Hepimiz Iraklıyız!
Can Dündar, Milliyet, 10 nisan 2003
İzlediniz değil mi?
Komşunuz bir "Pirus zaferi" ile boğazlandı gözünüzün önünde...
Aç bırakılmış, silahsız, savunmasız, çaresiz bir halk kameralar huzurunda
zalimce bombalandı.
Canlı yayında bağımsız bir ülke işgal edildi; işgalci çete ekranda
alkışlandı; bunca zaman "Canımız sana feda Saddam" diyenler, dün heykelinin
üzerinde tepindi; siz izlediniz.
Belki televizyondaki yorumcuya katılıp sevindiniz; belki savaş diye sunulan
bu kalleşliğe seyirci kalmanın utancıyla ezildiniz.
Amerikan tanklarının Iraka özgürlük taşıdığına kandınız belki; belki de
onların, uygarlık yolunda çağlar boyu biriktirdiğimiz, doğru bildiğimiz, insanı
insan yapan ne varsa hepsini ezdiğine inandınız.
Saddam heykelinin balyozlayanları izlerken "Kurtuldular" diye düşündünüz
belki; "Sırada Amerikaya boyun eğmeyen kim var" diye ürktünüz belki de...
***
Şahinlerin bayramıydı dün...
Gaddarlık karşısında hukukun, Pentagon karşısında Birleşmiş Milletlerin,
savaş karşısında barışın, güçlü karşısında haklının, zorbalık karşısında
insanlığın, işgalci karşısında bağımsızlığın yenildiği gündü.
Kaba askeri gücün, istediğinde dilediği ülkeye girmekte, beğenmediği rejimi
devirmekte, çoluk çocuk demeden öldürmekte serbest olduğunun kanıtlandığı gündü.
Bush ve çetesi dünyayı esir aldı, siz izlediniz değil mi?
Şimdi daha beterini seyretmeye hazır olun:
Teslimiyetçiyi... işbirlikçiyi... yağmacıyı... işgalcinin ayağına kapanan,
aşağılanan insanları... kardeş kanını... miras kavgasını... birikmiş kini...
cinayeti... ihaneti...
Saddamın Firdevs Meydanındaki heykeliyle birlikte Irak mozaiğini bir
arada tutan çimento da dağılacak şimdi...
Bağdat, kafası koparılmış bir tavuk gibi bölgeyi birbirine katarak
çırpınmaya başlayacak.
Yolsuzluğuyla, işbirlikçiliğiyle nam salmış isimler hükümet edecek.
İhanet, payeyle ödüllendirilecek.
İşgalci, bölgeye yerleşecek.
***
Hepimiz Iraklı olmalıyız bugün!..
Necefli, Basralı, Kerbelalı...
Biz ki sora sora bulmuşuz Bağdatı...
Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmadığına inanmışız.
Yanlış hesabı yolundan döndürmüşüz.
Bakmayın ayrı düştüğümüze nicedir...
Komşuyuz.
Aynı toprağa baş koymuşuz Havvadan beri...
Aynı nehrin suyunda yıkanmış çocuklarımız; sınır boyunda kız almış, kız
vermişiz. Dağın bir yanı onlar, bir yanı biz...
Gözden Irak olsa da gönle yakın bilmişiz.
***
Acılarını acımız bilmeliyiz şimdi;
Yaralarını sarmalı, gözlerindeki korkuyu yenmeliyiz.
Babasız, anasız, kolsuz kalmış yetimlere ana, baba olmalı, kol kanat
germeliyiz.
Daha da önemlisi, "Ya diktatörlük, ya işgal" kapanından kurtarmalıyız.
Heykeli işgalciye yıktırmanın çare olmadığını, işgalcinin heykelciden farkı
kalmadığını anlatmalı; bu ikisinin dışında bir hayatın yolunu açmalıyız. Bu
işgale son vermezlerse, yıkılan heykelin başına sarılan Amerikan bayrağını
indirmezlerse, önce bölgenin, sonra tüm dünyanın daha ağır bir diktatörlüğe
dönüşeceğini göstermeliyiz.
İşgalcinin elinden kurtulması için yardım etmeliyiz.
***
Umudu yitirmeyin!
Amerikaya pahalıya mal olacak bir zafer bu...
II. Dünya Savaşının dönüm noktasında İngiliz Başbakanı Churchille "Bu,
sonun başlangıcı mı" diye sormuşlar.
İngiliz Başbakanı şöyle yanıtlamış:
"Hayır ama, başlangıcın sonu olabilir."
can.dundar@e-kolay.net
|
Mandacılar, Karzailer çağı: Bağdat'ta, Amerikan tankları altında ezilen
biziz
İBRAHİM KARAGÜL, Yeni Şafak, 10 Nisan 2003 Amerika, Türkiye'ye vereceği bir milyar doları Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmemesi şartına bağladı. Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu bundan daha iyi açıklayan bir gelişme olamazdı. ABD askerlerinin Türkiye topraklarında konuşlandırılması pazarlıkları yapılırken Amerikan basınında çıkan "satılık müttefik" benzetmeleri bu ülkede herkesi derinden yaraladı. Tezkere reddedildi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın Türkiye'ye gelmesiyle anlaşıldı ki, ABD istediklerinin çoğunu almış. Bu anlaşma gereği Türkiye'den Irak'a "insani yardım" adı altında götürülen savaş araçlarıyla Kuzey Cephesi açıldı. Anlaşmadan sonra ABD Başkanı George Bush, "Kuzey Irak cephesi açıldı" açıklaması yaptı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, "Türkiye'nin koalisyon içinde olduğunu, müttefikleriyle birlikte hareket ettiği"ni söyledi. Koalisyonun içinde olmanın bedeli Türkiye'nin bölgesel ve uluslararası politikalarını Amerika'ya emanet etmek mi? Bu ülkenin bağımsızlığından, büyüklüğünden, kararlılığından dem vuranlar, bu utanç verici durumu nasıl açıklayacaklar? Eğer gerçekten Türkiye böyle bir ülke ise, tarihi ve ahlaki değerlerini, gelecek perspektifini, stratejik çıkarlarını kurtarmak için bu "esaret zihniyeti"ne bir son verir, bir avuç sermayedar dokunulmazın bu ülkenin onuruyla böylesine oyun oynamasına engel olur, "stratejik ortağımız" Amerika'ya "al bir milyar dolarını başına çal" der. Irak istilası aslında Türkiye'nin zaaflarını ortaya serdi. Türkiye, Afganistan'a saldırıdan bu yana, küresel ve bölgesel politikalarda inisiyatifini kaybetmiş durumda. Irak'a saldırıya verilen destek, Türkiye'yi yeni küresel denklemde ABD-İngiliz-İsrail cephesine hapsolurken dış politika perspektifini de yok etti. Irak'la ilgili endişeleri ABD'nin verdiği sözlere bağlandı. Yani Türkiye, dış politikasının ağırlık merkezini Amerika'ya havale etmiş durumda. Daha da vahimi, bu politikanın yarın Türkiye'nin kendi güvenliğini de rehin alacak. Son on yıldır Türkiye'yi Balkanlar'dan, Kafkaslar'dan, Orta Asya'dan, Ortadoğu'dan uzak tutuyorlar. Uzak tutmakla kalmıyor, bu bölgelere yönelik politikalarında Türkiye'yi taşeron ülke olarak kullanıyorlar. Bütün bunlara rağmen, Soğuk Savaş dönemi Amerikancılığının hala yaşıyor olması, üstelik bu ülkenin kaderini belirliyor olması ne büyük talihsizlik. İran ve Suriye ile Amerika adına mı görüşüyoruz? Soğuk Savaş bitti, ancak biz on yıldır Amerika'nın ileri karakolu rolünü oynamaya devam ediyoruz. Amerika ve İsrail için her türlü "fedakarlığı" yapıyoruz. Her türlü işgalde, saldırıda onların önünü açıyoruz. Irak istilası başlamadan önce İstanbul Zirvesi düzenlendi. Güya Türkiye ve bölge ülkeleri tavırlarını ortaya koyacak, inisiyatif geliştirecek, bölgede "bize rağmen bir şey olamaz" diyeceklerdi. Bu bir başarıydı. Ancak sonuç tam tersi oldu. Amerika adına Irak tehdit edildi. Sanki bu girişim Amerika adına yapılmıştı. Tekrar rolümüzü oynadık ve Amerika'nın saldırganlığını meşrulaştırmaya çalıştık. Bu politikaya aşınayız biz. Yıllardır İsrail işgal ve saldırganlığına tavır almazken İsrail'in köşeye sıkıştığı her durumda öne atıldık ve Arap kamuoyunun tepkilerini İsrail adına göğüsledik. Dahası, Amerika'nın İslam dünyasına yönelik bütün işgal ve sömürge politikalarına bir şekilde destek verdik. Dün Afganistan'da, bugün Irak'ta... Yarın hangi Müslüman ülkeye yönelik işgale destek vereceğiz? İran'ın, Suriye'nin, Yemen'in, Lübnan'ın, Filistin'in mi? Son on yıldır, Amerika ve İsrail'in çıkarlarının dışında ne yaptı Türkiye? Şimdi Türkiye, İran ve Suriye arasında Irak'la ilgili dayanışma beklentisinin de fiyaskoyla sonuçlanacağına dair korkular var. Türkiye'nin, iki ülkeyle diyaloğunun da Amerika-İngiltere-İsrail çıkarlarına göre şekillendiğine dair kuşkular var. Üç ülke arasında bölgesel bir tavır belirlemekten ziyade, Türkiye'nin Amerika adına bu ülkelerle görüşmeler yaptığına dair iddialar var. Bizler, bağımsız, hiç değilse belli bir duruşu sergileyen politikalar beklerken, sürecin Colin Powell'ın ziyaretiyle ilişkisi olduğu, Powell'ın ziyaretinin sadece Türkiye'den Irak'a insani yardım adı altında askeri araç sevk etmekle sınırlı olmadığı, Türkiye'nin ABD'nin yönlendirmeleriyle bu ülkeleri pasifize etme adına hareket ettiği, bir anlamda ABD'nin enformasyon bürosu gibi çalıştığına dair iddialar var. Bir milyar dolar şartının Ankara'da ciddi rahatsızlığa yol açtığı muhakkak. Umarız Amerika ve İngiltere'nin Türkiye'yi uyutma çabaları farkedilir. Umarız Türkiye-İran-Suriye diyaloğunun ABD adına yapıldığı iddiaları boş çıkar. Mandacıların, Karzailer'in yüzyılı Dün Bağdat'a giren Amerikan tankları gövde gösterisi yaparken vicdanımız sızladı, acı duyduk. Bağdat meydanında Amerikan bayrağı ile şov yapanları ve buna ön ayak olanları unutmayacağız. Irak'ın istilasının Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle hiç bir ilgisi yok, bunu herkes biliyor. Tarih yeniden gözlerimizin önünde canlandı. Birinci Dünya Savaşı'nı, Süveyş'i, Kut'u, Musul'u ve İngilizleri hatırladık. Dün Osmanlıyı yıkanlar Londra'dan geliyorlardı. Bugün İslam dünyasını ezenler Washington'dan geliyorlar. Artık her ülkenin Hamid Karzai'leri, Ahmed Çelebi'leri var. 21. yüzyıl, kişisel hırsları için ülkelerini, kaynaklarını, değerlerini satan "mandacılar"ın ihanetleriyle başladı. Yarın Türkiye'nin de Karzai'lerinin Washington'dan gelmeyeceğini kim söyleyebilir? İslam coğrafyası adım adım işgal ediliyor, yeniden sömürgeleştiriliyor, köleleştiriliyor. Dün Bağdat'taki meydanda bir avuç insan toplanabildi, onlar da medya şovu için kiralanan figüranlar. Bağdat halkı evlerine çekildi. İşgalin utancı ile dışarı bile çıkmadı. Televizyonlar gün boyu Amerikan tanklarının gösterisini yayınlarken Umm-ul Kasr'da, Necef'te, Nasiriye'deki kitle katliamlarından hiçbir haber vermedi. 21. yüzyıl ihanetler çağı olarak anılacak. Vatan hainleriyle onurlu ve özgür insanların çarpışmasına, özgürlük mücadelelerine sahne olacak. Gelecek nesiller, medeniyet merkezimiz Bağdat'ı, Amerikan-İngiliz sömürgecilere teslim edenleri asla unutmayacak. |
|
Sona doğru...
Yeni Şafak, 10 Nisan 2003
FEHMİ KORU Henüz 'beyaz bayrak' çekilmedi, ama savaşta sona doğru yaklaşıldığı da belli: ABD askerî güçleri Irak'ın başkenti Bağdat'ın merkez mahallelerine girdi ve devlete ait önemli binaları işgal etti; Bağdat'ın bazı meydanlarındaki Saddam Hüseyin heykelleri yıkıldı, posterleri yırtıldı. Ülkenin belli başlı kentlerinde ve Bağdat'ın bazı mahallelerinde direniş hâlâ sürse bile, Amerika'nın Irak operasyonunda son perdenin inmek üzere olduğunu şimdiden söylemek mümkün. En önemli gösterge, hergün belli saatte işbaşı yapan Irak enformasyon bakanı El-Sahhaf'ın dün ortalıkta gözükmemesi... Bu gelişmelerde şaşılacak bir yön yok. ABD dünyanın tek süpergücü ve kendini tam bir savaş makinasına dönüştürmüş durumda. Buna karşılık, Irak, oniki yıldır çok kapsamlı ambargolara muhatap ve son bir yılı ise yoğun bir 'silâhsızlanma' baskısı altında geçirdi. ABD ile Irak askerî açıdan birbirine asla rakip olamayacak iki ülke; gücü olan en sonunda güçsüzü yenecekti, yeniyor işte... Olayın Irak'a özel bir yönü var: 1979 yılından beri devlet başkanlığı koltuğunda oturan Saddam Hüseyin, bu bölgede benzerine bolca rastlanan diktatörler soyundan... Ülkesini, Baas ideolojisi istikametinde ve gerektiğinde zor kullanarak yönetti. On yıla yakın süren Irak-İran Savaşı'nda bir milyon insan hayatını kaybetti; 1991 Körfez Krizi'ne de Kuveyt'i işgal ederek Saddam sebep olmuştu. Saddam Hüseyin, ülkesine büyük itibar ve güç kaybettiren ilk Körfez Savaşı'na rağmen iktidarını sürdürebildi. Devrilme sürecini canlı yayında izlediğimiz bir diktatör olduğu ve her diktatör de ülkesinde geniş bir mutsuzlar kitlesi yarattığı için, Irak'ta dünden itibaren görülmeye başlayan ABD işgali yanlısı görüntülere de şaşırmamak gerekiyor. Ülkedeki Sünni-Şii ikilemi ve değişik etnisitelerin varlığı, merkezî hükümetin Sünni-Arap özelliği yüzünden, pek çok kişi için ayrıca rahatsızlık kaynağıydı. Bağdat rejiminin sonunun yaklaşması, hatta halkın bir bölümünün gelişmeyi coşkuyla karşılaması Amerika'nın savaşının haksız ve adaletsiz olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. İnsanlığın gelişmesi, uygarlığın zaman içerisinde kazandığı düzey, ihtilâfların savaş-dışı yollarla çözülmesi alışkanlığını doğurdu. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan sistemde Birleşmiş Milletler (BM) bunu sağlamanın aracıydı. BM Güvenlik Konseyi'ni dışlayarak açtığı savaş, ABD'nin, kendi kurduğu sistemi kendi eliyle dışlaması ve uygarlığın kazanımlarını elinin tersiyle itmesidir. Irak'ın hedef haline getirilmesinin Washington tarafından ilân edilen iki temel sebebi vardı: İlki, Saddam'ın elinde kitle imha silâhları bulunması; diğeri de, Irak rejiminin 11 Eylül eylemleriyle ilişkisi... Bu gerekçelerle açılan savaşın son perdesi çekilmek üzere; ancak gerekçeleri doğrulayacak kanıtlar henüz ortada yok. 'Zafer' havası, muhtemelen, bu konunun gündeme taşınmasını engelleyecektir. Bundan sonra ne olacak? Bu sorunun, biri yakın vâdede Irak için, diğeri de daha uzun vâdede bölge ve dünya için ayrı ayrı cevapları var. Irak Savaşı'nı planlayanlar bunun bir ilk adım olduğunu hiç gizlemediler. Başlattıkları operasyonun 'Dördüncü Dünya Savaşı' olduğunu söyleyen plancıların listesinde Irak'tan sonra başka ülkelerin de bulunduğu biliniyor. Irak'ta elde ettikleri Washington'dakilerin baştan beri hesapladıkları türden bir sonuç ise, gözü karalıklarını başka ülkelere de taşıyacaklardır... Irak'ta nasıl bir yönetim oluşturacaklarını ise hep beraber göreceğiz. Yeni bir döneme doğru hızla yol alıyoruz; buna hiç kuşku yok. Geçmişte kaldığı sanılan 'gücün egemenliği' üzerine oturan yeni bir dönem olabilir bu. 'Kurtarma', 'özgürleştirme' gibi sihirli sözcükler gerisine saklanarak, gözüne kestirdiği ülkeyi kendisine hedef seçebilir ABD... Irak'a baktığımızda gördüğümüz Amerikan savaş makinasının önünde durabilecek bir güç herhalde dünyada yok... "Savaş" sözcüğünü ilk duyduğumuz andan itibaren başlayan tartışmalardan öğrendiğimiz gibi, savaş herkesi ürkütmüyor; ancak ürkütmeli... Hele bugünden sonra daha da fazla... |