Profösör M. A. Hasretyan, Türkiyede Kürt Sorunu
1945- 1990 adli yapıtının ikinci cildinin 103. sayfasında
şunları yazmaktadır: Komando ve jandarma birliklerinin
Silvanda ve diğer yörelerde yürüttükleri operasyonlarla Kürt halkı
erken bir ayaklanmaya kışkırtılmıştır. Kürt
ulusal hareketi başsız bırakılmak ve 1938- 60
yılları düzeyine düşürülmek istenmiştir. (Çevirinin
Türkçesi düzeltildi. Y. K.) Hasretyan bu satırları ile 1970li
yılların başında sürdürülen komando
operasyonlarını kastetmektedir. Hasretyanı korkutan erken
ayaklanmayı ise kimlerin başlattığı bellidir.
Şüphesiz 1938- 60 yılları yeniden yaşanmaz ama, Kürt toplumunun
özgürlük özleminin ezilip geriletildiği de bir gerçektir.
Basında sık sık tekrarlanan
bilgilere göre, PKKya ve dolayısıyla asıl olarak Kürt
halkına karşı yürütülen savaş nedeniyle Türkiye ekonomisi
100 milyar dolar civarında bir zarar görmüştür. Şüphesiz bu az
bir birikim değildir ama, diğer yandan aynı süreç içerisinde
devletin bankalarından ve kasasından çalınan paralar bu
miktarı çok aşmaktadır. Bunun yanında, ülkede demokratik
süreçlerin ödediği bedel ise yukarıdaki sayıyla ölçülemeyecek
kadar büyüktür.
Çatışmalar sürerken istatistiki bilgiler
vererek birkaç kez yazdığım gibi, aynı süre içinde
sıradan cinayetlerde ölenlerin sayıları savaşta ölenlerden
yaklaşık iki kat, trafik kazalarında ölenlerin
sayıları dört kat ve iş kazalarında ölenlerinki ise daha da
fazladır. Kısacası, toplum zaten şiddete
alışıktır. PKKnın yürütmeye
çalıştığı programsız ve büyük ölçüde kitleden
kopuk şiddetin çapı, hiçbirzaman Türk toplumunu Kürt
halkının yararına bir çözüm yönünde düşündürebilecek düzeye
ulaşamamıştır. Bunun yanında PKKnın
toparlayabildiği asker sayısını on kez aşan
sayıda Kürt insanıda, geçici köy korucusu kimliği ile Türk
ordusunun safında silah altına alınmıştır.
Sözkonusu çatışmalarda ölenlerin sadece
4500- 5000 kadarı güvenlik güçlerindendir ve bunların önemli
birkısmı da geçici köy korucusu adı altında
örgütlenmiş olan Kürtlerdir. Çatışmalar sırasında veya
yargısız infazların kurbanları olarak ölen diğer 30
000e yakın insanın ezici çoğunluğu ise Kürttür ve
bunların birçoğu sivil kişilerdir. (22 Şubat 1997 günü
Akdeniz Müzesinde örgütlenen Kürt Kültür Günlerinde, Uluslararası Af
Örgütü/ Amnesty Internationalın İsveç şubesi başkanı
Anita Kulum, aralarında çocukların, kadınların ve
öğretmenlerinde olduğu 470 suçsuz sivilin 1992- 96
yıllarında PKK tarafından öldürüldüğünü söylemiştir.)
Tüm bu nedenlerle, -henüz çatışmalar sürerken yazmış
olduğum uzun makalelerde de ifade ettiğim gibi- sözkonusu
silahlı eylemler, Türk toplumunda şövenizmi
kışkırtmaktan, faşist güçlere kitle tabanı
sağlamaktan başka bir sonuca yolaçmamışlardır. PKK
ile sürmekte olan savaş bahanesiyle, ülkede zaten sınırlı
olan demokratik mekanizmalar tamamen budanmıştır. Denetim
dışı baskıcı yönetimin karanlığında bir
yandan tüm toplumun yarattığı değerler yağmalanırken,
öbür yandan kürtler göçe zorlanarak bölgenin demografik yapısı önemli
ölçüde bozulmuştur.
Kürt silahlı eyleminin yenilgisinin temelinde
yatan neden, çok güçlü Türk Silahlı Kuvvetlerinin
başarılarından ziyade, silahlı eylemi yürüten örgütün ulusal
bir programa sahip olmamasıdır. Kendi örgütünün ve halkının
tamamen denetimi dışında olan peygamber konumuna
yükseltilmiş bir kişinin sürekli değişen söylemleri ile
hiçbir özgürlük hareketi yürümez. Kendi dışındaki güçlerin
istemlerine uygun olarak istikrasız bir çizgi izleyen, üyelerinin tüm
kişisel inançlarına ve fedakarlıklarına karşın
politik anlamda bir şantaj aracı olmaktan öteye geçemeyen
yapılarla kurtuluş hareketleri sonuca ulaşmaz. Şüphesiz,
eleştirilenin yerine birleşik güçlü bir alternatif
yaratılamadığı sürece de sonuca ulaşılamaz.
Kısacası, -tarihlerinde sık
sık gözüktüğü gibi- bu kez de başkaları için
çarpışmış olan Kürtler, asıl olarak kendi kendilerine,
birtürlü kurtulamadıkları derin patriyalkal (babaerkil) kültürlerine,
kişiye tapınma geleneklerine yenilmişlerdir.
Özünden kopartılmış bir sosyalizm,
demokrasi, insanlık söylemlerine karşın, feodal- patriyalkal
ilişkilerin yarattığı köle ruhunu koruyarak
haksızlıklara gerçek anlamda başkaldırmak imkansızdır.
Baba veya peygamber rolü verilen bir kişiliğin veya gücün
karşısında köle ruhuyla eğilerek, her söyleneni sorgusuz
kabullenerek özgürlük uğruna savaşılamaz. Böyle toplumlar
bazı tarihi dönemeçlerde bir gücün elinden kurtulsalar bile, sonuçta
başka bir gücün kölesi olurlar. Kürtlerin
kurtuluş yolları, önce kendi kendilerinden kurtulabilmeleri ile
açılacaktır. Sözkonusu güçlü patriyalkal kültürü
ağırlıklı biçimde koruyarak gerçek anlamda
uluslaşabilmek, ulusal birliği sağlamak ve
haksızlıklara başkaldırmak olanaksızdır.
Yusuf Küpeli
5 Şubat 2002