
eylenceli yaşam tarzını ve diğer Nazi aristokrasisinin kadınlarınının
yaşam tarzlarını görenler, Nazi şeflerinin son derece
“demokrat” ve hoşgörülü insanlar olduklarını sanabilirler.
Halbuki öbür yandan Berlin’in 120- 130 kilometre kadar kuzeyindeki Fürstenberg
(Brandenburg) yakınında kurulmuş olan Ravensbrück toplama
kampına gidenler, kadınlarla ilgili bambaşka bir gerçekle karşılaşırlar.
Sadece kadınlar için inşa edilmiş Ravensbrück’te,
1939- 45 yıllarında her milletten binlerce kadın Simens için
dolap beygiri gibi çalıştırılmışlar, belli bir üretim
düzeyine ulaşamayanlar öldürülmüşlerdir. Aynı kampta 1942-
45 yıllarında çoğunluğunu Polanyalılar'ın ve Ruslar'ın oluşturduğu, aralarında
Almanlar'ın, Fransızlar'ın, İngilizler'in ve milliyeti tasbit edilemiyenlerin de bulunduğu 298 kadının
idam edildiği kesinlikle bellidir. Merak edenler gidip kampı ve
halen duran işkence aletlerini, tecrit hücrelerini vs. görebilirler. Öbür
yandan yine Hitler Almanyası’nda kadınların “ideal ırk”
üretme delliğiyle bağlı olarak tanımadıkları
erkeklerle kısraklar veya inekler gibi çiftleştirilmeleri insanı
ve özel olarak kadını aşağılamanın en uç noktası
değilse, nedir?
Günümüzde, bilim ve teknolojide alanında
gelişmiş ülkelerde ilerleyen genetik ile ilgili araştırmalar
insan kolonlama olanağını da yaratmıştır. Şüphesiz
genetikle ilgili ilerlemeler, kolonlama teknolojisi bir yanıyla insan soyu
için büyük yeni özgürlüklerin kapısını aralamakta, birçok
hastalığa karşı zafer kazanılabilmesinin önünü açmaktadır.
İleride insanların çok daha sağlıklı ve uzun bir yaşama
kavuşabilmelerinin imkanları doğmaktadır. Öbür yandan, aynı
teknolojiyi kullanarak belirli tipte insan kopyaları yaratma planları
da vardır. Sözkonusu planları yapan güç odakları Hitler’in
çağdaş mirascılarından başkaları değillerdir.
İktidar sahibi belli güçlerin insan kolonlama düşleri, Hitler
Almanyası’na özgü kadınları kısraklar veya inekler gibi
çiftleştirerek en “saf” ve üstün “ırkı” yaratma deliliğinin
çağdaş anlamda daha ileri bir formülasyonundan başka birşey
değildir. Bunun ötesinde aynı proje, Hitler'in her emre düşünmeden
kesinlikle uyan köle askerler yaratma düşünün bir üst düzeyde yaşama
uygulanması çabasıdır. Ve bu nedenle aynı proje, Hitler'in
planlarından çok daha tehlikelidir. Çünkü, kolonlama projeleri ile
ilgilenen bazı uluslarüstü tekeller ve Pentagoncu güçler, üstün fiziki güce sahip kişilerden oluşan ve körü körüne
emir dinleyen -halktan tamamen kopuk- faşist katil sürüleri yaratmayı düşlemektedirler.
Başta USA olmak üzere bazı ülkelerde “sekülarizm” (layiklik) ve
"liberallik" ve "demokrasi" kamuflajlarının gerisine saklanmaya çalışan faşizmin
insana ve özellikle kadına karşı aşağılayıcı
tavrı, yukarıda özetlenen düşüncelerde ve uygulamalarda
kendisini açıkca göstermektedir. Şüphesiz burada özetlenenlerin ötesinde
daha farklı göstergelerde vardır. Örnekler uzar gider.
Kendi ülkesinde kadınlara göreceli yasal eşit haklar tanımakla birlikte, sömürdüğü ülkelerde başta kadınlar olmak üzere diğer tüm insanları ezen işbirlikçi diktatörlük rejimlerini destekleyen güçlerin kadın haklarını gerçekten savundukları iddia edilebilirmi? Kendisi ile işbirliği yaptıkları için Suudi Arabistan’daki, Kuveyt’teki, Afganistan'daki ve benzerlerindeki köktendinci rejimleri destekleyen USA yönetiminin gerçekten kadın haklarını savunduğu iddia edilebilirmi? Sömürdüğü ülkelerin insanlarını açlığa sürükleyen, en modern teknoloji ile kentleri bombalayarak kadınları ve çocukları öldüren zengin “sekülarist” ve "demokratik" ülkelerin gerçekten kadın haklarını savundukları iddia edilebilirmi? (Evet bunlar tırnak içinde “sekülaristtirler”, çünkü resmen din yasalarına göre yönetilmemelerine karşın, başta USA olmak üzere tüm benzer ülkelerin yöneticileri dini politikaya sonuna dek alet etmektedirler.)
Saddam Hüseyin bahanesi ile yıllardır Irak’a ambargo uygulayanların, ve bu süreç içinde aynı ülkeyi sürekli bombalayıp -özellikle- çocukları ölüme ve hastalıklara mahkum edenlerin patriyalkal rejimlere göre ne ölçüde üstün değerleri vardı? Kendi kışkırttıkları iç savaşı bahane edip tüm Yugoslavya’yı yerle bir ederek ülke ekonomisini İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeyine indirenlerin, milyonlarca insanın göçüne, doğanın kirlenmesine ve halkın en az yarısının ağır bir yoksulluğa mahkum olmasına neden olanların patriyalkal rejimlere göre ne ölçüde üstün yanları vardır? Kendi yarattıkları Taleban’ı bahane ederek Afganistan’ı, en az üç bin yıllık tarihi bir kent olan Kabil’i yıkanların ve yirmi yılı aşkın süredir aynı ülkede iç savaşı kışkırtanların patriyalkal rejimlere göre ne ölçüde iyi yanları vardır? Seyreltilmiş uranyumlu (DU’lu) mermiler kullanarak onyıllarca süren bir süreç içinde onulmaz hastalıklara ve kadınların sakat çocuklar doğurmasına neden olanların, dünyadaki 1.5 milyar kadar insanın açlığından ve dünyamızın diğer büyük sorunlardan birinci derecede sorumlu olanların “sekülarizm” söylemlerine ve sözde kadın hakları savunuculuklarına ne ölçüde inanılabilir? Bir ülke bombalanınca, insanlar açlığa, yoksulluğa, hastalıklara mahkum edilince, kadınlar bu süreçlerin dışındamı kalmaktadırlar? Kullanılan seyreltilmiş uranyumlu (DU’lu) mermilerin ardından sakat çocuklar doğuranlar kadınlar değillermidir? Sözde hakları savunulan kadınlar, felakatle sonuçlanan tüm saldırgan süreçlerin dışında varolan apayrı yaratıklarmıdır? Sonuçta, "sekülarist", "liberal", "demokrat" maskeli gerçek faşist rejimler tüm diğer diktatörlük biçimlerinden ve kadınları ezen geleneksel baskıcı rejimlerin tümünden daha tehlikeli, baskıcı ve yıkıcıdırlar. Yalnız, dünya pazarlarının azami ölçüde bütünleştiği günümüz koşullarında ortaya çıkan bu postmodern faşizm, etkisini veya dişlerini, dünyanın değişik parçalarında eşit yıkıcılıkta göstermemektedir ve bu nedenle daha aldatıcı olabilmektedir. Aslında Alman Nazizmi'de yıkıcılığını her alanda eşit ölçüde göstermemişti ama, onu tanıyıp tesbit edebilmek çok daha kolaydı.
“Sekülarizm”,
“kadın hakları
savunuculuğu” ve "demokrasi" tiyatrosu oynamaya çalışan emperyalist ülkelerin
yöneticileri yeryüzünün şimdiye dek tanık olduğu en ikiyüzlü
varlıklardır. Bunların sözkonusu tiyatrolarının
gerisinde yatan asıl gerçek, saldırganlıklarını
gizleme, uyguladıkları baskı ve şiddet politikasını
haklı gösterme çabasından başka birşey değildir. Eğer
kadınlara, analara gerçekten saygıları varsa, kadın haklarını
gerçekten savunuyorlarsa, ülkeleri bombalayıp yerlebir edeceklerine, veya
rahatça sömürdükleri ülkelerdeki diktatörlükleri destekleyeceklerine, aynı ülkelerin
endüstrileşmesi, bilim ve teknolojinin bu ülkelerde de gelişmesi, eğitim
düzeyinin yükseltilmesi, gelir dağılımının dengeli
hale getirilmesi için çaba sarfederler. Çünkü, patriyalkal (babaerkil) kültürü,
bombalarla veya baskı yöntemleri ile yoketmek mümkün değidir ve
zaten sözkonusu saldırgan emperyalist faşist yönetimlerin dertleri de bu değildir.
Ve aslında onlar, Afganistan örneğinde de açıkça gözüktüğü
gibi patriyalkal kültürü kullanabildikleri ölçüde kullanmakta, patriyalkal
baskıcı güçlerle ve rejimlerle Afganistan'da, Suudi Arabistan'da,
Kuveyt'te ve benzerlerinde olduğu gibi işbirliği yapmaktadırlar
ama, bunlar veya benzerleri ile aralarında bir sorun doğduğu
zaman, "liberal" ve "demokrat" maskelerini takarak saldırıya
geçmektedirler. Kısacası, Nasıl
Mussolini Habeşistan’ı (Etopya) “insan hakları” bahanesi
ile işgal edip sayısız cinayetlere imzasını atmışsa,
ve yine Hitler Çekoslavakya’nın Südetler bölgesini aynı “insan
hakları” gerekçesi ile nasıl işgal etmişse, USA’da günümüzde
“inasan haklarını”, “kadın haklarını” ve
"demokrasi"yi tamamen aynı şekilde saldırgan faşist
politikasına demagojik
malzeme yapmaktadır.
Patriyalkal kültür ancak bir ülkenin endüstrileşmesi
ile, kadınların çağdaş çalışma yaşamına
daha yoğun olarak katılmaları ile, feodal ilişki biçimlerinin
hertürünün yıkılması ile geriletilebilir. Kadınların
ekonomik özgürlüklerine kavuşmaları, kendi ayakları üzerinde
durabilecek güce gelmeleri, eğitimden eşit ölçüde yararlanmaları
ve gelir dağılımlarının daha dengeli hale gelmesi sağlanamadan,
patriyalkalizm veya insanı köleleştiren erkek egemenliği
geriletilemez. Sözkonusu kültürün güçlü biçimde yaşamakta olduğu
coğrafyalar endüstrileştirilip demokratikleştirilmeden ve dünya
düzeyinde dengeli bir gelir dağılımı ve demokratikleşme
sağlanmadan patriyalkal kültürü geriletmek olanaksızdır. Dünya
hakimiyeti uğruna değişik diktatörlük rejimleri ile, Afganistan'da ve başka coğrafyalarda
olduğu gibi feodal savaş lordları ile, yeryüzünün
en patriyalkal güçleri ile işbirliği yapan USA geriletilmeden, ne demokrasi, ne tüm insanlar için barışcı
bir refah ortamı ve ne de kadın hakları garanti altına alınabilir.
Varolan endüstrileri de yıkan, ülke ekonomilerini tamamen çökerten,
savaş lordlarına yaşam alanı açan saldırgan
politikaların, “kadın haklarını” veya “insan haklarını”
veya "demokrasiyi" savunma gerekçesi ile pratiğe geçirilmeleri, Hitler ve Göbels tipi faşist
yalanlardan başka birşey değildir. Tarih, toprak kazanma ve yağma
savaşlarının, emperyalist savaşların, saldırganlığın
değişik türlerinin, demokratik hakları ve özellikle kadın
haklarını geliştirdiğine şimdiye dek tanık olmamıştır.
Tam tersine, sözkonusu hakların en büyük düşmanı savaşcı
saldırgan militarist politikalardır. Özellikle -günümüzde- USA’nın
yürütmeye çalıştığı saldırgan dünya hakimiyeti
politikasıdır. Askeri- endüstri komplekslerin, büyük petrol
tekellerinin ve bağlı endüstrilerin, dünya piyasalarının
yaklaşın yüzde 90'ını kontrol eden sınırlı
sayıdaki uluslarüstü tekelin diktatörlüğü olan postmodern faşizm,
saldırganlığını kamufle etmek ve iktidarını
yaymak amaçlarıyla, bilinen geleneksel baskı yöntemlerine karşı
"demokrasi" uğruna savaşıyormuş yalanını
hiçbirçağda görülmemiş büyük bir propoganda aygıtı ile
yaymaktadır.
Şüphesiz hiçbir baskıcı rejim ve özellikle kadınları ezen rejimler onaylanamaz ama, faşizmi doğru tanımak gerekmektedir. Tekrarlamak gerekirse, her baskı biçimi, feodal patriyalkal kültürlerin mirası olan kadına yönelik baskılar -tek başlarına- faşizm demek değillerdir. “Sekülarist” görünümlü faşist rejimlerin kadınlara yönelik aşağılamaları -aslında- hiçbir patriyalkal sistemde olmayacak kadar daha ağırdır. Faşizm tüm geleneksel baskı ve şiddet yöntemlerinden yararlanabilir, veya faşizm ile geleneksel diktatörlükler, baskı yöntemleri arasında paralellikler kurulabilir ama, faşizm tüm diğer diktatörlük biçimlerinden farklı bir katagoridir. Faşizim, günümüzde dünya sistemi haline gelen mali- sermayenin diktatörlüğüdür. Faşizm, dünya pazarlarını denetleyen sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin -tek tek ülkelerin ötesinde- dünya çapında diktatörlüğüdür. Sözkonusu diktatörlük sadece çalışanlar ve yoksul halklar üzerinde bir baskı aracı değil, aynı zamanda daha küçük çapta sermaye çevreleri, ulusal ekonomiler ve devletler üzerinde de bir baskı aracıdır. Tek tek ülkelerde gözüken faşist rejimler veya benzeri askeri diktatörlükler ise, vaktiyle Endenozya'da, Şili'de veya Türkiye'de olduğu gibi uluslarüstü faşist diktatörlüğün ulusal düzlemlerde uzantılarından başka birşey değillerdir. Bunun yanında, tekrarlamak gerekirse, sözkonusu çağdaş postmodern (modern ötesi) faşizm, varlığını dünyanın her köşesinde eşit şiddette hissettirmemektedir. Kendi ileri teknolojiye sahip gelişmiş anavatanlarında etkisi çok daha az hissedilirken, gerçek yüzünü ve dişlerini asıl olarak zengin ham madde ve enerji yatakları üzerinde yaşayan yoksul halklara göstermektedir.
Haberleşme uyduları ile çevrilen ve
alabildiğine küçülen dünyamızda, uluslarüstü tekellerin
emrindeki politikacılar tarafından yayılan yalanların
boyutları, Hitler ve Göbels’in propoganda makenizması ile yayılan
yalanların boyutlarını kat kat aşmıştır.
Uluslarüstü tekellerin diktatörlüğü olan çağdaş faşizm,
dünyanın değişik bölgelerinde desteklediği askeri diktatörlüklerin,
baskıcı rejimlerin, İslami köktendinci iktidarların
gerisine gizlenebilmektedir. Ve hatta kendi eseri olan bu diktatörlükleri
“eleştirerek”, “insan hakları” ve "demokrasi" savunucusu rolü dahi
oynayabilmektedir. Sonuçta, değişik yerel baskı rejimleri dünya çapındaki faşizmin
kendisini kamufle etmesine, gizlemesine yardımcı olmaktadırlar.
Dünyanın alabildiğine küçüldüğü, sınırların
özellikle ekonomik anlamda yokolduğu,
mevcut pazarlarının yaklaşık tümünün sınırlı
sayıda uluslarüstü tekel tarafından kontrol edildiği bir dünya
da, bir yanda “demokratik özgür ülkeler”, diğer yanda “diktatörlükler”
olduğunu söylemekten daha büyük bir yalan olamaz. “Hür dünya” veya
“demokratik dünya” masalı,
dünyamızın nüfusunun yüzde yirmisi kadarını bile barındırmayan
emperyalist anavatanların dünyanın diğer yoksul halkları üzerinde
kurduğu sömürü mekanizmasını, yüksek teknolojiye dayalı
silahlarla oluşturdukları faşist baskı ve şiddeti
gizlemeye yarayan bir yalandır. Enerji kaynaklarını, pazarları
ve bu coğrafyalar üzerinde varolan ülkelerdeki politik yaşamı sürekli
denetim altında tutabilmek için hertürlü gericiliği, ortaçağ
karanlığını, askeri diktatörlükleri, faşist rejimleri
destekleyen, ve savaş kışkırtılıcılığı
yapan uluslarüstü tekellerin rejimleri, kendi anavatanlarında nasıl
ve ne anlamda “demokratik” ve "hür" bir dünya yaratabilirler? Tamamen bütünleşmiş
aynı sistem içinde yaşayan halkların ezici çoğunluğu
yoksulluğu, açlığı, hastalıkları, cehaleti,
şiddeti, işkenceyi, baskının ve aşağılanmanın
hertürlüsünü paylaşırlarken, bir azınlık nasıl “özgür”
ve "demokratik" bir “ütopya adası”nda
güvenlik içinde yaşayabilir? Bunun mümkün olamayacağının
işaretleri, yaşamakta olduğumuz on yıl içinde kendisini
-artan ölçülerle- göstermeye başlamıştır. Giderek daha
somut işaretler de ortaya çıkmaktadır.
Başta USA ve ardından Batı Avrupa, sınırlarını
hem fili elektronik ve hem de yasal duvarlar örmeye başlamışlardır.
“Ütopya adası”nın ileri teknolojiye sahip ülkeleri, kaynaklarını
sömürdükleri halkların, zenginliklerin aktığı kendi coğrafi
alanlarına göçlerini engellemeye çalışmaktadırlar. Hem
suyu kendi havuzlarına akıtmaktadırlar ve hemde suyun kaynağında
yaşayanların aynı havuzdan içmelerini engellemeye çalışmaktadırlar.
Tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bu çağdaş dengesiz gelişmeye
ve azgın sömürüye koşut olarak, suyun (zenginliklerin) biriktiği
“ütopya adası”ndaki insanların demokratik hakları da, toplum
alıştırılarak, “terör” bahanesi ile budanmaya çalışılmaktadır.
Yeni antiterör yasaları ve sorgulama usulleri ile ilgili antidemokratik
yasalar, USA, İngiltere vs. gibi zengin batılı ülkelerde yavaş
yavaş yaşamın bir parçası olmaktadırlar. Soğuk
savaş yıllarının başlangıcındaki paranoid
McCharty (USA, Cumhuriyetci senatör Joseph McCharty, 1908- 57) gericiliği,
1950’li yılların yıkıcı gericilik rüzgarları,
şiddetlerini arttırarak yeniden esmeye başlamaktadırlar.
Özellikle Arap kökenli USA vatandaşları, “terörist” veya “terörist yardakcısı” şüphesi altında maddi ve manevi ırkcı baskılara katlanarak yaşamaktadırlar. Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Pentagon’a yönelik saldırının gerçek planlayıcıları ve uygulayıcıları ortaya çıkartılamamışken, tüm suç müslümanlara yüklenmektedir. Özellikle müslüman Araplar hedeftedirler. Sözkonusu saldırının politik sonuçlarını kendi kar hanesine yazan ise, USA içindeki en saldırgan militarist iktidar odaklarıdır. Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Pentagon’a yönelik saldırı, USA yönetimi içindeki şahinlere ülke yönetiminde ağırlığı sağlama ve dünyanın istedikleri bölgesine üstün silah teknolojileri ile müdahale etme olanağı sağlamıştır. Öbür yandan ırkcı militarist İsrail yönetimi de yoksul Filistin halkına karşı aynı olanağa kavuşmuştur. Batı dünyasındaki barışcı güçlerin manevra olanakları alabildiğine sınırlanmıştır.
Durum böyle olunca, -ortada maddi herhangi bir kanıt olmamakla birlikte- sözkonusu
terör olayının yarattığı politik sonuçlara bakarak,
ikiz kulelere ve Pentagon’a yönelik saldırının gerisinde, CIA-
Pentagon- MOSSAD üçlüsünün, veya daha doğrusu bu üçlü içindeki daha
gizli bir faşist odağın olduğunu düşünmek hiç de saçma olmaz.
Bu tip gizli militarist örgütler içinde ayrıca örgütlenmelerin örnekleri
daha önce de gözükmüştür. Sözkonusu kuruluşların iktidarlarını
pekiştirmek için büyük provokasyonlar örgütledikleri de bir sır
değildir. Böyle provokasyonlar için her toplumda kullanılabilecek çok
sayıda ahmak vardır. Kullanılan fanatik ahmaklar kendilerini örgütleyip
yönlendirenlerin kimler olduğunu da hiçbirzaman bilemezler. İkinci,
üçüncü el aracılarla sözde “İslami” bir kuruluş veya bir
“sol” gurup adına örgütlendiklerini sanırlarken, işin
gerisinde asıl olarak yukarıda adı geçen gizli örgütlerden
birine veya birkaçına mensup kişiler olabilir.
Sözkonusu 11 eylül saldırısından üç ay sonra İsveç TV’sinin 4. Kanalı’nda 23/12/2001 günü tekrar olarak gösterilen “CBS 60 dakika Amerikan haber magazini” programında konuşan bir FBI direktörü, “ülkedeki tüm Arabların şüphe altında olduklarını” ve “terörist olmasalar bile teröristleri desteklediklerini” rahatca söylemiştir. Aynı FBI yetkilisi, “ülke vatandaşı Arablar’ın USA yöneticileri gibi değil, Filistin yönetimi gibi düşünüyor olduklarını” iddia ederek, “Arabların terörist veya terörist yardakcısı oldukları” tezini kanıtlamaya çalışmıştır. CBS’de konuşan FBI yetkilisi tüm Arabların nasıl düşündüklerini bildiğine göre, yöneticisi olduğu örgüt onbinlerce USA vatandaşı Arab’ı izlemiş ve fişlemiş demektir. USA yönetiminde olanlar gibi düşünmeyenler “terörist” katagorisine sokulduklarına göre, daha binlerce, onbinlerce USA vatandaşı aydın, öğretim görevlisi, profösör vs. terörist katagorisi içine alınarak fişlenmişler demektir. Sözkonusu gelişmenin bir adım sonrası, uygun koşullarda, başta Noam Chomsky ve benzerleri olmak üzere sistemi eleştiren binlerce aydının susturulacakları, işlerinden atılacakları, tutuklanacakları veya çok daha kötü uygulamalarla karşılaşacakları anlamına gelir (Bu metin yazıldıktan çok sonra, 2003 baharında, USA'nın saldırgan politikalarını eleştiren ünlü aktörlerin tecrit edildikleri, iş bulamadıkları haberleri gelmeye başlamıştır.). Şüphesiz bu ölçüde büyük yığınsal baskıları gerekli kılacak derin bir politik kriz henüz tam anlamıyla olgunlaşmamıştır ama, FBI’ın ve benzeri kuruluşların sözkonusu sürece şimdiden hazır oldukları ortadadır. Kısacası, 11 eylül provokasyonu ile birlikte aralanan kapıdan esen temiz bir hava değildir, zehirli McCharty rüzgarlarıdır.
FBI
yetkilisinin konuşmasında dikkati çeken bir diğer ifade de,
Birleşmiş Milletler’de, uluslararası arena da resmen tanınan
Filistin yönetiminin “terörist” katagorisi içine sokulmasıdır.
Bu ifade tarzı, USA’daki şahinlerle İsrail yönetimi içideki
şahinlerin işbirliği yaptıklarını göstermektedir.
Bu nedenle, aynı güçlerin ikiz kulelere ve Pentagon’a yönelik
provokasyonun gerisinde birlikte durduklarını düşünmek akla
uygundur. Yine FBI yöneticisinin ifadesinden, USA istihbarat servislerinin özellikle
Arab kökenliler üzerinde büyük bir denetime sahip oldukları da anlaşılmaktadır.
Durum böyle olunca, aynı gizli servislerin Arab topluluğu içinde düşünce
tarzları bilinen bazı kişileri ikinci veya üçüncü elden bir
“İslami” kuruluş adına örgütleyip kullanmaları da hiç
zor değildir.
Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Pentagon’a yönelik saldırının gerçekleştiği günlerde USA ekonomisinin durgunluğa ve yeni bir krize sürüklenmekte olduğu yerli ve yabancı değişik basın organlarına yansımıştı. Bu olayın ardından gerçekleştirilen Afganistan saldırısı ile birlikte aynı ülkenin ekonomisinde sınırlı bir düzelme, borsada yükselme başladığı diğer ilginç haberlerdendir- şüphesiz Afganistan'a saldırmalarının asıl nedeni enerji yolları üzerinde tam denetim sağlayabilmek ve Orta Asya hakiyeti yolunda sağlam bir üsse sahibolabilmektir ama, sonuç olarak militarize olmuş USA ekonomisi üzerin böyle bir etki de doğmuştur. Yine Avrasya ve onun en önemli parçası olan Orta Asya hakimiyetine yönelik Körfez saldırısının ve Yugoslavya’nın bombalanmasının ardından da USA ekonomisinde benzer biçimde düzelme, borsa endeksinde yükselme başlamıştı. Soğuk savaşın bitişi ile birlikte düşen silah satışlarının ve “NATO’nun da artık gereksiz olduğu” hakkında düşüncelerin yayılmaya başlamasının ardından başlatılan Körfez saldırısı, Pentagon için bulunmaz fırsatlar yaratmıştır. Silah satışları yeniden canlanmış, NATO’ya itiraz edenlerin sesleri kısılmış ve enerji musluklarını elinde tutan USA’nın Avrupa’daki varlığı önemli ölçüde garanti altına alınmıştı. Ayrıca NATO doğuya doğru genişleme olanağına kavuşmuştu.
Kışkırtılan
iç savaşla bitlikte gerçekleşen Yugoslavya saldırısı
da silah pazarını yeniden açtığı gibi, NATO’ya tüzüğünde
yazılı görevleri dışında yeni görevler yükleyerek bu
örgütün varlığını bir kez daha korumuştu. Aynı
saldırı, USA’nın askeri varlığı ile
Balkanlar’a, Avrupa’nın "arka bahçesi"ne yerleşmesine
olanak sağlamıştır. Avrupa’yı denetleyemeyen bir
USA’nın Avrasya ve dünya hakimiyeti politikasını yürütemeyaceği
ortadaydı. Bu satırları yazan kişi o günlerde,
“...Ahab’ın hırsı artarak sürmektedir, yeni rotası
Avrasya’dır. Avrasya ‘Beyaz Balinalar’ın en büyüğü ve
tehlikelisidir. Balkanlar, Avrasya rotası üzerindeki en önemli limandır.
Ya Kaptan Ahab köşkünden indirilecek, rota yeniden çizilecektir, ya da
kendi tabutuna sarılarak kurtulabilenler zorunlu olarak yeni rotada
gideceklerdir.”, diye yazmıştı (bak: Tarihin izinde Balkanlar
ve ABD, nisan 2000, Ankara. Ve şüphesiz Kaptan Ahab’ın USA
emperyalizmini, bu gücün kâr hırsını simgelediğini
tekrarlamaya gerek yoktur.). Sonuçta, Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinin yıkılması,
sadece USA ekonomisine sınırlı düzelme yolunu açmadı, aynı zamanda USA’nın
askeri varlığı ile Avrasya’nın kalbine, Orta Asya’ya önemli
ölçüde yerleşmesini de olanak sağladı. Sözkonusu kalbin USA ekonomisine
pompalayacağı ilk kan ise, petrolden ve doğal gazdan başka
birşey olmayacaktır. Fakat şüphesiz asıl kavganın
bundan sonra başlayacağı ve Orta Asya’ya bir ölçüde yerleşen
ve çok daha büyük bir hakimiyet peşinde koşan USA
askeri varlığının -Kaptan Ahab semboliyle de çok önceden
belirtilgiği gibi- ne ölçüde yeni büyük felaketlere yolaçacağı
ileride daha açık olarak gözükecektir.
Yukarıda özetlenen nedenlerle, ikiz kulelere ve Pentagon’a yönelik saldırıların gerisinde CIA ve MOSSAD gibi örgütleri aramak, konspirasyon teorileri üretmek anlamına gelmemektedir. Aslında, bununda ötesinde, CIA, MOSSAD veya diğer kardeş örgütlenmelerin içinde ne tip konspirasyonlar olabileceğini, aynı örgütlerin içinde daha kaç adet gizli karanlık beraberliğin olduğunu araştırmak çok daha akla uygundur. Hangi büyük mali merkezin, hangi uluslarüstü tekelin, hangi petrol kartelinin, örneğin -Bush’u iktidara taşıdığı yazılan- Enron’un veya bir başka benzerinin elleri, CIA veya diğer istihbarat servisleri içine ne öçüde uzanmıştır? Bu suallere verilebilecek doğru yanıtlar, USA tarihindeki en büyük provokasyonun gerçek kaynağını da açığa çıkartabileceği gibi, aynı ülkedeki "demokrasi"ninde gerçek yüzünü sergileyecektir.
Derin Anadolu adlı web sitesindeki (www.derinanadolu.com/)
çeviri yazıda William Blose’nin açıkladığına göre,
USA Başkanlarından Franklin Roosvelt, 21 kasım 1933 günü -ismi
verilmeyen bir arkadaşına- yolladığı mektupta, “İşin
gerçeği şu ki (bunu sen de ben de biliyoruz) büyük merkezlerdeki
bir finans unsuru ta Andrew Jackson’un günlerinden bu yana yönetime sahip
olmuştur”, diye yazmaktadır (Andrew Jackson [1767- 1845], yedinci
USA Başkanı [1829- 37]. Jackson’un başkanlık yılları
USA’da mali- sermayenin şekillenmeye başladığı yıllardır.
Y. Küpeli). Aynı yazar, USA’nın yönetici eliti içinden başka tanınmış
kişilerin de benzer cümlelerini, gözükmeyen bir asıl iktidar odağı
olduğu konusundaki yakınmalarını aktarmaktadır. Örgüt
içinde örgütlenmelerin varlığı, görülen yöneticilerin
gerisinde görünmeyen asıl yönetici güçlerin olması,
konspirasyonlar, daha Andrew Jacson günlerinde (1800'lü yılların
başında) başladığına
göre, mali- sermayenin, uluslarüstü tekellerin görülmemiş boyutlarda güçlendikleri
günümüzde varolan konspirasyonun çapını ve USA kaynaklı
postmodern faşizmin gücünü ölçebilmek oldukca zor
olmalıdır.
Mevcut gelişmelerin gösterdiği gerçek,
günümüzün günah keçilerinin yoksul müslüman halklar ve özellikle
Arablar olduğudur. Alman mali sermayesinin politikasını yürüten
Nazi partisinin kitleleri mobilize etmesine yarayan Yahudi düşmanlığının
yerini, hastalıklı bir İslam düşmanlığı
almaya başlamıştır. Artık zengin Batı’da
kitleleri aldatmaya yarayan yeni günah keçisi Yahudiler değil, müslüman
halklardır ve özellikle Arapça konuşan müslümanlardır. Nazi
partisi, Hıristiyan dünyasında zaten varolan Yahudi düşmanlığını,
pogrom geleneğini kullanarak kitleri kendi saldırgan politikasının
ardında nasıl kolayca toparlayabilmişse, USA üst yönetimi içinde
yeralan faşist bir gurupta eski Haçlı düşüncesini yeni koşullara
uydurarak diriltmeye ve Göbels’i çağrıştıran bir
propoganda kampanyası ile kitleleri peşinden sürüklemeye çalışmaktadır.
Bu militarist faşist klik, iktidarını öncelikle ülke içinde,
USA içinde perçinlemeye çalışmaktadır. USA ve Avrupa’da
kitlelerin sözkonusu yalanın peşinde sürüklenmelerinin ardından
gelecek olan ise, Avrasya’nın zenginliklerine yönelik sınırsız
saldırının dizginlenemez bir hal almasıdır. Ve yine dünyanın
başka köşelerindeki yağmaların artan bir iğmeyle sürmesidir.
Yığınları Arap ve İslam korkusu ile denetim altına
almayı başarmış bir USA yönetiminin gerçekleştirmeyi
amaçladığı -daha doğrusu halen yürütmekte olduğu-
program, Hitler’in “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşünün
değişmiş koşullara uygun olarak yaşama geçirilmesinden
başka birşey değildir.
Kışkırtılan İslam düşmanlığının asıl nedeni, postmodern faşizmin hilesi ve İsrail
Eski Yahudi düşmanlığının
yerini Müslüman düşmanlığına terketmesinin temel nedeni,
müslüman halkların sömürülmesi gereken yeni zenginlikler üzerinde, özellikle
dünyanın enerji kaynakları üzerinde yaşıyor olmaları
ile ilgilidir. Amerika ve Avrupa kıtasında
geniş kitleleri bu yalanın peşinde toparlayabilme hesabı yapılmıştır. Aynı
yalanla, USA tarafından sömürülen Orta ve Latin
Amerika’daki Hıristiyan kitlelerin ve aynı zamanda relatif yoksul
olan Doğu Avrupa ve Rusya Hristiyanlarının da etkilenebilecekleri
düşünülmüştür. Kurnazca yapıldığı anlaşılan
bu hesaba göre, çok dar bir çevrenin yararlarını savunan saldırgan
faşist örgütlenmenin safları genişletilip güçlendirilmek istenmiştir. Aynı
yalanın peşinden sadece Hıristiyanlar sürüklenmeye çalışılmamakta,
aynı zamanda Hinduism, Budism, Konfüçyanism vs. gibi inançların
izleyicileri olan geniş yığınlarda sözkonusu saldırı
karşısında tarafsız bırakılmaya veya fanatik
Yahudiliğin yaptığı gibi aynı saldırı kervanına
katılmaya zorlanmaktadırlar. “İslama” karşı saldırıyı
başlatanlar bu kampanyalarını başarı ile sürdürebilirlerse,
şüphesiz sıra diğer inançların sahiplerine de gelecektir.
Çünkü sözkonusu plan, “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşünün
bir parçasıdır. Kurulması düşlenen yeni dünya düzeninde
USA usulü barışa itiraz edebilecek herhangi bir inanca veya
ideolojiye yer yoktur. Ve daha şimdiden, gizli istihbarat servislerinin
kaynağı ve doğruluk dereceleri belli olmayan raporlarına
dayanılarak, USA yönetiminin baskıları ile, hiçbir sorgulanma
ve yargılanma süreci yaşanmadan kişlerin, şirketlerin, yardım
kuruluşlarının hesapları dondurulabilmektedir. Tüm bunlar
herhalde “demokratik” bir gelişmenin işaretleri değillerdir.
Hitler’de önce dar bir hedefe, Komünistlere saldırı
ile başlamıştı. Sıra, diğer politik eğilimlere,
sosyaldemokratlara, Kiliseye, Yahudilere vs. gelmiştir. Günümüzde de dünya
ve öncelikle Avrasya hakimiyeti peşinde koştuğu sır
olamayan USA’nın, -komünist düşüncelerin gerilediği bu
ortamda- kullanabileceği en uygun provokasyon aleti, geniş yığınları
etkisi altına almış değişik dini inaçları
birbirlerine karşı kışkıtmaktır ve uygun
ortamlarda herbirini tek tek ezmek veya köleleştirerek emrine almaktır.
Yahudi düşmanlığına ve “ırk” üstünlüğüne dayalı ideolojiler Hitler Almanyası’nı çağrıştırdığı için etkinliklerini yitirmişlerdir. Artık aynı yalanlarla yığınları eskisi gibi manupule edebilmek olanaksızdır. Bunun yanında, Yahudi kökenli kişilerin hakim olduğu sermaye, çağdaş postmodern faşizmin merkezi USA’daki mali sistemin çekirdeğinde yeralmaktadır. Aynı sermaye çevreleri bankacılıktan askeri- endüstri komplekslere, petrol şirketlerine, medya imparatorluklarına, film endüstrisine dek çok güçlü bir etkinliğe sahiptirler. İsrail’de 4 milyon kadar Yahudi yaşarken, USA’da 5 milyonu aşkın Yahudi yaşamaktadır. Yahudiler USA’da hem politik partiler içinde ve hem de askeri ve sivil bürokraside çok önemli konumlara sahiptirler. Tüm Amerikan toplumunun sadece yüzde birbuçuk kadarını oluşturmalarına karşın, Senato'da yüzde 10'u aşan bir sayıyla temsil edilmektedirler. Türkiye’yi yönetenlerin İsrail ile yakınlaşma politikalarının asıl nedeni de, İsrail devletinin gücünden ziyade, USA’da odaklanmış olan ve İsrail devletinin yıkıcı politikalarını da destekleyen Yahudi lobisinin büyük etkinliğidir. Sabra ve Shatila katliamlarının baş sorumlusu Ariel Sharon’un yoksul Filistin halkına karşı dizginsiz ve korkusuz saldırganlığının temelinde de, yine aynı güce ve USA yönetimine duyduğu güven vardır. (Dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Sharon’un emri ile Lübnanlı Faşist Falanjistler, 16 eylül 1982 günü yoksul Filistin halkının yaşadığı Sabra ve Shatila kamplarına girmişler, 2000 kadar sivili yaşlı çocuk kadın ve hamile ayırımı yapmadan vahşice katletmişlerdir. Tüm dehşet verici fotoğraflar, dökümanter filmler ve diğer begeler, kurbanların kurşunlanmadıklarını, işkence ile öldürüldüklerini kanıtlamaktadır. Genç erkekler hayaları kesilerek, kadınlar ve çocuklar utanç verici vahşice yöntemlerle öldürülmüşlerdir. Haçlı geleneğini sürdüren İsrail yönetiminin emrindeki faşist Falanjistler’den hiçbiri yargılanmadığı gibi, Ariel Sharon’da artık İsrail’de Başbakanlık koltuğunda oturmaktadır. Aynı kişi, yoksul Filistin halkına yönelik yeni katliamlarını ve soy temizliği politikasını USA yönetiminin koruyucu şemsiyesi altında sürdürmektedir.).
Hıristiyan kültürünün geleneksel günah keçisi
olan Yahudiler, ustaca bir manevra ile enerji zengini Ortadoğu’nun İslam
toplumlarına karşı kullanılmaya başlanmışlardır.
Soy temelinde biçimlenmiş olan dinlerinin tutsağı Yahudi halkı
bu şekilde bir kez daha kurban edilirken, Irkcı İsrail devleti
Ortadoğu’da emperyalist “ütopya adası”nın bir koç başı
olarak öne sürülmektedir. Yoksul Filistin halkı eşi görülmemiş
bir devlet terörüne kurban edilirken, Hıristiyan Batı’nın
geleneksel Yahudi düşmanlığı (antisemitism) ustaca bir
manevrayla İslam dünyasına devredilmeye çalışılmaktadır.
Bu oyuna paralel olarak Batı’da yeni bir korku, “şeytani terörist
İslam” korkusu yayılarak kitleler manupule edilmektedirler.
İsrail devletinin mevcut politikası, Yahudi kökenli insanlar ve
İsrail halkı arasındaki ayrışmayı göremeyen yığınlar
içinde yeniden bir “Yahudi düşmanlığı” doğurmaktadır
ama, artık bu temelde faşist bir politika inşa edebilmek olanaksızdır. Yahudi düşmanlığını
ve biyolojik “ırk” üstünlüğünü temel alan Neonazi bir
politikayı dünya düzeyinde başarı ile yürütebilmek günümüzde
olanaksızdır.
Şüphesiz tüm yahudiler aynı değillerdir. USA’da Noam Chomsky gibi devletin politikasını insancıl bir perspektifle eleştiren Yahudi kökenli demokrat aydınlar da vardır. İnsancıl bilimsel sosyalist hareket içinde Karl Marks’tan Troçki’ye ve menşeviklerin önderi Martov’a dek birçok yahudi kökenli büyük aydın yetişmiştir. Bilim, edebiyat, sinema, müzik ve değişik sanat dallarındaki Yahudi kökenli yapıcı büyük aydınları sıralamaya kalkışmak çok uzun bir listenin ortaya çıkmasına neden olur. Burada Yahudilik’ten kasıt, Eski Ahit’te ifadesini bulan ırkcı düşünceleri koruyan ve ırkçı İsrail devleti ile işbirliği içinde çalışan karakterlerdir. Yahudilik olayı bir soya veya millete mensup olmak değil, Eski Ahit’in bazı bölümlerinde ifadesini bulan ve zaman süreci içinde bu çizgide geliştirilen fanatik ırkcı bir düşünce yapısına sahip olmaktır. Burada Yahudilik’ten kasıt, kendisini diğer insanlardan kesin çizgilerle ayıran fanatik karakterlerdir. Yahudi kökenli olan ve ırkcı israil devletini de kullanan aynı karakterler için, Hitler’in altı milyon yahudiyi katletmiş olması da bir anlam ifade etmemektedir ama, sadece benzer yeni cinayetleri örtbas etmeye yarayacak bir kalkan, özünü yitirmiş demagojik bir propoganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Özünü yitirmiştir, çünkü, Hitler tarafından katledilen 6 milyon civarında Yahudinin acısını gerçekten yüreğinde taşıyanlar, benzer cinayetleri ve işkence yöntemlerini ve soy temizliği politikasını Filistin halkına karşı uygulamazlar.
Yaratıcı, değişik alanlarda insan soyunun ilerlemesine büyük
katkılar yapmış birçok Yahudi karekterin tümünün
ortak özellikleri, yahudi dininin çekirdeğinde durak ırkcı düşüncelerin
etkisi dışında yetişmiş olmalarıdır. Sözkonusu
insanların önemli birkısmının ortak özelliği ise,
Avrupa’da yahudi dinini terkedip protestanlığa geçen ailelerden
gelmeleridir. Örneğin, herkesin bildiği gibi Karl Marks böyle bir
Yahudi ailesi içinde yetişmiştir. Ve yine şüphesiz İsrail
içinde de bir ayrışma sözkonusudur. Giderek zayıflayan
demokratik bir hareket ve bunun yanında asıl olarak Ariel Sharon gibi
kişiliklerde sembolize olan çok güçlü ırkcı, militarist, faşist
bir iktidar odağı gözükmektedir. Yine İsrail’de, giderek
artan sayıda insanı etkisi altına almaya başlayan faşist
politika konusunda toplumu uyarmaya çalışan, “İsrail’in günümüzde
karşı karşıya olduğu en büyük tehlikenin, devletin içinden
doğan politikanın faşistleşmesi olduğunu” yazan Ben
Gurion Üniversitesi Siyasal Bilimler Profösörü Neve Gordon gibi kişilerde
yaşamaktadır. Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına
itiraz eden, bölgede görev yapmak istemeyen İsrail Ordusu’na bağlı
subaylar da vardır ama, bunlar etkisizleştirilmektedirler.
USA’da Yahudi kökenli kişilerin denetiminde olan büyük mali- sermaye çevrelerinin adlarını sıralamak gereksiz bir tartışma başlatabilir belki ama, İsrail devletinin -yıkılmış olan- ırkcı Güney Afrika rejimi ile yürütmüş olduğu derin işbirliğinin varlığına kimsenin itirazı olamaz. Sözkonusu ilişkinin bir devamı olarak, kriminal unsurlardan oluşan UNITA örgütünün elmaslarını -Birleşmiş Milletler’in yasağına karşın- Avrupa ve USA’da pazarlayan ve aynı örgütün silah almasına yardımcı olan yine İsrail şirketleridir. CIA ve Irkcı Güney Afrika rejimi tarafından kurdurulup örgütlenen, Angola’da iki milyon insanın ölümünden, bir okadarının yaralanmasından, yüzbinlerce insanın sakat kalmasından ve yine iki milyon kişinin göçetmesinden, ülke ekonomisinin iflasından sorumlu olan kriminal faşist Savimbi’nin UNITA’sı bu sayede uzun yıllar ayakta kalabilmiş ve halka karşı cinayetlerini sürdürebilmiştir (2000'li yılların başında Angola yönetimi USA ile anlaşmak ve iktidar alanında bulunan petrolü USA şirketlerine vermek zorunda kalınca, Savimbi CIA tarafından öldürülmüş ve UNITA hemen bitirilmiştir.).
Haftalık Aksiyon dergisinde
yazan Adem Yavuz Arslan’ın 26 ocak 2002 tarihli bilgilerine göre, telekominikasyon devlerinin, Amdocs ve
Comverse sirketlerinin hiçbir tartışmaya neden olmayacak şekilde
İsrail kökenli oldukları ortadadır. Türkiye GSM piyasasına
da hakim oldukları yazılan sözkonusu şirketler, USA’da 25 ve tüm
dünyada 200’den fazla telekomünikasyon şirketinin faturalarını
düzenlemektedirler. Amdoc ve Converse tüm uydu bağlantılı
telefon konuşmalarını dinleme ve insanlar arasındaki ilişkileri
tesbit edebilme olanaklarına sahiptirler. Aynı şirketler bu
nedenle USA’da Fox- TV ve diğer bazı medya kuruluşları
tarafından İsrail hesabına casuslukla suçlanmaktadırlar. Örnekler
uzatılabilir. USA yönetiminin Avrasya hakimiyeti, dünya hakimiyeti
projesi içinde İsrail devletinin de şüphe götürmeyecek şekilde
yeraldığı ortadadır. Postmodern faşizmin günah keçilerinin
müslüman Arablar olmasının nedenlerinden biri de -muhtemelen- bu gerçektir.
Zaten antisemitism bozuk parasının yazı tarafı Yahudi halkı
ise, tura tarafı da Arap toplumudur. Bunların her ikiside akraba
semitik halklardır ama, özellikle ırkçı Yahudiler diğer
semitik "kardeşlerinden" nefret etmektediirler ve Batı'da geçirdikleri
uzun göç yılları boyunca bu dünyada güçlü ekonomik temeller atıkları
gibi mükemmel bir örgütlenme ağı da oluşturmuşlardır.
Vaktiyle -özellikle- USA tarafından komünizme
karşı alabildiğine desteklenmiş, örgütlenmiş,
silahlandırılmış olan bazı köktendinci İslami
kuruluşların işleri bahane edilerek çağdaş Haçlı
seferleri örgütlenmektedir. (Artık bunu başlangıçta olduğu
gibi açıkca ifade etmekten çekinseler de, USA Başkanı George W. Bush sözkonusu
gerçeği ağzından kaçırmıştır.)
Örneğin, USA askeri varlığının Orta Asya’ya
yerleşmesi için gerekçe yapılan Taliban’ın, CIA ve Pakistan
gizli servisi tarafından yaratıldığı tüm kanıtları
ile ortadadır. “CIA worked with Pakistan to create Taliban” başlığı
ile 6 mart 2001’de Londra’dan rapor eden Sanjay Suri, Taliban’ı CIA
ve Pakistan gizli servisinin kurduğunu anlatmaktadır. Rapora göre,
Asya sorunları ve USA’nın bu kıta ile ilişkileri konusunda
beş kitabı olan Selig Harrison, Woodrow Wilson Uluslararası
Merkezi’nde verdiği konferansta, CIA’nın Taliban’ın inşası
için 3 milyar Dolar yatırdığını ayrıntılarıyla
anlatmıştır.
Aynı bilgiler, www.geocities.com/quinnelk/politics/fpolicy.html
adresli web sayfasındaki “American Foreign Policy” başlıklı
kronolojik bilgilendirme yazısında da vardır. Buradaki bilgilere
göre, USA’nın Güney Asya uzmanı Selig Harrison, “Taliban,
Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) ve Pakistan İç İstihbarat
Servisi (ISI) ürünüdür”, demiştir. Selig Harrison, o zamana dek bir direniş hareketi için yatırılmış
en büyük miktar olan 3 milyar Dolar’ın Taliban’ın kuruluşu
amacıyla harcandığını anlatmıştır. Aynı kişi, “CIA’yı
bir canavar yarattığı” konusunda uyardığını
da belirtmiştir.
Harrison, uyarısına karşılık CIA yöneticilerinin
kendisine, “Bunlar fanatik
Selig Harrison yukarıdaki sözlerini, Taliban henüz iktidarda iken, USA yönetimi ile Taliban arasında herhangi bir sorun yokken, 2001 yılının mart ayı içinde söylemiştir. Anlaşılan Harrison ile CIA şefleri arasında geçen Taliban tartişması 1980’li yılların ikinci yarısına aittir. Taliban, 1980'li yıllarda değişik küçük İslami guruplardan ve Pakistan’da dini okullarda okuyan göçmenlerden inşa edilmeye başlanmıştır. Fakat aynı örgüt, Sovyet askeri birliklerine karşı savaşa sokulmamıştır. Sosyalist eğilimli subayların 1978 yılında gerçekleştirdikleri askeri darbenin ardında, 1979 yılında Sovyet askeri birlikleri Afgan hükümetinin çağrısı ile bu ülkeye girmişlerdir. USA, Pakistan, Afganistan hükümeti ve Sovyetler Birliği arasında 1988 yılında imzalanan anlaşmanın ardından, 1989 yılında -başarısız- sovyet askeri gücü Afganistan’dan çekilmiştir. Sovyet yanlısı ulusal Afgan hükümeti, Batılı ülkeler, USA, Pakistan ve İran tarafından desteklenen birleşik köktendinci güçler tarafından 1992 yılında yıkılmış ve bu ülkede İslami bir rejim kurulmuştur. Taleban bu aşamadan sonra, mevcut İslami hükümetin USA kuklası olmaması ve bu rejim üzerinde İran’ın da derin etkisinin olması nedeniyle devreye sokulmuştur. Aralarında da çelişkiler olan ve savaş nedeniyle yorgun düşmüş durumdaki İslamcı Afgan hükümet güçlerine karşı, CIA- Pakistan destekli yıpranmamış taze ve fanatik Taliban güçleri 1994 yılında harekete geçirilmişlerdir. CIA’nın ve Pakistan gizli sevisinin yardımları ile çok daha iyi silahlanmış olan Taliban, 1996 yılında Kabil’i almıştır. Aynı güç 1998 yılından itibaren ülkenin yüzde 90’ını kontrol etmeye başlamıştır. (Başkan Jimmy Carter'in ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinski başında olduğu faşist bir kliği kışkırtması sonucu Sovyetler Birliği Afganistan batağına sürüklenmiştir. Sovyetler Afganistan'a girmeden altı ay kadar önce Brzezinski, ortaçağın temsilcisi büyük feodal toprak sahiplerinin yönetimindeki köktendinci İslamcı guruplara yapılacak gizli para ve silah yardımlarının emrini Başkan Jimmy Carter'e imzalatmıştır. Ne olduğunu anlamayan Carter'in sorusu üzerine Brzezinki, "Sovyetler'in bu şekilde kışkırtılıp Afganistan'a sokulacaklarını, müdahaleye zorlanacaklarını" açıklamıştır. Brzezinki şimdi artık tüm bunları övünerek itiraf etmektedir ve Afganistan'da yaşanmış olan derin trajedi ile ilgili olarakta hiçbir pişmanlık duygusu taşımadığını söylemektedir. Sovyetlerin aslında hiçbirzaman yapmak istememelerine ve daha önceki çağrıları geri çevirmelerine karşın bu işe sonuçta sürüklenmelerinin tek nedeni köktendinci İslamcı savaş lordlarının çoktan başlamış olan terörleri ve saldırıları değildir. Diğer önemli bir nedende, Batı Avrupa'ya koşullandırılan nükleer başlıklı orta menzilli füzelerdir.)
Kısacası, USA yönetiminin Afganistan’a yönelik saldırısına
gerekçe yaptığı “layiklik” ve “kadın hakları
savunuculuğu” ve "demokrasi" ile ilgili tüm söylemleri kocaman birer yalandır.
Gerçek olan, militarize olmuş USA ekonomisinin kanla beslendiğidir.
USA yönetimi, saldırganlıkları için herzaman sahte gerekçeler
yaratmaktadır. Afganistan zengin enerji kaynaklarının tam
ortasındadır. Ayrıca Afganistan’ın kendisine ait zengin
petrol yatakları, bakır, krom, manganez kükürt, Aliminyum, altın,
elmas, zümrüt ve diğer değerli taşlar vardır. Ülke, doğu
ile batı ve kuzey ile güney arasında geçit yeridir. USA kökenli
şirketler tarafından Arab Denizi’ne indirilmesi planlanan petrol ve
gaz boru hatları Afganistan topraklarından geçecektir. (Saldırıdan
sonra Afganistan'ın yeniden inşa edileceği propogandasınında
kocaman bir yalan olduğu artık iyice anlaşılmıştır.
USA bombardımanı ile tamamen bir harabeye dönmüş olan 3.5
milyon nüfuslu tarihi Kabul kentinde, bu metin yazılıp bittikten çok
sonra, 2003 yılında sadece tek bir ambulans vardır ve yeniden yapılan
hiçbirşey yoktur. Irak'ın başına gelecek olanlar da daha
farklı olmayacaktır.)
CIA ve MOSSAD gibi kardeş istihbarat örgütleri tarafından kurulmuş ve manupule edilmiş olan “İslami” etiketli fanatik gurupların, halen aynı istihbarat örgütlerinin bilgisi ve denetimi altında terör eylemleri gerçekleştirmediklerinin hiçbir garantisi yoktur. The Sunday Times gazetesinin 2002 yılının ilk haftasında rapor ettiğine göre, USA Başkanı Clinton ve CIA, Usame bin Ladin’in yakalanması olanağını üç kez tepmişlerdir. Sudan hükümeti 1996 yılında Usame bin Ladin’i USA’ya vermeyi önermiştir. USA yöntimi bunu kabuletmemiştir. İkinci teklif, Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz’dan gelmiştir. Üçüncü teklif ise, Suudi Arabistan’ın eski istihbarat şefi Prens Türki’ye aittir. Aynı kişinin, Pakistan’a uçan Usame bin Ladin’in annesinin çantasına izleme aygıtı koyma önerisi CIA tarafından reddedilmiştir. Usame’nin yakalanmak istenmediği ortadadır ve Göbels tipi propoganda kampanyasının merkezine oturtulan bu kişinin ne olduğu halen belli değildir. Ve yine tüm dünya basınındaki haberlere göre, George W. Bush’un petrol işindeki ortaklarından biri de Usame bin Ladin’in küçük kardeşidir.
Türk basınının
aktardığına göre, 2002 yılı şubat ayının
ilk haftası içinde İngiliz Mirror gazetesinin sorularını
yanıtlayan Yaser Arafat, İsrail’in eski başbakanlarından
İzhak Rabin’le görüşmeleri sırasında, Rabin'in Hamas’ı
kendilerinin (İsrail tarafının) yarattığını itiraf ettiğini anlatmıştır.
Şüphesiz artık İsrail istihbarat örgütlerinin Hamas’ı bütünüyle
denetleyebildiklerini söyleyebilmek olanaksızdır ama, Taleban’ı yaratan
CIA’nın başına da aynı iş gelmiştir. Sonuçta, köktendinci
veya “sol” etiketli bazı terör örgütlerini politik manipülasyonlar
yönelik olarak,
faşist baskılara gerekçeler yaratmak amaçlarıyla veya askeri müdahalelerin ortamını
hazırlamak için CIA, MOSSAD veya benzeri örgütler tarafından şekillendirildikleri
kesin kanıtlarıyla bilinmektedir. CIA ve
benzeri istihbarat kuruluşları tarafından ustaca manupule edilen
küçük fanatik İslami gurupların sözkonusu büyük terör eylemleri ile “Ütopya adası”nda
yaşayan yığınlar aldatılmaktadırlar. Böylece
emperyalist saldırganlıklara kitle tabanı hazırlanmaktadır.
Geçmişteki faşizmin “çirkin, cimri ve dolandırıcı Yahudi”
korkusunun yerini, postmodern faşizmin “kadınları ezen ve terör eylemleri örgütleyen
şeytani İslam” korkusu hızla doldurmaktadır.
USA emperyalizminin -petrol zengini- Ortadoğu’da bir koçbaşı olan ırkcı militarist İsrail devleti, dünyanın beşinci büyük nükleler gücü olarak elinde 200’ü çok aşkın gelişmiş termonükleler bomba ve başlık bulundurmaktadır (Sözkonusu 200’ü aşkın gelişmiş termonükleler bomba gerçeğini 1986 yılında tüm dünyaya duyuran İsrail vatandaşı Mordehay Vanunu 18 yıldır hücre hapsindedir.). Emekli Türk deniz subayı Erol Bibilik’in verdiği bilgilere göre İsrail, nükleer- biyolojik- kimyasal silahlar ve nükler başlık taşıyabilen 980 mil menzilli Cruise füzeleri üretmektedir. Yine İsrail, aynı füzeleri dünyanın herhangi bir köşesinden fırlatabilecek dört denizaltıya sahiptir. Buna karşın, sadece -halkları müslüman olan- bazı devletler ve Irak gürültülü abartılmış propogandalarla silahsızlandırılmaya çalışılmaktadırlar. Zaten silahsızlandırılmış olan Irak'ın kitle imha silahlarına sahipolduğu progandası hergün defalarca tekrarlanırken, kitle imha silahlarının asıl sahibi militarist ırkçı israil silahlanmasını aralıksız sürdürmektedir. Silahsızlandırılmaya çalışılan sözkonusu devletleri ve Irak'ı vaktiyle silahlandıran güçte, yine aynı USA, Batı’nın askeri- endüstri kompleksleridir.
Pentagon'un
bilgisi dahilinde İsrail, kitle imha silahlarının yayılmasına
da yardımcı olmaktadır. Öncelikle
Çin ve Pakistan için bir tehdit oluşturan Hindistan’ın atom bombası,
İsrailli uzmanların yardımları ile üretilmiştir. Öbür
yandan NATO, nükleer silahların yayılmaları ile ilgili anlaşmayı
USA’nın baskısı ile iptal etmek istemektedir. Biryandan sınırlı sayıda küçük
devlet silahsızlandırılmaya çalışılırken, öbür
yandan aynı güç tarafından nükleler silahların dünya çapında
yayılmaları ve ayrıca uzaya yerleştirilmeleri sağlanmaktadır.
Nükleer- biyolojik- kimyasal tehdidin alabildiğine yayılmasına,
giderek militarizmin görülmemiş boyutlara ulaşmasına koşut
olarak tüm dünyada gerici faşist güçler ön plana çıkmaktadırlar.
Faşist güçler hem değişik ülkelerde ve hem de dünya düzeyinde
iktidarlarını adım adım perçinlemektedirler. Ve yaratılan
“şeytani İslam” korkusu temelinde “ütopya adası”
merkezli “bin yıllık dünya hakimiyeti” düşünün veya
postmodern uluslarüstü faşizmin temelleri atılmaya çalışılmaktadır.
Küçük neonazi örgütler ve asıl faşist güç, CFR
Şüphesiz tüm Avrupa ülkelerinde ve USA’da
halen “beyaz ‘ırkın’ üstünlüğü”nü ve Yahudi düşmanlığını
temel alan Neonazi veya faşist örgütlenmeler vardır ama, bunlar
marjinal guruplardan öteye geçememektedirler. Görünüşte birbirlerinden
bağımsız onlarca faşist örgütlenmenin tek bir veya birkaç
merkezden yönetildikleri bilinmentedir (Örneğin, Peter Carlberg, 17 eylül
1991 tarihli Sevenska Dagbladet’te, İsveçli ve Alman Neonazi örgütlenmelerin
tek bir merkeze bağlı olarak çalıştıklarını
kanıtlamıştır. İngiltere’deki Combat 18’in, İsveçteki
onlarca örgütlenmenin ve USA’daki faşist örgütlenmelerin birbirleri
ile bağları olduğu -ayrıca- bilinmektedir.). Buna karşın,
aynı örgütlenmelerin eskisi gibi iktidar koltuğuna oturacaklarını
düşünmek büyük bir hayalcilik ve çağdaş faşizmi doğru
tanıma konusunda derin bir yanılgı olur. Birkısmı
silahlı olan bu guruplar, -Türkiye’de MHP’li “Bozkurtlar”ın
kullanıldıkları gibi- çok daha büyük militarist ve faşist
güç odakları
tarafından kirli işlerde kullanılmaktadırlar veya kullanılmak
için yedekte tutulmaktadırlar. Bunlar, Avrupa’ya ve USA’ya yönelik göçü
engellemek, ilerici demokratik güçleri korkutmak ve muhtemelen bazı
politik cinayetleri ihale etmek için elde tutulmaktadırlar. Gerekirse aynı
örgütler, politik destabilizasyonu hızlandırarak asıl faşist
gücün açık iktidarı için katalizatör rolü de oynayabilirler.
Buna karşın sözkonusu örgütlerin -Hitler Almanyası’nda olduğu
gibi- hiçbirzaman iktidar koltuğuna oturtulmayacakları bellidir. Bu
örgütlenmelerin özellikle göçmenlere, Afrika kökenli siyahlara, Yahudilere
vs. karşı işledikleri bağımsız suçlar, asıl
büyük postmodern faşist güç odağının kendisini gizleyebilmesine yardımcı olmaktadır. Çünkü faşist
veya Neonazi denince, ilk olarak bu küçük guruplar akla gelmektedir. Elbette
bunlar faşist örgütlenmelerdir ama, iktidarın adayı olan veya
USA’da olduğu gibi halen politikayı derinden etkileyen asıl faşist
güç odakları bazı devletlerin çekirdeğinde durmaktadırlar.
Ve yine şüphesiz sahnede eylemci olarak gözüken bu küçük Neonazi
guruplar tek başlarına ne bir ülkenin iç politikasını ve
ne de uluslararası politikayı etkileyecek güçtedirler.
Bazı devletlerin çekirdeğinde duran asıl
faşist güçler, politikalarını çok daha farklı
parolalarla, kamufle edilmiş yeni eklektik ideolojilerle yürütmektedirler.
Pentagon (beşköşe, Savunma Bakanlığı), Dışişleri Bakanlığı
(The State Department) ve bu kurumların üst yöneticilerinin de temsil
edilmeleri ile oluşan ve USA Başkanı’nın yönetiminde
toplanan Ulusal Güvenlik Meclisi (National Security Council [NSC]), CIA gibi
tamamen antidemokratik iktidar odakları tarafından yönetilen USA’nın
bir de görülmeyen asıl iktidar odağı olduğu değişik
kaynaklarda inandırıcı biçimde yazılmaktadır. Bank of
American Bankers, Chase Manhattan Bank,
Commercial Bank, Investment Bankers, Rockefeller Group, General Motors, General
Electric, Ford Motor Company, Toyoto Motor, Coca- Cola, American Airlines, New
York Times, ABC, CBS, CNN, NBC ve Şili askeri darbesinin asıl mimarı
olan ITT Corparation gibi dev uluslarüstü tekelleri, medya imparatorluklarını,
dünyanın en güçlü finans kuruluşlarını ve daha burada sıralanmayan
onlarca benzerini çatısı altında toplayan COUNCIL ON FOREING
RELATIONS (CFR) adlı kuruluş, sözkonusu -geride duran ve resmi
statüsü olmayan- asıl iktidar odağıdır. Aynı kuruluşun,
uluslarüstü tekellerin önde gelen yöneticilerinden, Dünya Bankası’nın
ve diğer çok güçlü mali merkezlerin üst yöneticilerinden, çok etkili
politikacılardan, güçlü senatörlerden, üniversite rektörlerinden,
profösörlerden oluşan yaklaşık üç bin üyesi vardır.
CFR’nin ve yine bu birlik gibi geriden dünyayı idare etme, dünya
politikası üzerinde asıl karar merkezi olma amacı taşıyan
Trilaterel Commission ve Bilderberg adlı kuruluşların
1999 yılı üye listesini görmek isteyenler, bu satırları
izleyen web adresine bakabilirler. CFR veya diğer iki örgütün üyeleri olan sınırlı
sayıda kişi vardır. Bu üç örgütten ikisine birden aynı
zamanda üye olanların sayıları ise şüphesiz daha azdır.
Üçüne birden üye olan elitin eliti ise çok daha sınırlı
sayıda kişidir. Yarı gizli
bir örgütlenme olan Bilderberger’in belirli bir adresi olmadığı
gibi, üyeleri de tam olarak belli değildir. Diğer iki kuruluşun
adresleri ve telefon numaraları aşağıdaki web sayfasında
verilmiştir. Web sayfasının adresi şudur: www.geocities.com/denverspiritualcommunity/SPOTLIGHT/CFRTCB.htm
Aşırı tutucu olarak tanınan
Cumhuriyetci senatör Bary Goldwater (1953- 64 ve 1969- 87), türkçe adı
"Dış İlişkiler Meclisi" olan CFR’nin kuruluş amacını
şu cümlelerle anlatmaktadır: “İngiltere’de örgütlenen
ve Amerika’nın toplumsal yapısına özgü olan CFR, ulusal sınırların
silineceğine ve tek bir dünya yönetimi oluşturulacağına
inanmaktadır.” Şüphesiz burada ifadesini bulan “tek bir dünya
yönetimi”, Birinci- İkinci- Üçüncü Enternasyonal örgütlenmelerinde
tartışılan çalışanların dünyasına özgü
demokratik bir enternasyonal birlik, veya Maks- Engels tarafından düşlenen
emekçilerin enternasyonalizmi değildir. Bu, sınırlı sayıda
uluslar üstü tekel
için ulusal sınırların silindiği tek merkezli bir dünya oligarşisi,
yığınların söz haklarının olmadığı
faşist bir dünya imparatorluğu düşüdür. CFR’nin varolduğu zaman
dilimine bakarak, dünya imparatorluğu hesaplarının örgütün
kurulduğu 1920 yılından ve hatta daha öncesinden beri USA’da yapıldığını, aynı düşün
sadece Alman mali- sermayesine veya Hitler’e ait olmadığını
rahatlıkla söyleyebiliriz- aynı yıllarda, CFR'in kurulup
eyleme geçtiği 1920'li yıllarda faşizm
Avrupa'da hakimiyetini kurmaya başlamıştır. Hitler’in Avrupa’yı ve Sovyetler Birliği’ni
büyük yıkımlara uğratarak yenilgisi, dünya imparatorluğu
hesapları için USA yönetiminin ellerini -büyük bir deney birikimi ile-
serbest bırakmıştır. USA’daki
gizli karar merkezleri tarafından onyıllarca önce hesaplanmış
bir dünya hakimiyeti planı, Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla
birlikte, Nazizme göre çok daha esnek eklektik (yamama) ideolojilerle yaşama
geçirilmeye başlanmıştır.
CFR ile bazı ortak üyelere sahip olan
gerideki karar merkezlerinden Trilateral Commission (Üç Yanlı
Kurul), yine Barry Goldwater tarafından şu şekilde anlatılmaktadır:
“Uluslararası bir kuruluş olan Trilateral Commission’un amacı,
USA’nın politik yönetimleri, mevcut hükümetleri üzerinde elle tutulur bir kontrol sağlayarak,
uluslararası ticaret ve bankacılık kuruluşlarının
etkinliklerinin güçlenmesine aracı olmaktır.” Yarı- gizli
bir kuruluş olan Bilderberg ise adını, ilk toplantısının
yapıldığı Hollanda Osterbeek’deki -Prens Berhard’a ait-
otelden almaktadır. Bilderberg otelinde ilk kez 1954 yılında
-eski bir Nazi Partisi üyesi olan- Prens Berhard tarafından organize
edilen konferansa, Batı Avrupa’dan ve Kuzey Amerika’dan 100 kadar en güçlü
bankacı, iktistacı, politikacı ve hükümet görevlisi katılmıştır.
Ozamandan beri her yıl bilinmeyen adreslerde toplantılar
tekrarlanmaktadır. Uluslararası elit tarafından oluşturulan
sözkonusu birliğin amacı da, dünyadaki ekonomik ve politik süreçleri
kendi yararlarına planlayabilmektir. Başka bir ifadeyle, dünya
hakimiyetini elde tutmaktır. Bilderberg’in de yukarıda adı geçen
diğer iki kuruluşla bağları ve bazı ortak üyeleri vardır.
Tekrarlamak gerekirse, Neonazi örgütlerin çıkarttıkları gürültüler,
bu asıl faşist güç merkezlerinin kendilerini gizlemelerine yardımcı
olmaktadır.
William Blose’nin belirttiğine göre, 1940 yılından beri tüm USA başkan adayları CFR üyeleri arasından çıkmışlardır. Burada bir istisna olan Başkan Truman’ın ise en yakın altı danışmanı CFR üyesidir. Örneğin, Körfez’e saldırının baş aktörü olan George Bush ve Yugoslavya’ya saldırı emrini veren Bill Clinton CFR üyeleridir. Aynı zamanda CIA başkanlığı da yapmış olan George Bush, CFR’nin geçmiş en çok tanınan başkanlarındandır. Körfez savaşı yıllarının Dışişleri Bakanı George Shultz’da CFR’nin eski başkanları arasındadır. Körfeze saldırı yıllarında (1991) USA Genelkurmay Başkanı olan ve günümüzde George W. Bush yönetiminde Dışişleri Bakanlığı yapan Colin Powel eski bir CFR üyesidir. Başkan Bill Clinton’un dışpolitikasını belirleyen ekibi yöneten Warren Christopher'de Clinton gibi CFR’nin ünlü üyelerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Avrupa’da USA askeri istihbaratı içinde çalışmış olan, Yahudi kökenli olmasına karşın ünlü Nazi savaş suçlularının USA gizli servislerinin denetiminde yeniden örgütlenmelerinde başrolü oynayan, değişik yüksek devlet görevlerinin ardından Başkan Nixon’un ulusal güvenlik danışmanlığını yapan ve Vietnam’da savaşın tırmandırılmasında başrolü oynayarak 3 ile 5 milyon kadar insanın öldürülmesinden birinci derece de sorumlu olan Henry Kissinger, CFR’nin kötü ünlü başkanları arasındadır. Gerald R. Ford döneminde Dışişleri Bakanı olan Kissinger, aynı zamanda Trilateral Commission’a ve Bilderberg’e üye olan ender kişiliklerdendir. İnsanlığa karşı işlediği suçların başarısı nedeniyle mi, yoksa üye olduğu örgütlenmelerin gücü nedeniylemi, bilinemez, Kissinger aynı zamanda Nobel barış ödülü sahibidir. Adı Henry Kissinger ile birlikte anımsanan, sistemin ideologlarından olan, Başkan Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski’de CFR’e başkanlık yapmış kişiliklerden biridir- Jimmy Carter’de CFR’nin ünlü üyelerindendir. Brzezinski, günümüzde de USA’nın dünya hakimiyeti için Avrasya hakimiyeti politikasının baş mimarı sayılmaktadır. Kissinger ve Brzesinski, uluslar üstü dev bir birlik olan Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank’ın yönetim kurulunda oturmaktadırlar aynı zamanda. CFR’e 1970- 85 yıllarında başkanlık yapan ve halen örgütün onursal başkanı olan David Rockefeller, gelmiş geçmiş başkanlar arasında en dikkate değer olanıdır. Chase Manhattan Bank’ın yöneticiliğini yapmış olan David Rockefeller, USA ve dünyadaki asıl iktidar merkezlerinden Rockefeller gurubunun önderidir- Irak, İran ve Orta Asya petrollerine rakipsiz elkoyma politikasının gerisinde de asıl yatırımları petrole ve petrol endüstrisine olan Rockefeller gurubu vardır. Ve asıl bu faşist güç odağının yazında Neo Nazi gurupçuklar, sadece kitleleri korkutmaya ve gözlerini boyayarak gerçeği görmelerini engellemeye yarayan basit birer oyuncaktırlar.
Kısacası, CFR’nin USA yönetiminin politikalarının belirlenmesinde başrolü oynadığı ortadadır. CFR’in organı olarak New York’da 1921’den beri yılda 5 kez basılan Foreign Affairs adlı dışilişkiler dergisi, Encyclopedia Britannica’ya göre USA Dışişleri Bakanlığı’nın gayrıresmi sesidir. USA’nın dışpolitikasının oluşmasıyla veya dünyadaki en önemli gelişmelerin yönleriyle ilgili bilgiler veren bu dergideki yazılar üzerinde özellikle durmak gerekir. Samuel Huntington’un 1993 yazında adı geçen dergide yayınlanan “Medeniyetler Çatışması” başlıklı yazısı, günümüzedeki gelişmelere ışık tutması açısından ayrıca dikkat çekicidir. Samuel P. Huntington bu yazısında, “Soğuk savaş sonrası artık tarih olarak bitti. Yeni savaşlar olmayacak.”, diyen barış yanlısı iyimserlere Pentagon’un ve askeri- endüstri komplekslerin istemleri ve amaçları doğrultusunda yanıt vermiştir. Huntington, Körfez savaşının üzerinden 2 yıl geçtikten sonra, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın farklı kültürler arasında çıkacağını” iddia etmiştir. Huntington, “Hipotezime göre, bu yeni dünyada temel çatışma kaynağı esas olarak ideolojik veya ekonomik olmayacaktır. İnsanoğlu arasındaki büyük bölünmeler ve başat çatışma kaynağı kültürler olacaktır.”, diye yazmıştır.
Minarenin kılıfı, "kültürler çatışması" ve Huntington
Ünlü bir Türkçe özdeyiş, “Minareyi çalacak olan kılıfını önceden hazırlar!”, der. USA’nın çalmak istediği minareye, öncelikle Orta Asya ve sonuçta Avrasya hakimiyetine, dünyadaki tüm enerji kaynaklarını kontrol etme ve dünyanın tek hakimi olma hedefine kılıf bulmak zordur ama, Huntington -daha 1990’lı yılların başında- bu kılıfı biçecek ve dikecek terzi rolüne soyunmuştur. Soğuk savaşın galibi olan ve askeri teknoloji açısından en az gelecek 15 yıl içinde tamamen rakipsiz olduğunu gören USA yönetiminin şavaştan vazgeçmesini, barışcı bir dünya için çaba sarfetmesini ummak şüphesiz aşırı iyimserlik olacağı kadar, böyle bir düş militarize olmuş USA ekonomisinin doğasına da aykırıdır. Savaşların ve dolayısıyla askeri- endüstri komplekslerin karlarının sürmesi ve bu rakipsiz uygun ortamda -Hitler’in de bir düşü olan- bin yıllık dünya imparatorluğunun temellerinin atılabilmesi için yeni ısmarlama düşman Huntington ve benzerlerinin yardımlarıyla keşfedilip üretilmiştir. USA emperyalizminin yeni topyekün saldırısı veya daha temkinli bir ifadeyle dünyamızın yepyeni bir süreç içine girmesi, -bazı ünlü “aydınların” papağanca tekrarladıkları gibi- 11 eylül 2001 terör saldırısı ile değil, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve 1991 Körfez savaşı ile başlamıştır. Ve hemen ardından “çalınması hesaplanan minareye kılıf” olarak Huntington’un ünlü ısmarlama makalesi Foreing Affairs’de yayımlanmıştır.
Balkanlar’a saldırı ile önceden hazırlanmış “dünya imparatorluğu” planının yaşama geçirilmesine devamedilmiştir. USA’nın -Hitler'den miras alınma- dünya hakimiyeti savaşı Balkanlar'a saldırı ile tırmandırılırken, biryandan da güçler denenmiştir. Diğer yandan bu yeni gerçeğin, USA'nın "dünyanın tek hakimi olacağı" gerçeğinin tüm insanlığa kabulettirilmesi, kölelik zincirlerinin önce beyinlere bağlanması için propogandaya hız verilmiştir. Avrupa'nın arka kapısı Balkanlar'a yerleşen USA, Avrupa ve Rusya üzerindeki denetimini güçlendirirken, Oratadoğu ve Orta Asya hedefine yönelik en önemli adımını böyle atmıştır. Ve 11 eylül provokasyonu ile öncelikle USA halkı ve Batı’nın Hristiyan kitleleri geniş ölçüde manupule edilmişlerdir. Ortadoğu ve Orta Asya hedeflerine karşı saldırıya geçme olanağı yaratılmıştır. En uygun psikolojik ortamda hançer dünyanın enerji depolarının ortasındaki stratejik düğüme, Afganistan’a saplanmıştır. Asıl hedef olan Hazar yöresi ve Orta Asya’ya yönelik en önemli köprübaşı böylece oluşturulmuştur.
Sonuçta, öncelikle Hristiyan kitleleri dünya
hakimiyeti için USA kökenli uluslarüstü tekellerin peşinde manupule
edecek, yeni bir haçlı seferinin hedefi olacak sözde “düşman”
Huntington’a ısmarlanan “kültürler arası savaş”
yalanıyla keşfedilmiş ve ardından eyleme geçilmiştir. Gölgesi hızla dünyamız üzerine yayılan
bu yeni postmodern faşizmin günah keçileri olarak -halen kullanılan
enerji kaynakları ve yolları üzerinde yaşayan- Müslüman
halklar seçilmişlerdir. Günümüzde artık Asya’ya saldırının
11 eylül terör eyleminden çok önce planlandığı tüm kanıtları
ile ortadadır. Daha 2000 yılının başında
“Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD”de belirttiğim gibi, Balkanlar
Avrasya rotası üzerindeki en önemli limandı. Orta Asya’ya saldırmadan
önce ve Orta Asya'nın arka bahçesi olan Ortadoğu’da operasyonlara
başlamadan önce, Avrupa’nın arka bahçesi Balkanlar’ı
tutmak, Avrupa ve Rusya üzerindeki USA denetimini sıkılaştırmak
gerekiyordu.
Columbia üniversitesi profösörlerinden ve USA’nın tanınmış aydınlarından olan Filistin kökenki Edward W. Said, haklı olarak Huntington’u sert bir üslupla eleştirmektedir. “Kültürler arasındaki çatışma” tezinin ahmakca olduğunu, tüm kültürlerin birbirleri ile alışveriş içinde olduklarını, bunların aralarına kesin sınırlar konulamayacağını ve özellikle Hıristiyanlık ile İslamiyet’in birlikte eski İbrani mitolojisine (Eski Ahit’e) dayandıklarını anlatmaya çalışmaktadır. Aynı kişi, Huntington’u -entellektüel olarak- aşağılayan bir üslupla, bu kişinin ürettiği şeyin bilimsel teori değil, ideoloji olduğunu söylemektedir vs.. Şüphesiz tüm bunlar doğrudur ve kültürlerin derin alışverişleri, aralarında hiçbirzaman kesin sınırlar olmadığı inkar edilemez bir gerçektir. Özellikle İslamiyet ile Hristiyanlığın ortak yanlarını anlatmak için binlerce somut örnek verilebilir, binlerce sayfa yazılabilir.
Bunun yanında, yine Edwar Said’in belirttiği gibi, aşırılıklar sadece İslamiyet içinden çıkmamaktadırlar. Güyana’daki toplu intehar olayında veya Japonya’daki metroya zehirli gazla saldırma eyleminde somut örnekleri gözüken ekstremist tarikatlar, Hıristiyanlık ve Asya dinlerinde de vardırlar. Fakat tüm bunlara karşın, Edward Said ve benzerleri -tüm haklılıklarına karşın- boşyere kendilerini yormaktadırlar. Çünkü, eleştirilerinde bir gerçeğin üzerine gitmemektedirler veya gitmekten çekinmektedirle. Salt entellektüel yeterlilik açısından Huntington’a saldırmak, O’nun “cehaleti” ile alay etmek, bu kişinin derin politik bağlarını ve sözkonusu tezlerini hangi yayın organında duyurduğunu dikkatlerden kaçırmak anlamına gelir. Böyle bir Huntington eleştirisi, başını belaya sokmaktan kaçınan aydın tavrıdır. Biz yine de Edward Said’in bilgeliğine saygımızı koruyarak, Huntington’un hiç de okadar “ahmak” ve “cahil” biri olmadığını tesbit etmeliyiz.
Bu satırları
yazanın inancı odurki, Huntington’da kendi tezlerinin saçmalığını,
kültürler arsında çatışmaya neden olacak kesin sınırlar
bulunmadığını, tam tersine bu kültürler içinde insanlar arasında sağlam
dostlukların kurulmasına yardımcı olacak çok fazla ortak
yanların olduğunu herkesten fazla bilmektedir. Fakat bazı
insanlar bildikleri ve inandıkları doğruları değil,
kendilerine büyük ekonomik kazanç sağlayacak, iktidar ve kolay ün
getirecek işleri yapmayı tercih ederler. Huntington’un, CFR, Ulusal
Güvenlik Meclisi, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı
tarafından ısmarlanmış bir ideolojiyi biçimlemeye çalıştığı
ortadadır. Militarize olmuş USA ekonomisinin yeni düşmanlara
gereksinimi vardır. Askeri etkinliğinin zirveye ulaştığı
bir dönemde düşmansız kalan ve USA yönetimine hakim olan kliğin dünya
imparatorluğu düşünden
vazgeçmesi beklenemez. Ve özellikle bu nedenle USA’nın yeni düşmanlara,
saldırganlığına kılıf olacak yeni ideolojilere
gereksinimi vardır.
Sovyetler Birliği’nin yıkılması,
Soğuk Savaş sürecinin bitmesi ile USA -birden- düşmansız
kalmıştır. Geniş yığınların gözünde
artık NATO’ya ve silahlanmaya gerek kalmadığı görüşü
ön plana çıkmıştır. Buna karşın Pentagon, en az
gelecek 15 yılda askeri teknoloji açısından karşısında
hiçbir rakip olmadığını tesbit etmiştir. USA yönetimi,
CFR’nin örgütsel amaçları içinde ifadesini bulan “dünya
imparatorluğu” düşünün herzamankinden daha fazla yaşama geçirilebilir
olduğunu görmüştür. Aynı yönetim, Rusya’nın yeniden
toparlanmasını, Avrupa’nın güçlenerek avucu içinden kaymasını,
Japonya ve Çin’in ASEAN ülkeleri ile de birleşerek yeni dev bir güç merkezi oluşturmasını
beklemeden harekete geçme gereği duymuştur. Sözkonusu eylem için
yeni bir doktrine, ideolojiye, saldırganlığı kitlelerin gözünde
meşrulaştırcak yalanlara gereksinim doğmuştur. Askeri-
endüstri komplekslerin yarattığı iş olanakları ve
transfer ettiği karlar sayesinde dünyadaki en zengin yaşamı sürdüren
USA halkı böyle yeni yalanlara inanmaya çoktan hazırdır.
İşte tam bu ortamda, soğuk savaşın bitiminin hemen ardından,
Samuel Huntington sahneye sürülmüş ve bu kişinin -daha sonra kitap
haline getirilen- “Medeniyetler Çatışması” başlıklı
eklektik (yamama) tezleri Göbels stili gürültülü bir propoganda kampanyası
ile ünlendirilmiştir. Birden en çok satan kitaplar arasına giren bu
ideolojik çalışmanın kendi içinde bir bütünlüğünün
olmaması, savunulan tezlerin eklektik (yamama) yapısı, anlaşılabilir
bir olgudur. Çünkü, ortak yanları ayrılıklarından çok
daha fazla olan, birbirlerinden beslenerek gelişen kültürleri karşı
karşıya getirmek, bir çatışma ve düşmanlık kaynağı
olarak sunmak kolay bir iş değildir. Yalan, doğal olarak yamama
(eklektik) olur. Samuel Huntington’un sahneye sürülmesi, Hıristiyanlığın,
İslamiyet’in ve diğer kültürlerin karşı karşıya
getirilmeye çalışılması, maddi provokasyonları da
beraberinde başlatmıştır.
Postmodern faşizmin emrinde marjinal prütan İslami fanatizm, Vahabilik
Müslümanlarla Hinduların karşı karşıya getirilmeleri oyununun geçmişi, İngilizlerin Hindistan'daki hakimiyet yıllarına dek uzanmaktadır. Alt kıta Hindistan’ın arka kapısındaki Basra'da duran -ve o yıllarda Irak’ın bir parçası ve doğal limanı olan- Kuveyt emirliği ve Suudi Arabistan’daki ekstremist Vahabi tarikatı üyeleri ile İngiliz İmparatorluğu’nun bağları eskidir. Bu gizli bağlar Osmanlı yönetimi yıllarına dek uzanmaktadır. Muhammed ibn Abdulvahab (1703/4- 87) tarafından şimdiki Suudi Arabistan’da geliştirilen prütan (safcı, köktendinci, fanatik) Vahabi tarikatının ideolojik kökleri Hanbeliliğe (Ahmed ibn Hambeli, 780- 855) uzanmaktadır. Ozamanki Riyad Emiri dahil bazı Bedevi aşiretlerini etkisi altına alan inanç, bölgede büyük tahribatlara neden olmuştur. Öncelikle Şia inancından olanlara ve kendi dışındaki tüm müslümanlara saldıran, onbinlercesini öldüren, türbeleri ve anıt konumundaki herşeyi yıkan Vahabi tarikat, yarı bağımsız Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından ezilmiştir. Tarikatın yakalanıp İstanbul’a yollanan önderleri, Sultan II. Mahmud tarafından ağır biçimde cezalandırılmışlardır. Ünlü İngiliz Ajanı Lawrence’in (Lawrence of Arabia) I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğuna karşı örgütlediği güçler, asıl olarak Vahabi tarikatının üyeleri olan fanatiklerdir, Suudi aşireti ve benzerleridir. Suudi Arabistan'daki Pentagon işbirlikçisi kraliyet ailesi sözkonusu fanatiklerin başında gelmektedir ve geçmişleri Muhammed ibn Abdulvahab'ın suç ortağı Riyad Emiri'ne uzanmaktadır. Günümüzde de halen kadınların kimlik kartına bile sahip olamadıkları, en katı patriyalkal kurallarla yönetilen, el-kol-kafa kesme, taşlıyarak öldürme gibi cezaların varolduğu bir ülke olan Suudi Arabistan, bölgede İsrail ile birlikte USA’ya en yakın militarist bir devlettir.
Bir yanıyla Alman gizli istihbarat servislerinin, Gestapo’nun, öbür yanıyla İngiliz İstihbarat örgütlerinin mirası üzerine oturarak 1947’de inşa edilen CIA, Ortadoğu’da Lawrence of Arabia’nın izinde yürümektedir. Kısacası CIA’da bugüne dek Vahabi tarikatını kullanmıştır ama, bölgedeki diğer daha güçlü USA bağlaşığı İsrail’in varlığı ve bu kukla devletin militarist saldırgan politikası Vahabi- CIA bağlaşıklığını belli ölçülerde zedelemiştir. Fakat yine de CIA, Ekstremist prütan Vahabi tarikatından olanları Afganistan’da ve Çeçenistan’da Ruslar’a ve yine İran yanlısı güçlere karşı kullanmıştır ve kullanmaktadır.
Vahabilikten etkilenmiş Deoband okuluna bağlı Taleban’ın hakimiyet alanı içine yerleşen Usame bin Ladin, “kültürler çatışması” yalanlarını doğrulamak istercesine provokasyonlarına başlamıştır. Uluslararası provokasyonun ideolojisi Samuel Huntington’a ısmarlanırken, pratiğinin küçük bir bölümü de bir CIA yetiştirmesi ve fanatik bir Vahabi tarikatı üyesi olan Suudi Arabistanlı Usame bin Laden’e bırakılmıştır. Laden’in bizzat CIA ajanı olmasına da gerek yoktur. El Kaide örgütü içinde ve Laden’in çevresinde O’nu etkileyebilecek konumda olan bazı kişilerin CIA ile çalışmaları yeterlidir. Farkettirilmeden de kullanılabilecek olan Laden’in sessizce CIA tarafından korunması bile yeterlidir. Laden’in çevresinde CIA bağlaşıklı karekterlerin olduğu bellidir; çünkü, tüm bu örgütlenmeler vaktiyle CIA paraları ile inşa edilmişler ve aynı örgüt tarafından askeri eğitimden geçirilmişler ve uzun yıllar birlikte çalışmışlardır. Tüm bunların olmadığını farzetsek bile, Laden’in ve çevresindekilerin fanatizmleri, dargörüşlülükleri, doğmatik saplantıları ile yanlış hesaplar yapmaları, USA’nın saldırganlığı için “haklı” gerekçeler yaratmaları, USA’nın global iktidar politikasına bilmeyerek alet olmaları anlaşılabilir bir olgudur.
Samuel Huntington’un yalana dayalı “farklı kültürler arasında savaş” tezinin hemen ardından, Laden Afrika’da iki USA elçiliğini bombalamıştır. Aynı kişi, USA’ya “savaş” ilanederek Afganistan’ın işgaline dek uzayacak yolu açmıştır. Hitler’de Polonya’ya girmeden önce, bu ülkenin dilini konuşabilen özel bir komando ekibini sınırdan gizlice sokmuştur. Polonya’da lokal bir radyo istasyonunu elegeçiren Alman özel komando ekibi, Polonya diliyle Nazi Almanyası’na savaş ilanetmiştir. Böylece Hitler saldırısı için “haklı manevi” dayanağa, sözde gerekçeye sahip olmuştur. USA'ya, Pentagon'a karşı savaşacak hiçbir gücü olmayan Laden'in savaş ilanı da, sadece ve sadece faşist USA yönetiminin saldırganlığına sözde haklı gerekçe hazırlamıştır. Şüphesiz USA'nın entrikaları Hitler Almanyası’nın işlerinden çok daha sofistike ve başarılıdır.
CIA yetiştirmesi Fanatik Taleban’ı da USA’ya karşı asıl kışkırtan karekter Laden olmuştur. Laden bahanesi ile Taleban, kendisini biçimleyen USA ile savaşa sürüklenmek zorunda kalmıştır ve böylece Pentagon'un kendi güçleriyle Afgasnistan'a yerleşmesinin kapısı açılmıştır. Aynı kişi, sanki USA yönetiminin hazırlamaya çalıştığı kamuoyunun oluşmasına ve Huntington’un yalanlarının kabul görmesine yardımcı olmak amacıyla, Afganistan’ın bombalanmasından kısa bir süre önce tarihi Buda heykellerine saldırmıştır. Bunda Budist Tayland'ın Taleban'a yönelik provokasyonu, banka hesaplarını dondurma girişimi rol oynamıştır ama, Heykel, anıt yıkmak eski bir Vahabi geleneğidir. Ve sonuçta USA, askeri varlığı ile Afganistan’a yerleşmiştir. Şu anda Afganistan'da üç önemli USA askeri üssü ve stratejik hava kuvvetleri için alanlar vardır. “Medeniyetler savaşı” yalanına, veya “dünyaya meydan okuyan İslamiyet” yalanına, veya “en büyük tehlike İslamiyet” yalanına maddi dayanak hazırlayan Laden ise ortalıkta yoktur.
Taliban’ı ve Usame bin Ladin’i, başta Sovyetler Birliği’ne, ikincil olarak da İran yanlısı İslami güçlere karşı besleyip yetiştiren CIA, şimdi de aynı güçlerin İran tarafından korunduğu yalanını yaymaya başlamıştır. CIA destekli Taleban Afganistan’da yönetimi almadan önce, İran doğal gazı, Afganistan ve Pakistan üzerinden Hindistan’a satılacaktı. O sırada Afganistan’da mevcut İslami rejim üzerinde İran’ın derin etkisi vardı. İran ile Hindistan arasına boru döşeme işi, sıradan ticareti çok aşan, politik sonuçları olacak bir projeydi. Sözkonusu proje, Pakistan ile Hindistan arasındaki ilişkilerin yumuşamasına da yardımcı olabilecekti. İran, Orta Asya Ülkeleri, Rusya ve Hindistan arasında kurulabilecek büyük bir pazarın ve bölgeye yumuşama getirecek politik ilişkilerin aracısı rolünü üstlenmişti. İşte tam bu aşamada CIA’nın büyük mali yatırımı ile Taleban bir destabilizasyon faktörü olarak sahneye sürüldü.
Taliban’ın bağlı olduğu puritan ve ortodox (safcı, köktendinci) Deoband tarikatı, aynen Suudi Arabistan’da kısa bir süre önce doğmuş olan Vahabilik gibi Şia inancında olanları en büyük kafir, düşman olarak görmektedir. Zaten, 1800’lü yılların ikinci yarısında doğmuş olan Deoband okulu, Hindistan’daki Vahabiliğin bir türevidir. Bu nedenle olmalı, bir Vahabi olan Suudi Arabistanlı zengin işadamı Usame bin Ladin ile Deoband Taleban’ın dini lideri Molla Muhammed Ömer çok iyi anlaşabilmişlerdir. Ve CIA desteği ile Afganistan’da iktidarı elegeçiren bu ikili, bir yandan ülkeyi yıkıma ve izalasyona sürükleyerek USA müdahalesi için ortamı hazırlarlarken, öbür yandan da İran’ın tüm planlarını suya düşürmüşlerdir. Deobandi Ömer ve Vahabi Usame, İran’a ve Şia inancındaki kişilere karşı saldırgan bir politika izlemişlerdir.
Taliban’ın politikaları ile İran- Hindistan gaz boru hattı projesi baltalandığı gibi, bölge ülkeleri arasındaki tüm ilişkilerde torpillenmiştir. Taliban rolünü yeterince oynadıktan sonra, son bir provokasyonla USA askeri varlığı Afganistan’a yerleşmiştir. Şimdi de Pentagon çevreleri Usame’ye ve Taliban’ın önderi Ömer'e İran’ın yardım ettiği, sözkonusu kişilerin İran'da ve zaman zamanda Irak'ta saklandıkları yalanını yaymaya çalışmaktadırlar. Buna karşın, Usame’nin ve üyesi olduğu Vahabi tarikatının en büyük düşmanının Şia inancındaki kişiler olduğunu herkes bilmektedir. Taliban’ın 6- 7 kadar İranlı diplomatı, yine bazı İranlı gazetecileri öldürmesinin ve Şia inancına sahip kişilere karşı katliamlarını sürdürmesinin ardından, bundan iki sene kadar önce, 1999 yılında İran ordusu Afganistan sınırına yığınak yapmıştır. Sınırda tatbikat yapan İran ordusu, Taliban güçleri ile savaşın eşiğine gelmiştir.
Bilindiği gibi, Afganistan nüfusunun yüzde 84’ü Sünni, yüzde 15’i ise Şia inancına bağlı müslümanlardan oluşmaktadır. Aynı ülkenin nüfusunun yüzde 38’ini ve Taleban iktidarının asıl gücünü oluşturan Paştun aşiretleri, çoğunlukla Sünni inançlara bağlıdırlar. Bunlar, Sünniliğin ana kollarından Hanbeliliğin uzantısı olan Vahabilik ile bağlantılı köktendinci Deoband tarikatına üyedirler. Ülkenin 1990’lı yılların ortasındaki resmi dili ise, Pastun ve İran dili Persce’nin bir biçimi olan Davi’dir. Aslında, Paştun aşiretleri ve İran (Pers) toplumu birbirlerine yakın akrabadırlar. Ülkede konuşulan Paştun, Tacik, Baluci dilleri İran dil gurubu içinde olup, birbirleri ile yakın bağ içindedirler.
İslamiyet içinde çok küçük bir azınlığı oluşturan Deoband inancının esiri Taliban yönetiminin o yıllardaki en büyük destekçisi USA’dan başkası olmamıştır. Vahabi tarikatı üyesi Suudi ailesinin iktidarda olduğu Suudi Arabistan, USA yönetimi ile birlikte baştan beri Taliban’ı desteklemiştir. Sonuçta, Taleban ve Suudi Arabistanlı Usame bin Laden sahneden şimdilik çekilmişlerdir ama, provokasyonlar sürmektedir. Afganistan’da kurulan yeni hükümetin ve ayrıca Birleşmiş Milletler’in istemlerine karşın USA askeri güçleri Afganistan’ı terketmemektedir. Aksine USA, bu ülkedeki askeri varlığını pekiştirmekte, yerini Birleşmiş Milletler gücüne bırakmak istememektedir. NATO üyesi ülkelerden sadece İngiltere ve Türkiye USA’nın Afganistan’a askeri varlığı ile yerleşmesini desteklemektedirler. Ülke nüfusunun yüzde 6’lık azınlığını oluşturan Özbek halkı ile bağı ve Türkiye destekli savaş lordu Raşit Dostum, yeni çatışmalara neden olmaktadır. Anlaşılan USA, bu ülkeyi parçalıyarak Orta Asya’daki askeri varlığını kalıcılaştırmak istemektedir. Öbür yandan USA, yeniden körfeze asker yığmaktadır. USA, sadece Irak’a ve İran’a karşı değil, Kızıl Deniz ile Hint Okyanusu’nu birleştiren boğazın iki yakasındaki Yemen ve Somaliye karşıda provokasyonlarını sürdürmektedir. Postmodern faşizmin temsilcisi USA’nın -dünya barışı için tehlikeli- yeni büyük askeri serüvenlere hazırlandığı ortadadır. (Bu satırlar yazıldıktan çok sonra, 2003 martında USA ve İngiliz silahlı güçleri, geniş yığınların, çok sayıda hükümetin ve Birleşmiş Milletler'in istemlerine tamamen aykırı olaral Irak'a saldırmışlardır ve savaş halen sürmektedir.)
Yıkmaya ve yıkılmaya koşan askeri- endüstri kopmlekslerin USA'sı
Aslında George W. Bush’un da ifade ettiği
gibi, USA’nın Afganistan serüveni ve aynı ülkenin dünya
hakimiyeti serüveni gerçek anlamda yeni başlamıştır.
Huntington’un ve Laden’in birlikte yardımları ile USA saldırganlığı
kendisine belirli ölçüde maddi bir dayanak bulmuştur. Fakat yine de
Huntington’a ısmarlanan ideoloji, Nazi ideolojisi gibi katı değildir.
Aynı ideolojinin üzerinde -değişen koşullara göre- yeni değişiklikler
yapılabilir. Buna karşın USA’daki militarist güçlerin saldırıları
Hitler’inkinden daha tehlikelidir. Bu gerçek zaman içinde çok daha iyi anlaşılacaktır.
Asıl faşist merkezin neresi olduğu da sanırım artık
daha iyi anlaşılmıştır. Huntington’un yalanlarını
meşrulaştırma işinde kullanılan ekstremist Vahabi
tarikatı ise, üyelerinin sayısı 1,2 ile 1,5 milyar arasında
değişen İslamiyet okyanusu içinde bir damla bile değildir.
Bu satırları yazan kişi de başta İslamiyet olmak üzere
hiçbir dinin üyesi değildir ama, gerçekleri görüp söylemenin yararlı
olduğu kanısındadır.
Sözkonusu postmodern faşizm, henüz savaş alanlarında boy göstermemiş üstün modern teknoloji ürünü yepyeni sofistike yapıda silahlara sahiptir ve daha da gelişmişlerinin üretilmeleri için büyük kaynaklar ayrılmaktadır. Pentagon, gelecek 15 yıl içinde karşılarında hiçbir rakip olmadığını iddia etmektedir. Buna karşın Pentagon, aynı hızla silah üretimi yapılmasını, “NATO içindeki müttefikleri dahil dünyadaki tüm ülkeleri potansiyel düşman olarak görmekle” açıklamaktadır (Bu açıklamalar 1990'lı yılların sonunda yapılan dökümanterlere yansımıştır). Sözkonusu silahlanma çabasının temelinde, “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşü yattığı kadar, USA ekonomisinin geriye dönülemez biçimde militarize olması gerçeği de vardır.
USA, Hitler’inkinden farklı olarak geniş coğrafi alanlar üzerine büyük askeri güçler yığmak gibi bir politikaya sahip değildir. Çok ileri bir savaş teknolojisine sahip olması ve özellikle uzayda ve havada hakimiyeti böyle ağır askeri yığınaklara gerek bırakmamaktadır. USA yönetimi, Huntington’un “kültürler çatışması” yalanında ifade edildiği gibi, değişik ülkeleri ve halkları birbirlerine karşı kışkırtmayı, hatta aynı dinler içindeki değişik kolları birbirlerine karşı kullanmayı yayılma politikası açısından tercih etmektedir. Gerekli olursa, kışkırttığı bu çatışmaları bahane ederek sözkonusu ülkelere müdahale etmeyi, buralarda kukla iktidarlar kurmayı denemektedir. Sadece dünyanın belirli stratejik merkezlerine, geniş alanları ve özellikle enerji kaynaklarını kontrol etmeye yarayacak belirli coğrafi sinir düğümlerine kendi askeri gücüyleriyle yerleşmeyi yeterli bulmaktadır. Ve sürekli hedef küçültmeye, zamanı kendi yararına işletmeye ve relatif büyük güçleri şimdilik nötralize etmeye çalışmaktadır. Örneğin, Rusya’ya ve Çin’e doğrudan doğruya bulaşmamaktadır ve Avrupa’yı denetim altında tutmaya çalışmaktadır.
Balkanlar’da savaş, Pentagon’un sözkonusu
planı çerçevesinde kışkırtılmıştır ve
Doğu Avrupa ülkeleri aynı nedenle NATO’ya üye yapılmışlardır.
İsrail Ortadoğu’da aynı amaçla koçbaşı olarak
kullanılmakta ve Filistin sorunu bilinçli olarak bu çerçevede çözümsüzlüğe
itilmektedir. Yine aynı amaçla Türkiye Irak’a karşı kışkırtılmakta,
Kerkük ve Musul petroleri Türkiye’ye vadedilerek İran- Irak- Suriye- Türkiye
arasında kanlı bir çözümsüzlüğün temelleri atılmaya çalışılmaktadır.
Kafkaslarda çözümsüzlük ve çatışmalar aynı amaçlarla körüklenmektedir.
Kızıl Deniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan boğazın üzerindeki
Sudan ve Yemen aynı amaçla hedef seçilmektedirler. Aynı amaçla,
Cin’in ASEAN ülkeleri ile yakınlaşma çabasına bir yanıt
olarak -“insan hakları” bahanesi ile- Hint Okyanusu’nu Pasifik’e bağlayan
boğazın üzerindeki Doğu Timor’a girilmiştir. Cin’in
etrafındaki çemberin güçlendirilmesi ve Japonya ile ASEAN ülkeleri arasına
bir sınır konması amacıyla Filipinler’deki USA askeri üslerinin
sayıları arttırılmaya başlanmıştır. Çin’i
pasifize edebilmek için Hindistan’a nükleer
teknoloji verilmiştir. Orta Asya’ya askeri güçle girebilmek amacıyla
Afganistan’da köktendinci İslami guruplar silahlandırılmışlardır.
USA askeri varlığıyla bölgeye yerleşinceye dek bu ülkedeki
destabilizasyon alabildiğine kışkırtılmıştır.
Ve dünyamızın sorunları veya sorunlu insanların sayıları
büyük bir hızla artarken, askeri çatışmalara yönelik Pentagon
kışkırtmaları
da hız kazanmaktadır.
Ayak sesleri giderek daha fazla duyulan USA kökenli postmodern faşizmin önemli dayanaklarından biride, İkinci Dünya Savaşı yıllarında alabildiğine militaristleşen USA ekonomisinin yapısıdır. Askeri- endüstri komplekslerin toplumsal ve politik yaşama giderek artan ölçüde hakim olmaları, sözkonusu faşizmi beslemektedir. Bildiği gibi azami kar, yan endüstrilerin artı değerlerinin de sömürülmesinden doğan kar üstü karlar, ancak bir kez kullanılabilen -bilgisayarlarla donatılmış- füzelerin, sofistike modern silahların üretilmesiyle elde edilmektedir. Dünyamızda 1.5 milyar civarında insan açlıkla boğuşur, öldürücü hastalıklar, çocukların sömürüsü, fuhuş, kölelik, doğa kirliliği ve daha sayısız sorunlar hızla artış gösterirken, giderek büyüyen askeri- endüstri kompleksler insan kanı ile beslenmekte ve yeni savaşları kışkırtmaktadırlar. USA dışında bir süper gücün ve askeri rekabetin kalmadığı bir dünyada bölgesel savaşlar kışkırtılarak, yeni “düşmanlar” yaratılarak silahlanma harcamalarının artması sağlanmaktadır. Sınırları belli ekonomik kaynaklar eğitime, sağlık harcamalarına, yaşama ve beslenme olanaklarının düzeltilmesine, doğanın kurtarılmasına, barışcı bilimsel araştırmaların arttırılmasına değil, silaha ve yeni silahların üretilmesi ile ilgili araştırmalara aktarılmaktadır.
USA’nın 1999 yılı savunma bütçesi 281 milyar Dolar’ı aşmaktadır. Bu miktar, USA dışındaki tüm NATO ülkelerinin savunma bütçelerinin toplamından ve ek olarak Japonya ve Güney Kore’nin savunma bütçesinden 79 milyar Dolar daha fazladır. USA’nın 2002 yılı bütçesi ile ilgili ayrıntılı bilgiler, www.whitehouse.gov/omb/budget/fy2002/budget.html adresine girilerek elde edilebilir. Yukarıdaki web adresine girenler, USA savunma bütçesinin 2000 yılında 301 milyar Dolar’a yakın olduğunu görürler. Sözkonusu bütçenin 2001 yılında 311 milyar Dolar’ı geçtiğini, aynı bütçenin 2002’de 325 milyar Dolar’ı aştığını, bu miktarın 2003’de yaklaşık 334 milyar Dolar olacağını ve 2006’da 363 milyar Dolar’a yaklaşacağını öğrenirler. Tüm bu korkutucu gerçekler yetmiyormuş gibi, George W. Bush, 2002 yılı ocak ayında USA’nın 2003 yılı askeri bütçesinde kararlaştırılandan 48 milyar Dolar kadar daha fazla olacağını açıklamıştır. Daha şimdiden USA’nın 2003 yılı askeri bütçesinin 380 milyar Dolar civarında olacağı anlaşılmaktadır (Bu metin hazırlanıp birtikten sonra sözkonusu rakamlara yeni büyük eklemeler gelmiştir.). Yani daha şimdiden 2006 yılı için öngörülen askeri bütçe miktarı dahi aşılmıştır.
Lennart Perhson’un 5 subat 2002 tarihli Dagens Nyheter’de açıkladığına göre, USA'nın 2007 yılı askeri bütçesi 451 milyar Dolar’a ulaşacaktır. Aynı kişinin verdiği bilgilere göre, içgüvenlik içinde ek olarak 40 milyar dolara yakın bir artış sağlanmaktadır (W. Bush, bu metin bittikten çok sonra, 2003 baharında askeri bütçe için 120 milyar Dolara ulaşan yeni ek artış istemektedir.). Birkaç paragraf önce sözüedilen FBI direktörlerinden birinin CBS 60 dakika programında yaptığı konuşma, bu bilgilerin ışığında daha büyük bir anlam kazanmaktadır. FBI yetkilisinin tüm Arabları terörist olarak yansıtmasının ve USA’nın güvenliğini çok büyük bir tehdit altında imiş gibi göstermesinin temel nedenlerinden biride, bütçedeki kaynakların asıl olarak Pentegon’a ve iç güvenliğe, FBI ve benzeri örgütlere akıtılmasını sağlamak içindir. USA halkı korkutularak, 1982 yılından beri görülmemiş olan askeri harcamalardaki artış ve bir polis devletine doğru gidiş topluma kabulettirilmek istenmektedir. Çevre sorunlarına ve sağlığa ayrılan paralardan kesinti yapılarak bu artışlar sağlanmaktadır. Dolarlar, insanları yaşatmaya değil, yoketmeye yarayacak alanlara yatırılmaktadır. Ayrıca W. Bush’un açıklamasına göre, askerlerin maaşları da arttırılacaktır.
Askeri harcamalarda son yirmi yılda gözüken en büyük artış olan bu yüzde 15’lik yeni ek bütçeye gerekçe olarak, terörizme karşı mücadele ve daha gelişmiş füzelere, füze savunma sistemlerine duyulan gereksinim gösterilmektedir. Halbuki USA’nın sahibolduğu askeri güce, tarih içinde devletlerden veya imparatorluklardan hiçbiri sahip olabilmiş değildir. Daha şimdiden USA’nın karşısında askeri açıdan rakip yoktur ve Pentagon’un gelecek 15 yıl içinde karşısında hiçbir rakip göremediği ayrı bir gerçektir. Buna karşın kaynakların silahlanmaya aktarılması işi sürmektedir. Bengt Albons’un 8 şubat 2002 tarihli Dagens Nyheter’de yazdığına göre, 2003 yılı bütçesi için görülen ek artışla birlikte USA’nın askeri harcamaları, dünyadaki tüm askeri harcamaların yüzde 40’ına ulaşmaktadır. Bu oran, USA’nın kendisine en yakın 9 askeri gücün toplam harcamalarından daha fazladır. Aynı kişinin yazısında verilen tabloya göre, USA dünyadaki askeri harcamaların yüzde 40’ını yaparken, Rusya yüzde 6’sını, Fransa yüzde 5’ini, Japonya yüzde 5’ini, İngiltere yüzde 5’ini, Almanya yüzde 4’ünü, İtalya yüzde 3’ünü, Çin yüzde 3’ünü, Suudi Arabistan yüzde 3’ünü ve Brezilya yüzde 2’sini yapmaktadırlar. USA’nın dış ülkelere yaptığı “yardım” ise, 2003 yılı askeri bütçesi için öngörülen 48 milyar Dolar’lık ek artışın sadece dörte biri kadardır. Yugoslavya’nın ve Afganistan’ın bombalanması için harcanan paralar ise, bu miktardan kat kat fazladır. Sözkonusu gelişme, başta Fransa olmak üzere kıta Avrupası ülkelerini rahatsız etmektedir. Pentagon’un son saldırganlığını ve silahlanmaya ayrılan devasa fonları meşrulaştırmak amacıyla yıldızlaştırılan Usame bin Laden’den ise hiçbir haber yoktur. Kısacası, USA’nın askeri bütçesini arttırmak için gösterdiği gerekçekerin tümü de kocaman birer yalandırlar.
Başkan Bush’un askeri harcamaların arttırılacağı yönündeki açıklamasına paralel olarak, Pentagon’a yakınlığı ile tanınan İngiliz vatandaşı ve NATO Genel Sekreteri George Robertson, Avrupa ülkelerinin savunma sistemlerini bir “çocuk bahçesine” benzetmiştir. NATO Genel Sekreteri Avrupa’da silahlanmayı kışkırtmıştır. Şüphesiz ortada -soğuk savaş yıllarında olduğu gibi- düşman bir blok, Avrupa ülkelerine veya USA’ya yönelik herhangi ciddi bir tehdit yoktur ama, militarize olmuş USA ekonomisi, -hayali abartılmış düşmanlar yaratarak- Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin kaynaklarını sömürmek istemektedir. AB ülkelerinin silahlanabilmek için gelişmiş füze sistemlerini alacağı tek yer, USA kökenli askeri- endüstri komplekslerdir. AB’ye yönelik aynı kışkırma Yugoslavya bombalanırken de yapılmıştır. Kışkırtılan silahlanma aynı zamanda AB ülkelerinin ekonomik gelişmelerini, USA ekonomisi karşısındaki rekabet güçlerini frenleyeceği gibi, USA’nın Avrupa üzerindeki güçlü denetimini sürdürmesini sağlayacaktır. Aynı yolla USA, kontrolu altında NATO’nun varlığını korumasını da garanti altına alacaktır. Avrupa üzerinde denetimini yitirecek olan bir USA’nın Avrasya’yı denetleyebilmesi, orta Asya’nın enerji kaynakları üzerinde egemenliğini sağlayabilmesi, düşlediği dünya hakimiyetini gerçekleştirebilmesi olanaksız hale gelecektir.
Dünya’da kışkırtılan bir silahlanma süreci ve artan gerilim, sadece ve sadece USA kökenli askeri- endüstri komplekslerin işlerine yaratacaktır. Yoksulluk, açlık, tüm yaşam koşullarının zorlaşması ve gelir uçurumlarının alabildiğine derinleşmesi gibi büyük problemleri olan dünyanın sözkonusu sorunları daha da büyüyecektir. Zaten şimdiden özellikle Siyah Afrika’da gözüken kanlı etnik çatışmaların asıl nedeni, dünyanın mevcut ekonomik yapısının yoksul ülkelerde tüm toplumsal dengeleri bozmuş olmasıyla ilgilidir. Sözkonusu dengeler, yağmanın başladığı klasik sömürgecilik (koloniyalism) yıllarında altüst edilmiştir ama, günümüzde sürekli olarak ve görülmemiş boyutlarda yoksullar aleyhine bozulan ticari dengelerin yarattıkları çöküntü ile diğer hiçbir dönem karşılaştırılamaz. Tüm sözkonusu gelişmelerin üzerine bir de kışkırtılan silahlanmaya ayrılacak yeni fonlar, gelişmekte olan ülkeleri tekrar kuyunun dipine çekecektir. İnsanlar karanlık faşist baskıların ağına artan ölçülerde takılacaklardır.
USA yönetimi, Pentagon, askeri müdahalelerini, yoksul insanların üzerine binlerce ton bomba yağdırılmasını; tarihi kentleri ve doğayı tahrip etmesini; radyasyonlu mermiler kullanarak etkileri uzun yıllar sürecek hastalıklara yolaçmasını; açlığın yoksulluğun kaynağı olmasını, “terörist İslam” korkusu yaratarak meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Beyaz Saray, “diktatörlükleri” devirme gerekçesiyle dünyada yaratılan değerlerin arslan payının askeri- endüstri komplekslerin kasalarına akmasını sağlamaktadır. Halbuki, tüm Orta ve Latin Amerika’daki kanlı diktatörlüklerin, başta -halen yaşamayan- Mobutu Sese Seko olmak üzere Afrika’daki diktatörlerin ve kanlı iç savaşların, Endonozya’da 30 yıl iktidarda kalan ve bu süre içinde Doğu Timor halkının yarısını sessizce katleden Suharto diktatörlüğünün, Kamboçya’da iki milyon civarında insanı katleden Pol Pot diktatörlüğünün, sayılmaları uzun bir liste oluşturacak daha birçok diktatörlüklerin ve Afganistan’da Taleban diktatörlüğünün iktidarlarında başrolü oynayan güç, USA yönetiminden başkası değildir. Saddam Hüseyin’i İran’a karşı kışkırtan, silahlandıran ve ayrıca Kuveyt’i işgaline yeşil ışık yakan yine aynı USA yönetimidir. Daha önce de ifade edildiği gibi, Usame bin Laden’i ve benzerlerini eğitip silahlandıran, Taleban’ı örgütleyip silahlandıran yine USA yönetiminden başkası değildir. Başta Orta Asya'daki enerji kaynaklarına ve ayrıca dünyanın başka köşelerine yönelik yeni askeri serüvenlere yelken açan USA kaynaklı postmodern faşizmin tüm yalanlarının tek amacı, rakipsiz bir dünya hakimiyeti kurabilmekten başka birşey değildir.
USA içindeki militarist güçlerin kendi ülkelerinde ve dünyada kurmayı düşledikleri faşist diktatörlük, yine USA ve Avrupa içindeki aydınlık güçler, demokrasi yanlısı güçler tarafından engellenebilir. Eğer bu başarılamazsa, sözkonusu postmoder faşizm dünyadaki ekonomik ve toplumsal dengesizlikleri daha da arttıracak ve zaten sağlıklı işlemeyen Birleşmiş Milletler adlı örgütü tamamen işlevsiz hale getirecektir. USA merkezli bir dünya düzeninin sağlanması amacıyla -etkisi giderek artmaya başlayan- yeni tip bir ırkçılık, “soy” ve özellikle “kültür” ayırımcılığı alabildiğine güç kazanacaktır. USA merkezli faşist bir dünya, CFR’nin daha 1920’li yıllardan beri önüne hedef olarak koyduğu tek merkezden yönetilen bir dünya, istikrarı değil, tam tersine çatışmaları ve terörü besleyecektir.
Daha 1999 yılında Balkanlar’ı anlatmaya çalışırken yazdığım gibi, kendisi merkezli bir dünya imparatorluğu kurmak için tüm coğrafyalara köktendinciliği ve terörü ihraceden USA veya Pentagon, sonuçta aynı silahla vurulacaktır. İç ve dış politikaların artık giderek çok daha fazla içiçe geçtiği bu dünya da USA’nın, ırkçılığı, köktendinciliği, terörü ve baskıyı kendi sınırları dışında tutması olanaksızdır. Sözkonusu alabildiğine dengesiz ekonomik gelişmenin ve artan ırkcı postmodern faşizmin sonucu doğacak kanlı kaos, sadece USA dışında değil, USA’nın kendi içinde de gelişecektir. Ve yine USA içinde adım adım gelişecek bu kaosa, aynı ülkedeki değişik iktidar ve güç merkezlerinin karışmamaları da olanaksızdır. Zaten terörü manupule etmeyi geleneksel bir politik davranış biçimi olarak benimsemiş bu güçlerin bazılarının gelişecek olan iç kaosta iktidarlarını pekiştirme amacıyla saf tutmaları, sistemin açmazını derinleştirecektir. Eğer gelişmiş ülkelerdeki demokrasi güçleri daha dengeli ve demokratik bir dünyanın yaratılabilmesi için şimdiden güçlü biçimde harekete geçemezlerse, öngörülen sözkonusu gelişme, başta USA’nın ve belki tüm dünyanın sonunu getirecektir.
Şüphesiz günümüz dünyasında varolan karmaşık toplumsal yapıyı ve büyük askeri gücü yansıtmasa da, Roma İmparatorluğu’nun çöküşü -önümüzde duran- ilginç örneklerden biridir. Büyük toprak sahiplerinin (Latifundistlerin) küçük toprak sahibi ve Roma ordusunun temelini oluşturan özgür vatandaşlar (Plepler) aleyhine şişip büyümesi, imparatorluğun sonunu hazırlamıştır. Latifundistlerin büyümesine koşut olarak küçük toprak sahiplerinin çöküşlerini etkisiyle Roma ordusunun kolonilerde gücü zayıflamıştır. Bu gelişmeden diğer tüm üretim dalları da etkilenmişlerdir. Böyle bir temel üzerinde gelişen ekonomik dengesizliğe, kolonilerdeki başkaldırıların ve dış “barbar” saldırılarının eklenmesi sonucu Roma yıkılmıştır. Nedenleri ayrıntılı olarak çözülememiş olmakla birlikte, Asuri İmparatorluğunun yıkılışının temelinde duran olgu da, sözkonusu devletin olağanüstü militarist yapısına bağlı olarak içinde doğan kanlı iktidar kavgalarıdır. Bu kavgalar nedeniyle Asuri İmparatorluğu, en güçlü gözüktüğü dönemde dışarıdan gelen Kalde (Babil) ve Med saldırısına dayanamamıştır ve birdaha da hiç dirilememek üzere çökmüştür. Günümüzde de özellikle USA’da ve küçülen böyle bir dünyada, askeri- endüstri kompleksler diğer tüm üretim dallarının aleyhine büyümektedirler. Daha önce de belirtildiği gibi, sistem içinde en büyük karlar bu alanlardaki yatırımlarla ve üretici olmayan spekülatif işlerle kazanılmaktadır. Bunlara ek olarak bir de uyuşturucu ticaretinden ve diğer yasadışı işlerden sözedilebilir. Ve bu gelişmenin geleceğinde, ne Roma imparatorluğu dönemiyle ve nede başka bir dönemle kıyaslanamayacak korkunç bir çöküntü gözükmektedir.
Gelişen teknoloji artık eskisi gibi insan ağırlıklı büyük orduları zorunlu olmaktan çıkartmaktadır ama, aynı gelişme -mevcut toplumsal yapının etkisiyle- dünyadaki gelir uçurumlarını derinleştirmekte ve ayrıca giderek artan sayıda insanı sistemin dışına itmektedir. İnsan soyunun daha da özgürleşmesine ve yaşamın kolaylaşmasına yardımcı olması gereken bilimsel ve teknolojik gelişme, yine aynı toplumsal yapı nedeniyle paradoksal olarak insanlığın azımsanamayacak birkısmının felaketine neden olmaktadır. Mevcut dengesiz toplumsal yapı nedeniyle üretici güçler, -kusurlu bir insanın sadece belli organlarının gelişmesi gibi- sınırlı alanlarda gelişmektedirler. Giderek artan sayılarla insanlar sistem dışına itilirlerken, ekonominin ve belli sektörlerde gelişen teknolojinin denetimini elinde tutan güç, dengesizliklerin nedeni mevcut sosyal yapıyı ve iktidarını koruyup güçlendirebilmek için, “kültürel ayrılıklar” yalanını ön plana çıkartmıştır. “Medeniyetler çatışması” adı altında yeni tip bir ırkçılığı körüklemeye başlamıştır. Kendisini biçimleyenleri de vuracak olan bu yeni ırkçılık, zaman ayarlı bir saatli bomba gibi sıfır noktasına doğru yaklaşmaktadır. Bu zaman ayarlı bomba, -dünyadaki tüm ayrılıkları kendi içinde de barındıran- USA’da patlayacağı günü beklemektedir.
Sözkonusu patlama güncelleştiği zaman, -daha önce de belirttiğim gibi- USA içindeki değişik iktidar odakları bu tehlikeli iç çatışmanın dışında kalmayacaklardır. Nasıl USA dünya hakimiyeti için değişik coğrafyalarda farklı milletleri, etnik gurupları, inançları birbirlerine karşı kışkırtıp kullanıyorsa, USA içindeki değişik iktidar odakları da kendi pozisyonlarını pekiştirebilmek için, ülkede gelişecek olan bu kanlı kaosta farklı cephelerde yer alacaklardır. Tarihin gösterdiği gerçek, şimdiye dek yaşanmış tüm diktatörlük deneylerinin kanlı bir kaosla sonbulmuş olduğudur. Özellikle faşist diktatörlükler, istikrar getirme iddialarının tam tersine, en derin istikrarsızlıkların ve çatışmaların kaynakları olmuşlardır. En güçlü mali- sermaye çevrelerinin tüm emekci insanlar ve diğer sermaye gurupları üzerinde diktatörlüğü olan faşizm, çok daha derin toplumsal kaosların yaratıcılığını yapmıştır ve USA yönetiminin yaptığıda bundan başka birşey değildir. Ve ufukta gözüken yeni kaos, şimdiye dek yaşanmış olanların hepsinden daha tehlikelidir. Gelişmekte olan USA kaynaklı postmodern faşizmin ürünü olacak yeni kaosun etkisiyle insanlık yokolmazsa, veya binlerce yıl geriye gitmezse, şüphesiz sonuçta bir çıkış yolu bulunacaktır. Fakat asıl önemli olan, sözkonusu postmodern faşizmin -iktidarını pekiştirmeden- ininde boğulmasıdır. Önemli olan, büyük trajediler yaşanmadan daha dengeli ve demokratik bir dünyanın inşa edilebilmesidir. Bunu başarabilecek demokrasi güçleri de şimdilik sadece USA’da ve Batı Avrupa’da vardırlar ama, halen malesef etkinlikleri çok zayıf hissedilmektedir.
“İslam korkusu”da kullanılarak
Avrupa’nın tam anlamıyla diz çöktürülüp anavatana dahil edildiği,
Rusya’nın ve Çin’in alabildiğine parçalanarak satalit ülkeler
haline zorlandıkları bir dünyada olabilecek baskıları,
kolayca yaratılacak bahanelerle sık sık tekrarlanabilecek
cezalandırma seferlerini, nerelerde nükleer bombaların patlayacağını
ve böyle USA merkezli bir dünyanın kalıcılık süresini
hesaplayabilmek oldukca zordur. Türkiye ve benzeri ülkelerde olan baskıları,
insan hakları ihlallerini görüp eleştirmeden önce, ayak sesleri
giderek artan ölçüde duyulan bu global tehlikeyi görmek, herşeyden önce
daha demokratik bir dünya düzeninin nasıl sağlanabileceği üzerine
düşünmek ve eylem yapmak gerekmektedir. Türkiye ve benzeri ülkelerde
olanları ve giderek artan baskıları, bu uluslararası faşist
gelişmenin ulusal planda yansımaları olarak değerlendirip
ona göre eleştirmek gerekmektedir. Aksi taktirde, bazı Batılı aydınların
yaptıkları gibi sadece geri ülkelerdeki diktatörlükleri eleştırmek,
gelişmiş toplumlarının vicdanlarını
rahatlatmaktan ve suç ortaklıklarını gizlemekten başka işe yaramaz. Böyle bir tavır, asıl gerçeğin,
pstmoder faşizmin gizlenmesine yardımcı olmak anlamına gelir.
Mart 2001 http://www.simbad.sida.nu/