Not:
Kürt toplumu ve tarihi
hakkında özet olarak derlitoplu bilgiler veren aşağıdaki
yazının biraz daha kısa isveççe biçimi, ilk olarak -İsveç
Meclisinde üçüncü büyük parti konumundaki- VPnin (Sol Parti) o
yıllarda teorik yayın
organı olan Socialistik Debattın (Sosyalist
Tartışma) 3/1997 sayısında ve ardından
Finlandiyanın en eski bağımsız haftalık sosyalist
yayın organı Ny Tidin (Yeni Zaman) 25/1- 1998 tarihli
sayısında basılmıştır. Şüphesiz Hint-
İranilerle ve Kürtlerle ilgili gerçekler burada özetlenenlerden çok daha
zengin ve renklidir. Eğer zaman bulursam, Hint- İranilerin
tarihlerini ve mitolojilerini çok daha ayrıntılı olarak
anlatmayı düşünüyorum- şüphesiz konuyla ilgili birçok bilgi boşluğu
ve kaynak yetersizliği olmasına karşın, yine de
yararlanılabilecek oldukca geniş edebiyat vardır. İsveççe
metne göre genişletilip zenginleştirilerek türkçeleştirilen
aşağıdaki biçime özellikle Haçlı seferleri ve Selehaddin
Eyyubi ile ilgili olarak bilgiler ve yine diğer bazı yeni bilgiler
eklenmiştir.
Aşağıdaki anlatımın ilk
isvecce biçimi de gerçekçi politik analizler içerdiği, yazılıp
basıldığı 1997de Türkiyeli Kürtler konusunda geleceği
doğru olarak gördüğü ve
ayrıca bilgileri dürüstce özetlemiş olduğu için, 1999
yılının son ayında Göçmen Enstütüsünün Araştırma
ve Dökümantasyon Merkezine (Imigrant- instututet Forsknings- och
dokumentationscentrum om invandrare och flyktingar, www.immi.se/ ) bağlı Göçmenlerin
Elektronik Ansiklopedisiinde (Invandringens elektroniska encyklopedi, www.immi.se/alfa/k.htm) yeniden
basılmıştır. Yazı, halen (şubat 2003) yerinde
durmaktadır. Bunun yanında sözkonusu isveççe metin, 2000
yılının ilk günlerinde, içinde değişik politik
partilerden saylavlarında olduğu İsveç Türkiye ile
Dayanışma Komitesine bağlı ve www.sskt.nu/
adresli isveççe- türkçe- ingilizce web sayfasının isveççe ön
sayfasında -bu notla birlikte- basılmıştır. Yazı
halen aynı web sayfasının debatt (tartışma) bölümünde,
www.sskt.nu/debatt.htm adresinde
durmaktadır.
İlk isveççe metinde ve şüphesiz bu
yazıda şu cümleler yeralmaktadır: Eğer PKK trafik
kazalarından daha fazla ölüme neden olabilseydi, ülkedeki insanların
çoğu belki olayın üzerinde ciddiyetle düşünmeye
başlayabilirlerdi. Mevcut durumda ise sadece Türk şövenizmi ve
antidemokratik güçler yükselmektedir. Şüphesiz bu durum, Kürtler ve
Türkiyeli demokratlar için bir kazanım değildir. Sözkonusu nedenle
Kürtler, barışcı bir mücadeleyi nasıl
başlatabileceklerini ciddiyetle düşünmelidirler. (Aslında
hemen hemen aynı ifadeleri, -trafik kazalarında, sıradan
cinayetlerde ve iş kazalarında ölenler konusunda resmi
sayıları vererek- 1994 ve 95 yıllarında
yazdığım yazılarda da kullandım.)
Yine isveççe metinde ve onun
genişletilmişi olan aşağıdaki yazıda şu
cümleler de vardır: Purusyalı savaş teorisyeni Carl von
Clausewitz, Savaş politikanın zorla sürdürülmesidir., der. Yine
Clausewitz, Savaştaki her muharebe (çatışma), ticaretteki
pazarlık gibidir- çatışmanın başarısına
bağlı olarak pazarlık gücü yükselir veya azalır., diye
ifadesini tamamlar. Mevcut durumda, Türkiyeyi yönetenleri anlaşma
masasına oturtabilecek ve onları barışa zorlayabilecek
birleşik ve yeterli güçte bir Kürt silahlı kuvveti yoktur.
Ayrıca görünürde, Kürt halkının gerçek gereksinimlerini
yansıtan açık, anlaşılır ve uzun erimli bir mücadele
programı ve güçlü bir politik cephe de yoktur
Yukarıdaki ifadeler aşağıdaki
yazıda yeraldığı günlerde, bazı sol guruplar, siyasi
iktidarı PKK yönetimi ile anlaşma masasına oturmaya zorlamak
amacıyla imza toplamaktaydılar. Şüphesiz bu iş umutsuz bir
girişim olmanın ötesinde, ülkenin demokratikleştirilmesine de
hizmet etmiyordu. Aynı iş, PKKnın kontra- gerillacı
güçlelerle omuz omuza tüm topluma, demokrasiye ve öncelikle Kürt halkına
verdiği zararları gizlemeye yaradığı kadar,
sıradan emekci insanların çoğunluğunu antidemokratik
güçlerin kucağına iten kışkırtıcı bir
eylemdi. Yine aşağıdaki yazının isveççesi
basıldığı sırada, PKK yönetimi Türkiyenin
batısında yeni bir cephe açmaktan sözediyordu. Doğuda ne
istedikleri tam anlaşılamayan, tüm demokrasi güçlerine, ülke
ekonomisine ve en çokta Kürt halkına zarar vererek başarısızlığa
uğrayanların ülkenin batısında cephe açmaktan sözetmeleri
gerçekçilik değildi. Böyle bir girişim, -sadece- Grek turizminin
Türkiyedeki aynı sektöre karşı rekabet gücünü arttırmaya
yarardı. Sonuçta, 1999 yılının sonunda PKK yönetimi de
silahlı eylemlerini sürdüremiyeceğini kabuletmiş ve
barışcı yöntemlerle mücadeleden sözetmeye
başlamıştır.
PKKnın eylemleri Türkiyenin Neo- Nazist
örgütü MHPnin ikinci büyük parti konumunda Meclise girmesine ve koalisyon
ortağı olarak iktidarı paylaşmasına yardımcı
olmuştur- bu not isveççe olarak yazıldığı sırada
MHPnin başkanı Başbakan yardımcılığı
koltuğunda oturmaktaydı. Mevcut durumda, sağcı- tutucu
güçler iktidarlarını sağlamlaştırıp
güçlenirlerken, demokrasi güçleri ve Kürtler
dağınıklıklarını korumaktadırlar. Demokrasi
güçleri katagorisi içine sokulanların ve ayrıca Kürtlerin gerçekçi
bir politik çizgilerinin ve ileriye yönelik ciddi politik
programlarının olduğunu söylemek olanaksızdır. Yine de
sonuçta, tüm çılgınlıkları ile yaşam sürmektedir ve
çok daha güzel bir geleceğe yönelik umut, Pandoranın -çoktan-
devrilmiş olan kutusunun dibinde insanlara gülümsemektedir.
Bu satırları yazanın dileği,
sorunların barışçı yollarla çözülebilmesi, Kürtlerin,
Türklerin, Arapların, İranlıların ve diğer tüm
halkların bölgede kardeşlik içinde yaşamalarıdır. Yusuf Küpeli
yusuf@telia.com www.simbad@sida.nu www.simbad.sida.nu/
ZAMAN TÜNELİNDE
KÜRTLERLE BİR YOLCULUK
Ara Başlıklar:
1)
Kökler
Yusuf Küpeli 2) Helenismin iktidar yılları ve Partlar
4)
İslamın hakimiyeti ve İslamiyet hakkında kısa
notlar
5) Selçuklu yönetimi yılları ve
Şia hakkında kısa notlar
6) Bazı bağımsız
Kürt beylikleri ve Selehaddin Eyyubi
7) Türk-Osmanlı idari sistemi içinde kürtler
(Gerisi, zengin bir dipnot listesiyle birlikte
yakında gelecek)
Kökler
Değişik
mitolojik anlatımların yanısıra Kürtlerin kökenleri
hakkında birbirleri ile sınırlı ölçüde çelişen iki
ayrı temel tez vardır. 1917 Ekim devriminden önce İranda Rus
diplomatı olarak görev yapan, İslam Ansiklopedisinin Kürtler
bölümünü yazan, ardından profösör olan, İngiliz ve Fıransız
bilim akademileri üyesi V. Minorskiye (1877- 1966) ve daha başka
bazı araştırmacılara göre, İ. Ö. (İsadan Önce)
1300 yıllarında Med ve Pers aşiretleri Asyanın kuzeydoğusundan
İrana gelmeye başlamışlardır. Bunlardan Med
aşiretleri İranın batısındaki Urmiye gölü çevresine
yerleşmişlerdir. Persler daha güneye inmişler, İran
körfezinin doğusuna, Zagros dağlarının doğu eteklerine
yerleşmişlerdir. Yves Bonefoya göre ise, İ. Ö. 3000
yıllarında Hint- Avrupai aşiretler Doğu Avrupadaki en
erken yurtlarından Asya içlerine doğru göçe
başlamışlardır. Uzun molaların ardından
bunların birkısmı güneye yönelmiştir. Keşmir ve Pencap
dolaylarında sözkonusu aşiretler iki farklı yöne doğru
yürümeye başlamışlardır. Güneye doğru inenler
Hindistanı fethetmişlerdir. Tekrar batıya yönelenler, İ.
Ö. 2000li yılların başında Afganistan dağlarına
ve İran platosuna ulaşmışlardır. İ. Ö. 1800lü
yıllarda tüm batı iran alanı, Zagroslardan Hint Okyanusunun
ucuna dek olan coğrafya bunlar tarafından elegeçirilmiştir.
Medler kuzeybatıya yerleşirlerken, Persler güneybatıya
inmişlerdir. Daha kuzeyde kalan İskitlerde Persler ve Medler ile
akraba aşiretlerdir. Ve özetlenen bu anlatım da, -tarihlerdeki
farklılıklar biryana konursa- Minorskinin anlatımı ile
uyumludur. Ve yine Minorskiye göre, Medler Urmiye gölü çevresinden
batıya, Botan bölgesine doğru yayılmışlardır.
(Kısaca Botan, bir yandan Haburu ve öbür yandan Siirti içine alan ve
Dicle nehri boyunca uzanan coğrafyanın kürtçe adıdır.
Diclenin ana kollarından olan Çatak çayının diğer adı
da Botan çayıdır.) Sonuçta Medler bölgedeki diğer halklarla
karışmışlardır. Medlerde akraba topluluk Persler gibi
Hint- Avrupai dil gurubu içinde Hint- İrani bir dil
konuşmaktaydılar. Ve Minorskiye göre Kürtlerin ataları bu
Medlerdir.
Dil
araştırmacısı Rus Profösör Nikolay J. Mara (1865- 1934)
göre Kürtler, Ermenilerle, Gürcülerle ve diğer yerli halklarla
akrabadırlar. Minorskinin ve diğer bazı araştırmacıların
anlattıkları gibi başka bir coğrafyadan göçederek bölgeye
gelmemişlerdir. Kürtler, Ön Asyanın dağlık bölgelerinde
yaşayan yerli halklardandırlar. Japhetic (Yafetik, Kafkaslara ait)
bir dili konuşurlarken, gelen Hint- Avrupailerin dillerini ödünç
almışlardır. Şühesiz tarihte Marın tezini
destekleyebilecek benzer olaylar vardır. Örneğin, Batı
Sibiryadan Karadenizin kuzey kıyılarına, oradanda
şimdiki Bulgaristana inen Bulgarlar, türkçe konuşurlarken Slav
dilini ödünç almışlar ve Güney Slavları ile
karışıp asimile olmuşlardır. Hatta daha sonra
doğudan batı İrana ve Kürtlerin yaşadıkları
diğer coğrafyalara girecek olan Türk aşiretleri arasında
Kürtleşecek olanlar çıkacaktır vs. Yine Mara göre, Kürtlerin
sonradan konuşmaya başladıkları bu Hint- Avrupai dili
şekillendiren asıl kök Med dilidir. Sonuçta her iki karşıt
tez de (Minorskinin ve Marın tezleri) kürtçenin Med dilinden
kaynaklandığı görüşünde birleşmektedirler.
Alman dil
araştırmacısı E. Rödiger ve yine Alman profösör Agust
Friedrich Pott (1802- 1887), kürtçenin ve farsçanın (persçenin) aynı
kökten, İslamiyet öncesi İran dini Zoroastrianismin kusal
kitabı Avestanın dilinden kaynaklandıklarını ve Hint-
Avrupai diller gurubu içinde olduklarını inanılır biçimde
kanıtlamışlardır. Sadece dinin rahipleri tarafından
okunabilen, artık ölü bir dil konumunda olan ve kaleme
alındığı dönemlere göre dili de farklılaşan
Avestanın elde kalabilmiş en eski metinleri İ. Ö. 1500-1200
yıllarının İran diliyle yazılmıştır.
Buna karşın, kesin tarih belli olmamakla birlikte dinin kurucusu
Zerdüştün (Zarathustra) İ. Ö. 600lü yıllarda
yaşadığı sanılmaktadır veya konuyla ilgili
tanınmış uzmanların üzerinde en çok dırduğu
yıllar bunlardır. Aynı yıllar veya İ.Ö. 600lü tarih
Med iktidarının varolduğu zamandır ve Zoroastrianism
asıl olarak bu yıllarda yayılmış, bölgede güç
kazanmıştır. İ. Ö. 1500- 1200lü yıllar ise hem
Zoroastrianisme ve hem de Hinduisme kaynaklık eden Veda dinini
doğduğu yıllardır ve Zarathustra Veda dinini
İranlılaştıran bir rahip olarak metinlerinde aynı dili
kullanmış olabilir. Sonuçta, Med iktidarının varolduğu
İ. Ö. 600lü yıllar ve Pers Akhaemenid sülalesi dönemi (özellikle
Büyük Dariusun tahtta olduğu İ. Ö. 500- 400lü ve oğlu Kyserksesin
başta olduğu İ. Ö. 400lü yıllar) eski İran dilinin
konuşulduğu zamanlardır. Günümüzdeki modern İran dili ve
ayrıca Kürt dili ise köken olarak daha yakın yıllara,
Partların ve asıl olarak onlardan sonra gelen Sasanilerin (200lü-
600lü yıllar) iktidar dönemindeki Orta İran diline, bir başka
ifadeyle Pahlavi diline dayanmaktadır. Bu dönemdeki Zoroastrianismin
kutsal kitabı Avestanın metinleri ve aynı dinle
akrabalığı olan Manicilikin metinleri Sasanilerin resmi dili
olan Pahlavi ile yazılmıştır. Bir kuzeydoğu İran
lehçesi konuşan Partların dili ile günümüzdeki Zazaca (Dimli)
arasında bağ kuran dilbilimciler vardır.
Kürtlerin
ataları oldukları sanılan Medlerden ilk kez İ. Ö. 836
yılında -bölgeyi çoktan kontrolu altına almış olan
tüccar ve militarist- Asuri İmparatorluğunun kronikalarında
(vakayinamelerinde, günlüklerinde) sözedilmiştir. Minorskiye göre, Kürt veya Kırmanç
sözcüğü (konfederatif) Med devletinin temel taşları olan Kyrti (Kyrtioi) ve Mard (Mardoi)
aşiretlerinin adlarının birleşik söylenmelerinden
türemiştir. Kiruş (Cyrus) adlı Pers prensinin kardeşi ile
yaptığı taht kavgası için kiraladığı Grek
askerinin Arasında olan ve İ. Ö. 401 yılında Kiruşun
ölümü üzerine savaşa katılamadan Yukarı Mezopotamyadan (grekçe,
nehirler arası) kuzeye, Karediz kıyısına, Trabzona dek
yürüyen 10 bin askerden biri konumundaki Atinalı Ksenefon, ilk tarihçi kabuledilen Halikarnaslı Herodotusa (İ. Ö.
484- 430 veya 420) özenerek zengin yaşam deneyimini Anabasis
Kyrou (Yukarı ülke
yürüyüşü) adlı yapıtında anlatmıştır. Anabasiste Ksenefon,
Ermenilerin ülkesine gelmeden önce geçtikleri topraklarda -boyları
uzunluğundaki yayları ile- kendilerini ok yağmuruna tutup kaçan Karduklardan
sözetmektedir. Karduk kelimesi ile Kürt kelimesi arasındaki benzerlikten
kalkan bazı kişiler bunların Kürtler olduğunu ve
Kürtlerden ilk kez Ksenefonun sözettiğini rahatça iddia
edebilmektedirler. Buna karşın, sözkonusu kelime benzerliğinin
ötesinde Kardukların Kürtler olduklarına dair hiçbir ciddi
kanıt getirilememektedir ve bu iddia bir spekülasyondan öteye
geçememektedir. Dilbilimci Mar ise, kendi alanındaki
çalışmalarına dayanarak Kardukların Gürcülerin
ataları olduklarını, eski adlarıyla Kartvelilerin veya yeni adlarıyla Gürcülerin
İ. Ö. 400- 100lü yıllarda şimdi yaşamakta oldukları
topraklara daha güneyden, günümüzde Kürtlerin varoldukları
coğrafyadan göçettiğini söylemektedir- Gürcüleri ifade ettiği
bilinen Kartveli sözcüğü ile Karduk kelimesi arasında da büyük bir
benzerlik vardır. Mara göre diğer Van yöresi halklarıyla birlikte
Gürcülerde kürtlerin ataları arasındadırlar ama, daha önce de
ifade edildiği gibi bunların bir bölümü Med dilini ödünç
almışlardır. Doğan Avcıoğlunun Türklerin
Tarihi adlı kitabının 5nci cildinde aktardığına
göre, Nöldeke, Hartmann, Weisbach gibi dil otoriteleri de Kardukların
Kürtlerin ataları olduğu yönündeki spekülasyona karşı
çıkmakta, Kyrti aşiretinin Kürtlerin ataları olabileceğini
düşünmektedirler. Hem ticari ve hem de askeri geçitler üzerinde olan ve
sürekli göçlere ve savaşlara alanlık yapan bu coğrafya da
muhtemelen çok büyük ölçüde halk karışmaları, asimilasyonlar
yaşanmıştır.
Medler
Perslerden daha önce medenileşmişler ve devlet kurma süreçlerini
İ. Ö. 800lü yıllarda başlatmışlardır. Sözkonusu
süreç, kuzeyin savaşçı süvarileri İskitlerle akraba
Kimmerlerin istilaları (İ. Ö. 647- 615) ile kesintiye
uğramıştır. İlk hükümdarları olan Kyaksaresin
(Kyaxares) önderliğinde özgürlüklerine kavuşan Medler, İ. Ö.
612 yılında Güney Mezopotayadaki intikamcı Kaldelilerle
(Asurluların yıktığı Babilin mirascıları)
birleşerek, şimdiki Musulun 100 km kadar doğusuna, Dicle
kıyısına kurulmuş olan -Asur İmparatorluğunun
başkenti- Nineveyi üç aylık bir kuşatmanın ardından
yakıp yerlebir etmişlerdir. (Ninevenin kalan külleri içinde
zamanın en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet
bulunmuştur ve buradaki bilgiler birçok tarihi gerçeğe
ışık tuttukları gibi, İslamın içinde
yaşamını halen sürdüren bazı patriyalkal geleneklere ve
daha başka gerçeklere aydınlık getirmektedirler.) Böylece
Diclenin Kuzeyi ve doğusunda Med devleti doğarken, güneyi ve
batısında Babilin ikinci dönemi veya Kalde devleti
başlamıştır. Van yöresi aşiretlerinin İ. Ö.
800lü yıllarda oluşturdukları Urartu (Ararat, Ağrı)
devleti, Asurilerin yıkılışının ardından
Med hakimiyeti altına girmiştir. Urartu adı İ. Ö. 1200
yıllarına ait Asuri vakayinamelerinde anılmaktadır ve bu ad
ermeniceye veya Van yöresi aşiretlerinin diline ait olmayıp,
Asurilerin onlara taktığı bir isimdir. Onlarsa kendilerini
Bianili olarak adlandırmışlardır. Bu satırların
yazarına göre, sözkonusu Med devleti yerleşik ve göçer aşiretler
arasında kurulmuş gevşek bir konfederatif birlikten başka
birşey değildir. Günümüz Hamadanının bulunduğu yere
kurulmuş olan Ekbatana, Med devletinin başkenti olmuştur. Med sözcüğü,
kuzeybatı İrandaki Mahabat kentinin adı içinde
varlığını sürdürmektedir. Başka bir ifadeyle, Mahabat adı Medden gelmektedir. Aynı kent, İkinci Dünya
Savaşının hemen ardından Kadı Muhammedin
önderliğinde Sovyet nüfus sahasında kurulan kısa ömürlü ilk Kürt
devletine de adını vermiştir. (Mahabat Cumhuriyeti, 22 ocak 1946
ile aralık 1946 arasında yaşamıştır.)
Med devleti daha
yüz yaşını doldurmadan, yönetimindeki parçalanma ve güneyli Pers
aşiretlerinin ayaklanması sonucu
yıkılmıştır. Tarihin babası Herodotosa göre,
Kyros IInin önderliğinde ayaklanan Pers aşiretlerine son Med
hükümdarı Astyagesin ordularının komutanı Harpagosda
katılmıştır. Böylece Med devleti İ. Ö. 549da
yıkılmış ve yerine son Med hükümdarı Astyagesin
kızı Mandaneden olma Kyros IInin önderliğindeki Pers devleti kurulmuştur.
Herodotosun anlatımında rüyalar ve alabildiğine trajik
öykülerle dolu olan bu zengin sürece bir çeşit saray darbesi de denebilir.
Kyros IInin tahta oturduktan sonra yaptığı en önemli
işlerden biri, İ. Ö. 539da eski dünyanın en büyük kenti Babili
almak olmuştur. Böylece, Med devletinin müttefiki olan İkinci Babil
(Kalde), Pers veya Akhaemenid İmparatorluğunun
saldırısı ile birdaha dirilmemek üzere tarihten
silinmiştir. Bu olaya en çok sevinenler Yahudiler olmuşlardır.
Çünkü, İkinci Babil veya Kalde hükümdarlarının en
tanınmışı olan, çok büyük bir general olduğu
kabuledilen ve Babilin ünlü Asma Bahçelerinin kuruculuğunu yapan
Nebukadnezar II, İ. Ö. 587/586da güneydeki Yahudi devletini tarihten silip
Kudüsü zaptetmiş ve kentteki Birinci Büyük Tapınağı
tamamen yıkmıştı ( Kuzeydeki devleti de İ. Ö. 722de
Asuriler tarihten silmişlerdi. Aslında, Babilliler, Asuriler ve
Yahudiler, hepsi birbirlerine yakın birçeşir Akad lehçeleri konuşan
Semitik veya Sami halklardır. Yahudiler İ. Ö. 2000 yıllarında
Mezopotamyanın en güneyindeki tarihi Ur kentinden bilinemeyen nedenlerle
kovulan veya kaçan 12 aşirettir. Önce Harran ovasına, Urfa
dolaylarına gelmişler, ardından güneye Kenan ülkesine veya
Filistine inmişler, ardından Mısıra göcetmişlerdir.
Uğursuzluk getirdikleri, yaşanan doğal felaketlerin ve
hastalıkların nedeni oldukları sanılarak oradan da kovulup
Mısırlı bir prens olan Musanın önderliğinde İ.
Ö. 1200 yıllarında yeniden Kenan ülkesine dönmüşler ve bir
krallık kurmuşlardır. İlk büyük tapınağı inşaettiren
Kral Salomonun ölümünün ardından İ. Ö. 900lü yıllarda
devletleri kuzey ve güney olarak ikiye bölünmüştür vs. Musanın
kitabında anlatılan denizin yarılması ve diğer
mucizeler -şüphesiz- tamamen uydurmadır ve Sinada geçtikleri yollar
bellidir. Yüzyıllar içinde yazılan değişik kitapların
birbirlerine eklenmeleri ile şekillenen Tevrat, bir tarih
anlatımı olarak yalanlarla, alabildiğine idealizasyonlarla ve
ırkcı paragraflarla doludur. Tevratın en ilginç bölümlerinden
biri, Yahudi toplumunun ozamanki gelişmişlik düzeyini anlamaya
yardımcı olan Musanın 10 emridir. Bu emirlerden onuncusuna
göre, Başkasının karısına, erkek ve dişi
hizmetçisine, öküzüne, eşşeğine veya bu kişiye ait herhangi başka
birşeye cinsel arzu duymak yasaktır. Kısacası, eşşek başkasına ait değilse
aşk serbesttir.). Nebukadnezarın zaferi ile -öncekileri saymazsak-
Yahudiler için ilk uzun sürgünlük dönemi başlamıştır. Kyros
IInin Babil devletine sonvermesi ile Yahudiler sürgünden kurtulmuşlar,
geriye dönüş yolları açılmıştır. Daha sonra,
İ. Ö. 522de tahta oturacak olan Darius I ise, Yahudilere
tapınaklarını yeniden inşaetme izin verecektir. Bu nedenle
Eski Ahit (Tevrat), Nebukadnezarı aşağılayan, Onun öküz
gibi çayırlarda otladığını anlatan
gerçekdışı ifadelerle doluyken, Medlere (Tevrat metinleri
Medlerle Persleri ayırmamaktadır), Darius Ie övgülerle doludur.
Kyros II,
Herodotosun ifadesiyle yumuşak huylu bir Pers prensi olan babası
Kambysesin adını oğluna vermiştir. Yine Herodotosun
çizdiği portreye göre çılgın ve saldırgan bir
kişiliğe sahibolan -Kyros IInin oğlu- Kambyses, zaptettiği
Mısırda, kardeşi Bardiyanın tahtına oturduğunu
öğrenmiştir. Herodotosa göre, Mısır seferine çıkmadan
önce Kambyses, kardeşi Bardiyayı yakın bir adamına
öldürtmüştü ve bu cinayeti katilden ve kendisinden başka kimse
bilmiyordu. Aynı anlatıma göre Kambyses, işlediği cinayeti
açıklıyamıyordu ve aslında tahtı gasbeden
-şüphesiz zaten ölmüş olan kardeşi değil- bir Mag rahibiydi
(Maglar Zoroastrianismin tekelini elinde tutan ünlü bir Med
aşiretidir.). Kambyses sözkonusu darbeyi altetmek için geri dönerken,
İ. Ö. 522 yılı yazında Suriyede kendisini
yaralamış ve geriye çocuk (varis) bırakmadan ölmüştür. Pers
ordusu ile birlikte ülkeye, halen başkent olan Ekbatanaya dönen
aristokratlar arasında Darius Ide (İ. Ö. 550- 486) vardı.
Kambysesin tahtına oturmuş olan Mag rahibi, -politik bir deha
olduğu kabuledilen- Darius Iin önderliğinde sekizler darbesi (sekiz
aristokratın örgütlediği saray darbesi) ile devrilmiştir.
Kıral olan Darius I, İ. Ö. 522de Akhaemenid (Pers)
İmparatorluğu içinde yeni bir sülalenin iktidarını
başlatmıştır (Herodotosun anlatımıyla, darbeyi
başarmış olan aristokratlar, -biri hariç- aralarında kimin
atı önce kişnerse o kıral olacak diye yarışma
örgütlemişlerdir. Hizmetçisi, Dariusun bineceği aygıra gece bir
kısrağı yanaştırmış ve daha sonra aynı
kısrağı yarışmacıların geçeceği yolun
kenarına bağlamıştır. Dariusun bindiği
aygır kısrağın kokusunu alınca, diğerlerinden
önce kişnemiştir. Şüphesiz bu eylenceli çocuksu öykünün ne
ölçüde doğru olduğu bilinmemektedir.)
Tarihci Rudi
Thomsenin yeni kanıtlarla ortaya attığı iddiaya göre,
şeytani bir zekaya sahibolan Darius Inin propoganda kampanyası
tarihin babası Herodotosu bile yanıltmıştır.
Aslında, Pers ordusu Mısırda iken Ekbatanada tahtı
gaspeden gerçekten Kambysesin gerçek kardeşi Bardiya idi. Kambysesin
geriye meşru bir varis, bir oğlan çocuğu
bırakmamasından yararlanan ve iktidarı almak isteyen Darius I,
Kambysesin kardeşini öldürttüğünü, tahta oturanın Semerdis
adlı sahte bir kardeş olduğunu yaymıştır. Darius
Iin propoganda kampanyasına göre, tahta oturmuş olan kişi bir
Pers asılzadesi değil, köle konumundaki bir Mag rahibi idi. Medler
ve bir Med aşireti olan Maglar Pers iktidarı ile alta
düşmüşler, köleleşmişlerdi. Böyle bir propoganda ile Darius
I, darbesini halka kabulettirmiş,
meşrulaştırmıştır. Semerdis adlı kişi
ve Maglar bu oyunda kurban olarak kullanılmışlardır. Ve bu
satırları yazana göre aynı oyunla, dinin tekelini ellerinde
tutarak halen güçlerini koruyabilen Magların ezilmelerinin yolu da
açılmıştır.
Darius I, ozamana
dek görülmemiş mükemmellikte örgütlü ve merkezi bir imparatorluğun
temellerini atmıştır- muhtemelen Mısırda iken
öğrendikleri Ona yardımcı olmuştur. Ülkeyi satraplık
(bir çeşit valilik) adını alan 20 idari bölümlere
ayırmıştır- bunlardan biri de Kürtlerin ataları
sayılan Medlerin bölgesini içine alan Satraplıktır. Darius I,
yönetimi kolaylaştıran bu uygulamayı yaparken, ince düşünüp
satraplıklara (vilayetlere) askeri güç oluşturma yetkisi
vermemiştir- asker, merkezin, kendisinin denetiminde
kalmıştır. İlk kez mükemmel bir posta teşkilatı
oluşturmuştur. En önemlisi, dini, Zoroastrianismi devletin
denetimine alıp rahiplerin bağımsız güçlerini
kırmıştır. Bu satırları yazana göre sözkonusu
reformla Darius I, dinin tekelini elinde tutan Med aşireti Magların
gücünü kırmıştır özellikle. Zoroastrianism gibi bir Hint-
Avrupai din olan Mithra dininden Semitik Yahudiliğe dek tüm dinlere büyük
bir özgürlük sağlamıştır (Bu reformun gerisinde de
muhtemelen dinsel temelde oluşabilecek güçlü bir muhalefeti engelleme,
değişik inançları birbirleri ile dengeleme düşüncesi
yatmaktadır.). Darius, diğer semitik kardeşleri ile
arasında düşmanlık olan Yahudiliği özellikle
korumuştur ve Yahudiler Onu (Darius Ii) Mesias gibi görmüşlerdir.
Darius Iin attığı temeller okadar güçlü olmuştur ki,
kendisinden sonra yerine geçen oğlu paranoid Kyserksese, diğer
yeteneksiz hükümdarlara ve iç kavgalara karşın imparatorluk 200
yıl yaşayabilmiştir.
Darius I iktidarının bu metin
açısından asıl önemi, Kürtlerin ataları oldukları
iddia edilen Medlerin sözkonusu dönemde tam anlamıyla alta
düşmüş, köleleştirilmiş olmalarıdır. Zaten bu
gelişmenin ardından tarih sahnesinde gerçek anlamda
bağımsız ve kalıcılığı olan bir Kürt
devletine rastlanmamaktadır. Buna karşın Kürtler, vasal
(bağımlı, köle) beylikler veya küçük hükümdarlıklar
biçiminde varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Yaşadıkları toprakların üzerinden geçen doğu-
batı ticaret yollarının ve heryöne (doğuya, batıya, güneye,
kuzeye) açılan askeri geçitlerin güvenliğini bölgeye hakim merkezi
imparatorluklar veya büyük devletler adına
sağlamışlardır. Sözkonusu büyük güçlere askeri hizmet
sunarak, ranttan belli bir pay almışlardır. Degişen politik
konjonktüre (dalgaya) göre artan veya eksilen otonomileri (özerklikleri) ile
bugüne dek dillerini ve kültürlerini büyük ölçüde koruyabilmişlerdir.
Şüphesiz göçer ve yerleşik feodal kürtler arasında kültürel
farklılıklar olmakla birlikte, en genel anlamıyla Kürt üst
sınıfları için hangi güçle işbirliği
yaptıkları pek önem taşımamıştır. Perslere
veya Sasanilere hizmet sunabildikleri gibi, rahatca Arap veya Türk
iktidarlarına da hizmet etmişlerdir- günümüzde de en büyük gücün
emrine girme eğilimindedirler. Üzerinde yaşadıkları
coğrafyanın zorunluluklarının onları böyle bir
istikrasızlığa, hızlı değişkenliklere
ittiği düşünülse bile, sonuçta ranttan pay alabilmek için
halkının kanını herkime olursa rahatça pazarlayabilen köle
ruhlu bir üst sınıf ahlakı, çok özel zehirli bir feodal yapı
şekillenmiştir. Halkının kanını satarak geçinme
geleneği, kısa vadeli düşünme
alışkanlığı ve sahipoldukları patriyalkal köle
ruhu nedeniyle hiçbirzaman kendi aralarında gerçek anlamda birleşerek
bağımsız bir güç olamaya
kalkışmamışlardır veya güçlü bir motivasyonla
kalkışmamışlardır. Buna karşın, başka
büyük güçler kendi amaçları uğruna onları askeri bir güç olarak
zaman zaman birleştirebilmiştir ve kullanmıştır.
Şüphesiz her toplumda olduğu gibi Kürt toplumunda da buradaki kaba
genellemenin istisnaları vardır ama, binlerce yıl içinde
şekillenmiş olan bu zehirli alışkanlıklar halen sol
veya modern görünümlü bazı Kürt birlikteliklerinde de güçlü biçimde
yaşamaktadırlar. Fakat
yine de olumsuz gözüken bu genellemenin yanında Kürt toplumunun birçok
olumlu ahlaki yanları olduğunu, Kürt insanlarının birey
olarak genellikle mert, dürüst, cesur ve savaşcı
olduklarını unutmamak gerekir. Kürt insanının bu olumlu
özelliklerini yansıtan destanlar, efsaneler, masallar, balatlar,
şarkılar, halk öyküleri vardır. Birçok gözlemci, Kürtler üzerine
ortak bir genelleme yapmanın zor olduğunu, Kürt karakteri denen
şeyin aşiretten aşirete değiştiğini ifade
etmektedirler.
Helenismin
iktidar yılları ve Partlar
Makedonyalı
Büyük İskender (Alexander, İ. Ö. 356- 323), İllirya
(Arnavutluk) seferinin ardından 30 bin piyade ve 5 bin kadar suvari ile
Perslerin elinde olan Anadoluya (Anatolia, grekçe, güneşin
doğduğu ülke) yürümüş ve İ. Ö. 334- 333
yıllarında Küçük Asya olarak da adlandırılan bu
toprakların batısını fethetmiştir. Ardından tüm
Akdeniz kıyılarını, Mısırı ve
Mezopotamyayı Perslerden aldıktan sonra, İ. Ö. 330
yılında Med- Pers ülkesine, Ekbatanaya ve nisan ayında Pers
İmparatorluğunun merkezi Persepolise girmiştir. Aynı yaz
istilacılar son Akhaemenid Kıralı Darius IIIü
öldürdürmüşler ve ozaman için en az 400 yıllık
(başlangıç olan Veda dinini de sayarsak, 1200 yıllık) dev
bir kültürün tüm metinlerini, Zoroastrianism ile ilgili herşeyi ateşe
vermişlerdir. (Hindistana kaçırılabilen birmiktar döküman daha
sonra kutsal metinleri yazmakta kullanılan, Veda dininin ve bu dinin
devamı olan Hinduismin de kaleme alındığı ve sadece
yazı dili olarak kullanılan sanskiritce ile yazılıp
korunacaktır. Sözkonusu koruma Müslüman Araplara karşıda
yapılacaktır.) Pers topraklarına bütünüyle hakimolan
İskender, iktidarını sağlamlaştırmak ve
birleşik bir devlet oluşturmak amacıyla 10 bin askerini
İranlı kadınlarla evlendirmiştir. Akhaemenid
İmparatorluğunun İskender tarafından
yıkılmasıyla birlikte, Kürt halkının veya onların
atalarının da içinde olduğu İran dünyasında
yaklaşık 100 yıl sürecek Helen (Grek) yönetimi dönemi
başlamıştır. (Anlatımlarımda Yunan kelimesini
özellikle kullanmıyorum, çünkü bu sözcük Grekleri
aşağılamak için İranlılar tarafından
üretilmiştir ve barbar anlamına gelmektedir. Bir milleti
alabildiğine yüceltmek nekadar zararlı ve ahmakca ise,
aşağılamakta okadar yanlış ve moral
dışıdır. Eğer birileri Türkleri
aşağılamaya kalkarlarsa, onlar da önce
karşılarında beni bulurlar. Tüm kültürlerin hem olumlu ve hem de
karanlık yanları vardır.)
Makedonyalı
İskender, bazı Orta Asya ülkelerini, Afganistanı ve
Hindistanı da zaptettikten sonra geriye döndüğü Babilde İ. Ö.
323 yazında ölmüştür. İskenderin ölümünün ardından
elegeçirmiş olduğu topraklar dört generali tarafından
paylaşılmıştır. Bunlardan Babil Satrapı (Valisi)
olan Seleukus (Seleucus), daha sonra Mezopotamyayı, Filistini, İran
topraklarının çoğunu ve Anadoluyu elegeçirmiştir.
Geniş bir alana hükmeden, grekçe konuşan Makedonyalı
aristokratlar tarafından yönetilen ve hakimiyet alanında Grek
kültürünü dominant duruma getiren Seleukid İmparatorluğunun
İran hakimiyetine, Kuzeydoğu İrandan gelen, İskitlerle
akrabalığı olan, irani bir dil konuşan ve irani bir halk
olan savaşcı Partlar sonvermişlerdir. Part kıralları
İ. Ö. 247de ayaklanmışlar ve kendi sülalelerinin
iktidarını kurmuşlardır. Seleukid
İmparatorluğunu batıdan da Romalılar kemirmişlerdir.
Seleukidlerin Filistin- Suriye yöresinde kalan son etkileri de İ. Ö.
64de Romanın bölgede kurduğu kesin hakimiyetiyle sonbulmuştur.
Partlar İ. Ö. 80li yıllarda doğuda İndus Nehrinden,
Pakistandan, Afganistandan, Türkmenistandan, Tacikistandan batıda
Gürcistana, Ermenistana, Anadolunun doğusuna ve tüm Ortadoğuya
dek hükmetmişlerdir. Part ağır suvarileri Romalıların
başbelası olmuştur ve Partlar Roma İmparatorluğunu
dengeleyen büyük bir güç olarak uzun yıllar varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Birkısmı İranın batısında
ama, çoğunluğu Türkiyede olan ve yoğunluklu olarak
Güneydoğu Toroslar civarında yaşayan Zazaların Partlarla
bağları olduğu sanılmaktadır.
Son Part
İmparatoru Artabanos Ve karşı ayaklanıp, 226
yılında Sasani İmparatorluğunun temellerini atan Ardasir
I, halk kahramanı Sasanın soyundan geliyordu ve Sasani İmparastorluğu
adını eski isyancı Sasandan alacaktır (Aslında,
Artabanos adı da İran tarihinde ünlüdür. Tarihin babası
Herodotos, Darius Iin çok akıllı kardeşi Artabanostan büyük
bir övgüyle sözeder. Artabanos, kardeşi Darius Ie, İskitlere
karşı sefere cıkmamasını salık vermiştir.
Darius I, yaşamını ve ordusunu zor kurtararak geri
dönebilmiştir. Yine Artabanos, yeğeni Kyserksese Atina seferini
başlatmamasını söylemiştir. Amcasını dinlemeyen
paranoid Kyserkses, sonunda yenilgiye uğramış ve Atina seferi
[İ. Ö. 480- 479] Pers imparatorluğu için sonun
başlangıcı olmuştur.). Hakkında kesin bilgiler
olmamakla birlikte Sasan, Part İmparatorluğu içinde vasal
(bağımlı, köle) bir kırallık olan Pers ülkesinde lokal
bir yönetici, bağımlı bir prensti.
Başlattığı isyan başarısızlığa
uğrayacaktı ama, oğlu Babak (veya Onun soyundan gelen Babak)
isyanı sürdürecekti. Babakın oğlu Ardasir I
başkaldırıyı zafere ulaştıracak ve Pers
imparatorluğunun bir mirasçısı olarak Sasani
İmparatorluğunun temellerini atacaktı. Aynı hükümdar,
Zoroastrianismi imparatorluğunu birleştirici resmi devlet dini
haline getirmiş ve Sasani döneminde dinin rahipleri çok büyük bir iktidar
sahibi olmuşlardır. Zoroastrian metinler yeniden derlenip Pahlavi
dili ile yazılmaya başlanmıştır ama, artık bu eski
dinin tamamen aynısı değildi.
İmparatorluğu
241- 272 yıllarında yöneten Shapur (Ardasir Iin oğlu),
Akhaemenid sülalesinin iktidar alanlarına yeniden sahipolma düşüyle
batıda Roma İmparatorluğuna karşı hiç bitmeyecek olan
savaşları başlatmıştır. Bu dönemde Sasaniler
doğuda İndus nehrinden batıda Fırat ve Dicle yöresine dek
tüm topraklara hükmetmişlerdir. Kürtlerin yaşadığı
topraklar ve vasal (köle) bir kırallık olarak Ermenistan Sasanilerin
sınırları içindeydi. Kuzeyde Gürcistan, güneyde de Mezopotamya
ve Akdenize dek Arap yarımadasının kuzeyi ellerinde idi. Yine
aynı dönemde, bu hiç bitmeyen savaşları durdurma,
değişik halk gurupları arasında barışcı bir
birlik oluşturma düşü ile Zoroastrianismi,
Hıristiyanlığı, Budismi ve bazı eski Mezopotamya mitolojilerini
birleştirerek yeni barışcı bir din yaratan Manide,
Shapurun dostluğunu ve sevgisini kazanarak özgürce dolaşmaya ve
ideolojisini yaymaya başlamıştır. Ünlü bir Part
asilzadesinin soyundan gelme Maniyi kendi iktidarları için tehlikeli
bulan Zoroastrian rahipleri, Shapurun 272de ölümünün ardından bu iyi
yürekli insanı önce hapse attırtmışlar ve ardından da
276da derisini yüzdürtüp işkence ile öldürterek teşhir
etmişlerdir. Buna karşın Maninin düşünceleri batıda
Roma İmparatorluğu içinde Neo- Manişizm ve 900lü yıllarda
bu ideolojinin önderliğini yapan Bogomil adlı Bulgar
papazının adından hareketle Balkanlarda Bogomolism olarak
1000li ve 1100lü yıllarda alabildiğine
yayılmıştır. Doğuda ise Manişizm Çine dek
ulaşmış ve bu ülkede yasaklanmıştır. Uygur
Türkleri 840 yılında Manişizmi resmi din haline
getirmişledir. Düşmanlarıda Onu aşağılamak için
Mani adından kalkarak, saldırganca aşırılıklar
yapan deli anlamına Manyak deyişini üretmişlerdir. Maninin
dini de Zoroastrianism gibi düalist, iyi ile kötünün
çarpıştığı bir öğretidir.
İslamın
hakimiyeti ve İslamiyet hakkında kısa notlar
Kısa
molalarla yaklaşık 300 yıl süren Roma- Sasani
savaşları heriki büyük gücün, özellikle Sasani
İmparatorluğunun zayıflamasına yolaçmıştır.
Savaşlar nedeniyle doğu- batı ticaret yolları daha güneye
kaymış ve ve bu gelişmeden Mekkeli Arap aşiretleri
kazançlı çıkmışlardır. Basra ve Kızıldeniz
ticaretini elegeçiren Arap aşiretleri zenginleşmişler,
yukarı barbarlıktan medeniyet düzeyine ulaşmışlar,
güçlü bir sınıf ayrışması yaşamaya
başlamışlardır. İslamiyet bu toplumsal
değişim ortamında -önce, kaybedenlerin ve orta barbar
konumundaki bedevilerin- dini olarak doğmuştur. Aynızamanda bir
devlet kurucusu olan Muhammed, yeni öğretisini asıl olarak eski
semitik mitolojilere, ağırlıklı olarak İbrani (Yahudi)
mitolojisine (Eski Ahite, Tevrata) ve bir ölçüde de Yeni Ahite
(İncile) dayandırarak geliştirmiştir. Örneğin Allah, yüz kadar eski
Semitik tanrı- tanrıça ve demondan (şeytan) sadece bir
yaratıcının adıdır. Muhammed tüm iktidarı
Allaha verip Onu rakipsiz hale getirmiştir. Böylece, Yahudiliğin ve
Hıristiyanlığın ardından üçüncü büyük monoteist dinin
kurucusu konumuna yükselmiştir (Aslında İslamiyet dördüncü büyük
monoteist dindir. Zerdüştün veya Zarathustranın dini
Zoroastrianismin veya Mazdaismin de tek yaratıcısı vardır
ve adı Akıllı Yaratıcı anlamına Ahura
Mazdadır. Yalnız, Muhammedin yaratıcısı Allah aynen
eski Mezopotamyalı yaratıcılar, semitik yaratıcılar
gibi hem iyiliğin ve hem de kötülüğün kaynağı iken, Ahura
Mazdadan sadece iyilik gelir. Kötülüklerin kaynağı, Ahura
Mazdanın rakibi ve karanlıkların efendisi Ahrimandır. Bu
iki güç sürekli çarpışırlar ve bu nedenle Mazdaism öğretisi
düalist olarak tanımlanır. Hıristiyanlıkta düalisttir;
çünkü, -baba- oğul- ruh konumundaki İsa sadece iyiliklerin
kaynağıdır. Kötülüklerin kaynağı şeytandır.
Bu nedenle Sünni İslam sadece monoteist bir din değil,
aynızamanda monoteist bir doktrindir. Şia ise aynen Mazdaism ve
Hıristiyanlık gibi düalist bir öğretidir, başta Ali olmak
üzere imamların tümü sadece saflığı ve iyiliği
simgelerler.) Muhammedin yaratıcıyı tekleştirmesi, tek
göksel iktidar odağı yaratması eyleminin gerisinde asıl
olarak dünyevi siyasal iktidarı tekleştirme, ailelere,
aşiretlere bölünmüş toplumu birleştirerek güçlü bir dünyevi
iktidar merkezi yaratma düşüncesi yatmaktadır. (Muhammedin
babasının adı da Abdullahdır ve bu isim Allahı
tanıyan, Allaha hizmet eden, Allahın kölesi anlamına
gelmektedir. Anlaşılan tüm aile başlangıçtan itibaren asıl
olarak bu güce bağlıdırlar. Ve ben bu metinde Allah
adının yerine Tanrı sözcüğünü bilinçli olarak
kullanmıyorum. Türkçe Tengriden gelen Tanrı, düalist
Şamanizmin yaratıcı gücüdür ve her iki göksel gücün
[Tengrinin ve Allahın] karakterleri çok farklıdır.)
Muhammed,
çevresindeki küçük gurupla 622de Medineye göçetmesinin ve kanlı
çatışmaların ardından, başlangıçta kendisini
yoketmeye çalışan Mekkeli tüccarlarla bu ikinci hicret
olayından yedi yıl kadar sonra anlaşmış ve 629da
Müslümanların Mekkeyi ziyaretine izin verilmiştir (Aslında Kabe
İbranilerin, Yahudilerin inşaatıdır ve haç geleneği
de İslamiyet öncesine aittir.). Aradan bir yıl geçtikten sonra,
630da Muhammed yanındaki 10 bin kişi ile Mekkeye dönmüş,
İslamiyetin kanlı düşmanları olan Ebu Sufyan ailesi ve
benzerleri Muhammedin dinine katıldıklarını
ilanetmişlerdir. Muhammedin 632de ölmesinin ardından, kısa
süre önce İslamiyeti kabullenmiş olan Mekkeli tüccarlar -Ebu Sufyan
ailesinin önderliğinde- yönetimi elegeçirmişlerdir. Din içinde daha
başlangıçtan beri süregelen tüm çelişkilere ve
çatışmalara karşın, İslamiyeti birleştirici bir
tutkal gibi kullanan Umayya ailesinden Abu Sufyanın oğlu Muaviye ve
çevresi, tüccar karakterli ve Şam (Demaskus) merkezli Emevi
İmparatorluğunun (661- 750) temellerini atmışlardır.
Dördüncü Halife Alinin kendi yandaşlarınca (daha sonra Harici
olarak anılanlar) öldürülmesinden yararlanan Ebu Sufyanın oğlu
Muaviye, 661 yılında kendi hanedanını kurmuş ve Alinin
oğuları Hasan- Hüseyini ve tüm yakınlarını kısa
sürede yoketmiş veya pasifize etmiştir. Emevi adı, Muaviyenin
dedesinden, dahil olduğu Umayya ailesinden gelmektedir. Mekkeli
tüccarlarla anlaşıp güçlerini birleştirmesinin ardından hızla
tüm yönlere doğru yayılan Arap dayanaklı İslam
iktidarı, 637- 651 yıllarında İranı ve Kürtlerin
yaşadıkları coğrafyaları fethetmiştir.
Aslında, Sasani ordusu 642 yılında Araplar tarafından
kesinlikle yenilmiş, 226da kurulan İmparatorluk 400 yıl sonra
sonbulmuştur ama, son Sasani Kıralı ancak 651de öldürülebilmiştir.
İranlıların
İslamiyete dirençleri 800lü yıllara dek sürmüştür. Zaten
800lü yıllarda artık İranlı aydınlar
ağırlıklı olarak İslam dünyasında yönetime
gelmeye başlamışlardır. Abbasi İmparatorluğunun
bürokratlarının çoğu, arapça bilen İranlılardır.
Derin haksızlıkların kaynağı olduğu için
İslam tarihinde Büyük Fitne olarakta anilan Emevi
İmparatorluğu, Abu Müslim adlı İranlı bir kölenin
önderliğinde 747de başlayan halk ayaklanması sonucu 749da
yıkılmış ve İktidar Muhammedin ailesi olan Haşimilere
geçmiştir. Ve adını Muhammedin amcası Al- Abbasdan alan
Bağdat Merkezli Abbasi İmparatorluğu (749- 1258)
kurulmuştur. Sünni İslamın dört büyük mezhebinden veya temel
kolundan daha erken olan ilk üçü, Hanefilik, Malikilik ve Şafilik, Tüccar
Emevi İmparatorluğunun yönetimine karşı entellektüel
başkaldırı ortamında ve Abbasi İmparatorluğunun
ilk dönemlerinde doğmuşlardır. Bunlardan en geniş etkisi
olan ilkini, Selçuklu yönetimininde bağlı olduğu Hanefiliği
kuran Abu Hanifa (700- 767), Zerdüşlükten (Mazdaismden,
Zoroastrianismden) İslamiyete dönmüş bir İranlının
oğludur. Sünniliğin sözkonusu büyük kollarından dördüncüsü ve
sonuncusu olan Hambelilik ise, taşralı, daha çok Bedevi karakterli bir
Arap tepkisi olarak Ahmed ibn Hanbal (780- 855) tarafından
yaratılmıştır ve Moğol istilası
yıllarında Ibn Taymiyya (1263- 1328) tarafından -reaksiyoner
karekterinin altı çizilerek- yeniden üretimiştir. Bu sonuncusu, Suudi
Arabistanlı Ibn Abd ul Vahab (1703- 1791) trafından üretilen ve
İslamiyet içindeki en tutucu ve saldırgan akım olan
Vahabiliğe kaynaklık etmiştir.
İrana
sadece İslamiyet değil, dinle birlikte Arap kültürü ve Arap alfabesi
de girmiştir- Mekke ve Medineli Araplar kendilerinden çok daha ileri bir
medeniyeti ve kültürü temsileden İrandan daha fazla şey
almışlardır şüphesiz. İslamiyet içine girdiği her
yeni kültürden birşeyler alarak sürekli değişikliklere
uğramış ve zenginleşmiştir. Bunun yanında,
zenginleşirken, dinin içinde yeni reaksiyoner akımlar da
doğmuştur. İslamiyetin girişinin ardından
İranlılar, kullandıkları Arami alfabesini bırakarak
Arap alfabesi ile yazmaya başlamışlardır. Bir kuzey Sami
(Semitik) lehçesi olan, Suriyenin kuzeyinde ve daha birçok ülkede
kullanılan Arami dili Asuri İmparatorluğunun da ikinci resmi
diliydi ve ülke de bu dilin alfabesi kullanılıyordu. Persler veya
Akhaemenid İmparatorluğuda aynı alfabeyi resmi hale getirip
kullanmıştır. İskenderin, Grek dili konuşan
Makedonyalıların İranı zaptetmelerinin ardından ve
Seleukid İmparatorluğunun iktidar yıllarında Grekçe resmi
dil olmuştur. Sonra yine Arami alfabesine geçilmiş ve Arapların
hakimiyetleriyle birlikte yine bir Sami alfabesi olan Arap alfabesi ile
yazılmaya başlanmıştır.
Selçuklu
yönetimi yılları ve Şia hakkında kısa notlar
Abbasi
İmparatorluğu içinde kiralık askerken 1055de siyasi
iktidarı elegeçiren ve Bağdat Sünni Halifeliğinin ruhani
şemsiyesi altında Selçuklu İmparatorluğunu başlatan
Oğuz Türk yöneticilerin en önemli bürokratları İran
asıllıdır. Bunların en ünlüsü, Hasan es- Sabahın bir
Haşhaşcı fedaisinin saldırısı ile 14 ekim
1092de katledilen Büyük Vezir Nizam ül- Mülktür. Kahire merkezli Yedi
İmam Şiasının (İsmailiye Şiası olarakta
adlandılrılmaktadır.) devleti Fatimi Halifeliğinden (909-
1171) destek alan İranlı Hasan es- Sabah, Hazarın güneyindeki
Elburuz Dağlarında, Daylamda, elegeçirilmesi zor sarp bir yamaca
inşaedilmiş Alamut kalesine yerleşmiş, haşhaş
yutturduğu gençleri kurduğu sahte cennete yollamış ve ardından
siyasi çinayetlerde kullanmıştır. Haçlılarlada
işbirliği yaptığı bilinen Hasan Sabah, üst
yöneticileri öldürterek Bağdat Sünni Halifeliği dünyasında,
Selçuklu yönetimi içinde politik destabilizasyona yolaçmıştır.
Suriyede de güçlü bir örgütlenmesi olan Hasan-e Sabbahın 1124de
ölümünün ardından, izleyicileri siyasi cinayetleri sürdürmüşlerdir.
Moğol İmparatoru Hulagu, aralarında Alamutun da olduğu tüm
Haşhaşcı (Kutsal Katiller olarakta
anılıyorlar) kalelerini zaptedip yıkmıştır.
Suriyedeki kaleleri ise Memluklu Sultanı Baybars I tarafından
zaptedilmiştir (Kölemenler veya Memluklular, Mısırda
Eyyubilerden iktidari alan ve Haçlıların tüm izlerini silen
kiralık Türk askerleridirler.). Yedi İmam Şiası
(İsmailiye) 1094de kendi içinde Nizar adlı biri tarafından
bölünmüş ve yine aynı yedi İmamı tanıyan Nizari
İsmailiyesi adlı daha aşırı bir akım
doğmuştur. Hasan-e Sabbah ve
yandaşlarının da bağlı oldukları Nizari
İsmailiyesinin günümüzde temsilciliğini Hindistanda yaşayan
ünlü Ağa Han ailesi yapmaktadır.
İranlılar
daha sonra kimliklerini Oniki İmam Şiası ile korumuşlar,
eski inançları Zoroastrianizmi (Mazdaizmi) ve Mazdaismden (Mag
rahiplerinden) derin biçimde etkilenmiş Platonismi 500 yıllık
bir süreç içinde İslamiyetin içine taşıyarak özünde
Sünnilikten tamamen farklı yeni bir din yaratmışlardır. Sünni inançlarla Şia arasındaki en önemli ideolojik
ayrılık, kaynaklandığı eski İran dini
Zoroastrianism (Mazdaism) gibi Şianın da düalist bir öğretiye
sahibolmasıdır. Yani, Sünni inaçların tersine Şiada iyilik
ve kötülük aynı yaratıcıdan kaynaklanmamaktadır; başta
Ali olmak üzere Oniki İmam tam bir saflığı ve
temizliği simgelemektedirler.
(Bunlar, göksel gerçek iktidar odaklarının yeryüzündeki
yansımalarıdırlar ve herbiri Ahura Mazdanın meleklerinden
birinin iktidar koltuğuna oturtulmuşlardır. Zoroastrianismde de
Akıllı Yaratıcı [Ahura Mazda] tam bir
saflığı, aydınlığı ve iyilikleri
simgelerken, karanlıkların efendisi ahmak ve yıkıcı
Ahriman [Şeytan] tüm kötülüklerin kaynağıdır.)
Hıristiyanlıktada aynı düalism vardır ve İsa (baba-
oğul- kutsal ruh) sadece iyiliğin kaynağıdır, saf bir
temizliği simgeler. Şianın ve bu inanç gibi Platonismden
beslenmiş olan Hıristiyanlığın teolojileri
arasında çok derin paralellikler vardır. Birçok ünlü teoloğu
olan Oniki İmam Şiasının başlangıç
yıllarındaki -ve şüphesiz daha sonra da- en
tanınmış olan teoloğu as- Suhrawardidir. İran
asıllı olan ve 1191 yılında, 36 yaşında Suriyede
idam edilen Suhrawardi, eski İran dini Zoroastrianismi ve Aristotales
felsefesini ustaca İslamın içine taşımıştır.
Şianın Sünni inançlardan ayrılan en temel
özelliklerinden biri de, Hıristiyanlık gibi siyasi iktidara
karşı bir başkaldırı hareketi olarak
gelişmiş olması nedeniyle, İmamların devlet kurumunun
dışında örgütlenmiş olmalarıdır. Şiada,
devletin denetimi dışında ayrı bir dinsel kurumlaşma
şekillenmiştir.
Bilindiği gibi, Muhammed aynızamanda devlet kurucusu olduğu
için, Sünni İslamda din ve devlet işleri (politik ve ruhani iktidar)
aynı güç odağı tarafından denetlenmektedir.
Alevi Kürtlerin
ve Türklerin inaçları Oniki İmam Şiası ile yakın
akrabalık içinde olmakla birlikte, Kürtlerin çoğunlukla Sünni
mezhepleri tercih etmiş olmaları bu satırları yazan için de
-halen- önemli bir sual işaretidir. İran yönetimleri
sırasında altta kalmış olmaları, muhtemelen Kürtlerin
Sünni Araplarla daha rahat anlaşabilmelerine yardımcı
olmuştur. Bunun ötesinde, ranttan pay alarak lokal vasal (köle) bey
olmayı kabullenen Kürt üst sınıflarının güçlü olanla,
kazanan tarafla kolayca anlaşıp eski konumunu koruyabildiğini
daha önce de ifade etmiştim. Bölgeye (Kürtlerin yaşadıkları
alanlara), Şia ve Harici inançları girmiş olmakla ve dönem dönem
çok yaygınlaşmış olmakla birlikte, sonuçta hep Sünni inanca
sahip devletler üstünlük sağlamışlardır ve bu gerçek
muhtemelen Kürtlerin din seçimlerinde asıl etken olmuştur. Alevi
Kürtler, genellikle ulaşılması daha zor coğrafyalarda
özgürce yaşayanlardır. Yine Kürtler arasında eski İran dini
Mazdaism ile kültürel bağları olan daha ılımlı
bazı Sufi tarikatların, Nakşibendiliğin ve
kollarının yaygın olduğunu da unutmamak gerekir. Yani
Kürtler, eski inançlarını toptan silip atmış
değillerdir. Bunun yanıda Kürtler, -süreç içinde
değişikliklere uğramış olsa da ve
inananlarının sayıları giderek azalsa da- Mithra diniyle ve
Zoroastrianism ile akrabalığı belli olan Yezidi (Ezidi) inancını
günümüze dek koruyabilmişlerdir.
Sonuncusu ve
kültürel olarak en zengini ve en tutucusu İran kökenli Oniki İmam
Şiasından daha önce Yedi İmam Şiası
doğmuştur. Bu öğreti, Alinin soyundan altıncı
İmam Cafer al- Sadıkın en yaşlı oğlu İsmail
tarafından 700lü yılların ikinci yarısına
şekillendirilmiştir. Yedi İmam Şiası
yandaşları, Cafer al- Sadıkı değil, İsmaili
altıncı İmam veya Muhammedin ruhsal temsilcisi olarak
tanımaktadırlar. Oniki İmam Şiasını
şekillendiren İranlılar ise, altıncı İmam olarak
Cafer al- Sadıkı tanımakta ve Ondan sonra Musa al- Kazım,
Ali al- Rida vs. Olarak 12nci İmama dek devametmektedirler (Türkiyedeki
Türk- Kürt Aleviler de Cafer al- Sadıkı tanımakta ve
aynızamanda Caferiler olarakta anılmaktadırlar.). Yedi İmam
Şiası, altıncı imam kabuledilen İsmailin adına
izfeten İsmailiye Şiası olarakta anılmaktadır. Bu
inanca göre, yedinci İmam Muhammad al- Mahdidir (Muhammed el- Mehdi).
Kuzey Afrikaya hükmeden Fatimi İmparatorluğunun (909- 1171) resmi
öğretisi ve birleştirici tutkalı Yedi İmam Şiası
olmuştur. Fatimi adı, Muhammedin kızı ve Alinin eşi
olan ve en temiz azizlerlen sayılan Fatmadan gelmektedir. Günümüzde
Lübnanda yaşayan Dürziler, 1021 yılında al- Hakim eliyle Yedi
İmam Şiasından kopup Manişizm ve Hıristiyanlıkla
karışık yeni bir doktrin yaratmışlardır. Yedi
İmam Şiasından önce de, Sünni inançlara yakın ve üç temel
Şia akımı arasında en erkeni olan Beş İmam
Şiası doğmuştur. Zayyidi Şialığı
olarakta bilinen Beş İmam Şiası, beşinci İmam
Muhammed al- Bekirin imamlığını tanımayıp 740
yılında Kufada ayaklanan Alinin torunlarından Zayd/Ziyadid ve
yandaşları tarafından kurulmuştur. Zayyidi
Şialığı 819- 1018 yıllarında Yemene
hakimolmuştur ama, iktidarı 900lü yıllardan itibaren
düşüşe geçmiştir. Bunlar ayrıca Hazarın güneyindeki
İran Daylam Şia İmamlığında (945- 1055)
varlık göstermişlerdir.
Oniki İmam
Şiasının bir kolu olan, bu ana gövdeden kaynaklanan Alevilik
öğretisi, 10ncu imam olarak kabuledilen Ali al- Hadinin Basralı
çağdaşı Muhammed ibn- Nusayri tarafından 850li
yıllarda başlatılmıştır. Öğreti asıl
olarak Suriyede Hamdani sülalesinin iktidarı döneminde (905- 1004),
950li veya 960lı yıllarda Hüseyin ibn- Hamdan tarafından kökleştirilip
yaygınlaştırılmıltır. Aleviler İslamın
beş şartını teorik olarak tanımakla birlikte
uygulamazlar. Bunlara ek olarak, Aliye iman ve Cihad (kutsal savaşa
katılmak) gibi iki şartları daha vardır. Oniki İmam
Şiasının tüm bayramları Aleviler tarafındanda kutlanır.
Bunlar, Hafız Esadın darbesinin ardından 1971 yılından
beri Suriyede iktidardadırlar ve aynı toplumun yüzde 20
kadarının Alevi olduğu sanılmaktadır. Türkiye
nüfusunun yüzde 20sinin de Alevi olduğu hesaplanmaktadır. Türkiye
Kürtleri arasında da -özellikle dağlık yörelerde- oldukca
geniş Alevi nüfusu vardır.
İmamlar
Hıristiyanlıktaki Azizler gibidirler ve özellikle ilk beş
İmam tam bir saflığı, temizliği simgelerler. Oniki
İmam Şiasında bunlar (İmamlar, Azizler) Ahura
Mazdanın (Akıllı Yaratıcının)
İslamlaştırılmış meleklerinden başka
birşey değillerdir. Sözkonusu melekler Mazdaizmde birer göksel gücün
(ozaman tanınan planetlerin) yansımalarıdırlar ve
herbirinin ayrı görevleri vardır. Örneğin, Mazdaizmin
İslamlaştırılmış meleklerinden olan Alininnin
eşi ve Muhammedin kızı Fatma, planetler içinde dünyayı,
sadakatı (bağlılığı) simgelemektedir. İsmet
Zeki Eyüboğluna göre Şia sözcüğü arapça şea
kökünden gelmektedir ve yandaş veya yoldaş anlamına
kullanılmaktadır. Ayrıca, sayıca zengin tüm Sufi tarikatlar
kültürel olarak Şia ve Mazdaizm ile bağlantılıdırlar.
Müslümanlığı seçen göçebe veya yarıgöçebe ilk Şamanist
Türkler, çoğunlukla -Şamanizm ile kültürel paralellikleri olan
Mazdaizmden kaynaklanma- bu Sufi tarikatlara geçmişlerdir ve
Şamanlar rahatca Sufi dervişliğe soyunmuşlardır. Sufi
sözcüğünün kökeni konusunda da iki ayrı iddia vardır. Bunlardan
birincisine göre, Sufi dervişler basit yün hırkalar giydikleri için,
kelime yün anlamına gelen arpça suf sözcüğünden
üretilmiştir. Diğer iddiaya göre ise, kelime köken olarak grekçe
akıl ve bilgelik anlamına gelen Sofia sözcüğünden
üretilmiştir. Zaten, dindeki Sofu, bilginin yolunda yürüyen
kişi, akla ve bilgiye sahip kişi anlamına gelmektedir. Sonuçta, Sofu
sözcüğünün Sofianın İslamlaşmışı
olduğu açıkca bellidir. Ayrıca, tarihte sürekli
çatışan iki toplum olmalarına karşın Grek ve İran
kültürleri arasında çok derin bir alışveriş olmuştur.
Özellikle Platonism için Zoroastrianismin Grek versiyonudur denebilir ve daha
sonra aynı Platonism Şia ve tüm Sufi inançları derinden
etkilemiştir. Ve Grek klasikleri Abbasi İmparatorluğunun
başlangıç yıllarında eksiksiz olarak arapçaya
çevrilmiştir. Tüm bu nedenlerle, bu satırları yazanın
görüşü, Sufi sözcüğünün grekçe akıl ve bilgelik
anlamına gelen Sofia deyişinden üretildiği yönündedir.
İslamiyet
içinde iki ayrı temel kol olan Sünni ve Şia öğretilerinin
yanında, -görüşleri bir ölçüde Şiaya yakın olmakla
birlikte- üçüncü apayrı bir yol olarak kabuledilen Hariciler vardır.
Başlangıçta Ali yanlısı olan Hariciler, Kuranı
derletip şiir diliyle ve mevcut hakim güçlerin yararlarına uyumlu
biçimde yeniden kaleme aldırtan üçüncü Halife Osmanı (Halifelik
yılları, 644- 56) bu eylemi nedeniyle öldürmüşlerdir.
Ardından, dördüncü Halife Aliyi de (Halifelik yılları 656- 61)
iktidara gelebilme amacıyla Muaviye ve yandaşları ile
anlaştığı için öldürmüşler ve İslamiyetin
dışındakiler anlamına Hariciler olarak anılmaya
başlanmışlardır- aslında bu cinayetleri Muaviyenin
işine yaramıştır. Binbir Gece Masallarında adı
anılan ünlü Abbasi Halifesi Harun ar- Raşitin İranlı bir
odalığından olma 7nci Abbasi Halifesi Al- Mamun (786- 833),
Hariciliği (Mutazilah) devletin resmi öğretisi
yapmıştır. Onun döneminde Hıristiyan öğretmenlerinde
ders verdikleri Aklın Evi (Bayt al- Hikmah) adlı bir akademi kurulmuştur.
En ünlü ideologları Hasan Al- Basrinin (642- 728) öğrencisi Vasil
İbn- Ata (700- 748) olan Hariciler, Sünni ideolojinin temel prensibi ola
İyilikte kötülükte Allahtandır., öğretisine karşı
çıkmaktadırlar. Harici doktrinine göre, Allah insanlar için sadece iyi şeyler
istemektedir ama, kaderini belirlemekte, iyiyi ve kötüyü
seçmekte insanlar özgürdürler. Kısacası, Haricilere göre insanlar
kaderlerini kendileri belirlerler. Şüphesiz bu görüşün eski iran dini
Mazdaizm ile yakınlığı vardır. O dinde de
Aydınlıkların efendisi Akıllı Yaratıcıdan
(Ahura Mazdadan) sadece iyilik gelir ama, insanlar iyiliğin
kaynağı Ahura Mazdanın yolunu veya kötülüklerin nedeni Ahmak
Ahrimanın (karanlıkların efendisi, şeytan)
safını seçmekte özgürdürler. Öğretileri
akılcılığa, bilime daha açık olan Hariciler, günümüzde
Umman emirliğinde, Cezayirin güneyinde ve asıl olarak
Tanzanianın bir parçası olan Zanzibar adasında küçük bir
azınlık olarak yaşamaktadırlar.
Büyük Selçuklu
İmparatorluğu (1055- 1194) Tuğrul Beyin önderliğindeki
göçebe (çoban) savaşcı Türk Oğuz boyları (aşiretleri)
tarafından kurulmuştur. (Birde, daha sonra, 1180li yıllarda
doğup -son dönemleri Moğol vesayeti altında geçsede- 1300ün ilk
10 yılına dek yaşamını sürdürebilen ve
Avcıoğluna göre idari yapısı Büyük Selçuklu
İmparatorluğundan farklılaşan ve etkisi Ege ve Marmara
kıyılarına dek uzanan Anadolu Selçuklu Devleti vardır.)
Tuğrul Bey ve bağlı aşiretleri, yine bir Türk sülalesi olan
ve batıda İrandaki Ray ve Hamadandan doğuda Afganistana,
Kuzey Hindistana, İndüs vadisine, Hint Okyanusuna dek hükmeden
Gaznelilerin (977- 1186) İrandaki iktidarlarını kırarak
işe başlamışlardır. Bunun yanında yine
Selçuklular, kuzey İrandaki Daylam kökenki ve Şia inançlı
Buvahid hanedanının (945- 1055), batı İran ve doğu
Iraktaki iktidarlarına sonvermişlerdir. Tuğrul Bey 1055te
Bağdata girdiği zaman, Selçuklu devleti kalın çizgileriyle
şekillenmiştir. Tuğrulun göreceli kolay
başarısında, göçebe aşiretlerin ve tarımla uğraşan
yerleşik halkın Gaznelilerin yüksek vergilerine ve yönetim bozukluklarına
duydukları memnuniyetsizliğin rolü olduğu kadar,
Bağdattaki Sünni Abbasi halifeliğinin aleyhine hızla
gelişen Kahire merkezli Yedi İmam Şiasına duyulan korkunun
da rolü vardır. Aynı yıllarda Kahire Merkezli Yedi İmam
Şiasının devleti Fatimiler Musulu elegeçirmişler ve
hatta Bağdata girmişlerdir ama, halkında desteğiyle
Selçuklu orduları tarafından atılmışlardır.
Kısacası Bağdat, iktidar uğruna Sünni Hanefi rolüne soyunan
göçebe çobanların önünde boyun eğer ve siyasi iktidarını
-Avcıoğluna göre okuma ve yazma bildiği bile şüpheli olan-
akıllı Tuğrul Beye devrederken, onları kurtarıcı
gibi görmüştür.
Toplumsal evrimin
askeri demokrasi basamağında oldukları çok yakın
geçmişte aşiret savaşcıları ile merasimsiz
yoldaşca ve özgürce ilişkiler içinde olan Tuğrul Bey, kısa
sürede İran- Arap devlet sistemine uymuş, değişik
milletlerden askerlerin oluşturduğu disiplinli düzenli -köle- orduya
geçmiştir. Kılıçlarının gücüyle Selçuklu Devletinin
temellerini atan Türkmenler, -ileride Osmanlıda daha beterinin
olacağı gibi- alta düşmüşler, tüm kredilerini kısa
sürede yitirmişledir. Merkezden uzaklaştırılıp
sınır boylarına, problemli çatışma alanlarına uç
beylikleri olarak itilmişlerdir. Bu medenileşmeye ve
feodalleşmeye karşın, Avcıoğlunun Türklerin Tarihi
adlı yapıtında gayet güzel açıkladığı gibi
ve yine başka kaynaklara göre, Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
hiçbirzaman Osmanlı İmparatorluğuna benzer biçimde tüm
iktidarın tek elde toplandığı despotik merkezi bir feodal
yapıya dönüşmemiştir. Avcıoğluna ve zaten gözüken
gerçeğe göre, Selçuklu sisteminde -Avrupa feodalismini
çağrıştıran biçimde- iktidar bölünmüştür.
Batıdaki Senyörleri aratmayan tarzda kendi toprakları,
orduları ve siyasi dalgaya göre azalıp çoğalan iktidarları
olan bağımlı (vasal) beylikler veya Selçuklu terminolojisi ile
Atabeyler merkezi iktidarın yanında varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Bunun yanında ayrıca, yine Batıda
olduğu gibi, gelişmelere göre etkinlikleri değişen merkezi
siyasi otorite ile dini oterite (Halifelik kurumu) birbirlerinden ayrı
biçimde yanyana varolmuşlardır. Avcıoğlunun yukarıda
anılan kitabında yazdığına göre, Prof. Altan Köymen,
Tuğrul Beyin, Kürt, Arap, İranlı, Deylemli vs. 26 vasal prensi
(Atabeyi) bulunduğunu hesaplamıştır. Selçuklu sistemi
içinde, -daha sonra Osmanlıda bir istisnası olarak gözükecek
ayrı Kürdistan benzeri- bir şekillenme veya başka ifadeyle
otonom (özerk) bir Kürdistan yoktur. Buna karşın Selçukluda,
değişik büyüklükteki ve güçteki Kürt beyliklerinin ayrı
ayrı vasal (bağımlı) prenslikler olarak
varlıklarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır.
Şüphesiz merkezle bunlar arasında zaman zaman
anlaşmazlıklar olmasına, enderde olsa Kürt aşiretleri ile
Türk aşiretlerinin çatışmalarına ve bazı durumlarda
vasal Kürt prenslerinin yetkilerinin ellerinden alınmış
olmasına karşın Kürtler, Selçuklu sistemine mükemmel bir uyum
sağlamışlardır. Avcıoğlunun
anlatımıyla, Huzistan egemeni Kürt Hezaresb, Tuğrul Beyin bütün seferlerinde
yanından ayırmadığı ve baş
danışmanı yaptığı en sadık vasalı ve
Selçuklu damadı olur. (Huzistan İranın güneydoğusunda,
günümüzde Irak sınırına yakın olan geniş bir bölge.
Halkının yaklaşık yarısını Arapların
oluşturduğu, İranın asıl petrol kuyularının
ve petrol endüstrisinin bulunduğu ve ayrıca İran- Irak
savaşının olduğu topraklar. Avcıoğlunun Hezaresb biçiminde
yazdığı ad da, İranlı bir arkadaşıma göre Hezarasb olmalı.
İranlılar ve Kürtler arasında rastlanabilen bu ad, hezar [bin]
ve asb [at] sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır ve Binatlı anlamına
gelmektedir. Hazarasb, Tuğrulbeyin kızı, Alp Arslanın
kızkardeşi ile evlidir.- Yusuf Küpeli)
Göçebe
Türkmen aşiretleri 900lü yıllardan itibaren Azerbeycan üzerinden
Anadoluya girmeye başlamışlardır. Türklerin yığınsal
olarak Anadoluya girişlerinin, hızla Ege ve Marmara
kıyılarına dek ulaşmalarının serüveni 1071
Malazgirt savaşının ardından
başlamıştır. Anadoludaki Türkmen aşiretlerinin
ilerleyişlerinden ve akınlarından rahatsız olan Bizans
yönetici eliti, Kapadokyalı Romanos Diogenes adlı
başarılı bir generalini 1068 yılında dul Kraliçe Eudokia
Macrembolitissa ile evlendirip İmparator yapmış ve gelen
göçebelerin üzerlerine yollamıştır. (Greklerin dominant konumda
oldukları Doğu Roma İmparatorluğu, 330- 1453
yıllarında varolmuştur. General Diogenes ile evlendiği
zaman -1067de ölen İmparator X. Konstantin Dukastan- üç oğlan
anası olan Eudokia, döneminin en akıllı kadını olarak
tanınmaktadır.) Anadoluda
saldırıları, yağmaları ve süreklilik
kazanmış olan Türkmen göçünü durdurma, yeniden eski düzeni ihya etme
amacıyla IV. Romanos Diogenes, Balkanlardaki Uzlardan (Hıristiyan
Ortodoks Oğuz Türkleri, Gagauzlar), Peçeneklerden (Peçenek, Karadenizin
kuzeyinde, Don ve Volganın aşağı
kısımlarında yaşayan göçebe Türkler), Franklardan, Germenlerden,
Normanlardan, Slavlardan, Ermenilerden ve Greklerden oluşan
paralı bir ordu toparlayıp Anadolunun içlerine doğru harekete
geçmiştir. Bizans ordusu ile gerilla savaşı veren, kaçıp
kovalamaca oynayan başına buyruk Türkmen aşiretleri arasındaki
çatışmalar bir yılı aşkın süre
devametmiştir. Sonunda, 26 ağustos 1071 günü Diogenes, Selçuklu
Hükümdarı Alp Arslanın -asıl Türkmenlerden ve ikincil olarak
Kürt savaşçılardan oluşan- ordusu ile Van Gölünün ve Süphan
Dağının kuzeyindeki Malazgirt Ovasında
karşılaşmıştır. (Alp, atlı savaşcı, şovalye
anlamına gelmektedir ve Alp Arslan lakabı aslında çok uzun bir
ismi olan bu hükümdara sonradan takılmıştır).
Romanos
Diogenesnin askerlerinin Alp Arslanınkilere göre sayıca çok fazla
olmasına karşın, Türkmen süvarilerin ustaca
uyguladıkları bozkır savaşı taktikleri, Diogenesin
ordusundaki birkısım Uzların saf değiştirmeleri ve
iktidar kavgası nedeniyle yaşanan ihanet, Bizans ordusunun yenilip
dağılmasına nedenolmuştur. Alp Arslan, eline esir düşen
Romanos Diogenesi, Avcıoğlunun anlatımıyla, 1.5 milyon altın
fidye ödenmesi ve her yıl 360 bin altın haraç verilmesi; müslüman
tutsakların bırakılması; Antakya, Urfa, Menbiç ve
Malazgirtin Selçuklu Devletine iade edilmesi
karşılığında serbest bırakmıştır.
Çünkü, Alp Arslanın karşısında bunları
isteyeceği başka bir muhatap yoktur ve Konstantinopoliste
(Constantinople, Konstantinin kenti, İstanbul) hemen İmparator
ilanedilebilecek başka biri çok daha tehlikeli olabilecektir. Kötü kaderli
Diogenes, serbest bırakıldıktan sonra kurtuluş
parasının ancak 200 bin altınını
yollayabilmiştir. O daha İstanbula ulaşamadan, 1067de
ölmüş olan İmparator X. Konstantin Dukasın Eudokiadan olma
oğlu VII. Mikael Dukas tahta oturtulmuştur. Konstantinopolis
(İstanbul) iktidarına bağlı Ermeni prenslerinin eline
düşen IV. Romanus Diogenesin gözlerine mil çekildikten sora Marmara
denizindeki Prote adasına (şimdiki adını bilemiyorum- Y.
K.) yollanmış ve orada ölmüştür.
Alp Arslan daha
içerilere, batıya doğru ilerleyerek zaferini
tamamlamamıştır. Buna karşın, Bizans ordusunun
dağılmış olmasından yararlanan Türkmen aşiretleri
-kendi başlarına- çok daha büyük guruplar halinde,
yığınsal olarak Anadoluya girmeye
başlamışlardır. O yıllarda tüm Anadolunun nüfusunun
10 milyon civarında olduğu sanılmaktadır ve bu Türklerden
Balkanlardaki rakiplerine karşı asker olarak yararlanmak isteyen
Bizans, sonuçta -İznik başkentli- Anadolu Selçuklu Devletinin
şekillenmesine birşekilde yardımcı olmuştur. Aynı
devlet süreç içinde onbir prensliğe bölünmüştür. Bizans yönetiminden
yorgun düşmüş olan yerli halkın önemli birkısmıda
gönüllü olarak hızla İslamlaşıp Türkleşmiş ve
geleceğini bu gelişen yeni genç sistem içinde aramaya
başlamıştır- din değiştirenler arasında
Bizans aristokrasisinden olan ve Osmanlı sistemi içinde de çok ünlenecek
aileler vardır. Şüphesiz gelen Türklerde eski zengin yerli kültürü,
Grek- Roma (Latin) kültürünü süreç içinde özümsemeye, kendilerine maletmeye
başlamışlardır. Bunun en ilginç örneklerinden biri, 1300lü
yıllarda Anadolunun kuzeydoğusunda yaşayan Akkoyunlu Türkmen
aşiretlerinin üretimi olan Dede Korkut Halk Öykülerinin Homerosun
Odysseia Destanı ile olan derin bağlarıdır.
Şüphesiz
tarih, burada basitleştirilerek özetlendiği gibi değil, çok daha
zengin olaylarla, toplumsal ve kişisel trajedilerle, iniş
çıkışlarla, geriye dönüşlerle ve bilinemeyen
boşluklarla dolu alabildiğine zengin sosyal bir süreçtir.
Unutulmaması gereken bu gerçeğe karşın, yine de kısaca
birşeyler söylemek gerekirse, Türklerle Kürtlerin yoğun
ilişkileri, İslamiyetin bölgeye girmesinin ve Türklerin 800lü
yılların ortalarından itibaren daha büyük kitleler halinde bu
dini kabullenmelerinin veya kabullenmeye zorlanmalarının
ardından -eski inançlarını da daha 1300lü yıllara dek
büyük ölçüde koruyarak- batıya doğru yayılmaları ile
şekillenmeye başlamıştır. Sözkonusu
İlişkiler Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile Batı
İranda tam bir işbirliğine dönüşmüştür. Aynı
ilişkiler aşiret konfederasyonları olan kuzeydeki Akkoyunlular ve
güneydeki Karakoyunlular ile 1300lü yıllarda ve ileride daha
gelişmiş Safavi hanedanıyla birlikte sürmüştür.
Yalnız sözkonusu ilişkilerde -bu satırları yazana göre-
dikkat edilmesi gereken çok önemli bir gerçek, Kürtlerin günümüze dek
kültürlerini ve kimliklerini korumalarına yardımcı olan çok
önemli bir ayrıntı vardır. Hep konuşulan
ve zaman zaman üzerine Biz bin yıldır birlikte yaşıyoruz
(!), diye ahmakça politik nutuklar atılan gerçeğin önemli
ayrıntısı, birlikteliğin bağımsız özgür
bireyler düzeyinde değil, yönetici üst sınıflar arasında
olmasıdır. Kürt ve Türk üst sınıfları birlikte
davranırlarken veya Kürt yöneticileri daha güçlü konumda olan Türk üst
sınıflarına hizmet sunarlarken, kendi bağımsız
aşiret düzenlerini ve aşiretleri üzerindeki iç egemenliklerini hiç
yitirmemişlerdir. Tüm bu uzun yüzyıllar boyunca Kürt bireyleri kendi
güçlü patriyalkal (babaerkil) zincirlerine bağlı olarak özünde
başka halklarla hiç karışmadan bugüne dek gelmişlerdir ve
artık onlar içinde asıl değişim süreci
başlamıştır. Zaten
bu cizginin dışına çıkanlar, aşiret bağları
gevşeyenler hızla asimile olmuşlardır ve zaman zaman her
iki taraftanda karşılıklı olarak küçük aşiretler
düzeyinde asimilasyonlar gerçekleşmiştir.
Avcıoğlunun
verdiği bilgilere göre, Musul civarına yerleşmiş olan ve
Van yaylalarına otlağa çıkan Kara Koyunlu Türkmen Aşiretleri Konfederasyonu,
Siirtin kuzeyinde ve kuzeydoğusunda yaşıyan Zirki kürtleri ile ve
yine Garzan ve Hısn- Keyfa yörelerinde yaşıyan Süleymani kürtleri ile
güçlü işbirliği yapmıştır. Daha doğrusu, bu
Kürtler Karakoyunlu önderi Bayrama bağlanmışlardır. Van
yöresindeki Mahmudi Kürtleride aynışekilde Bayram Hocaya
bağlanmışlardır. Avcıoğlunun Prof. Faruk
Sümerden aktardığına göre, Zırki, Süleymani ve Mahmudi
Kürtleri, Karakoyunlu Aşiretler Konfederasyonunun eşit üyeleri
olmuşlardır. Bunlarin arasında -eşit statüde olan- Câkirlû ve Âyinlu gibi Kürt
toplulukları da eklenebilir. Yine aynı kaynağa göre
Karakoyunlular, Kürt aşiretleri arasından 50 bin evlik bir
topluluğu hizmetlerde kullanılmak üzere Karaulus adıyla örgütlemişlerdir ve bunlar
daha alt bir statüde kabuledilmişlerdir. Avcıolunun
anlatımlarından, 400lü yıllarda Akkoyunlular ile Karakoyunlular
arasında süren savaşlarda Kürt aşiretlerininde
yeraldıkları anlaşılmaktadır. Aynızamanda
savaş alanları da asıl olrak Kürtlerin
yaşadıkları topraklar olmuştur.
Bizans,
Balkanlarda Katolik Latinlere ve Slavlara karşı asker olarak
kullanma amacıyla doğu sınırlarında (Selçuklunun
batı sınırlarında) Orhan Gazi önderliğinde bir uç
beyliği kurmuş olan Oguzların Kayı boyundan
savaşçıları kendi ordusu ile birlikte Trakyaya ve Balkanlara
sokmuş ve 1300lü yılların başında Osmanlı
İmparatorluğunun temellerinin atılmasına
yardımcı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun
yükseldiği yıllarda Türk- Kürt ilişkileri tam bir hukuki
çerçeveye oturmuş ve en az 300 yıl kesintisiz bir barış ve
işbirliği içinde sürmüştür.
Bazı
bağımsız Kürt beylikleri ve Selehaddin Eyyubi
İslamiyet
sonrası dönemin ve daha çok 1500lü yılların Kürt tarihini yazan
Şerefhanın, farsça yazılmış tarih kitabı
Şerefnameye (1597) göre, bağımsızlık düzeyine
yükselmiş bazı Kürt beyleri, bu düzeye ulaşamamış
olsalarda kendi adlarına sikke kestirmiş (para
bastırtmış) ve hutbe okutmuş Kürt beyleri ve daha küçük
lokal iktidar sahibi Kürt beyleri vardır. Bu üç katagori Kürt beyleri
içinde birincisine, en geniş iktidar sahibi olanlara örnek olarak
Diyarbakır (Amid) ve Cezireye hükmetmiş olan Mervaniler; Dinever
(İran, Kermanşah bölgesi) ve Şehrezora hükmetmiş olan
Hasanveyh ailesi; Lor- i Büzürk (Büyük Lor) yöneticileri olarak ünlenen Fadlavi
ailesi; Küçük Lor hükümdarları ve Eyyubiler gösterilebilir.
Şerefhanın Büyük ve Küçük Lor olarak tanımladığı
yerler batı İrandaki Luristandır. Bunlardan Büyük Luristan,
eyalet valilerinden Fadlavi (Fadlawayh, Fazlaveye) yönetimi
yıllarında (1160- 1124) bağımsız olmuştur.
Aynı coğrafyalar önce Medlerin ve daha sonra Akhaemenid
İmparatorluğunun ilk geliştikleri alanlardır.
Şerefhanın saydıklarına, Kafkaslarda, Kars yöresindeki
Ani ve Ganja bölgelerinde daha çok Ermeni nüfusunu yöneten
Şaddadları da (951- 1174) ekleyebiliriz. (Aslında
Şerefhanın yukarıda anılan kitabına -bence- gerçek
anlamda tarih kitabı demek olanaksızdır. Şerefhan
olayları ve kişileri tarihsel sürecin bütünselliğinden kopartarak
anlatmakta, birbirlerinden ve yaşanan sürecin bütünselliğinden kopuk
değişik fotoğraf kareleri vermektedir ve malesef bu
fotoğraflarda iyi çekilmiş değillerdir. Ayrıca, birbirleri
ile bağlantısız bu kopuk kopuk anlatımlarda
alabildiğine idealizasyonlar ve eksiklikler vardır. Belki türkçe
çevirinin bozukluğu da Şerefhan hakkındaki yargımı
etkilemektedir. Buna karşın, Şerefhanın işi yine de
çok önemlidir, çünkü başka benzer yazılı anlatım yoktur.-
Y. Küpeli)
Yukarıda
anılan bağımsızlık derecesine yükselmiş Kürt beyliklerinin veya devletlerinin en
dikkate değer örneği, başkenti Silvan olan Mervani devletidir
(990- 1096). Mervani devleti tüm Diyarbakır (Amid), Nuseybin, Cezire
yöresini kontrol etmiştir. Bizans (Doğu Roma)
İmparatorluğu, Bağdat Sünni Halifeliğinin şemsiyesi
altındaki Büyük Selçuklu Türk İmparatorluğu ve Atlantik
Okyanusundan Kızıldenize kadar tüm Kuzey Afrikaya hükmeden
Şia Fatimi Halifeliği arasındaki çatışmaların
yarattığı denge ortamında Mervani devleti yüz yıl
kadar yaşayabilmiştir. Bu devlet, ticaret yolları üzerinde
olduğu için çok zenginleşmiştir. Mervani Devletinin tarihçisi
İbnül- Erzakın tanıklığına göre,
Mervanoğulları iktidara yönelen ilk adımlarını yol
keserek, soygunculukla atmışlardır. Bögenin ticaret yolları
üzerinde olması ve ayrıca sürekli savaşlar nedeniyle merkezi
otoritelerin etkilerinin zayıflamış olması bu
anlatımı doğrulamaktadır. Kürt tarihçisi Şerefhan
Bitlisinin Şerefnamede anlattığına göre,
aynızamanda Nasrüddevle ünvanıyla anılan tanınmış
Mervani hükümdarı Ahmed bin Mervan, ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul
Beye armağanlar yollayarak bağlılığını
bildirmiş ve Selçuklu hükümdarlığının himayesine
sığınmıştır. Yine aynı tarihçinin
tanıklığına göre, Ahmed bin Mervanın 366 genç ve
güzel cariyesi vardı ve hergece biriyle kalmaktaydı. İbnül
Erzaka göre ise, Nasrüddevlenin dört resmi karısı, 360 güzel
cariyesi vardı ve uyku adeti yoktu. Adı geçen tarihçilerin
anlatım üsluplarından olayın kendi düşlerini de
süslediği anlaşılmaktadır ama, diğer yandan aynı
gerçek Kürt feodalizminin babaerkilliğini (pederşahiliğini,
patriyalkalliğini) ve kendi içinde
baskıcılığını anlayabilmek açısından
ilginçtir. Şüphesiz Mervani devletinin bölge için çok yararlı imar
işleri de vardır. Bunlar, Silvana surların
dışından su getirmişler ve mükemmel bir su şebekesi
oluşturmuşlardır vs. Mervaniler, bölgede yayılan
Hariciliğin yolunu kesmişler, Hanefiliğe ve Malikiliğe göre
daha tutucu olan Sünni mezheplerden Şafiliğin Kürtler arasında
yayılıp dominant duruma gelmesine önderlik etmişlerdir. Mervani
iktidarı Selçuklu sultanı Melikşah tarafından 1085te
yıkılmıştır. Tutuş döneminde, 1096da bölge
tümüyle Selçuklu yönetimi altına girmiştir.
Birinci
Haçlı seferleri (1096- 1099), başta Kudüs olmak üzere kutsal
yerleri kurtarma iddiası ile başlamış olsada, ozamanlar
dünyanın en ileri ve en zengin bölgesi olan Ortadoğuyu, bu bölgedeki
-Batıya göre- çok yüksek İslam medeniyetininin zenginliklerini talan
etme amacına yönelikti asıl olarak. Kanlı katliamlarla dolu bu
yağma saldırıları, daha sonra 2nci Haçlı seferleri
(1147- 1149), 3ncü Haçlı seferleri olarak (1189- 1192), 4ncü Haçlı
seferi (1202- 1204) ve 5nci Haçlı seferi (1218- 1221) olarak
sürmüştür. Haçlı histerisine, 5nci haçlı seferlerinden hemen
önce yaşları 18den daha küçük çocuklarda katılmışlar
ve 1212de çocukların Haçlı Seferi örgütlenmiştir ve bu çocuklar
yakalanıp köle olarak satılmışlardır. Bölgedeki son
kalıntıları da Kölemen (Memluklu) Türkleri tarafından
silinecek olan Haçlılar, doğu Akdenizdeki üslerinden, kuzeyde
Maraş ve Tarsusu içine alan Ermeni Kırallığından
(Küçük Ermenistan, 1198- 1375); kuzeydoğu da Edessa (Urfa), Mardin, Harran
ve Antepi içine alan Urfa Haçlı Kontluğundan (Edessa Devleti, 1098-
1144); daha güneyde Antakya Prensliğinden (1098- 1268); Suriyenin,
Lübnanın ve İsrailin Akdeniz kıyılarını içine
alan Kudüs Kırallığından (1099- 1187) kalkarak çevrelerini
sürekli yağmalamışlar, yıkmışlar ve
yayılmaya çalışmışlardır. Sözkonusu Haçlı
üslerine, 3ncü haçlı seferleri sırasında, 1191 yılında
İngiltere Kıralı Inci Richard tarafından Doğu Roma
İmparatorluğunun (Bizans) elinden alınan
Kıbrısı da eklemek gerekir. Yukarıda sıralanan
Haçlı devletlerinin hakim gücü Kudüs Kırallığı idi ve
diğerleri bu devlete bağımlı (vasal) hükümdarlıklar
olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Başka Haçlı
orduları da kurulmuş, 6ncı ve 7nci haçlı seferleri
örgütlenmişmiştir. Çok daha ilerideki tarihlerde -özellikle
Osmanlı İmparatorluğuna karşı- aynı düşünce
temelinde haçlı orduları örgütlenmiştir. Günümüzde Pentagon,
başta Exxon ve Mobil olmak üzere büyük petrol tekelleri, Rockefeller
gurubu ve bunların temsilcisi W. Bush yönetimi, Ortadoğunun ve Orta
Asyanın petrol zenginliklerini talan etmek amacıyla -1990lı
yılların ilk yarısından itibaren- Haçlı ruhunu
diriltmeye çalışmaktadırlar. Anglo- Amerikan kökenli uluslarüstü
petrol tekellerine ve askeri- endüstri komplekslerine bağlı bu son
Haçlılar, alabildiğine yıkıcı kitle imha
silahlarına sahiptirler ve çok daha da acımasızdırlar.
Vatikanı özünde dışlayan ve ideolojik olarak Papanın
misyonunu da yüklenmeye çalışan bu sözde protestan- prütan ırkçı
çağdaş yağma ve yıkım gücüne bölgede Pentagonun ileri
karakolu konumunda olan ırkçı İsrail devletini de eklemek
gerekir kanısındayım. Stalinin de onayı ile eski
Haçlı üslerinin çekirdek alanına yerleştirilmiş olan ve
başta USA olmak üzere Batılı emperyalisy güçlerin desteğini
alarak -sistematik bir etnik temizlikle birlikte- sürekli yayılan
İsrailin politik çizgisi ile Haçlı güçlerin yayılma
çabaları, yağma ve yıkım operasyonları arasında
kalın çizgileriyle paralellikler kurulabilir.
Adları
işin içine karıştırılsa da, sözkonus Haçlı
seferlerinin hiçbirinden din olarak Hıristiyanlık veya asıl
olarak akıllı ve iyi yürekli bir insan olan İsa sorumlu
değillerdir... Bundan 15 yıl kadar önce
karşılaştığım ve bilinçli olarak Haçlı
seferleri hakkında fikirlerini sorduğum iki Katolik rahip, büyük bir
heyecan ve telaşla yaratıcıyı, babalarını,
İsayı savunmaya ve olanlar nedeniyle Onun (İsanın)
hiçbir suçu olmadığını anlatmaya başlamışlardı.
Gerçeği tam ifade edemeselerde, İsayı savunmakta
haklıydılar. Başına dikenlerden bir taç giydirilerek
çarmıha yollanmaktan kendisini kurtaramayan ve biri İspanyol
diğeri İngiliz iki genç rahip tarafından korunmak zorunda kalan
İsanın, din adına yapılan kötülüklerin hiçbirinden
sorumluluğu olamazdı. Yaratıcının veya
İsanın adı, sadece kitleleri manupule etmek, yağmayı
insanların gözünde meşrulaştırmak için sözkonusu talan
saldırısına karıştırılmıştı.
Özellikle Antakya ve Kudüsün istilaları sırasında yüzbinlerce
kişiyi vahşice öldüren, insanları (Yahudiler dahil) tapınaklarda
yakan, hatta yerli Hıristiyanların mallarını
yağmalayıp onları da katleden Haçlılarla İsanın
yakınlığı olamazdı. (Kudüsdeki Ortodok
Hıritiyanların ve bölgedeki diğer Hıristiyanların
mallarının yağmalanmasının, bunlara karşı
işlenen cinayetleri ötesinde, 1198de Papa IIIncü İnnocent
tarafından Mısıra yönelik olarak başlatılan 4ncü
Haçlı seferleri sırasında, Fransız/ Latin güçleri ile
Venedikliler nisan 1204de Konstantinopolise/ İstanbula girmişler,
kenti yağmalamışlar ve yaklaşık 60 yıl sürecek
Konstantinople Latin İmparatorluğunu kurmuşlardır.
Ortodoksluğun merkezi kente yönelik bu yağma ve
yıkımın gerisinde, Venediklilerin Akdeniz ticareti üzerinde tam
bir hakimiyet kurma hesapları yatmaktaydı ve saldırıdan
ağır yara alacak olan Ortodoks Bizans/ Doğu Roma, birdaha belini
doğrultamayacaktı. Şüphesiz aynı saldırı
Haçlı- Bizans ittifakını da yıkmıştır.)
Fransız
kronikçi (günlükcü, vakainüvist) Raul de Caenin ve başkalarının
kaydettiği ve Amin Maaloufun aktardığı üzere
-aralarında çocukların ve kadınların da olduğu-
müslümanları şişte ızgara yapıp veya kazanlarda
kaynatarak yiyen bazı Haçlı çeteleri ile barış,
eşitlik ve kardeşlik vazeden İsa arasında hiçbir bağ
olamazdı. Yaşanan günde de, Ortadoğuya karşı
örgütlenen yeni büyük Pentagon saldırısı için biryandan
Haçlı motifi utangaçça öne çıkartılmaya
çalışılırken, diğer yandan -yine kitleleri manupule
etme amacıyla- demokrasi ve insan hakları savunuculuğu
maskesi takınılarak müslüman halkların
yaşadığı topraklardaki enerji zenginlikleri gaspedilmeye
çalışılmaktadır. Haçlı seferlerinde kitleleri
savaşa sürükleme amacıyla kullanılan İsa ve kutsal
yerleri kurtarma motivasyonu nekadar sahte ise, yaşanmakta olunan süreçte
de insan hakları ve demokrasi savunuculuğu maskesi ve Saddam bahanesi
okadar yalandır. Bu son olanlardan ve olacak olanlardan da, -yalanlarla ve
ölçüsüz şiddetle- yokedilen insan hakları ve demokrasi sorumlu
değildir şüphesiz.
Asıl büyük
Haçlı orduları 1096 yılında sefere
çıktıkları zaman, -800lü ve 900lü yıllarda çok yüksek bir
uygarlık düzeyine ulaşmış ve birleşik durumda olan-
İslam dünyası oldukça dağınıktı. Şüphesiz
islam uygarlığı halen her alanda batınınkinden çok
daha üstündü ama, korkunc bir politik kaos, idari
dağınıklık vardı. Hem Abbasi Halifeleri ile Selçuklu
yöneticileri arasında ve hem de şeklen Selçuklu
İmparatorluğuna bağlı lokal hükümdarlıklar
arasında iktidar kavgaları ve entrikalar sürüp gitmekteydi.
Bunların yanında bir de, Kahire merkezli Şia Fatimi
Halifeliği ile Bağdat merkezli Abbasi halifeliği arasında
derin uzlaşmazlıklar vardı. İslam ülkelerinin güçlerini
birleştirememeleri Haçlı ordularının ilerlemelerini
kolaylaştırmıştı. Aslında Haçlılara
Anadoluda ilk ciddi darbeyi, başkenti Marmara Denizinin hemen
doğusundaki İznik olan Selçuklu Türk Devletinin
hükümdarlarından Inci Kılıçarslan vuracaktır. Fakat
ardından gelen asıl Haçlı güçlerinin ağır
techizatları nedeniyle, Oda gerilemek, gerilla savaşı yapmak
zorunda kalmıştır.
Yardımın
gecikmesi ve içeriden kısa süre önce müslüman olmuş bir dönmenin
ihanetinin yardımıyla -çok uzun bir kuşatmanın
ardından- önce Antakyayı (1098) ve daha sonra 1099 yılında
Kudüsü kanlı katliamlarla zaptedip Kudüs
Kırallığını kuran Haçlılara ilk en önemli
karşı saldırıları yine bir Türk olan İmadeddin
Zengi (1084-1146) başlatmıştır. Bağımlı
(vasal) hükümdarlar veya Selçuklu sistemi içindeki adıyla Atabeyler
arasında -hertürlü lüksten uzak duran ve bitmeyen enerjisiyle yorulmaz bir
asker olarak- sivrilen Zengi, önce, Selçuklu Sultanı Mahmut IInin Basra
valisi olarak görev yapmıştır. Abbasi Halifesi al- Mustarshid,
Askeri gücü elinde tutan Selçuklu hükümdarlarının kuklası
durumuna düşmüş Abbasi halifeliğini yeniden diriltip egemen
kılmak amacıyla -Bağdat halkının desteğini
alıp- silaha sarılmış ve Sultan IInci Mahmutu iktidardan
uzaklaştırmak istemiştir. Basra valisi Zengi, belirleyici
özellikteki askeri gücüyle IInci Mahmutun safında savaşa
katılmıştır. Zaferi kazanan Mahmut,
yardımcısı Zengiye Musulun yanında Haçlı
saldırılarına karşı savunmada anahtar kent konumunda
olan Halepi de vermiştir. Zengi bununla da yetinmemiş, Mahmuttan,
Kuzey Irak ve Musulda hiçbirşekilde paylaşılmayan bir otoriteye
sahipolduğuna dair yazılı belge almıştır. Zengi,
Abbasi Halifesine karşı savaşırken, Bağdatın
kuzeyinde, Diclenin karşısındaki Tikritte
sıkışmış ve ozamana dek hiç
tanımadığı -bölgenin yöneticisi- genç Kürt subayı
Eyyubden kendisini karşı kıyıya geçirmesi için yardım
istemiştir. Amin Maaloufun anlatımıyla Eyyub, Onu Halifenin
askerlerine teslim edip mükafatlandırılabileceği halde bunu
yapmamış ve kaçmasına yardımcı olmuştur. Zengiye
yardım eden Eyyup, ileride İslam dünyası içinde en çok sevilecek
ve en büyük kahraman olarak kabuledilecek olan Selehattin Eyyubinin (1137/38-
1193) babasından başkası değildir. Türk Zengi ailesi ile
Kürt Revadi aşiretinden tanınmış Eyyubi ailesi
arasındaki sarsılmaz dostluk bu olayla başlamış ve
şüphesiz aynı olay İslam dünyası içinde en büyük Kürt
hanedanının kurucusu olacak olan Selehaddin Eyyubinin
geleceğini de belirlemiştir.
Birçok övücü
ünvana ve çok uzun bir ada sahibolan Selehaddin Eyyubinin ailesi içindeki
asıl adı Yusuftur. Selehaddin Eyyubinin biyografisini yazan P. H.
Newbye ve başka kaynaklara göre, Selehaddinin babası Eyyub, erkek
kardeşi Şirkuh (kürtçe, arslan) ile birlikte kuzeyden, ozaman
Ermenistan sınırları içinde olan Tiflis yakınlarındaki
Dawin köyünden güneye, Bağdatın yaklaşık 200 km kadar
kuzeyinde ve Dicle kıyısında olan Tikrite gelmişlerdir.
Kürd ve Kürdistan Ünlüleri adlı kitabın yazarı Mehmet Emin
Zeki Beyin verdiği bilgiler de bu yöndedir. Anılan yazara göre,
Eyyubi ailesi, Kuzey Azerbeycanda Tavin bölgesinde yaşıyan Kürt
aşiretler birliği Hizbaniyenin Revadi koluna mensupturlar. Eyyubun küçük
kardeşi ve Selehaddinin (Yusufun) amcası Şirkuh (Arslan),
değişik yazarların tariflerine göre, tek gözü kör, çok yemek
yiyen ve bir Kürde göre şişman sayılan, kısa boylu, aceleci
ve sert karakterli, sonderece enerjik, gerçek lider vasıfları
taşıyan iyi bir asker, mükemmel bir komutandı. Maaloufa göre,
aralarından ayrılmayan, onlarla yiyip içen ve kaba biçimde
şakalaşan enerjik Şirkuha askerleri hayrandılar. P. H.
Newbye göre Eyyub, daha çok idareci, örgütçü vasıflarına sahip
dikkatli ve temkinli biriydi. Yusufun (Selehaddinin) doğduğu gece (1137
veya 1138 yılı), babası Eyyub, ailesini yanına alarak
Tikritten Halepe, İmadeddin Zenginin yanına gidecek ve orada
kardeşi Şirkuh ile birlikte asker olarak görev yapmaya
başlayacaktı. Selehaddinin çocukluğu Halepde Zenginin
sarayında ve gençliğide Şamda (Demaskus) yine aynı
çevrede geçecekti. Şam (Demaskus), geçmişi İ. Ö. 3000
yılına dek uzanan, Emevi İmparatorluğuna başkentlik
yapmış, bölgenin en büyük ve önemli merkeziydi. İmadeddin
Zenginin oğlu Nureddin Zengi (1118- 1174), Kudüs Kıralı Haçlı
Baudouin ile işbirliği yapan Şam (Demaskus) emiri Abaka
karşı 1154 yılında saldırıya geçti. Baudouin
vaktinde yardıma gelemedi ve Şam (Demaskus) halkınında
desteği ile kolayca Nureddinin eline düştü. Nureddin,
fethettiği Şamı geniş toprakları olan ülkesinin
başkenti yaptığı zaman Yusuf (Selehaddin), henüz 16 veya 17
yaşında idi.
Daha önce,
1149da da, -Nureddin Zenginin komutanı- Şirkuh, Antakya Prensi
(Haçlı) Raymondun ordusunu dağıtmış, elleriyle
öldürdüğü Raymondun kafasını Nureddine getirmiş ve Oda
bunu gümüş bir tepsi içinde Bağdat Halifesine
yollamıştı. Merkezi Urfa (Edessa) olan Haçlı Devletide,
Imadededin Zenginin komutanı -aynı- Şirkuhun emrindeki ordu
tarafından 1144 yılında yıkılıp
yokedilmişti. P. H. Newbynin anlatımı ile Yusuf, evinde kürtçe,
camide arapça ve askeri eğitim görürken de türkçe konuşuyordu. Övgü
amacıyla Ona sonradan takılan Selehaddin (Salah al- Din) adı,
dinin onuru, iyi olan veya iyi yürekli dürüst gerçek müslüman anlamına
gelmektedir. Haçlılar bu adı Saladine çevirecekler ve böyle
tanınacaktır. Arablar ise Onu, Salah ad- Din Yusuf ibn Eyub olarak
çağırmışlardır (Eyyubun oğlu ve Dinin nuru
Yusuf, anlamına gelmektedir.). Kısacası Yusuf, kelimenin gerçek
anlamıyla alçakgönüllü iyi bir insandı. Halepten Musula giden büyük
yol üzerindeki Ceber kalesini kuşattığı sırada
-hırsızlığı nedeniyle cezalandırılmaktan
korkan- emrindeki Fransız hadım köle tarafından 1146
yılının bir haziran gecesi şarhoş vaziyette
çadırında uyurken bıçaklanarak öldürülen babası İmadeddin
Zengiden daha akıllı, adil, yüksek karakterli, Haçlılara
karşı yürütülen savaşa (cihada) sadık, uzun boylu,
geniş alınlı, yakışıklı bir insan olan
Nureddinin (Nur al- Din) adı da, dinin ışığı
veya nuru anlamına gelmektedir. Bu bölümde anılan insanların
tümünün yaşamları, sürekli Haçlı ordularına ve onlarla
işbirliği yapanlara karşı savaş içinde geçmiştir.
Vaktiyle
Suriyeye, hatta Bağdata dek yayılmış olan Kahire merkezli
Şia Fatımi Halifeliği, Nil vadisinin zengin tarımı ve
ticaret yollarının güneye kaymış olması nedeniyle
yoğunlaşan Kızıl Deniz trafiğinin karlarıyla
büyük bir ekonomik gücü elinde tutmaktaydı. Selçuklu
İmparatorluğunun kurucusu Tuğrul Bey ve daha sonra Alp Arslan
bu ülkeyi zaptetmek istemişlerse de, niyetlerinden vazgeçmek zorunda
kalmışlardı. Son dönemleri iç siyasi kavgalarla, entrikalarla
dolu olan Fatimi İmparatorluğunun yönetimi,
varlığını korumak için ikili oynuyor, Selçuklularla Kudüs
Haçlı Kırallığı arasında denge politikaları
izlemeye çalışıyordu. Şüphesiz bu politika Haçlılara
karşı direnişi zayıflatıyordu. Kudüs Kıralı
Inci Amalrik, -ikili oynamasına karşın- Mısırı
fethetmek, ülkenin zenginliklerine elkoyarak bölgenin kalıcı enbüyük
gücü olmak istiyordu. Aynı Kıral, 1163- 69 yıllarında
Mısıra üst üste beş kez saldıracaktır. Fatimi
yönetimi Şam yönetiminden yardım istemek zorunda kalacaktı.
Maaloufun anlatımı ile Nureddin Zengi, Fatimi yönetimine yardım
konusunda kararsızdı ama, bölgenin Haçlıların eline
geçmesini de istemiyordu. Fatimilerin son hastalıklı ve çocuk
yaştaki iktidarsız Halifesi el- Azizin entrikacı veziri Shawar
(Şaver), Nureddin Zengiye, Onun egemenliğini tanımayı
(Onun vasalı olmayı), her yıl devlet gelirlerinin üçte birini
Şam yönetimine ödemeyi vadetmişti. Nureddinin hem komutanı ve
hem de yakın dostu olan -Selehaddinin amcası- Şirkuh, kesin bir
askeri müdahaleden yanadır ve Nureddini de bu işe razı eder.
Şirkuh, -henüz 30 yaşına girmemiş yeğeni Yusufu da
yanına alarak- ordusunun başında dolambaçlı yollardan
hızla Kahireye yetişir ve kenti Haçlılardan kurtarır.
Vezir Şaver verdiği sözleri unutup, Şirkuhun kenti hemen
terketmesini ister ve bu kez Şirkuha karşı haçlılardan
yardım alır. Sözkonusu kirli karmaşık oyun 1169a dek
sürer. Şirkuh, büyük bir askeri deha olduğunu ve inanılmaz güçte
bir iradeye sahipolduğunu kanıtlayarak ve olağanüstü
hızlı manevralar yaparak Kahireyi üç kez fetheder. Örneğin,
ihaneti nedeniyle korku içinde olan entrikacı vezir Şaver, 1167de
Halifeyi Haçlılara resmi bir anlaşma yapmaya
zorlamıştır. Birleşik Haçlı ordusu ile Fatimi ordusu,
Şirkuhu Kahirenin doğusunda beklerlerken, O büyük bir hızla
Nili daha güneyden geçip karşılarına batıdan
çıkmıştır ve İskenderiyeyi almıştır
vs.. Şirkuhun ordusunun temelini Türkmen süvarileri ve Kürtler
oluşturuyordu. Eskiden güçlü olan Fatimi ordusu ise, yine Türk
süvarilerden, Berberilerden, Sudanlılardan ve Mısırlı
Nubilerden oluşuyordu.
Kudüs
kıralı Inci Amalrik, 1168 yılında tekrar Kahireye
karşı saldırıya geçer ve önce Kahirenin
kuzeydoğusunda, Nil deltasının güneybatısında olan
Bilbays (Bilbeis veya Bilbis) kentini elegeçirir (Bazı kaynaklar aynı
Kıralın 1163 yılında da bu kenti elegeçirdiğini
yazmaktadırlar.). Haçlılar, nedensiz bir kinle kadın- çocuk
ayırmadan Müslümanları ve Mısırın eski halkı
Kopti Hıristiyanları vahşice katlederler. Maaloufun
aktardığına göre, Arap tarihci İbn el- Esir, Eğer
Frenkler Bilbaysta daha iyi davransalardı, Kahireyi kolayca
alabilirlerdi. Çünkü, toplumun ilerigelenleri kenti teslim etmeye
hazırdılar. Fakat Bilbays katliamını gören halk sonuna dek
direnmeye karar verdi., diye yazmıştır. Sonuçta
halk, Kahirenin tüm dış mahallelerini ateşe verip içeriye,
sarayların, kışlaların ve el- Ehzer Medresesinin
bulunduğu kısma çekilir ve 44 gün sürecek olan müthiş bir
yangın başlar. Bu arada Halife el- Aziz, -Haçlı
işbirlikçisi Şaverin haberi olmadan- gizlice Nureddin Zengiye bir
mektup yollayıp yardım ister. Maaloufa göre el- Aziz, mektubuna
kesik saç kırpıntıları eklemiş ve Bunlar
karımın saçları; Onu Frenk mezaliminden kurtarman için sana
yalvarıyorum., diye yazmıştır. Nureddin mektubu
okurken, Selehaddin (Yusuf) Onun yanındadır. Nureddin, acele gelmesi
için Selehaddin ile Şirkuha haber yollayacaktır. Daha sonra kendi
mütevazi anlatımıyla Selehaddin, Kahire seferine hevesli
olmamasına karşın, Amcasının Onu da birlikte gelmeye
zorladığını, söyleyecektir. Şirkuhun
komutasındaki ordu kente ulaşmadan altı gün önce, 2 ocak 1169da
Kudüs Kıralı Kahire önlerinden çekilecektir. Kahire halkı
Şirkuhu ve Zenginin ordusunu bir kutarıcı gibi
karşılayacaktır. Halifenin de onayı ile entrikacı ve
Haçlı işbirlikçisi vezir Şaver tuzağa düşürülüp
yakalanır ve kapatıldığı çadırda bizzat Selehaddin
(Yusuf) tarafından öldürülür. Ardından, Şirkuh Halifenin
baş vezirliğine tayinedilir. Artık tüm iktidar Nureddin
Zenginin komutanının elindedir. Bu olay, Şirkuhun Kahireyi
son ve kesin olarak fethedişi olacaktır.
Aynı
yıl 23 mart günü Şirkuh, yemek yerken boğulur gibi olur ve ölür.
Danışmanları Halifeye Yusufu (Selehaddini) başvezir yapmasını
salık verirler. Çünkü Zenginin ordusunun komutanları arasında
en genç, deneyimsiz, yumuşak ve rahatca denetim altına
alınabilir bir kişilik olarak Onu görmüşlerdir ama,
aslında bu yargıları hatalıdır. Yusuf kısa sürede
kendisini kabulettirir. Bir isyanı acımasızca bastırır
ve Kudüslü Frenklerin aynı yıl giriştikleri beşinci
saldırıyı püskürtür. Nureddinin isteğine karşın
1171 yılına dek Bağdat Halifesi adına hutbe okutmaz. Genç
ve hasta Şia Halifesi ile dost olmuştur ve bu iş Ona
dostluğa ihanet gibi gelmektedir veya başka hesapları
vardır. Belki de Nureddinden çekindiği için Şia
inancındaki halkla ve Halife yanlısı yöneticilerle ipleri
kopartmak istememektedir ve zaten her ihtimale karşı kardeşi
aracılığıyla Yemende sığınacak bir yer
ayarlatmıştır. Sonunda, yirmi yaşına girmiş olan
Halife el- Aziz hasta yatağında iken Selehaddinin de haberi olmadan,
10 eylül 1171 cuma günü, Kahirede bir camide Musullu biri Bağdat halifesi
adına hutbe okur ve hiçbir tepki gelmez. Bunun üzerine Yusuf, ertesi cuma
duasında Fatımi adının anılmaması için emir
verir. Fakat sözkonusu olaydan ölüm döşeginde olan Halifeyi haberdar
etmez, üzülmeden rahatca ölmesini ister.Artık 200 yıllık
Fatımi İmparatorluğu sonbulmuş, Selçukluların
birçesit devamı olan Eyyubi devletinin ilk günleri resmen
başlamıştır. Yusuf (Selehaddin), yavaş yavaş
Şamdaki efendisi Nureddin Zengiye mesafe koyar. Kesin kopuşu,
babası Eyyubün Nureddin Zengiden yana sert çıkışı
engeller. Mısırda iktidarı alan Yusuf, kendisinden 20 yaş
kadar büyük eski efendisi Nureddin Zengi ile birdaha
karşılaşmaktan özellikle kaçınır. Nureddin Zengi 1174
yılında ölünceye dek, Mısır iktidarı Şam
iktidarına bağlı, Şamın bir vasal devleti biçiminde
varlığını sürdürür. Nureddin Zenginin ölümü, Selehaddin
Eyyubiyi davranışlarında tam anlamıyla özgür hale getirir.
Selehaddinin
şansı hep yaver gitmiştir ve zaten Oda konumu ile
böbürlenmeyen, bu gerçeği kabullenen temkinli ve mütevazi bir
kişiliğe sahiptir. Anadolu Selçuklu Devletinin hükümdarı IInci
Kılıçarslanın (Inci Kılıçarslanın oğlu),
eylül 1176da Ankaranın güneydoğusundaki Myriokephalonda -Nureddin
Zenginin başbelası- olan güçlü Bizans ordusunu ezip
dağıtması da Selehaddinin işine yaramıştır.
Bu savaş Bizansın Anadoluda Türk ilerleyişini durdurma umuduna
kesin darbeyi vurmasının ötesinde, halen Haçlı Kudüs
Kırallığıyla ittifak içinde olan Doğu Roma güçlerinin
zayıflamasına neden olarak Selhaddin Eyyubinin işini
kolaylaştırmıştır. Buna Karşın Selehaddin,
1186 yılına dek Haçlı orduları ile ciddi bir çatışmaya
girmeden Zenginin varislerinin elindeki Suriyeyi zaptedmiş ve İslam
kuvvetlerini birleştirmiştir. Artık Selehaddin Haçlı
ordularını yenebilecek güce ulaşmıştır. Süreç
içinde Mısır hızla Sünni inanca
bağlanmıştır. Selehaddin, dünyanın en eski üniversiteleri
arasında sayılan ve Yedi İmam Şiasının
eğitim merkezi olan el- Ezheri bir Sünni eğitim kurumu haline
getirmiştir.
Selehaddin, 4
temmuz 1187 günü, Kuzey Filistinde Galilei Gölünün (Nazarret Gölü, günümüz
İsrailinin kuzeyinde, Lübnanın güneyinde, Suriye- Ürdün-
İsrailin birleştiği üçgende, Golan tepelerinin eteğinde,
Ürdün Nehrinin/Şerianın doğduğu göl.)
yakınındaki Hattinde çok büyük bir Haçlı ordusunu imha
etmiştir. Haçlıların kayıpları okadar büyük
olmuşturki, Kudüs Kırallığı Selehattinin güçleri
tarafından kolayca fethedilecek duruma gelmiştir. Doğu Akdeniz
kıyılarındaki tüm limanlar ve bunlara yakın yerler, Akre,
Toron, Beyrut, Sidon, Nazarret, Kaerarea, Nablus, Yaffa, Askalon üç ay içinde
Selehaddinin eline düşmüşlerdir. Bu askeri operasyonu ile
Selehaddin, Kudüs Kırallığına Akdenizden gelebilecek
yardımların yolunu kesmiştir. Sonunda Selehaddin, 2 ekim 1187de
Kudüsü kuşatmıştır ve kent kısa sürede, 88 yıl
sonra tekrar Müslüman güçlerin eline geçmiştir.
Yahudiler,
Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal kabuledilen Kudüsün
(Jarusalem) tarihi İ. Ö. 3000 yıllarına uzanmaktadır ve
kent 638 yılında 2nci Halife Ömer tarafından
fethedilmiştir. Batılı kaynakların da kabulettiği
gerçeğe göre, özellikle Ömer ve ondan sonra gelen tüm İslam
Halifeleri, Emevi ve Abbasi yönetimleri, Hıristiyanlara ve Yahudilere
hiçbir baskı yapmamışlardır ve bu üç gurup Haçlılar
gelinceye dek kentte barış içinde yaşamışlardır.
Kent 969da Şia Fatimi Halifeliğinin eline geçmiştir.
Selçuklular 1071de Bizansı yendikten sonra Fatımi
iktidarını Kudüsten atmışlardır. Haçlı
istilasından bir yıl önce, 1098de kent tekrar Kahire Fatımi
yönetimi tarafından zaptedilmiştir. Kente giren haçlılar,
özellikle müslümanlara yönelik kanlı bir katliamın ve
yağmanın yanında, tapınaklara sığınan
Yahudileri de sığındıkları yerle birlikte
yakmışlardır. Selehaddin Eyyubi ise, -638 yılında
Halife Ömerin yaptığı gibi- kesin emirle Hıristiyan halka
ve hatta işgalci Haçlı Fıranklara yönelik tüm saldırı
ve yağmaları engellemiştir. Haçlıların ve isteyen
Hıristiyanın kenti terketmesine izin vermiştir. Savaşlar
nedeniyle hazine boşalmış olduğu için, çevresi
Haçlılardan tazminat almasını, kentten çıkış
parası almasını istemiştir. O ise, fakirlerden, dullardan,
sakatlarlardan para almadığı gibi, bir de bunlara yardım
etmiştir. Zenginlerden alınan para da düşürülmüş ve
doğru dürüst toplanamamıştır. Selehaddin
aşırı bir cömertlik gösterisi yapmıştır.
Kudüsün
düşüşünün yarattığı şokun etkisiyle, Papa VIIInci
Gregory 3ncü Haçlı seferlerini başlatmıştır. Alman
Kıralı ve daha başka ünvanların sahibi Frederik Barbarossa
komutasında en büyük haçlı ordusu mayıs 1189da yola çıkar.
Barbarossa, Toros eteklerinde derinliği beline gelen bir akarsuda
yıkanırken -tarihçilere göre muhtemelen kalp krizi nedeniyle- 1190
yılında boğulur ölür ve ordusu dağılır.
Ardından, nisan 1191de deniz yoluyla Fransa Kıralı Phiphe
August ve onun ardındanda -önce Kıbrısı zaptedip- deniz
yoluyla İngiltere Kıralı Inci Rikhard gelir (Arslan Yürekli
namıyla da anılan bu kişi, Fransızca
konuşmaktadır, ünvanı fransızca söylenmektedir ve
krallığının sadece 6 ayı İngilterede
geçmiştir.). Maaloufun aktardığına göre, kızıl
saçlı, dev cüsseli Rikhardın Selehaddin ile tanışma
talebine, Selehaddin, Kırallar bir anlaşmaya vardıktan sonra
ancak biraraya gelirler. Bir kez tanıştıktan ve birlikte yemek
yedikten sonra savaşmak uygun düşmez., diyerek bu teklifi geri
çevirmiştir. Ancak, her iki tarafında askerleri ile çevrilmiş
olması koşuluyla kardeşinin Rikhard ile görüşmesine izin
vermiştir ama, tekrarlanan görüşmelerden yapıcı bir sonuç
çıkmamıştır. Bu sırada Akkâ (Acre) Haçlı
kuşatması altındadır ve açlıkla
boğuşmaktadır. Selehaddin daha önce işgalettiği
yerlerden Hıristiyan savaşcıların özgürce çıkıp
gitmelerine ve şimdiki Lübnanın güneyinde İsrail
sınırına yakın Sur limanına yerleşmelerine izin
vermekle stratejik hata yapmıştır. Haçlılar burayı bir
yayılma üssü haline getirmişlerdir ve iki yıllık bir
kuşatmanın ardından 11 temmuz 1191de Haçlıların eline
geçeçek olan Akkâ (Acre), Surun hemen güneyindedir. Güçlü Haçlı
donanmasının oluşturduğu çember nedeniyle Acreye gıda
yardımı gidememiştir.
Maaloufun
aktardığına göre, Esirleri serbest
bırakan Selahaddinin tam tersine, Arslan Yürekli Rikhard, açlık
nedeniyle teslim olan Akkâ (Acre) garnizonundan 2700 askeri ve bunların
eşleri ve çocuklarından oluşan 300 kadar tamamen korumasız
zayıf insanı, birbirlerine iplerle bağlatarak surların
önüne dizmiş ve Frenk askerlerine öldürtmüştür. Frenkler,
kılıçlar, mızraklar ve taşlarla -tüm iniltiler kesilinceye
dek- işlerini sürdürmüşlerdir. Haçlılar önemli başarılar kazanmalarına ve birçok
liman kentini elegeçirmiş olmalarına karşın, Kudüse
girmezler, yorgun düşerler ve aralarında anlaşmazlıklar
başlar. Sonuçta, 1192 yılının eylül başında
Haçlı güçleri ile Selehaddin arasında anlaşmaya
varılır. Sur ile Yafa arasındaki sahil Haçlılara
bırakılır. Haçlı şovalyelerin İsanın
mezarında dua etmelerine izin verili (Aslında gerçek bir mezar yok,
herşey sonradan üretilme. Ali ile Ebu Bekir arasıdaki iktidar
mücadelesi nedeniyle, cenaze namazını kimin
kıldıracağı ve öne çıkacağı hesabı
sonucu, Muhammedin gömüldüğü yerde bilinememektedir. İnsanların
deliliklerinden kurtulmaları için daha çok zaman gerekmektedir.). Buna
karşın Rikhard -zafer kazanamamış olması nedeniyle-
diğerleri gibi kente girip dua etmez ve barış
anlaşmasından kısa bir süre sonra kutsal mezarı ve
Selehaddini hiç göremeden bölgeden ayrılır.
Sık sık
sıtmaya yakalanan Selehaddin, 4 mart 1193 günü beş parasız ama,
geriye büyük bir ülke bırakarak -başkent yaptığı-
Şamda ölür. O ölür ölmez imparatorluğu üç oğlu arasında,
Kahire, Şam ve Halep merkezli olarak bölünür. Eyyubi Devleti, orduda
paralı askerlik yapan Türk Kölemenler (köle askerler) tarafından 1250
yılında yıkılır ve yerine hükümdarları Türk olan
Memluklu (kölemen) devleti kurulur. Kölemenler, Mısırı
işgaleden Fransız ordusunu ezdikten sonra iktidarı
almışlardır. Memluklu (Kölemen) Hükümdarı Baybars
-Moğol istilacılarla işbirliği yapmış olan-
Antakyayı 1268 yılında elegeçirir ve Haçlıların
bölgedeki son kalelerine onların yöntemleriyle kanlı biçimde
noktayı koyar. Memluklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu
tarafından 1517 yılında yıkılmıştır. Bu
olayin ardından Halifelik kurumu, Sünni İslam içindeki ruhani iktidar
veya dinsel oterite de Osmanlı sultanlarının eline
geçmiştir. Tüm toprakların sahibi olan ve zaten siyasi otoriteyi
bütünüyle elinde tutan Osmanlı Sultanları, ayrıca yeryüzünde
Allahın temsilcileri, Muhammedin mirascıları durumuna
gelmişlerdir. Mısırın üzerine yürüyen
Osmanlının asıl sorunu, ilk olarak Akdeniz ticareti üzerinde
tam bir hakimiyet kurmaktır. Ardından, Kızıl Denizin her
iki ucuna ve Basraya yerleşmiş olan ve İran Safavi Devletini
Osmanlıya karşı kışkırtıp destekleyen
Portekizi bölgeden atmaktır. Kızıl Denizde ve Hint
Okyanusunda Portekize karşı hakimiyet kurabilmesi, Osmanlı
için olağanüstü büyük bir kazanç kapısının
açılması demektir. Osmanlı bu son stratejik hedefine, büyük
denizci Piri Reis sayesinde kısa bir süre ulaşabilmiştir.
Selehaddin Yusuf
inb- Eyyub, şüphesiz öncelikle Kürt halkı için büyük bir övünç ve
gurur kaynağıdır ama, diğer tüm bölge halkları ve
hatta tüm Müslüman halklar Selehaddin ile gurur duymaktadırlar. Ve
aklıbaşında olan herkes Ona saygı duymaktadır. Zaten
asıl büyük insanlar, dar bir çevrenin yararları için
çalışmış olan ve sadece bu topluluk tarafından
sevilenler değil, çok daha zengin kültür kaynaklarından beslenip
geniş yığınlara hizmet edebilenler, büyük insancıl
idealler uğruna mücadele edebilenlerdir. Bu açıdan
bakıldığı zaman Selehaddin, kendi Kürt aşiret
kabuğunun dışına çıkmış, zamanın
olanaklarının en gelişmişlerine sahip Halep ve Şam
saraylarında çok daha geniş bir kültürün, döneminin en ileri zengin
kültürünün kaynakları ile beslenerek yetişmiştir. Aynı
nedenle Selehaddin, bir Kürt aşiret önderinin yürüyebileceği
hedeflerin çok ötesine geçebilmiş birisidir. Yetişme tarzı
nedeniyle Selehaddin, Kürtlüğünü değil döneminin birleştirici
ideolojisi olarak İslamiyeti öne çıkartmıştır ve
herhangi bir milleti diğerinden ayırt etmemiştir. Selehaddinin
kişiliği günümüzün ağır koşullarında büyük
sembolik bir önem taşımaktadır. Selehaddin Yusuf ibn- Eyyub,
bölge halklarının haçlı seferlerine karşı veya daha
doğrusu bir yağma saldırısına karşı,
sınırsız bir haksızlığa karşı
birleşmelerinin sembolüdür. Gününümüzde ise, bazı Kürt aşiret
reislerinden diğer daha güçlü ama dar görüşlü yöneticilere dek bir
seri ahmak, bölgenin enerji kaynaklarını yağmalamak amacıyla
tarihin tanık olduğu en büyük askeri
yığınağı yapan emperyalist güçlerin
parıltılı vaadlerine kanmakta, önlerine atılan küçük
kemikler uğruna birbirlerini boğazlamaya
hazırlanmaktadırlar. Hepside halklarına karşı ihanet
içinde olan bu köle ruhlu çapsız militarist önderler, biryandan
birbirlerini aşağılayıp ezmeye
çalışırlarken, öbür yandan da gerçekçi politika
adını verdikleri ahmaklıkları ile, yağlı
kemiği biz kapmasak başkaları kapacak, hesabıyla ve
halklarını aldatarak birbirlerine karşı savaşa
hazırlanmaktadırlar. Şüphesiz bu koşullarda boş
hayallerle Pentagonun ve ırkcı militarist İsrail yönetiminin
peşine takılan Kürt aşiret reislerinin takdir edilecek hiçbir
yanları yoktur ama, halklarını ve özellikle Kürt
halkını ezerek onları emperyalist güçlerin kucağına
iten, sorunlara şiddetin ötesinde bir çözüm getiremeyen bölgedeki -relatif
büyük- devletlerin yöneticilerin de alkışlanacak yanlarını
bulmak olanaksızdır. Bölgeye hakim bu ahmakca antidemokratik
yapı ve kördöğüşü, çok daha büyük kötülüklerin kaynağı
olan çağdaş emperyalist güçlerin işlerine yaramaktadır.
Yukarıdaki
-dürüst olmaya çalışan- özeti yaparak Haçlı Seferlerini mahkum
eden kişinin amacı, -zaten anlaşılmış
olacağı gibi- İslamiyetin Hıristiyanlıktan üstün
olduğunu veya herhangi bir dinin diğerinden daha iyi olduğunu
kanıtlamak değildir. Şüphesiz tüm büyük dinlerin içinde daha
birsürü din, yol vardır ve insanlar birbirleri ile kültürel
bağları olan değişik ideolojileri -özet olarak- kendi
yaşamakta oldukları gerçekliklerine benzetmektedirler. Basitleştirerek
ifade edecek olursak, her dinin daha insancıl, daha demokratik ve bilime
daha açık kolları olduğu gibi, çok daha tutucu ve
ırkçı özellikler taşıyan akımları da vardır.
Ayrıca Hıristiyanlar, sadece müslümanları değil, sözde
Hıristiyanlık uğruna yüzyıllarca birbirlerini de
kesmişlerdir. Yine Hıristiyanlık bayrağı ile
sürdürülmüş haklı başkaldırılar vardır ve zaten
bu dinin doğuşu da haksızlığa karşı bir
başkaldırı biçiminde gelişmiştir. Aynı
şekilde İslam dünyasının bazı önderleri din adına
kitleleri sürükleyerek sadece Hıristiyanları öldürmekle ve ülkelerini
yağmalamakla kalmamışlar, yüzyıllarca birbirlerini de
boğazlamışlardır. Aynen Hıristiyanlıkta
olduğu gibi, islamiyet bayrağıyla sürdürülen haklı
başkaldırı mücadeleleri de vardır. Tüm bu nedenlerle,
-değişik ölçülerde birbirleri ile kültürel bağları olan-
mevcut dinlerin hepsi, iyilikte ve kötülükte -üç aşağı beş
yukarı- eşittirler. Sonuçta dinler adına birbirlerini
boğazlayan insanlar -sadece- kendi kendilerine eziyet etmektedirler. Ve
dinler, inkar edilemiyecek, küçümsenmemesi ve doğru tanınmaları
gereken tarihi- toplumsal gerçekliklerdir. Dinler aynızamanda zengin
kültürlerin taşıyıcılarıdırlar.
Doğal olarak
insanlar, kendi kendilerini, içinde oldukları toplumsal süreçleri,
kendilerini biyolojik- kimyasal- fiziki anlamda yaratan zengin
karmaşık süreçleri, içinde varoldukları tüm doğayı ve
onun içinde varolduğu evreni bir anda keşfedememekte, korkular ve
bilinmezliklerle dolu bir karanlıktan, kişiye ve toplumlara göre
dengesiz ilerleyen bir bilinç aydınlığına doğru süreç
içinde iğmesi artan bir hızla koşmaktadırlar. Bilincin bu
dengesiz ve sıçramalarla dolu ilerleyişi sırasında
insanlar, gerçekliği yeniden üretirlerken, başka ifadeyle soyutlama
yaparlarken, sözkonusu gerçekliği bütünselliği, tüm
karmaşık bağları ve hareketliliği içinde göremedikleri
için, idealizasyonlara gitmekte, gerçeğin deforme edilmiş biçimleri
olan mitler, efsaneler yaratmaktadırlar. Başka bir ifadeyle,
gerçeği bozarak, deforme ederek soyutlamaktadırlar veya eksik
gördükleri gerçeği çarpıtarak yeniden üretmektedirler. Ve
şüphesiz sınıflara bölünmüş toplumlarda, sözkonusu
çarpıtmalarla yaratılan bu mit ve efsanelerden kar sağlayanlar,
aynı efsaneler temelinde siyasi iktidarlarını
şekillendirenler, yanlışlığın
yaygınlaşarak yerleşmesine yardımcı olmakta ve
yararlarını koruyabilmek için hertürlü yeniliğin, bulunan yeni
gerçeklerin gelişmelerini engellemeye, toplumsal ilerlemeyi durdurmaya
çalışmaktadırlar- toplumsal ilerlemeyi durdurma çabası
çağımızda, azami kar prensibine göre işleyen uluslarüstü
tekellerin yararları hesaplanarak yapıldığı gibi,
sosyalizm adına yapılanlara bile rastlanmıştır.
Tekrarlamak gerekirse, tüm bunlara karşın dinler, çok önemli
toplumsal gerçeklikleri de yansıtmaktadırlar.
Sonuç olarak
haçlı seferleri ve ardından Moğol istilası, medeniyetin
dört büyük doğuş alanlarından ikisinde, Mezopotamya ve
çevresinde ve Nil vadisinde büyük tahribatlara yolaçmıştır.
Abbasi İmparatorluğunun başlangıç dönemlerinde
yaşanan İslam Rönesansı veya yeniden doğuşu
durmuş ve toplumlar geriye gitmişlerdir. Sözkonusu yeniden
doğuş döneminde Tüm Grek klasikleri arapçaya çevrilmişler, eski
Mezopotamya medeniyetleri ve eski Mısır yeniden
araştırılmaya başlanmış, analitik
matamatikte/algebrada veya cebirde, geometride, astronomide, simya/kimyada,
tıpta, felsefede, edebiyatta dev ilerlemeler olmuştur. Şüphesiz
sözkonusu durma ve gerileyişte, bölgede şekillenen merkezi feodal
despotik yapıların içinde kapitalizmin ve onun gereksinim
duyduğu bilimin yeterli gelişme olanaklarına sahip
olamamasının da etkileri vardır. Ve kanımca, asıl
süreçler burada basitleştirilip özetlenerek formüle edilenlerden çok daha
karmaşıktır. Başka bir ifadeyle, Goethenin söylediği
ve Leninin tekrarladığı gibi, Teorinin rengi gridir ama, yaşam
ağacı yeşildir.
Haçlı
seferleri İslam ülkelerinde yıkıma ve gerilemeye neden
olurlarken, seferlerin başladığı yıllarda göze göz
ilkesinin ötesinde herhengi hukuki bir sistemi bile olmayan Batı için
ilerlemenin kaynağı olmuşlardır. Yukarıda
sıralanan bilimleri, üretimi arttıracak ileri tarım tekniklerini
ve gelişecek modern edebiyatın, romanın köklerini
Ortadoğudan ve bir de İspanyadaki Endülüs Emevi
uygarlığından alan Batı, bunlara dayanarak Rönesansı
başlatabilmiştir. Örneğin, 800lü ve 900lü yıllarda
anılmaya başlanan ve 900lü yılların ikinci
yarısında derlenen 1001
Gece Masalları, Batıda modern romana kaynaklık
etmiştir. Firdevsinin (Ferdowsi, 935- 1020/26) Şahname (Hükümdarların
Destanı) adlı olağanüstü şiirsel ölmez
yapıtının William Shakesparenin -içi haksızlığa
karşı başkaldırı yüklü- ölmez trajedisi Hamlete
derin etkileri olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu satırları
yazana göre, eğer Firdevsinin damıta damıta 33 yılda
bitirebildiği Şahnamesi olmasaydı, büyük Alman
şairi ve yazarı Goethe Faust adlı yapıtını
yaratamazdı. (Berberi Tarık Bin Ziyad komutasında -Arap, Berberi
ve Türk askerlerden oluşan- yedi bin kişili küçük bir ordunun 711
yılında İspanya kıyılarına çıkmaları
ile Endülüs Emevi İmparatorluğunun temelleri atılmıştır.
Ülkenin yöneticileri 900lü yılların ortalarında Halife
ünvanını kullanmaya başlamışlardır. Oxfort
üniversitesi emekli tarih profösörü Alber Hourani, Şam merkezli Emevi
Halifeliğinden tamamen farklı karakterde olan ademi merkeziyetci
Endülüs Emevi Halifeliğinin derin hoşgörüsünün etkisiyle yerli
halkın ve zanatkarların gönüllü olarak arapça öğrendiklerini ve
yığınsal halde İslamiyete geçtiklerini yazmaktadır.
Iraktaki fanatik Yahudi merkezine karşın Endülüs Emevi Devletinin
sınırları içindeki Yahudiler arasında, çok daha özgürlükçü
ve hoşgörülü bir akım gelişmiştir.)
Yukarıda
özetlenen tüm bu gerçeklere karşın, batılı
ırkçılar ve bunların etkisinde kalan cahiller, başta Arap
halkı olmak üzere Ortadoğu insanlarını hor görmeye,
aşağılamaya kalkışmaktadırlar.
Türk-
Osmanlı idari sistemi içide Kürtler
Anadolunun
batısında 1300lü yılların başlangıcında
temelleri atılan ve önce Balkanlara doğru yayılan, 1402 Ankara
Savaşı ile gelişmesi kesintiye uğrayan Osmanlı
İmparatorluğu, 1500lü yıllara girerken gücünün zirvesine
yaklaşmaktaydı. Gözlemlenebildiği kadarıyla,
Osmanlının devlet örgütlenmesi, 1300lü yılların
ortasından itibaren gerçek
anlamıyla şekillenmeye başlayacak ve 1453te
İstanbulun fethi ile tam bir olgunluğa ulaşacaktır ama,
şüphesiz süreç içinde birçok gelgitler ve dalgalanmalar olacaktır.
Sözkonusu yapı özünde, Batı Romadan hem ideolojisi ve hem de devlet
örgütlenmesi olarak köklü farklar içeren Doğu Roma (Bizans) ile
bozkır göçebe geleneklerinin bir sentezi olarak tarif edilebilir.
Osmanlının gücünün zirvesine yaklaştığı
yıllarda, kuzeybatı İranda, toplumsal gelişmesin henüz
askeri demokrasi basamağındaki Sufi inançlara bağlı
göçebe veya yarı göçebe Türk aşiretlerine dayanan yeni bir iktidar
odağı şekillenmektedir. Sufi Şeyh Zahidin müridi ve
damadı olan Safi od- Din (1253- 1334, Seyfeddin, katıksız, saf
din anlamına olmalı), İranın kuzeybatısında
-Hazara 61 km mesafedeki- Erdebil/Ardabili, bir sufi eğitim merkezi
haline getirmiş. Halkı Türk olan Erdebil aynızamanda Safinin
doğum yeri idi. Safi, Yedi İmam Şiasından Oniki İmam
Şiasına geçiş yapacaktır. (Tarihsel- toplumsal
gelişme binyıllar boyunca dengesiz bir ilerleme göstermiştir;
gelişmiş medeniyetlerin yanında toplayıcılık,
göçebelik veya tarıma geçiş aşamasındaki barbar
topluluklar ve değişik gelişmişlik düzeylerini simgeleyen
medeniyetler yanyana varolmuşlardır. Özünde sınıf
kavgasının değişik biçimleri olan tüm toplumsal
çatışmalar, sadece medeniyet içinde şekillenmiş olan
*-sınıflar arasında değil, değişik
gelişmişlik düzeyindeki medeniyetler ve barbar topluluklarla medeniyetler
arasında da olmuştur ve tarih sürekli yeni sentezler yaratarak
ilerlemiştir.).
Giydikleri
kırmızı başlıklar nedeniyle aynızamanda Kızılbaş
olarakta bilinen bu Şia gurubun önderliği (Şehliği)
ileride Safavi Hanedanının temellerini atacak olan Şah
İsmailin (1487- 1524) babasına geçecektir. İsmail daha bir
yaşındayken Sünni inançlara sahibolanlara karşı verilen bir
savaşta babası ölecektir. İsmail 14 yaşına
geldiği zaman, Safinin izinde yürüyen sözkonusu Kızılbaş
gurubu içinde babasının yerini alacaktır. Aynızamanda dini
önder, Şeyh konumunda olan İsmail, Türkmen aşiretleri ile
Özbeklerin birliğinden oluşan Akkoyunlu aşiretler
konfederasyonunun başkenti Tebrizi 1501 yılında elegeçirir ve
kendisini Tebriz Şahı ilaneder. Şah İsmail, ertesi
yıl, 1502de Tüm Azerbeycan üzerinde hakimiyet kurar ve 1736
yılına dek yaşıyacak olan İran Safavi Devletinin
temellerini atar. Başlangıçta asıl olarak yedi Türk
aşiretine dayanan bu devletin adı, anlaşılmış
olacağı gibi Şey Safiden gelmektedir. İsmail önce doğuya,
Sünni inanca sahip Özbek aşiretlerinin üzerlerine yürüyecek ve 17 bin
kişilik bir orduyla 27 bin kişilik Özbek ordusunu 1510
yılında yenecektir. Sünni inançların hakim olduğu
İran, kısa sürede Oniki İmam Şiasına bağlanacak
ve genç Safavi devleti batıya yönelecektir...
Şüphesiz
günümüzde İranda iktidarda olan Oniki İmam Şiası ile,
Şah İsmail döneminin Oniki İmam şiası arasında
farklar vardır. Çok uluslu İranda halen Türkler en büyük gurubu
oluşturmakla birlikte, çağdaş İran devleti artık yedi
Türk aşiretinin omuzları üzerinde yükselmemektedir ve sözkonusu
değişim daha Safavi Hanedanı baştayken, Şah Tahmasp
(yönetimi, 1524- 76) döneminde başlamıştır ve Şah Inci
Abbas (Büyük Abbas, yönetim yılları 1588- 1629) döneminde köklü
reformlar sürmüştür. Devletin temellerini kılıçları ile
atmış olan göçebe Türkmen aşiretleri -aynen Selçukluda ve
Osmanlıda olduğu gibi- Safavi yönetimi yıllarında da süreç
içinde hızla alta düşmüşler ve Inci Abbas döneminde tamamen
yönetimin dışına itilmişlerdir. Artık tam anlamıyla
İranlılaşan ve aile içi cinayetlerde ve gaddarlıkta
Osmanlı Sultanlarını aratmayan Inci Abbas, devleti
merkezileştirmiş, Osmanlının -devşirme köle
askerlerden oluşan- Yeniçeri ordusu benzeri, Kırgızlardan,
Gürcülerden ve esir edilmiş Hıristiyan Ermenilerden oluşan bir
saray ordusu kurmuştur. Inci Elizabeth İngilteresiden askeri
teknolojisini ilerletme, özellikle topçu taktiklerinin geliştirilmesi
konusunda yardım almıştır. Başkenti, Türk Tebrizden
İranlı (Fars) İsfahana taşımıştır.
Aynı yıllarda Şia inancında da, Molla Sadra (Sadreddin
Ashshirazi/Şirazi, 1571- 1640) ve Mir Damad (Muhammed Bekir ibn Addamad,
?- 1632) gibi teologların çabalarıyla yeni reformlar
yapılmıştır- zaten Oniki İmam Şiası
değişik ünlü teologlarla 500 yıl içinde sekillendirilip
günümüzdeki haline gelmiştir. Adım adım Türkmen Kızılbaşlığından
kopularak günümüz İran Şiasına gelinmiştir. Ve
şüphesiz askeri demokrasi aşamasındaki özgür ruhlu göçebelerin
(orta barbarların) inançları ile, köleleşmiş,
alabildiğine patriyalkalleşmiş (babaerkilleşmiş)
feodal üst sınıfların inançları aynı olamaz- dinleri
ad olarak aynı olsa bile hiçbirzaman aynı dinden değillerdir.
Sonuçta, Oniki İmam Şiasını İrana
yerleştirenlerle, günümüzde aynı inanç adına İranı
yönetenler arasında bir benzerlik yoktur. Yalnız Şah Abbas,
birtek şeye dokunmamıştır veya
dokunamamıştır. Sünni İslamdan farklı olarak -aynen
Hıristiyanlık gibi- devlet kurumunun dışında
örgütlenmiş olan Şiayı,
İmamları, devletin denetimi altına almamıştır.
Günümüz İranında İslam devriminin rahatça başarıya
ulaşabilmiş olasının gerisinde yatan olgu bu gerçektir.
Batıdaki
Osmanlı, Selçuklu Hanedanı gibi Sünniliğin Hanefi koluna
bağlıdır ve İsmailin adamları İmparatorluk
içinde Şia inancını hızla yaymaktadırlar. Osmanlı
İmparatorluğuna doğusundan gelen bu saldırı,
batıda rahatca ilerlemesini engellemektedir ve ayrıca özellikle göçer
ve yarıgöçer aşiretler arasında yayılan sözkonusu inanç
Osmanlının iktidarınıda tehdit etmektedir. (Aynı
nedenle zaten Safaviler, tarih boyunca Portekizliler, Viyana merkezli
Habsburglar, İngilizler ve Ruslar tarafından destekleneceklerdir.)
Sonunda, Osmanlı Sultanı Inci Selim (1470- 1520) uzun bir
mektuplaşmanın ve İrandan hediye olarak yollanan afyon dolu
kutuların ardından, 1514 yılında Şah İsmailin
üzerine yürür. (İktidar yılları 1512- 20 olan Selimin
adının başına Yavuz lakabı da konulmaktadır
ama, karşıtları Onun adının önüne Zalim
lakabını eklemektedirler. Selimde, İsmailde afyonkeştir.
İsmail şiirlerini öztürkçe ile yazarken, Selim farsça- arapça
karışımı bir jargon/dar gurup dili, Osmanlı
aristokrasisinin halk tarafından anlaşılamıyan dilini
kullanmaktadır.) İran sınırına yakın Van Gölünün
kuzeydoğusundaki Çaldıran ovasında iki ordu
karşılaşır. Selim, ateşli silahları ve
topları da olan 120 bin kişilik bir orduya sahipken, İsmail
sadece Türkmen aşiret süvarilerinden ve birmiktar Kürt süvariden
oluşan 70 bin kişilik bir orduyu yönetmektedir. Teknolojik üstünlük,
ateş üstünlüğü, elindeki topları nedeniyle Osmanlı ordusu
23 ağustos 1514 günü zaferi kazanır. Aynı yıl 7 eylül günü
Osmanlı ordusu, direnişle karşılaşmadan Tebrize
girer. Şah İsmail savaşta yaralanmış ve
kaçabilmiştir. Artık bölgedeki Kürt prenslikleri
Osmanlının eline düşmeye hazırdırlar. Ayrıca
Osmanlı, Maraş- Elbistan yöresindeki Türk Dülkadir Oğlu
Beyliğini de 1515 yılında ortan kaldıracaktır.
Aynı zaferin bir diğer sonucu olarak Osmanlı, Tebriz- Halep ve
Tebriz- Bursa İpekyolunun kârlı ticareti üzerinde de denetim
kurmuştur.
Osmanlının
1514 Çaldıran zaferinin hemen ardından dönemin tarihinde çok önemli
bir rol oynayan kişilik olarak karşımıza Kürt mollası
(din bilgini) ve tarihci Mevlana İdris-i Bidlisi (Bedlisi)
çıkmaktadır. Doğum tarihi bilinemeyen İdris- i Bidlisi,
Kürd ve Kürdüstan Ünlüleri kitabının yazarı Mehmed Emin Zeki
Beye göre 1520 yılında, başka kaynaklara göre ise 1521
yılında ölmüştür. Aynı yazara göre, Hakkari Kürdü olan
Bidlisi, öğrenimini İranda yapmıştır ve Kürtçenin
yanında Arapça ve Farsçada bilmektedir. Bidlisi önce, Akkoyunlu Türk
Aşiretler Konfederasyonunun hükümdarı Uzun Hasanın oğlu
Sultan Yakubun özel katipliğini yapmıştır. Ardından
Osmanlı Sultanı IInci Beyazıtın (yönetim
yılları, 1481- 1512) sarayına yerleşmiştir. Mehmet
Emin Zeki Beye göre, Akkoyunlu Sultanı Yakuba vekaleten Osmanlı
Sultanı Beyazıta 1484 yılında bir kutlama mesajı
yazan Bidlisinin üslubuna Sultan hayran kalmış ve Onu yanına
aldırtmıştır. Sultan Beyazıtın istemi üzerine
Bidlisi, Heşt Beheşt
veya Heşt
Bihişt (Sekiz Cennet) adlı bir osmanlı tarihi yazmıştır. (Bu kitabın
el yazması orjinali, kuzeydoğu Hindistanda, Kalkutanın 470 km
kuzeybatısında, Ganj nehri kıyısında kurulmuş
olan tarihi Patna kentinin eski bölümü olan Bankiporedeki -arapça ve
farsça elyazmaları koleksiyonu ile ünlü- Orient Public Libraryde bulunmaktadır.
Tarihi adı Pataliputra olan Patna kenti, İ. Ö. 400lü yıllarda
kurulmuş ve İsadan sonra 300lü yıllarda bir eğitim
merkezi olarak ünlenmiştir. Heşt Bihiştin varolan -süslü- elyazısı ikinci
kopyası, İsveç Uppsala Üniversitesi
kitaplığındadır ve büyük boy 1168 sayfası olan bu
kopyanın bir fotokopisi de benim elimdedir. Henüz türkçeye veya başka
bir dile çevrilmemiş olan kitabı, İranlı aydın bir
arkadaşıma okutmaya çalıştım. Arkadaşım,
sınırlı kelimelerin ve birkaç cümlenin dışında
birşey anlayamadı. Arkadaşım, o dönemin farscası ile
yazılmış olsa, kitabın dilinin günümüzde de
anlaşılabileceğini iddia etti. Eğer bu iddia doğru
ise, muhtemelen kitap arapça- farsça karışımı bir jargon
ile yazılmıştır. Kitabın adının Sekiz Cennet
olmasının nedenini açıklamayan veya açıklayamayan Mehmed Emin Zeki Bey, yazarın sekiz Osmanlı
sultanını anlattığını söylemektedir. Yapıtın tam bir tarih
kitabı olmadığı, sadece Osmanlı hanedanının
bazı üyelerine övgüler düzen bir eser olduğu bellidir. Kitabı
bana çevirmeye çalışan arkadaşım olayın bu
yanını anlayabilmiştir. Aslında, Osmandan IInci
Beyazıta dek on, Inci Murattan IInci Beyazıta kadar ise sekiz
sulatan vardır ve sultan ünvanı Inci Murattan sonra, Inci
Beyazıt ile kullanılmaya başlanmıştır. Idrisi
Bidlisi bunların hangilerinden sözetmektedir? Bana göre, Sekiz Cennet
adının anlamı, ancak zamanın Sünni İslam
düşencesi bilinerek anlaşılabilir. Bu inanışa göre, Cennetin sekiz katı ve sekiz kapısı vardır- Cehennemin ise yedi katı vardır. Eğer sözkonusu kitapta gerçekten sekiz Sultandan sözediliyorsa,
bunların herbiri Cennetin farklı kapılarından giren
kişilikler olarak, ayrı ayrı Cennetin sekiz katı ile
özdeşleştirilerek yüceltilmektedirler. Yok eğer sekiz sultandan
sözedilmiyorsa, yazar tarafından sınırsız büyüklükte
olarak tanımlanan Osmanlı ülkesi, sekiz katı ve kapısı
olan Cennet ile eş tutulup yüceltilmektedir.- Yusuf Küpeli)
Çaldıran
savaşının galibi Osmanlı Sultanı Inci Selim, Kürt
bölgelerini askeri operasyonla elegeçirmemiştir. İdris- i Bidlisinin
yardımı ile Kürt beylerini birleştirip onlara iç işlerinde
bağımsızlık, -beyliklerin büyüklüklerine göre
sınırları değişen- birçeşit otonomi (özerklik)
vermiştir. Sultan Inci Selim, Çaldıran zaferinin ardından
-babası IInci Beyazıtın emrine girmiş olan- İdris- i
Bitlisiyi İrana, Kürt bölgelerine yollamıştır. Bidlisi,
aralarında Bitlis Hakimi, Hizan Meliki, Hısn- ı Keyfa Emiri,
İmadiya Hakimi olmak üzere -değişik kaynaklara göre
sayıları- 24 ile 30 arasında değişen Kürt beylerini
biraraya getirmiş ve bunların Osmanlı Sultanına
bağlılıklarını saraya iletmiştir. Ve aynı
günlerde Şah İsmailin üzerlerine yolladığı 10 bin
kişilik bir orduyu Kürtler kendi birleşik güçleri ile
yenmişlerdir. Bazı çağdaş Kürt gurupları
tarafından hain ilanedilmesine karşın Bidlisi, zamanına
göre çok aydın ve ilerigörüşlü birisidir ve şüphesiz Kürt üst
sınıflarının geleneksel yerleşik düşünce
yapısına göre hesap yapmaktadır. Bidlisi
bölgede gelişmekte olan asıl büyük gücün Osmanlı
İmparatorluğu olduğunu görmüş ve anlaşılan, bu
safta olurlarsa eğer daha kârlı çıkacakları konusunda Kürt
beylerini ikna etmiştir.
Eğer aynı Kürt beyleri Safavi İmparatorluğunun daha güçlü
olduğunu ve daha parlak bir geleceğe sahipolduğunu görselerdi,
hızla o safa geçerler ve muhtemelen din olarak Şiayı da
seçebilirlerdi. Ve zaten daha önce bölgede hakim güç olan ve Safaviler gibi
Sufi inançlara bağlı olan Akkoyunlu ve Karakoyunlu aşiretler
konfederasyonlarıyla da uyum içinde olmuşlardır. Bidlisinin
burada yaptığı, bazı kürt beylerinin yanılgıya
düşerek, yanlış hesap yaparak karşı safa geçmelerini
ve Kürtler arasında zaten süregiden çatışmaların daha
kanlı biçimler almasını önlemek olmuştur. Ve ayrıca
Bidlisi, ileride olabilecek bir birliğin de biçimsel olarak temellerini
atmıştır. Şüphesiz daha ileride, Safavi
İmparatorluğunun güçlendiği dönemlerde, karşı tarafa
geçecek veya sık sık saf değiştirecek Kürt beyleri
olacaktır.
İdris- i Bidlisi aracılığıyla Kürt beyleri Inci Selime yazdıkları mektupta özet olarak, Sultanın hakimiyetini büyük bir içtenlikle kabulettiklerini, Kızılbaş kurallarını kaldırıp ehl- i sünnet Şafi mezhebinin kurallarını uygulamaya başladıklarını, İdris- i Bidlisiyi yardım için makama yolladıklarını, ifade etmektedirler. Mektubun içeriğinden anlaşılmış olacağı gibi, daha önce Şia kurallarını uygulamışlardır ve o yıllarda rahatca din değiştirmeye bile hazırdırlar. Aynı mektubun sonunda, anlaşılan yaranmak ve bağlılıklarını göstermek için, Şiaya karşı Sultandan yardım istemektedirler. Yine Kürt beylerinin bilgisi dahilinde İdris- i Bidlisinin sultana yazıp yolladığı farsca mektupta özet olarak, Diyarbakır (Amid) yöresinin mazlum müslümanlarının devlet hizmetine talip oldukları, devlet ve din düşmanlarının kötülüklerinden Sultanın yardımı ile kurtulabilecekleri ifade edilmektedir. Ardından aynı mektupta, Kürtlerin aralarında birleşemedikleri, her beyin kendisinin baş olmak istediği, bu nedenle dışarıdan (Osmanlı sarayından) bir yönetici yollanmasının zorunluluğu, anlatılmaktadır. Sözkonusu mektupta, bazı Kürt aşiretlerinin başlangıçta boyuneğme yanlısı olmadıkları, buna karşın üstün gayret gösterilerek işlerin düzeltildiği, fakat halen düşmanın kışkırtmalarının sürdüğü, yazılmaktadır. Şüphesiz gerçeği bir ölçüde ifade etseler bile bu son yazılanların, asıl olarak İdris- i Bidlisinin işini önemsetme ve Sultandan büyük bir mükafat bekleme amacına yönelik olduğu hissedilmektedir. Sultan Bidlisiyi mükafatlandıracaktır ama, hiçbirzaman Ona güvenmeyecek, Onu Kürt bölgesinde bırakmayacak, sarayında yanında tutacaktır. Sultan Inci Selim, İdris- i Bidlisinin yardımları ile birleştirip üzerlerinde egemenlik kurduğu Kürt beylerine ve Osmanlı haritalarında Kürdistan olarak gösterilen bölgeye, Bıyıklı Mehmet Paşa adlı birini genel vali olarak yollayacaktır. Kürt tarihçisi Şerefhan, Bıyıklı Mehmed diye anılan Çavuşbaşı Mehmed Ağayı yolladı diye yazmaktadır.
Kürtlerin kolayca
ve hızla Osmanlı safına geçmeleri, Kuzey Irak ve kuzey
Suriyedeki bazı Arap ve Türkmen aşiretlerinide etkilemiştir.
Onlarda aynı yolu izlemişlerdir ve tüm bu bölgeler kan dökülmeden
Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuştur. Diyarbakır
(Amid) merkez kabuledilerek, Bitlis, Mardin ve Harputu da içine alan
geniş bir eyalet oluşturulmuştur. Inci Selim döneminde 12
sancaktan oluşan Diyarbakır (Amid) vilayetine, Inci Süleyman (Kanuni
Süleyman, Sultanlık yılları 1520- 66) iktidarı
yıllarında, 1526da, Kuzey Iraktaki Musul eklenmiş ve bölünüp
sınırları küçültülerek Diyarbakıra bağlı
sancakların sayıları 23e
çıkartılmıştır. Yine 1515 yılında sekiz
sancaklı Erzincan eyaleti kurulmuştur- Trabzon önce Erzincana
bağlanmıştır ama, sonra ayrılmıştır.
Inci Süleyman veya Kanuni Sultan Süleyman döneminde Erzincan eyaleti
lavedilmiş ve yerine Erzurum eyaleti kurulmuştur. Kanuni Süleyman
döneminde Safavi İmparatorluğundan alınan önemli
sınır eyaleti Van, 21 tanesi doğrudan Osmanlıya (merkeze)
ve 17si otonom (özerk) Kürt beylerine bağlı olmak üzere 38
sancağa bölünmüştür. Osmanlı haritalarında Kürdistan
olarak gösterilen bölgedeki eyaletler üç ana guruba
ayrılmışlardır veya üç farklı sistemle
örgütlenmişlerdir. Aslında, sözkonusu
Kürdistan örgütlenmesi içindeki otonom (özerk) ve yarı özerk sancaklar,
tüm topraklara Allah adına sahibolan Sultanın -sadece-
kullanmaları, asker beslemeleri ve vergi ödemeleri şartıyla
hizmetlerine karşılık adamlarına
dağıttığı ve veraset yoluyla nesilden nesile geçemeyen
Tımar adlı toprak kullanma sistemine (üç ayrı
katagorideki, üç ayrı büyüklükteki toprakları sadece kullanma
hakkına) tamamen aykırıdır ve Osmanlının
bütünselliği içinde önemli bir istisnadır.
Kürtlerin yoğun olarak
yaşadıkları ve aşiret ilişkilerinin güçlü olduğu
veya büyük aşiretlerin varlıklarını sürdürdükleri alanlar
Tımar sisteminin tamamen dışında tutularak bütünüyle yerli
Kürt beylerinin iradelerine teslim edilmişlerdir. Hükümet adı verilen
sözkonusu sancaklar, iç işlerinde bütünüyle
bağımsızlık kazanırlarken,
dışişlerinde, dış politik ilişkilerinde ve
savaş durumlarında bölgedeki Osmanlı Beylerbeyine
bağımlı kılınmışlardır. İkinci
gurupta olan, Ekrad adını alan, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki
yarı bağımlı sancaklar aslıda birçeşit
imtiyazlı Tımarlar konumundadırlar. Klasik Osmanlı
sancaklarindan farklı olarak bunların başlarına -özellikle İrana
karşı savaşlarda yararlılıklar göstermiş- mahalli
Kürt beyleri getirilirken, kadılar (yargıçlar) merkezden
tayinedilmişlerdir. Yani bu sancakların idareleri Kürt beylerine
bırakılmakla birlikte, iç hukukun işleyişi, yargı
tamamen merkeze bağlı kılınmıştır.
Yalnız, Tımar sisteminin tersine, -birincisinde olduğu gibi- bu
toprakların mülkiyetleride babadan oğula geçmektedir- babası ölünce yerine oğlu
aynı toprakların beyi olmaktadır. Aşiret ilişkilerinin
çok daha zayıf olduğu yerlerde ise, her işlerinde merkeze
bağlı ve veraset yoluyla toprakları devredilemeyen klasik
Osmanlı sancakları kurulmuştur. Burada önemli olan ve hemen
dikkati çeken gerçek, sözkonusu üç ayrı katagoride örgütlenmiş
sancakların kesin sınırlarla birbirlerinden
ayrılmış olmamalarıdır. İç
işlerinde tamamen bağımsız beyliklerin ve yarı
bağımsızların aralarına bütünüyle merkeze
bağlı sancaklar kurulmuştur. Sözkonusu merkeze bağlı
tımarlar veya sancaklar, değişik tam otonom (özerk) bölgelerin
arasında bir sınır oluşturacak biçimde yayılmışlardır
ve anlaşılan Osmanlı bunları oralara merkezi yönetimin bir
sigortası olarak yerleştirmiştir. Kısacası Osmanlı, bölgeyi
haritalarında Kürdistan olarak adlandırmakla birlikte, bu adı
sınırları kesinlikle belli ve bağımsız ayrı
bir siyasi birliği ifade etmek için değil, bir halk topluluğunun
yoğun olarak yaşadığı bölgeyi göstermek amacıyla
kullanmıştır.
Yine Mehmed Emin
Zeki Beye ait olan Kürdistan Tarihi adlı kitapta, yukarıda özü
açıklanan idari şekillenme şu şekilde
anlatılmaktadır: Şeyh İdris (İdris- i Bidlisi),
Diyarbakırı 19 sancağa böldü ve bunların 11 tanesinin
yönetimini doğrudan doğruya Osmanlıya bağladı. Arta
kalan 8 tanesini, Osmanlıya bağımlı Kürt beylerinin
idaresi altında özerk yönetimler olarak şekillendirdi. Samğan,
Kulp, Mihraniye, Atak, Petek, Çapakçur ve Çermik sözkonusu özerk
sancaklardır. Bunlarda yönetim babadan oğula geçiyordu. Özerk
sancakların yanında, Palo, Eğil, Cizire, Genç ilçelerinde
oluşturulan ve doğrudan doğruya Osmanlı Sultanına
bağlı olan beş yönetim daha kurulmuştur. Cihannamede Habur
ve Eleşkirt Hükümetlerinden de sözedilmektedir. Bu sonuncuların tümü
(toplam 15 hükümet veya sancak) içişlerinde tamamen
bağımsız idiler. Özerk yönetimlerin başındakilere,
Miri Miran deniliyordu. (Dil, cümleler düzeltilerek
aktarılmıştır.-Y. K.)
Osmanlı
yönetim sisteminde, asker beslemek ve vergi vermekle yükümlü kişiler
Sultan tarafından verilen topraklar, getirdikleri gelirlere göre, tımar,
zeamet ve has olarak
sınıflandırılmaktaydılar. Ayrıca dini kurumlara
ait vakıf toprakları ile, hazine malı olan mukataa
toprakları vardı. Sonuçta, kökleri bozkırdaki göçebelik
yıllarının ortak mülkiyet geleneğine uzanan sisteme göre,
toprakların tümüne Allah adına Sultan sahipti ve tımar, zaamet
ve has topraklarını istediğine verir, istediği
zamanda geri alabilirdi. Bu nedenle, Kürt beylerine verilen tam veya yarım
özerklikler, toprakların babadan oğula geçme hakkı, sistemin
geneli içinde çok büyük bir ayrıcalıktı. Kanuni
Sultan Süleymanın (Inci Süleyman), Kürt beylerinin haklarını
bildiren Hükmü Şerifi (yasa niteliğindeki kutsal, dokunulamaz
ve kaldırılamaz kararı) bu ayrıcalığın en
somut örneğidir. Özet olarak aynı Hükmü Şerife göre,
özerk Kürt beylerinin -önceden- kendilerine ait olan tüm topraklar, kaleler,
diğer taşınamazlar
ve sonradan onlara verilenler, tamamen kendi yöntimleri
altında olacaktır. Dışarıdan bunlara yönelik hiçbir
müdahale ve saldırı yapılmayacak, sözkonusu varlıklar
üzerinde hiçbirşekilde kalem oynatılmayacak, bey ölünce
mallarının tümü oğullarına kalacak ve bu durum ebediyete
dek sürecektir. Aynı Kanuni yasasına göre, ölen beyin eğer birden
fazla oğlu varsa, oğullar mirası aralarında istedikleri
gibi paylaşacaklardır. Ölenin hiçbir mirasçısı yoksa,
duruma yine merkezi yönetim müdahale etmeyecektir. Kürt beyleri kendi
aralarında toplanıp soruna çözüm üretecekler ve malları uygun
gördükleri kişiler arasında paylaştıracaklardır.
Kanuni
Süleymanın yukarıda özetlenen cömertliği veya Kürt beylerinin
ayrıcalıkları şüphesiz nedensiz değildir. Kürtlerin
üzerinde yaşamış ve yaşamakta oldukları coğrafi
alan, her yöne açılan stratejik yedi askeri geçidin ve aynızamanda o
yüzyılların en önemli ticaret yollarının üzerindedir.
Binyıllar boyunca bu dağlık coğrafyanın güvenliği
bölgede kurulmuş olan büyük merkezi devletlerin kendi silahlı güçleri
tarafından değil, hakim devletler adına askeri görev yapıp
ticaretin ve yerel üretimin rantından pay alan Kürt beyleri
tarafından sağlanmıştır. Modern silahlar, özellikle
helikopterler savaş arenalarında gözükmeye başlayıncaya
dek, hiçbir büyük devlet kendi ordularıyla bölgede tam bir hakimiyet
kurmaya kalkışmamıştır. Bu açıdan
Osmanlının Kürt beylerine karşı tavrı,
Ortadoğuda kendisinden önce kurulmuş büyük devletlerin
tavırlarından pek farklı değildir. Ayrıca bunun
yanında, 1514 Çaldıran zaferi ile Osmanlı, inatçı ve
savaşcı Safavi devletini pes ettirememiştir ve İran a
karşı savaşlar 125 yıl kesintisiz sürmüştür.
Savaş arenası, Kürt aşiretlerinin alanları, Azerbeycan ve
Ermenistan olmuştur. Bu nedenle, özellikle Inci Selim, Inci Süleyman ve
ardılları için İran sınırının Kürt
savaşçıları tarafından güvenlik altına
alınması hayati önem taşımıştır. Basraya,
Kızıldenize ve Hint Okyanusuna inmek isteyen Osmanlı için
İranın kayda değer bir tehlike olmaktan
çıkartılmasının gerekliliği, Kürt aşiretlerinin
hangi safta olacaklarının önemini ayrıca
arttırmıştır. Aynı nedenlerle Safavi yönetimide Kürt
beylerini hoş tutmaya çalışmış ve Karabağda
yaşıyan Ermenilere birçeşit otonomi (özerklik) vermiştir
(Ermeni kültürü asıl olarak burada kendisini koruyabilmiş ve
Karabağ ileride gelişecek olan Ermeni milliyetçiliğinin merkezi
olmuştur.).
Daha öncede
belirttiğim gibi, özellikle sınırları tutan Kürt beyleri
arasında sık sık saf değiştirenlere
rastlanmıştır ve merkezi hükümetler daha sonra bunları
cezalandırmaktan kaçınmışlardır. Saf
değiştirenlerle ait ilginç bir örnek, Bitlis Emiri Şemseddin bin
Şeref Hanın tavrıdır. Bitlis Emiri Şemseddin bin
Şeref Han, bazı kaynaklara göre 1531 yılına dek, oğlu
Kürt tarihçisi Şeref Hanın anlatımına göre ise 1535
yılına kadar Osmanlı Sultanının hizmetinde
İrana karşı İmparatorluğun sınırlarını
savunmuştur. Tarihçi Şeref Han, babası için, Görevini okadar iyi yapıyorduki, hem Osmanlıyı ve hem
de İran Safavi Devletini memnun ediyordu., diye yazmaktadır. Herhalde bu büyük mahareti
nedeniyle Bitlis Emiri ile Inci Süleymanın (Kanuni) arasına kara
kedi girecek ve Emir Şemseddin bin Şeref Han İrana kaçmak,
Şah Tahmaspa (iktidar yılları 1524- 76) sığınmak
zorunda kalacaktır. Aynı kişi,
sığındığı İranda Tevacıbaşı
(saray muhafızlarının komutanı anlamına gelen
moğolca sözcük) yapılacaktır. Bu görevinin yanında
Şemseddin bin Şeref Han, İran Kürdistanı Beylerbeyi
olacaktır ve Han ünvanını ozaman alacaktır (aslı,
türkçe bir ünvan olan, Inci Murata kadar -Murat dahil- Osmanlı önderlerinin
de kullandıkları Kağan olmalı). Tarihçi Şeref
Han ve erkek kardeşi, Şah Tahmaspın sarayında büyüyüp
eğitim görmüşlerdir ve herikiside daha sonra yeniden, 1579
yılında, IIIncü Murat ile ilişkiye geçerek Osmanlıya
sığınmışlardır. İranda, Nahcivanda
İran Azerbeycanının yöneticisi iken Osmanlıya
sığınmış olan tarihçi Şeref Han, -vaktiyle
İrana sığınmış olan babası gibi- Bitlis
Emiri yapılırken, kardeşi Halef Bey ise Eleşkird ve
Melezgird sancaklarının başına getirilmiştir.
İdris- i
Bidlisinin Inci Selime yazdığı ve yukarıdaki
paragraflarda anılan ünlü mektubunun en önemli bölümü, yazarın, Kürdistanın fethi ile Azerbeycan, Halep- Şam ve Bağdat-
Basra yollarının Osmanlıya açılacağını ve
böylece İstanbulun fethi ile kazanılan büyük zaferin bu şekilde
taçlandırılacağını, ifade etmiş olmasıdır. Kısacası
Bidlisi, Kürdistana yerleşecek olan Osmanlı için, Kafkasların
ve Hazarın zenginliklerine açılma olanağı
doğacağı kadar, Akdenizin doğusuna, Mısıra ve
diğer yandan Zengin Hint Okyanusuna inişin yollarınında
açılacağını söylemektedir. Günümüzde
de USA ve İngiltere, askeri güçleriyle Kürt coğrafyasına
yerleşmek isterken, Kafkaslardaki, Hazardaki, Basra ve Hint
Okyanusundaki ve doğu Akdenizdeki yararlarını tam bir güvenlik
altına almanın, Arap Denizi, Hint Okyanusu ve Akdenizdeki
iktidarlarını perçinleyerek uzatmanın ve burayı bir
yayılma üssü olarak kullanmanın hesabını
yapmaktadırlar. Yayılmayı düşledikleri alanlar bellidir.
Türkiye, İran, Kafkaslar, Asya İçleri ve stratejik önemi olan Hint
Oyyanusunun kuzey kıyılarındaki İran ve Afganistan Belucistanında
tüm etnik ayrılıkları kullanarak başlatmak istedikleri
yangının yanında, 125 yıl süren Osmanlı- İran
savaşları mahalle kavgası gibi kalacaktır. Şüphesiz işleri yolunda giderse.
Osmanlı ve
İran arasındaki savaşlarda, Azerbeycan ve Kuzey Irak toprakları
sık sık el değiştirmiştir. Sonunda Inci Süleyman
(Kanuni), 1508 yılından beri İran Safavi Hanedanının
elinde olan Bağdatı 1534
yılında fethetmiştir. Osmanlı 1538 yılında da
Basraya girmiştir. Piri Reis (Yaşlılık anlamına gelen
farsa Piri sözcüğü, bir tarikatın, mesleğin, işin kurucusu,
öğreticisi, uzmanı anlamına gelen Pir kelimesinden üremedir ve
muhtemelen sözkonusu kaptan mesleğinin büyük ustası olduğu için
asıl adı yerine bu lakapla anılmaktadır ve gerçekten de
işinin büyük ustasıdır.), 1547 yılında
Kızıldeniz ve Hint Okyanusu Donnanmalarının
Amiralliğine getirilecektir. Piri Reis önce Adeni Portekiz güçlerinden
temizleyecek ve Kızıldenizin Hint Okyanusuna açılan
kapısına Osmanlı yerleşecektir. Ardından, Arap
yarımadasının doğu köşesindeki Muscata ve Basra
Körfeziden Arap Denizine (dolayısıyla Hint Okyanusuna) açılan
Hürmüz Boğazına yerleşmiş olan Portekiz birlikleri
yerlerinden atılacak ve Piri Reis sayesinde osmanlı Hint Okyanusunda
kısa süren bir hakimiyet sağlayacaktır. Piri Reisin 1554
yılında Kahirede ahmakca idamının ardından, sözkonusu
hakimiyet Seydi Ali Reis döneminde yokolacaktır. Yine
1516yılında Cezayir ve Tunus aşiretlerini birleştirerek
Kuzey Afrikada bir devlet yaratan Oruç ve Hızır (Barbaros Hayrettin)
kardeşler, Akdenizde kendi başlarına üstünlüklerini
kanıtlayacaklardır. Oruçun savaşta ölümünün ardından
işi sürdüren Hızır (Barbaros Hayrettin), 1532de Sultan Inci
Süleyman tarafından davet edilecek ve 1533 yılında
İstanbula girip Osmanlı donanmasını yeniden inşa
ederek başına geçecektir. (Ege adalarından olan Oruç ve
Hızır Reislerin anneleri Grek, babaları ise emekli bir
yeniçeridir- yeniçeriler emekli olunca evlenebiliyorlar. Türkler
denizciliği Greklerden ve Araplardan öğrenmişlerdir.
Hızır Reis aynızamanda gemi mühendisidir. Batılılar o
yıllarda yıldızlara bakarak yön bulmaya
çalışırlarken, Araplar çok uzun zamandan beri birçeşit
mıknatıslı pusula kullanmaktaydılar. Piri Reisin 1513 yılında
çizilmiş olan haritası da, tüm Orta ve Latin Amerikanın
doğu kıyılarını ve Antartikayı bir satalit
fotoğrafı netliğiyle göstermektedir. Aynı haritada bulunan
boylamları, Batı denizciliği ancak 200 yıl sonra,
1700lerde kullanmaya başlayacaktır. Kesin bir yargıda
bulunabilmek olanaksızdır ama, Piri Reisin idamı ve Hint
Okyanusu hakimiyetinin kaybı, belkide Osmanlının kapitalizme
erken evrimini engelleyen önemli etkenlerden biridir. Çünkü artık
aynı yıllarda yeni ticaret yolları ve Amerika
keşfedilmiş, Akdeniz ticaretinin ve İpek Yolunun önemi
kalmamıştır.) Batılılar tarafından Barbaros
lakabıyla anılacak olan Hızır Reis, Basranın
alındığı 1538 yılında, batı Yunanistandaki
Preveze körfezinin önünde ve Levkas adasını kuzeyinde kendisininkinden
çok daha güçlü olan birleşik Haçlı donanmasını yenip
kaçırmıştır. Habsburglar tarafından finanse edilen
Haçlı donanmasına 1571de İnebahtıda (Lepanto) yenilinceye
dek, Akdeniz yaklaşık yarım yüzyıl tam bir Osmanlı
(Türk- Arap- Berberi) gölü durumuna gelmiştir ama, daha öncede
belirttiğim nedenlerle bu başarının ticari açıdan çok
önemli bir yararı olmamıştır. Osmanlı 1600lü
yılların başında artık gücünün zirvesine
ulaşmıştır ve 100 yıl kadar sonra, özellikle 1683
yılında başarısızlıkla sonuçlanan ikinci Viyana
kuşatmasının ardından hızla inişe geçecektir.
Safavi
İmparatorluğu, 1623- 38 yıllarında Bağdata yeniden
hakimolmuştur. Sultan IVncü Murat (yönetimi, 1623- 1640) döneminde,
Osmanlı ordusu kanlı bir savaşın ardından
Bağdatı yeniden fethetmiştir- Bağdatın içinde 70 bin
Şia yanlısı öldürülmüştür ve dönemine göre bu olağanüstü
büyük bir sayı olduğu gibi, özünde de birçeşit
soykırımdır. Bağdatın IVncü Murat tarafından
yeniden alınması, bölgede üstünlüğü Osmanlıya
geçirmiş ve günümüze dek sürecek bir barışın
kapısını aralamıştır. İran Safavi Devleti
ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1639 yılında
imzalanan Kasrı-ı Şirin anlaşması ile -çok ufak
değişikliklerdle- gününmüzde de varlığını koruyan
sınırlar belirlenmiştir. İki devlet arasında 1578
yılında Azerbeycan nedeniyle başlayan ve 60 yıl kadar süren
çatışmaları saymayacak olursak, birdaha savaş
olmamıştır. Bir anlama, Greklerle Persler (Akhaemenid
İmparatorluğu), Romalılarla Partlar, Bizansla Sasaniler ve
Osmanlı ile Safaviler arasında süreklilik kazanmış olan savaşlar,
Kasr-ı Şirin barışı ile sonbulmuştur ve tarihin
bu sürekliliği gözönüne alınırsa sözkonusu anlaşma çok daha
büyük bir önem kazanmaktadır. Kasr-ı Şirin
barışının Kürt toplumu açısından önemi,
Kürdistan olarak anılan coğrafyanın veya Kürt
halkının yaşadığı bölgelerin kesinlikle ikiye
bölünmüş olmasıdır ve çoğunluk Osmanlı
sınırları içinde kalmıştır. Bu bölünme göçebe ve
yarıgöçebe Kürtler için pek büyük bir anlam taşımayacaktır.
Kışı Osmanlı sınırları içinde, yazı ise
İrandaki otlaklarda geçirenler veya tersini yapanlar, her iki devletin
silahlı güçlerinin müdehaleleri ile
karşılaşacaklardır. İleride, Birinci Dünya
Savaşının ardından, Irakın ve Suriyenin
doğmaları ile Kürt bölgeleri dörde bölünecektir. Şüphesiz
Kafkaslarda, eski Sovyet Cumhuriyetlerinde yaşan Kürtlerde vardır-
hatta göçmen olarak Orta Asya Cumhuriyetlerine gelip yerleşmiş
Kürtlerede rastlanmaktadır. Kasr-ı Şirin barışı
şüphesiz asıl olarak Kürt halkının
yaşadığı alanlarda süregiden bir savaşa sonvererek bu
topluma rahat bir nefes aldırtacaktır ama, Osmanlının
merkezileşme çabaları yeni baskıları ve iç
çatışmaları beraberinde getirecektir. Ayrıca İran ve
özellikle Osmanlı, aralarında süren çekişmelerde Kürtleri
birbirlerine karşı kışkırtıp kullanmayı
sürdüreceklerdir. Bunun yanında Kürtler, İran- Rus ve Osmanlı-
Rus savaşlarının malzemesi olacaklardır. Hindistana
yerleşmiş olan İngiliz İmparatorluğuda süreçlere
1800lü yılların başından itibaren doğrudan müdahale
etmeye başlayacaktır.
Osmanlı ile
Kürt beyleri arasındaki barış kesintisiz 300 yıl
sürmüştür. Bölgede süregiden savaşları ve Kürtlerin kendi
içlerindeki kavgaları biryana koyarsak, Kürtler ve Türkler sözkonusu uzun
yüzyıllar boyunca barış içinde yanyana
yaşamışlardır. İmparatorluğun kan kaybetme,
zayıflama sürecine girmesiyle birlikte, Kürt beylerinin haklarına
kısıtlamalar getirilmeye başlanmıştır. Kürt
toplumu içindeki huzursuzluk ve Osmanlı ile çatışmalar bu
nedenle başlamıştır. İlk rahatsızlık
belirtileri 1600lü yıllarda ortaya çıkmış olmakla
birlikte, asıl Kürt isyanları ancak 1800lü yılların
başında gözükecektir. Büyük Kürt Şairi Ahmed-i Hani (1651- 1707)
sözkonusu huzursuzluğu ve aydınların kafalarındaki özgürlük
özlemini şiirlerinde seslendirmiştir ama, Kürt feodalizminin
denetimindeki halk arasında sesi yankı bulmamıştır.
Kürt tarihçisi Şerefhan, 1597 yılında farsça
yazdığı Şerefnamede, Osmanlı
İmparatorluğuna ve Sultan IIIncü Mehmete (yönetimi, 1595- 1603)
övgüler düzmektedir. Bu satırlar Kürt Beylerinin Osmanlıdan ne
ölçüde mennun olduklarını kanıtlamanın ötesinde, güce
tapınma, güçlüye sığınarak varlıklarını
sürdürme geleneklerininde somut bir göstergesidir. (Aynı karakter, halen
Kürtler arasında yaşamakta olan güçlü patriyalkal kültürün
yardımıyla -değişik ölçülerde- modern görünümlü
önderliklerde de sürmektedir ve özgürlüğünü arayan Kürt toplumunun en büyük
açmazı üst sınıflardan kalma bu tarihsel kamburda
düğümlenmektedir.) Şerefhanın övgüler düzdüğü IIIncü
Mehmetin babaannesi Nurbanu Sultan, Musevi; annesi Safiye Sultan ise
Venediklidir ve saraydaki Venedik kliğini yönetmektedir. IIIncü Mehmet
tahta otururken, 19 erkek ve 20den fazla kızkardeşini
sağır ve dilsiz adamlarına boğdurtmuştur. Sarayda
iktidar, Hıristiyan kökenli Sultan anaları etrafında oluşan
klikler ve yine Hıristiyan kökenli devşirme vezilerle tarafından
çevrilen Bizans entrikaları ile belirlenmektedir. Günümüzde olandan beter
ölçüde devlet hazinesi soyulmaktadır ve rüşvet başını
almış gitmiştir. Kısacası, Osmanlı yönetimi tam
bir çürüme süreci içine girmiştir.
Kürt
beylerinin isyanları
Yukarıdaki başlığı taşıyan bölümün yarısından çoğu yazılmıştır ama, tamamlanınca yazıya eklenecektir. Günümüze dek olan gelişmeleri özetleyen yazının tümü kısa sürede bitirilip zengin bir kaynak listesiyle birlikte Simbada yerleştirilecektir. Birçok işi birarada yapmak zorunda kaldığım için, biten bölümlerin önceden yerleştirilmesinin yararlı olacağını düşündüm. Şüphesiz yerleştirmiş olduğum bu bölümlere ileride yeni bilgiler ekleyebilirim. Anlatım eleştirilerinize ve katkılarınıza açıktır.
Yusuf Küpeli