Bağdatla
birlikte yanıp yıkılan Birleşmiş Milletlerdir, tüm
hükümetlere duyulan güvendir, eski inançlardır, insanlık onurudur
ve bu savaş durdurulmalıdır
Faşizmin
temel dayanağı yalan ve ikiyüzlülüktür. Bu da onlar icin
zorunluluktur. Uluslarüstü tekelerin karları ve dünya hakimiyeti için
saldırganlaştıklarını, kitle kıyımları
örgütlediklerini, kentleri yerlebir ettiklerini açıkça söyleyerek işlerini
yürütemezler. Yaptıklarının ve yapacaklarının tam
tersini, insanlara özgürlük, demokrasi, refah getireceklerini iddia ederek
cinayetlerini işlemek zorundadırlar.
Geçen 10 yıl içinde Irakı 400 bin
kez bombalayanlar, aynı süre içinde 5 yaşın altında 500
bini aşkın çocuğun ölümüne neden olanlar, ve dört gündün
kadınları çocukları tüm sivil halkıyla birlikte tarihi Bağdat
kentinin üzerine yüzlerce roket ve binlerce ağır bombaları yağdıranlar,
TV kameraları karşısında, Irak halkını
kurtarmak için saldırıya geçtiklerini iddia etmektedirler.
Kurtarıcılar, savaşla
ilgili haberleri sansürlemekte, gazetecilerin saldırıyı
izlemesini engellemektedirler. Buna karşın, alev alev yanan Bağdatın,
yıkılan evlerin, hastahanelerde inleyen sivil yaralıların,
acılar içinde çığlık çığlığa ağlayan
yaralı çocukların fotoğrafları yine de TV kameralarına
yansımaktadır. Ve insanlar, bunlar nasıl kurtarıcılar?,
neyi kimden kutaracaklar?, yoksa Irakı Irak halkındanmı
kurtaracaklar?, diye kendi kendilerine sormaktadırlar.
Irak halkının en yurtsever evlatlarını
yokederek, kalan halkı da ya kaçırıp ya da köleleştirerek
bu ülkenin petrollerine elkoymak istediklerini artık tüm dünya
bilmektedir. Şüphesiz saldırıları bu amaçla da sınırlı
değildir. Simbaddaki diğer yazılarda daha önce defalarca açıklandığı
gibi, Orta Asyanın ve alt kıta Hindistanın arka bahçesi
Basraya, tüm Ortadoğuya, Kızıldenizin iki ucuna ve özellikle
Kuzey Iraka yerleşmek ve böylece planlamış oldukları çok
daha büyük bir savaş hazır olmak istemektedirler.
Dünya hakimiyeti için sağlam üsler elde
etme peşindedirler. USAyı dünyanın merkezi olarak gören
ırkçı faşist jeopolitik teorilerine (aslında
ideolojilerine) ve baş ideologları Zibigniev Brzezinskinin dünya
hakimiyeti formülasyonuna göre, dünyaya hakimolabilmek için Avrasyaya,
Avrasyaya hakimolabilmek için ise Orta Asyaya hakimolmak gerekmektedir.
Nasıl Avrupa ve Rusyayı denetim altına almanın ve Ortadoğuya
saldırmanın yolu Balkanlardan geçmişse, Orta Asya
hakimiyetinin yolu ve buradaki USA varlığının güvenliği
ise Ortadoğu hakimiyetinden geçmektedir.. Daha Yugoslavyanın başına
ölüm yağarken, asıl hedefin Avrasya hakimiyeti olduğunu yazmıştım.
Kısacası, eğer Irakta başarıya ulaşırlarsa,
ileride bir nükleer kışa bile neden olabilecek çok daha kanlı
savaşların, çok daha büyük felaketlerin ve dünya çapında bir
köleliğin kapısı açılacaktır. Bugün Iraka yönelik
saldırıyla ve ayrıca savaşa karşı gösterilerle
ilgili haberleri sansürlemeye çalışanlar, yarın Alman
Nazilerinden daha ağır biçimde yaşamın her alanına
rahatca müdahale edebileceklerdir. Bunun işaretleri şimdiden gözükmeye
başlamıştır.
Dün, 22 mart 2003 günü New Yorkta en az 250
bin kişi savaşa karşı gösteri yapmıştır ve yüzlerce
kişi tutuklanmıştır ama, TV kameraları karşısında
eline tutuşturulan yalanları okumaya çalışan George W.
Bushun miğde bulandıran ahmakça dramatik ifadeli yüzü haber
olarak barış eylemlerinden daha geniş yer kaplamıştır.
İsrail Başbakanı katil Ariel Sharona hayranlığı
bilinen, Iraka sömürge valisi olarak atanması düşünülen,
ilkelliği ve faşistliği suratına bir damga gibi yapışmış
olan General Tomy Franksın tehditleri, yığınsal barış
gösterilerinden çok daha fazla ekranlara gelmiştir. Aynışekilde
dünyanın heryerinde gösteri yapan yüzbinlerce kişi ya görmemezlikten
gelinmiş, ya da TV haberlerinde bir- iki fotoğraf ve kuru sözle geçiştirilmiştir.
Aynı gün İsveçin başkenti Stockholmde, bu satırları
yazan kişinin de aralarında olduğu en az 60 veya 70 bin kiş
savaşa karşı yürümüştür. Buna karşın İsveç
TV kanallarında, 3- 5 bin kişinin toplandığı söylenip,
iki konuşmacının görüntüleri kısaca yansıtılarak
olay geçiştirilmiştir. Bunun yanında, bazı organizatörler
veya organizasyona sızmış belli çevrelerin adamları, katılımcıları
aldatılmışlardır. USA elçiliğinin önüne yürünüp
protesto gösterisi yapılacağı ilanedildiği halde, 60- 70
bin kişilik büyük kitle, insanların dikkatini çekmeyecek arka
yollardan elçiliğin üç kilometre kadar ötesindeki bir çayırlığa
sürülüp bırakılmıştır.
TVde Görüntüsü en uzun yansıtılan
konuşmacı, Göçmen Bakanı olan kişi, izleyicilerin çoğunluğu
tarafından ıslıklanarak protesto edilmiş birisidir. Aslında
savaş karşıtlarının kürsüsüne çıkmaması
gereken, bakan olması gereken, çalışkan İsveç halkı için
utanç kaynağı bir karakterdir bu kişi. İki ayrı maaşı
olan, ayda eline en az 300 bin İsveç Kronu civarında para geçen
Bakanın, evinde verdiği özel partinin 6- 7 bin Kron kadar tutan
masrafını sanki resmi görev masrafıymış gibi devlete
veya daha doğrusu vergi mükelleflerine ödettiği ortaya çıkmıştır.
İnkar edilemez deliller karşısında yüzkızartıcı
suçunu soğukkanlılıkla kabuletmek zorunda kalan cimri Bakan, aynı
soğukkanlılıkla TV kameraları karşısında
halktan sözde özür dileyerek ve özünde hakkı olmayan maaşlarından
birini Olof Palme Vakfına bağışladığını
açıklayarak -Türkiyedeki bilinen politikacılar gibi- işine
devametmiştir. Böyle birinin veya benzerlerinin gerçekten haksızlıklara
karşı olacaklarını, gerçekten savaşa karşı
olacaklarını, ateş altındaki yoksul Irak halkını
gerçekten savunabileceklerini düşünmek olanaklımıdır?
Oda konuşmasında, Pentagon saldırganlığından,
W. Bushun yalanlarından, savaşın Irak halkına getirdiği
felaketlerden bahsedeceğine, asıl olarak Saddam Hüseyin ile uğraşmıştır.
Faşist Pentagonda yalana dayalı
propogandasını aynı temele oturtmakta, Irak halkına karşı
değil, Saddam Hüseyine karşı savaştığını
iddia etmektedir. Yugoslavya halkının, Belgradın, diğer
kentlerin, ülkedeki rafinerilerin, santralların, fabrikaların, köprülerin,
okulların, hastahanelerin üzerlerine tonlarla bombaları ve roketleri
yağdırırlarken ve yaklaşık üç ayda tüm İkinci Dünya
savaşında olana eşit yıkıma ve felaketlere neden
olularken de, Miloseviç ile savaştıklarını iddia etmişlerdi.
Vergi mükelleflerini kazıklayan Bakanın yaptığı
gibi söze Saddamla başlamak, peşinen savaşı kabullenmek,
USA yönetiminin yalanlarını onaylamak anlamına gelmektedir ve
aslında asıl çizgileri de budur zaten. Pislik sadece Türkiye ve
benzeri ülkelerin politikacılarına özgü değildir; dünya çapında
alabildiğine yaygındır ve yayılmaktadır. İsveç
gibi demokratik ve adaletli olarak ünlenmiş ülkelerde bu yapışkan
kirliliğin dışında değillerdir. Saldırganlar,
Faşist Petagon, halklardan izole olmasına, görünüşte hükümetlerin
ezici çoğunluğunun savaşa karşı çıkmalarına,
Birleşmiş Milletlerin saldırıyı meşru saymamasına
karşın, güçünü ve cesaretlerini asıl olarak bu gerçekten,
ikiyüzlülüğün, yalanın ve çürümenin hiçbir çağda görülmemiş
boyutlarda yeryüzüne yayılmış olmasından almaktadır.
Pentagon ve yardakçıları cesaretlerini, demokrasinin heryerde çoktan
ölmüş olmasından, hükümetlerin ve diğer resmi veya yarı-
resmi kurumların artık halkları temsilediyor olmamasından
almaktadırlar.
Yeryüzündeki tüm devletlerin yöneticileri, tüm
Batılı yöneticiler ve İsveçi yönetenler, Irak halkına
yönelik saldırıda Saddamın sadece bir bahane olduğunu,
gerçeği gizlemeye yarayan demagojik bir propoganda aleti olduğunu,
Iraka sadece ve sadece petrollerine elkonulmak ve topraklarında yeni
Pentagon askeri üsleri kurulmak amacıyla
saldırıldığını herkesten iyi
bilmektedirler. Yine aynı yöneticiler, Saddam ölecek veya Pentagonun
istediği gibi ülkesini terkedecek olsada, Iraka yönelik USA saldırısının
durmayacağını çok iyi bilmektedirler. USA yönetiminin Saddam
Irakı terketsin gürültüsü, birinci olarak saldırılarının
asıl amacını gizlemeye yönelik Hitler- Göbels tarzı bir
propoganda taktiğinden başka birşey değildir. İkinci
olaraksa, kaza ile Saddam Irakı terkedecek olursa, halkın ve Irak
silahlı güçlerinin morallerinin bozulacağını ve Irakı
işgal eylemlerinin ekonomik maliyetinin düşeceğini hesaplamaktadırlar.
Çünkü malesef Irak ve benzeri ortadoğu ülkelerinde binlerce yıllık
geleneklerin bir mirası olarak halklar rahatca kişi kültleri
yaratmakta, modern demokratik örgütlenmelerden ziyade kişileri
izlemektedirler. Bu gerçeği çok iyi bilen CIA ve USA yönetimi, Saddam
giderse Irak üzerindeki hakimiyetlerini masrafsız kolayca gerçekleştirebileceklerini
ummaktadırlar ama, yine de Ortadoğu ile ilgili anlayamadıkları,
bilemedikleri başka gerçekler de vardır. Halk hemen yeni liderler
yaratarak kavgasını sürdürebilir.
Batılı hükümetler Irakın İrana
karşı özellikle Pentagon tarafından sihlandırıldığını,
saldırganlığın başını çekenlerden günün
USA Savunma Bakanı Rumsfelin vaktiyle Bağdatta Sadam Hüseyin
ile dostça elsıkışmış olduğunu herkesten iyi
bilmektedirler. Buna karşın yine aynı tüm yöneticiler, ya
Irakta olan yatırımları nedenleriyle, ya USAnın dünya
hakimiyetinden çekindikleri için, ya da asıl olarak savaşa karşı
olan halklarını oyalamak amacıyla saldırıya karşı
vızıldamakta, timsah gözyaşları dökmektedirler ama, USA yönetimini
durdurmaya yönelik hiçbir somut adım atmamaktadırlar. Birleşmiş
Milletler içinde bile böyle bir adım atılmamaktadır. Savaşa
karşı olduklarını vızıldayan hükümetler, en azından
USA ve İngilteredeki elçilerini geri çekmemektedirler. Tam tersine bir
yandan konuşurken diğer yandan da savaştan kar sağlamanın
peşindedirler. Bunu en tipik örneklerinden biri de, Stockholmdeki gösteride
USA yerine asıl olarak Saddam ile uğraşan Göçmen Bakanının
temsilettiği hükümetin işleridir- parlementodaki muhalefet
partilerinin çoğuda onlardan daha iyi değillerdir şüphesiz.
Olayı özünden saptırmak için kürsüde
yumruğunu sallayarak Saddam Hüseyini ön plana çıkartan ve
Kuzey Iraka asker sokarlarsa Avrupa Birliğini rüyalarında görsünler,
diye sözde Türkiye yönetimini tehdideden dolandırıcı Bakanın,
Türkiye yönetiminin yakın ortağı asıl saldırgan güç
USAyı durdurabilecek ne gibi çareleri vardır acaba veya gerçekten
İsveç yönetimi Pentagonu durdurmak istemektemidir? Halkını
yatıştırmak ve Almanya ile uyum içinde olabilmek için biryandan
savaşa karşıymış gibi gösteri yapmaya çalışan
İsveç yönetiminin, diğer yandan savaştan kar sağlama peşinde
olduğu gün gibi ortadadır ve bu işleri yeni de değildir.
İsveç yasaları savaşan ülkelere silah satmayı yasakladığı
halde, İsveçin güçlü silah endüstrisi Bofors, İran- Irak savaşı
boyunca her iki ülkeye de Singapur üzerinden silah satmıştır.
Bu satırları yazanın şu anda hemen aklına gelen gerçek,
İsveçin Iraka onbinlerce antipersonel mayın ve İrana da
küçük savaş teknelerine, hücumbotlara monte edilebilen 55 milimetrelik
toplar satmış olduğudur. Buna karşın aynı ülkenin
politikacıları timsah gözyaşlarıyla Kuzey Irakın en
çok mayınlanmış bölgelerden biri olduğundan dem vurmakta,
Kürt halkının savunucusu rollerine soyunmaktadırlar.
General Evrenin önderliğindeki 12 eylül
1980 askeri darbesinin hemen ardından diğer Avrupalı beş ülkeyle
birlikte Avrupa Konseyinde Türkiye yönetimi hakkında davacı olan
İsveç yönetiminin, İsveç şirketleri Türkiyeden karlı
işler alınca davasından hemen vazgeçtiği, yakılıp
yıkılan binlerce Kürt köyünü ve göçe zorlanan insanları çok
çabuk unuttuğu herkesce bilinmektedir. Bu gerçeklerin
ışığında aynı Bakana haklı olarak şu
soruları sormak gerekmektedir: Eğer İsveç yönetimi gerçekten
savaşa karşı ise, sevinç çığlıkları ile
Pentagonun safında saldırıya katılacağını
ilaneden ve binlerce yıldır halkının kanını
pazarlayan feodal gelenekli Kürt önderlere Bakanın söyleyecek bir sözü
varmıdır acaba? Aynı önderler daha önce İranın,
Irakın ve Türkiyenin emrinde de savaşmışlardır
ve Bakanın bu konuda bir sözü varmıdır acaba? Guam adasında
eğitilip Irak halkına karşı saldırı için hazırlanan
ve CIA peşmergeleri olarak anılan güçler için Bakanın
bir sözü varmıdır acaba? Taleban, Usame Bin Laden ve benzerleri de
vaktiyle aynı şekilde Pentagon ve CIA tarafından eğitilip
savaş alanlarına sürülmüşlerdir ve Bakanın bu konuda
bir sözü varmıdır acaba? Danimarka yönetimi Iraka savaş
ilanetmiştir ve cepheye asker yollayacağını açıkça söylemektedir.
Türkiyeyi Avrupa Birliğine almamakla tehdit eden İsveçli
Bakan, acaba Danimarkayı Avrupa Birliğinden atmayı düşünmektemidir?
Daha önemlisi, aynı Bakanın medya kıralı ve İtalya
Başbakanı faşist Berlisconi ve özellikle İngiltere Başbakanı
Blair hakkında görüşleri nelerdir acaba? Türkiyeyi Avrupa Birliğine
almamakla tehdit eden Bakan, halklarının yığınsal
tepkilerine karşın Avrupada USA saldırısının en
büyük destekçileri olan İspanya, İtalya ve İngiltereyi de
Avrupa Birliğinden atmayı düşünüyor olmalıdır
herhalde. İngiliz askerleri en kanlı çatışmaların
ortasındadırlar ve kayıplarda vermektedirler.
Bazı İsveç basın organları ve
haftalık Stockholms Fria gazetesinin 1 mart 2003 tarihli sayısı,
gazetenin basıldığı 1 mart tarihine kadar geçen sürede 42
İsveç yolcu gemisinin, neredeyse İsveç yolcu gemilerinin tümünün
İngiliz ordusu tarafından Körfeze, savaş alanına asker
taşımak amacıyla kiralandığını, gemi kiralarının
günde 22 bin US Dolarına dek yükseldiğini ve bunun çok karlı
bir iş olduğunu yazmaktadır. Irak halkının kanı üzerinden
İsveçli şirketlerin sağladıkları bu tatlı kazançlar
üzerine İsveç Göçmen Bakanının söyleyecek bir sözü varmıdır
acaba? Aynı gösteride aynı Bakanın gözünün içine
sokulurcasına, savaş içindeki USAya İsveçin yaptığı
silah satışının durdurulması isteyen pankartlar kaldırılmıştır.
Yukarıda da anılan İsveç yasalarının yasağına
karşın Irak halkına karşı savaşan USAa ve
İngiltere ile sürdürülen karlı silah ticareti için Bakanın
söyleyecek bir sözü varmıdır acaba? (Bu satırlar yazıldıktan
sonra, TV kameraları karşısında Başbakan, USA ve İngiltere
ile silah satışı konusunda anlaşmaları olduğunu,
bunları bozamayacaklarını ve ayrıca bu işin yasalarına
da aykırı olmadığını söylemiştir.)
Halkın dini duygularını sömürerek
iktidara gelen ve Türkiye halkının yüzde yüze yakını savaşa
karşı iken, Ben kasama girecek paralara bakarım!, diyerek
Pentagon kervanına katılmaya çalışan AKP başkanı
ve Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan ile Türkiye yönetimini
tehdit etmeye çalışan İsveçli Bakan arasında ne fark vardır
acaba? Tüm bunların ötesinde, İsveçli Bakan, Tayyip Erdoğandan
daha fazla ikiyüzlüdür. Çünkü, İsveçten tamamen farklı
olarak Türkiyenin Irak ile geniş bir sınırı vardır,
yönetim USAnın denetimindeki mali kuruluşlara yüzmilyarlarca
Dolar borçludur, hükümetin 2003 yılı içinde 94 milyar Dolar borç
ödemesi gerekmektedir, ordu 1952den beri NATO ile bağlıdır ve
neredeyse tüm silahları USAdan gelmektedir. Kısacası, Türkiye
yönetimi çok ağır dış baskılar altındadır.
Tüm bunlara karşın Türkiye halkı ve bu satırları
yazan kişi, aynı yönetiminin USA yardakçılığını
hoşgörmemektedir ama, hiçte Türkiye gibi sorunları olmayan ve buna
karşın savaştan kar sağlayan İsveçin dolandırıcı
Bakanının moral olarak Türkiye yönetimine saldırmaya hakkı
yoktur.
İsveçli Bakan, tüm melodramatik tiyatrosuna
karşın Türkiye yönetimini özünde eleştirmemiş, haktan
yana tavır alıyor pozlarıyla ve gayrıresmi yöntemlerle
topluluğun karşısında Türkiye hükümetine şantaj yapmıştır.
Bakanın bir diğer amacı da, daha önce bu yazıda başka
biçimde belirtildiği gibi dikkatleri USAdan ziyade Türkiyenin üzerine
çekmeye çalışmaktır. Ve zaten yarın istediklerini elde
ederlerse ne yapacakları, Türkiye yönetimi ile nasıl senli benli
yeni ilişkiler kuracakları da belli değildir. Adı burada anılmaya
bile değmeyecek kadar sıradan küçük biri olduğu anlaşılan
sözkonusu İsveçli Bakanın bu yazıya konu olmasının
asıl nedeni, Avrupada ve dünyada hükümetlerin ne ölçüde ikiyüzlü
ve halklarından kopuk olduklarını bir sembolle daha rahat
anlatmak içindir. Bu ikiyüzlülük Pentagon saldırganlığının,
gölgesi her geçen gün gezegenimizi daha fazla karartan postmodern faşizmin
işine yaramaktadır.
Milyonlarla sokağa dökülen İngiliz halkına
karşın İngiliz parlementosuna savaş kararını
onaylatmaya çalışan Blaire en büyük tepkilerden biri partisinin
yönetiminde olan eski Dışişleri Bakanı Robin Cooktan
gelmiştir. Yugoslavyaya saldırı yıllarında Dışişleri
Bakanı olarak görev yapan, Yogoslavya halkına yönelik saldırıya
sözde maddi temel hazırlamak amacıyla tamamen yasa ve diplomatik
kurallar dışında örgütlenen Rambouillet toplantısının
mimarlarından olan Cook, bu kez savaşa karşı tavır almıştır.
Sözkonusu işlerin nasıl yürüdüğünü en iyi bilenlerden biri
olan Cook, İngiltere parlementosunda, TV kameraları karşısında,
Saddam Hüseyine yapılan yardımları, Kimyasal silah üretmeye
yarayan fabrikanın İngiltere tarafından kurulduğunu, tüm
ikiyüzlülükleri ve bu savaşa çok önceden, yıllardır gizlice
hazırlanıldığını açıklayıp görevlerinden
istifa etmiştir. Kısacası Robin Cook, Saddamın sadece bir
bahane olduğunu ve vaktiyle kendileri tarafından desteklendiğini
itiraf etmiştir. Bu savaşa nezamandan beri hazırlanıldığının
tarihini vermemiştir ama, onuda burada ben söyleyebilirim. Bu savaşa
Irak petrollerinin tümünün millileştirildiği 1972 yılından
ve özellikle 1973te yaşanan petrol krizinin ardından hazırlanmaya
başlamışlardır. Aynı savaşta kullanılmak için
küçük çaplı nükleer bombalar imaletmişlerdir ama, şavaşın
maliyetini düşürecek bu silahları henüz kullanmamışlardır.
Bunun anlaşılabilen en önemli nedenlerinden biri, Rusya ve Çininde
nükleer silahlara sahipolması ve ayrıca nükleer silahların
oldukça fazla yayılmış olmalarıdır. Fakat yine de
bunların kullanılmayacaklarının hiçbir garantisi yoktur.
Etkisi onyıllarca kaybolmayan, değişik kanser türlerine, ölü
ve sakat doğumlara yolaçan seyreltilmiş uranyumlu top mermilerini ve
roketleri daha önce Körfez savaşında ve ayrıca Yugoslavya halkına
karşı kullanmışlardır. Bu savaşta da kullanıldıklarına
kesin gözüyle bakılabilir.
Irak halkına karşı başlatılan
bu tamamen haksız soygun savaşı, çok önemli bazı politik
gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
Bunlardan birincisi, demokratik Batılı hükümetlerin derin ikiyüzlülükleri
ve buna bağlı olarak USAnın durdurulamamış olmasıdır.
İkinci ve daha önemli olanı ise, en demokratik geçinen hükümetlerin
bile kendilerini seçen halk yığınlarından tamamen kopuk
olmaları ve bu nedenle savaşa karşı olan halkların yığınsal
tepkilerinin bir yaptırım gücüne dönüştürülememesidir. Kısacası,
globalleşme adı verilen bu sınırlı sayıda tekelin
dünya pazarlarına hakimiyeti süreci içinde relatif burjuva demokrasileri
işlerliklerini yitirmişler, tamamen ölmüşlerdir.
Daha 2002 yazında, Demokrasi ve terör
bahane başlıklı yazımda, Dünya pazarlarının
parmakla sayılacak kadar az uluslarüstü tekel tarafından kontrol
edildiği koşullarda, Batıda demokrasi diğer ülkelerde
ise diktatörlükler olduğunu iddia etmek, kocaman bir yalandır.,
diye yazmıştım. Iraka saldırı bu gerçeği tüm
çıplaklığıyla sergilemiştir ve demokratik saldırganların
topraklarına 300 bine yakın asker yığdıkları
kuklaları Kuveyt emiri Sabah el Sabah, Irakınkinden yüz kez daha
antidemokratik bir yönetimin temsilcisidir. Aynışekilde yakın müttefikleri
Suudi Arabistanda halen kadınlar taşlanarak öldürülmektedir ama,
bombalanan Bağdat'ın valisi bir kadındır. Kılıçla el-
kol- kafa kesilen USA destekçisi Suudi Arabistan Iraktan bin kez daha
antidemokratiktir. Hiçkimse Sabra ve Shatila katliamlarının baş
sorumlusu olan Ariel Sharonun Saddam Hüseyinden daha demokratik olduğunu
iddia edemez ama, Irak halkının başına bombalar yağdırılırken,
Filistin halkına karşı cinayetlerini ve soy temizliği
politikasını kesintisiz sürdüren ırkçı İsrail yönetimine
işlerini daha rahat yürütebilmesi için bu yıl 10 milyar Dolar hibe
edilmiştir. Elinde 200- 300ü çok aşkın nükleer başlık
bulunan, bunları dünyanın istediği her köşesine fırlatabilecek
denizaltılara sahip olan ve Birleşmiş Milletler kararlarını
en çok çiğneyen ülke sıfatını Taşıyan İsraili
silahsızlandırmak gibi bir girişim hiçbirzaman gündemde olmamıştır.
Buna karşın USA yönetimi, Irakı hallettikten sonra
Filistinlilere yardım edeceği yalanını söylemektedir.
Filistine yardım edecek olan, önce ırkçı İsraili
silahlandırmaz ve siyonistlerin saldırılarına yardımcı
olmaz. Yalanların sınırı ve ölçüsü yoktur ve bu tavır
demokrasilere değil, faşist yönetimlere özgüdür.
Batılı hükümetlerin halen USAyı
durdurabilme şansları vardır ve bu aslında kendi
geleceklerini de sigorta etmeleri anlamına gelecektir. Bu durdurma gerçekleşebilirse,
dünyanın ve değişik ülkelerin politik yapılanmaları
yine değişecektir ama, bu değişiklik çok büyük yıkımlara
neden olmayan relatif ılımlı yöntemlerle olabilecektir. Aksi
taktirde, eğer USA yönetiminin saldırganlığı Irakta
başarıya ulaşacak olursa, kısa vadede Irakın külleri
arasından doğacak olan demokrasi olmayacaktır. Sharon hayranı
faşist General Franksın valiliği altındaki Irak, Türkiyeye,
İrana, Kafkaslara, Asya içlerine, Pakistana ve hatta Çine dek
yayılacal kanlı bir savaşın, çok tehlikeli bir yangının,
Yugoslavya örneğini defalarca aşacak etnik çatışmaların
çıkış noktası olacaktır. Asıl niyetleri,
Basraya ve Irakın kuzeyine sağlam üslerle yerleşerek öncelikle
İranın ve Pakistanın güney kıyılarını,
Belücistanı kopartıp almaktır. Böylece sadece zengin petrol
yataklarına sahip olmayacaklar, aynızamanda Orta Asyanın Arap
Denizine ve Hint Okyanusuna açılan tüm yolları üzerinde kesin
denetim sağlayacaklardır. Ardından, etnik çatışmaları
da kışkırtarak ateşi kuzeye doğru yaymaya başlayacaklarıdır.
Kafkaslarda ve Orta Asyada rakipsiz iktidar sahibi olmaya çalışacaklardır.
Etnik çatışmaları sadece birşey elde edebilmek içindeğil,
kendilerine yönelecek hertürlü güçlü muhalefeti etkisizleştirmek için
de kışkırtacaklardır. Ve tekrarlamak gerekirse, bundan
sonrası nükleer bir kışada yolaçabilecek sonuçları
belirsiz bir kaostur. Kaos, daha 1999 sonunda yazdığım gibi tüm
dinsel etnik çatışmaları ile USAnın içine de en kanlı
biçimde yansıyacaktır ama, İmparatorluğun bu şekilde yıkılışının
girdabına belkide tüm insan soyu sürüklenecektir. Böyle bir yıkılışın
acıları yüzyıllarca unutulmayacak felaketlere yolaçacaktır.
Kısacası, bölgedeki tüm baskıcı rejimlerden defalarca daha
tehlikeli olan postmodern faşizm Irakta durdurulamazsa, ödenecek bedel
hesap edilemeyecek kadar ağır olacaktır.
USA yönetiminin sözlerinin tümü yalandır
ve baştanda belirttiğim gibi fasizmin temel dayanağı yalan
ve ikiyüzlülüktür. Söyledikleri yalanların en büyüğü, savaştan
sonta Iraka demokrasi getirecekleri ve bu ülkeyi yeniden inşa
edecekleridir. Ortada koskocaman taze Afganistan örneği vardır. Bu ülkedeki
en gerici feodal güçleri 1978 yılından beri silahlandırıp
desteklemişler, özgürlük savaşçıları olarak tanıttıkları
bu uyuşturucu tüccarı feodal savaş lordları ile ülkeyi
derin bir yıkıma sürüklemişlerdir. Bu da yetmemiş,
Sovyetlerin çekilmesinin ardından 3 milyar Dolar yatırarak İrana
karşı Talebanı sahneye sürüp ülkeyi bir kez daha yıkıma
uğratmışlardır. Ardından, yıkılmış
bu ülkeyi en modern silahlarla bombalayıp yerle bir ederek kendi güçleriyle
girmişlerdir. Bu en ağır son yıkımı gerçekleştirirken
de, denetimleri kurulur kurulmaz Afganistanı ihya edecekleri, yeniden
inşa edecekleri yalanlarını yaymışlardır.
Afganistan bir yılı aşkın süredir ellerindedir ve harabeye
dönmüş 3.5 milyon nüfuslu tarihi Kabul kentine henüz tek bir çivi çakılmadığı
gibi, koskoca kentte sadece bir ambulans vardır. Evet yanlış
duymadınız, koskoca Kabulde sadece tek bir ambulans vardır ve
onuda Almanlar hediye etmişlerdir. Saldırganların yaptıkları asıl iş,
kurmayı planladıkları petrol ve gaz boru hatları için güvenlikli
bir koridor oluşturmaya çalışmak, bazı feodal aşiret
reislerini satınalarak yeni bir Taleban yaratma çabası başlatmak
ve çevre devletlerine yönelik askeri hava üsleri oluşturmaktır.
Şimdiden böyle üç önemli üs kurmuşlardır. Afganistan halkının
onlar için en ufacık bir değeri yoktur.
Irakta olacak olanlarda Afganistandan
farklı olmayacaktır. Irak petrollerini soymaya ve bu ülkede yeni yayılma
üsleri kumaya gelenlerin ve sözkonusu işleri için inceden inceye maliyet
hesabı yapanların, Irakı yeniden inşa etmek gibi bir
dertleri olamaz. Kafalarına bomba yağdırarak kurtaracakları
ırak halkı onlar için düşmandır. Bu ırkçılar ne
Araplar ve ne de Kürtler için parmaklarını bile oynatmazlar. Eğer
vaktiyle Iraka yerleşmiş olsalardı, şimdi kürtleri
bombalayanlar onlar olurlardı ve 1918den 1940lı yılların
ortasına dek İngiliz emperyalizminin yaptığıda
bundan başka birşey olmamıştır. Tarihte ilk kez uçaklardan
Süleymaniyenin Kürt halkına zehirli gaz atan İngilizler,
I932ye dek dominyonları olan Irakta petrolü nasıl ne Kürtlere
ve ne de Araplara koklatmamışlarsa, yine aynı şekilde
kimseye pay vermeyeceklerdir ve bölgeyi inşa etmeyeceklerdir. Kuyuları
güvenlik altına almak ve emirlerine girenleri biraz doyurmak onlar için
yeterli olacaktır.
Türkiyenin USA büyükelçisi, bölgede 25 yıl
kalmayı hesapladıkları gerçeğini ağzından kaçırmıştır.
Sonradan inkara kalkışsa da, bu sonderece mantıklı bir sayıdır
ve bu satırları yazanda aynı gerçeği düşünmüştür.
Çünkü, bir enerji kaynağı olarak petrolün daha en çok 25- 30 yıl
kadar ömrü vardır ve bu süreden sonra zaten mevcut rezervler tükenmeye
başlayacaklardır. Muhtemelen daha şimdiden yepyeni enerji
kaynakları keşfedilmiştir ama, henüz bunların yeterli
altyapıları yoktur ve petrole yapılmış yatırımlardan
birdenbire vazgeçmek kapitalist- emperyalist sistemin azami karlılık
motivasyonu ile çelişmektedir. Sözkonusu 25 veya 30 yıl içinde yeni
enerji kaynaklarının altyapılarıda tamamlanacak ve girilen
Asya ve Ortadoğu ülkeleri etnik çatışmaları ile birer
harabe olarak terkedilecektir. Şüphesiz bu mutlaka böyle olacak demek değildir
ama, USA yönetiminin planladığı böyle bir gelecektir.
Pentagonun bölge halkları için planladığı gelecekte ne
Irakın ve ne de başka bir Ortadoğu ülkesinin inşasına
yer yoktur. Böyle bir gelişme, Ortadoğu ve Orta Asyadaki kanlı
etnik çatışmalar ve enerji kaynakları üzerindeki kesin USA
denetimi, Avrupanın geleceğini, gelişmesini tam bir ipotek altına
alacaktır. Halbuki, barışçı bir ortamda, Paris ve
Berlinden Kamçatkaya, Koreye ve Asyanın güneylerine dek
uzanacak zengin bir pazarın kurulma perspektifleri vardır. Bu savaş
mutlaka durdurulmalıdır ve halen bunun olanakları vardır.
Yusuf Küpeli yusuf@telia.com
www.simbad@sida.nu
23 mart 2003 http://www.simbad.sida.nu/
ABD
ve İngilterenin önceki akşam gerçekleştirdiği Bağdata
yönelik görülmemiş büyüklükteki hava bombardımanı, ardında
alev ve dumana boğulmuş bir kent bıraktı. Iraklı
yetkililere göre müttefiklerin "şok ve dehşet" olarak
adlandırdığı bombardıman üç kişinin ölümüne,
207 kişinin de yaralanmasına neden oldu. Böylece operasyonun başlamasından
itibaren Bağdatta yaralananların sayısı 250yi buldu.
Hastaneleri dolaşan Uluslararası Kızılhaç Komitesi görevlileri
ise 100 yaralı tespit ettiklerini açıkladı. 300den fazla
cruise füzesinin "dövdüğü" Bağdat, dün bir yandan
yaralarını sararken, bir yandan da yaşadığı kâbusun
şokunu atlatmaya çalıştı.
BOMBA
YAĞDI
Başta Bağdat, Basra, Musul ve Kerkük olmak üzere Irak'ın birçok
kentini bombalayan ABD ve İngiliz uçakları sivilleri vuruyor. Ölü
ve yaralı sayısı hakkında tam sayı bilinmiyor. Basra'da
50 kişinin öldüğü duyuruldu.
Birkaç günden beri Irak'ın başkenti Bağdat ile birlikte Basra, Musul, Kerkük gibi büyük yerleşim birimlerini yoğun bir şekilde bombalayan ABD ve İngiliz uçaklarının saldırısında çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği bildirildi. Ölü ve yaralı sayısı konusunda kesin bilgiler elde edilemezken, El Cezire televizyonu sadece Basra'da 50 kişinin öldüğünü duyurdu.
El Cezire televizyonu, Irak'ın güneyindeki Basra kentine yönelik önceki günkü bombardımanda 50 kişinin öldüğünü bildirdi. Ölenlerin sivil mi, asker mi olduğu bilinmiyor. El Cezire muhabiri, bombardımanda kent merkezinin vurulduğunu bildirdi. El Cezire televizyonuna göre, ölenlerden biri Rus vatandaşı.
Sivil yerlere bomba
Irak Sağlık Bakanı Ümit Mithat Mübarek, Bağdat'taki bombardımanında 3 kişinin öldüğünü açıkladı. Mübarek, yeni ölüm olayları için hazırlık yaptıklarını ve durumun çok hızlı değiştiğini söyledi. Bağdat'ta 19'u küçük bir semte olmak üzere, 300 civarında füzenin düştüğü belirtildi.
Irak Enformasyon Bakanı Muhammed Said El Sahaf ise, bombardımanlarda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere en az 250 Iraklı sivilin yaralandığını kaydetti. Ayrıca, El-Sahhaf, ABD'nin yoğun bombardımanında, konuk evi ile müze haline dönüştürülen eski bir sarayın yerle bir olduğunu belirtti.
El-Sahhaf, bir grup gazeteciyle birlikte bu yıkıntıları gezerken, ABD Savunma Bakanı'nı "katil" olarak niteleyerek, "Katil Rumsfeld, müzeye dönüştürülen Ezzuhur Sarayı ile barış sarayı olarak adlandırılan konuk evinin imha edilmesini emretmiştir. Bunlar askeri tesisler midir?" dedi.
Gazeteci öldürüldü
Bu arada, Kuzey Irak'taki Kürt yetkililerle bölgeden kaçanlar, ABD güçlerinin, Kuzey Irak'taki İslamcı Kürt örgütü mevzilerine yönelik bombardımanında 45 kişinin öldürüldüğünü ileri sürdü.
Uluslararası yardım kuruluşları, Irak'a savaş başlamadan önce, kuzey Irak'ta 500 bin kadar Iraklı'nın evlerini terkettiğini bildirdi. BM Irak İnsani Yardım Bürosu'nca yayımlanan açıklamada, Iraklılar'ın merkezden uzaktaki köylere kaçtığı, Kerkük'ten kaçışların yoğun olduğu ve Dohuk'un neredeyse tamamen boşaldığı belirtildi.
Hz. Ali'nin kabri bombalanıyor
Hz. Ali'nin doğum günü Cem Vakfı'nda düzenlenen bir törenle anıldı.
Cem Vakfı ile Galata Mevlevihanesi'ni Yaşatma Derneği'nin ortaklaşa
düzenlediği gecede, Hz. Ali'nin barış ve birliğin simgesi
olduğunun altı çizildi. Pir Hoca Ahmet Yesevi Dedesi Ali Rıza Uğurlu
Hz. Ali ve Hz. Hüseyin'in mezarlarının şu anda ABD saldırıları
altındaki Necef ve Kerbela şehirilerinde bulunduğunu hatırlatarak,
"Hz. Ali ve Hz. Hüseyin'in kabirleri de belki bombalanıyor şu
saatlerde. Biz sadece Hz. Ali ve Hüseyin'in değil, Allah'ın ruhundan
üflediği insanoğlunun canına kıyılmasını
lanetliyoruz" dedi.
|
|||
|
Amerika dün akşam
B-52 uçaklarıyla 'şok ve dehşet' saldırısını
başlattı. Halı bombardıman yapan B-52'ler, Bağdat'ı
yangın yerine çevirdi |
DIŞ
HABERLER SERVİSİ, Milliyet,
22/03- 2003
ABD ve İngilterenin Iraka yönelik düşük
yoğunluklu ilk bombardımanının ardından düne sakin bir
havada uyanan Bağdat, akşam saatlerinde tam anlamıyla
"cehennemi" yaşadı. "Şok ve dehşet"
olarak adlandırılan büyük hava saldırısını başlatan
ABD, başkent Bağdat ile ülkenin kuzeyindeki Musul ve Kerküke
bomba yağdırdı.
Uçan kaleyle vurdular
ABD uçakları yüzlerce sorti yaparken, bir
saat aralıkla iki hava saldırısı dalgasına hedef olan
Bağdat, sağır eden patlamalarla sarsıldı. Kenti alevler
içinde bırakan saldırılarda, İngilteredeki Fairford Üssünden
kalkan ve uçan kale olarak bilinen B- 52 ağır bombardıman
uçakları da kullanıldı. Bağdatta, 1998deki Çöl
Tilkisi harekatından bu yana ilk kez, uçakların motor uğultusu
duyuldu.
Sirenler haber verdi
ABD ve İngilterenin ikinci gün bombardımanı,
Bağdatta TSİ 19.05te hava saldırısını
bildiren sirenlerin çalmaya başlamasından birkaç dakika sonra geldi.
Irak uçaksavar bataryalarından açılan yoğun ateşi, gökyüzünde
yol alan füzelerin sesleri takip etti. Hemen ardından peşpeşe çok
şiddetli patlamalar meydana geldi. Saat 21.30da da ikinci dalga hava
saldırısı Bağdatı "dövmeye" başladı.
Saldırıların ardından patlama sesleri, yerini ambulans ve
polis sirenlerine bıraktı.
Irakta yayına devam
Yoğun bombardımanda karartma
uygulanmazken, Irak televizyonu, Saddamın demeçlerini ve müzik programı
yayınladı. Patlamaların yakınında olmasına rağmen,
Irak televizyonu ve radyosu yayınına devam etti; elektrikler, sular ve
telefon hatları da kesilmedi.
320 Tomahawk
Basra Körfezindeki USS Kitty Hawk uçak
gemisinin komutanı Tuğamiral Matthew G. Moffit de, "Niyetimiz,
rejimi, Iraktan ayrılma zamanının geldiğine ikna etmek.
Ayrılmazlarsa onları güç kullanarak çıkartacağız"
dedi. Moffit, Bağdattaki hedeflere TSİ 21.00de ulaşmak üzere,
Cruise tipi yaklaşık 320 Tomahawk füzesi fırlatıldığını
açıkladı. Füzeleri bombardıman uçaklarının izlediğini,
bazılarının zamanında hedefi vurması için 1 saat önce
ateşlendiğini de ekledi.
Irak radarı yanıltıldı
Yüzbaşı Patrick Driscoll da, iki EA-6B
Prowler uçağının da öncelikli amacının, düşman
radarlarını yanıltmak ve karadan havaya fırlatılan füzeleri
vurmak olduğunu kaydetti.
Füzeler fırlatıldıktan yaklaşık
bir saat sonra da, lazer donanımlı, hedefi bulan 225, 450 ve 900
kilogram ağırlığındaki bombaları taşıyan
F-18 Hornet ve F-14 Tomcat savaş uçaklarının yola çıktı.
Kuzeyi de, güneyi de..
Saat 19.45 sıralarında da Irakın
kuzeyindeki Musul ve Kerkükten şiddetli patlama sesleri geldi.
El Cezire televizyonu, Musula hava saldırısı
düzenlendiğini kaydederken, bölgedeki Reuters muhabiri, patlamalar ve uçaksavar
ateşinin birbirine karıştığı kentten alevler yükseldiğini
söyledi. Kerkükün merkezinde en az iki büyük patlama meydana geldiği
ve kentten dumanların yükseldiğini ifade edildi. Irak Savunma Bakanlığı
ise, ülkenin güneyindeki Basra ve Nasiriye kentlerinin de vurulduğunu
duyurdu.
ABDnin, Irak ordusunu psikolojik olarak çökertmek
ve erken bir zafer için başvurduğu şok ve dehşet
operasyonunda 3 bin hedefin vurulması planlanıyor.
Bağdat
alev alev
Sabah, 22/03-
2003
320 Tomahawk...
B-52'lerin halı bombardımanı... 1000 sorti... Amerika "Şok
ve Dehşet Harekatı"nı başlattı. Saddam'ın
sarayları ve hükümet binaları yerle bir oldu
Amerika, "Irak'a Özgürlük"
adını verdiği operasyonun ölümcül safhasına dün gece TSİ
20.00'de geçti. İngiltere'den kalkan ve Türkiye üzerinden Irak'a giren
B-52 ağır bombardıman uçaklarıyla başlayan "Şok
ve Dehşet Harekatı", 5 kente düzenlendi Bağdat, Tikrit,
Musul, Kerkük ve Basra... Başkentte devlet binalarının bulunduğu
caddede taş taş üzerinde kalmazken, Musul ve Kerkük'teki patlamalar
sabaha kadar sürdü.
Harekatın açılışı
Basra Körfezi ve Kızıldeniz'deki gemi ve denizaltılardan atılan
Tomahawk füzeleriyle başladı. Bu füzelerin hedefi, Batı Bağdat
ve Basra'ydı. Başkentte sirenlerin çalmaya başladığı
dakikalarda, Kerkük'ten bombalama haberi geldi. ABD, harekatın 3'üncü gününde
ilk kez bombardımanı Kuzey Irak'a taşıdı ve Kerkük'teki
petrol kuyularının yanındaki üsleri vurdu.
DEHŞET SAÇTILAR
Dünya televizyonları,
Pentagon'dan yapılan "Şok ve Dehşet Harekatı başlamıştır"
açıklamasını flaş haber diye duyurmaya başladığında,
Bağdat alev topuna döndü. F-117 ve B-2 tipi 'Hayalet Uçakları'; Bağdat'ın
devlet binalarının bulunduğu caddesine Cruise yağdırdı.
Saddam'ın gizlendiği
söylenilen bir sığınağa da tam 12 Cruise füzesi atıldı.
TSİ 20.20'de F-117'ler bu kez Musul'a yöneldi. Kuzeyden inen B-52'ler de
Bağdat Havaalanı'na halı bombardımanı yaptı. Bu
esnada ABD "kara harekatı"nı da hızlandırdı.
Katar'dan kalkan F-16'lar, Basra ile Bağdat arasındaki Cumhuriyet
Muhafızları'na bomba yağdırarak, güneyden Bağdat'a
ilerleyen 3'üncü Piyade Tümeni'ne yol açtılar. Gemilerden havalanan
Chinook helikopterleri de Güney ve Kuzey Irak'a özel harekat timlerini
indirdi. Bu ekipler Musul, Kerkük ve Basra etrafındaki petrol kuyularını
kontrol altına aldı.
SIĞINAĞI DA
VURDULAR
Kuyuların güvenliği
sağlandıktan sonra hedef yine Bağdat oldu. ABD, Saddam'ın
kaldığı sığınağı bu kez JDAM adlı sığınak
delicilerle vurdu. TSİ 22.00'deki bombardımanda gökyüzünde dev bir
ateş topu görüldü. 2 saat içinde tam 320 Tomahawk ve Cruise füzesi atıldı.
Pentagon kayıtlarına göre, Bağdat'ta küle dönen binalar şöyle
Başkanlık sarayı, 6 hükümet binası, Saddam havalimanı,
devlet televizyonu... Hüseyin Ailesi'nin bulunduğu söylenilen başkanlık
binasının harabeye döndüğü belirtiliyor. Bağdat ise tam
hasar raporunu bu sabah açıklayacak. ABD bu sabaha kadar Bağdat'taki
28, Irak'taki 78 başkanlık sarayını JDAM'la vuracağını
açıkladı.
Bağdat'a giren bombarıdman
uçaklarında 2 radar bozucu EA-6B "Prowler" tipi uçaklar eşlik
etti. F-18 ve F-14'lerde 225, 450 ve 900 kiloluk bombalar attı.
Saddam'ın sarayı
kül oldu
B-52 tipi ağır
bombardıman uçakları, Dicle Nehri kıyısında bulunan
saray ve bakanlık binalarına akıllı bombalar yağdırdı.
Şiddetli patlamalarla alev alev yanmaya başlayan binalardan, onlarca
metre yükseğe siyah dumanlar yükseldi. Dicle kıyısındaki
sarayın ana binasının, hedef olan noktaların başında
geldiği belirtildi. Irak liderinin çok geniş alanlara yayılan
saray komplekslerinde çok sayıda bina bulunuyor. Bunların altında
kolayca gizlenebileceği sığınaklar da yer alıyor.
300 hedef belirlendi
Geceyarısı harekatın
sona erdiğinin düşünüldüğü bir dakikada Pentagon'dan şok
bir açıklama geldi 100'ü aşkın bölgeyi daha sabaha kadar
bombalayacağız...
Ülke genelinde 300 hedef
belirleyen ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, "Cumartesi sabahına
kadar Şok ve Dehşet Harekatı'nın ilk etabını
tamamlarız" açıklamasını yaptı.
Ajanslara flaş diye geçen
bu açıklama, harekatın büyüklüğünü gözler önüne serdi.
48 saatte 3 bin bomba ve füze atacağını belirten ABD, bu hesaba
göre, bu sabaha kadar tam 1500 füze atmış olacak.