Demokratik cumhuriyet tezi
ilk kez zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından
1996 yılının sonunda Lizbonda dile getirilmiştir. Demirel,
devleti yöneten elit tarafından formüle edilen demokratik cumhuriyet ve
anayasal vatandaşlık tezini - mevcut çizgisi ile hiçbir
başarı şansı olmayan- PKK silahlı eyleminin tamamen
ezildiğinin kesinlik kazanmasının ardından
seslendirmiştir. (Artık görevini tamamlamış olan Susurluk
çetesine yönelik operasyon ve yine artık gereksinim duyulmayan
İslamcılara yönelik operasyonlar da aynı günlerde
başlatılmıştır.) Süleyman Demirel, üye 54 ülkenin
devlet ve hükümet başkanlarının katılımlarıyla 2
ve 3 aralık 1996 günlerinde Lizbonda toplanan Avrupa Güvenlik ve
İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesinde, teröre ve
adını anmadan Kürt sorununa değinmiştir. Kürt
sözcüğünü bilinçli olarak ağzına almayan Demirel, demokratik
vatandaşlığın en iyi tanımının anayasal
vatanseverlik ve vatandaşlık kimliği çerçevesinde
yapılabileceğini ifade ettikten sonra aynen şunları
söylemiştir: Etnik ve kültürel olanlar dahil,
farklılıkların yaşatılmasının ve uyum
sağlanmasının en kalıcı yöntemi; toplumun her
kesimince paylaşılan, evrensel demokratik değerlerle beslenen
yurttaşlar topluluğu niteliğini taşıyan bir millet
anlayışı yaratmaktır. Bu anlayışla örülecek
yurttaşlık bağları gerçek bir demokratik çoğulculuğu
sağlayacak tek mekanizmadır. Demirel ayrıca, böyle bir
yaklaşımın demokrasileri ortak bir vizyon da (vision:
görüş) birleştiren vazgeçilmez değerler
olduklarını ve etnik ayrımcılığa hiçbir
şekilde yer bırakmadıklarını belirtmiştir.
(Bak, aralık 1996nın ilk haftası içindeki Hürriyet, Milliyet,
Cumhuriyet ve diğer tüm günlük gazeteler)
Zamanın Cumhurbaşkanı Demirel
tarafından -Kürt adı anılmadan- Avrupalı yöneticilere
duyurulan bu tez, devlet tarafindan Kürtlere kişisel özgürlüklerin
ötesinde haklar tanınamayacağını, ulusal kimlikleri resmen
tanınmadan Kürtlerin kendi kültürel değerlerini birey olarak koruyup
aynı anayasal demokratik çerçeve içinde eşit vatandaşlar
olarak varolabileceklerini anlatmaktadır. Demirelin yukarıdaki
sözleri, Kürtlere birey olarak kendi dillerini kullanma ve kimliklerini ifade
etme özgürlüğünün ötesinde bir hak verilemeyeceğini,
sınırın buraya dek olduğunu ifade etmek için
söylenmiştir. Şüphesiz, devletin gelişmesine olanak
tanımadığı bir kültürün süreç içinde kaybolacağı
bellidir. Ve bu amaca yönelik olarak kürtlere resmi dil eğitimi hakkı
bile tanınmamaktadır. Ve Demirel, etnik
ayrımcılığa hiçbirşekilde yer
bırakmadıklarını söylerken, Kürt kimliğinin süreç
içinde yokedileceğini Batıya açıkca belirtmiştir.
Aslında, tüm bu seslendirilenler Demirele özgü de değillerdir.
Bunlar, tek millet yaratma hedefini önüne koymuş olan Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş ilkeleri arasında hep
varolmuşlardır.
Demirel tarafından güne uydurularak yeni bir
ambalajla uluslararası arenada formüle edilen demokratik cumhuriyet tezi,
ulusal önder olarak tanıtılmaya çalışılan PKK
başkanına tekrarlatılmaktadır. Çünkü, Kürtleri
söylenen yalana inandırmanın en kolay yolu, yalanın
onların önderi olarak tanıtılan biri tarafından sürekli
tekrarlanmasıdır. Devlete ait demokratik cumhuriyet tezini inançla
savunan PKK başkanı, savunduklarının ruhuna uygun olarak ve
sadakatının gerçekliğini kanıtlamak amacıyla aynen
şunları yazmaktadır: İçine gireceğim müthiş
ideolojik ve siyasi süreç etnisiteyi sona erdirecek ve halk
çağını açacak yapıdadır. Çok sancılı geçmesi
bu özellikten kaynaklanacaktır. Bir nevi son kızılderiliyi
oynayacağım. (Bak, A. Öcalanın savunmasından, Halk
cumhuriyetine doğru, Özgür Politika, 3 kasım 2001) Demokratik
cumhuriyet tezi çerçevesinde Demirel, etnik
ayrımcılığa hiç yer bırakmayacaklarını
söylerken, PKK başkanı da etnisiteyi bitireceğini ve son
kızılderiliyi oynayacağını söyleyerek, Kürtlüğü
kendisinin yokedeceği konusunda garanti vermektedir. Aynı kişi,
üstlendiği Kürt halkını tarihten silme görevinin önemini
arttırmak için, sürecin sancılı geçeceğini söylemekte ve
halklar çağını açmaktan dem vurmaktadır. Kendi
halkını ezenlere ve birlikte yaşanan halkı yoketmeye
çalışanlara hizmet sunularak halklar çağı
açılamayacağı gibi, özellikle Kürt ve Türk halklarının
çağları hiç açılamaz. Demokratik cumhuriyet gürültüsü
ile yapılmaya çalışılan lanetli bir işten başka
birşey değildir.
Kürt halkının kendi dilini ve kültürünün
olumlu insancıl yanlarını koruma konusunda göstereceği
direnç, hem bu halkın kaderinin belirlenmesi ve hem de Türkiyede
demokrasinin geleceği konusunda kilit rol oynayacaktır.
Yusuf Küpeli
3 mart 2002
Not: son kızılderili diye birşey yoktur. Tezler diye ortaya
atılan diğer tüm gevezelikler gibi buda uydurmadır. Yalnız,
James Fenimore Coopere ait Son Mohikan
(The Last of the Mohicans, 1826) adlı ünlü bir roman vardır.
Romanın konusu, Şimdiki USA- Kanada sınırının
olduğu bölgelerde, 1757 yılında Fransızlar ile
İngilizler arasında geçen sömürge savaşları içinde
bazı kızılıderili kabilelerinin oynadığı
rollerdir. Adı kurt anlamına gelen Mohikan aşireti, bu
savaş alanlarında, New Yorkun kuzeyinde, Büyük Göller yöresinde
yaşamıştır ve savaşa İngilizlerin safında
katılmak zorunda kalmıştır. Buna karşın
romanın asıl kahramanı Son Mohikan, hiçbir
güce boyun eğmeyen özgür ruhlu gerçek bir doğa insanıdır.
Kürt halkını yoketmeye çalışanların emrine giren biri
ile, Son Mohikanın en ufacık bir benzerliği ve
yakınlığı yoktur.
Yusuf Küpeli
yusuf@telia.com www.simbad@sida.nu http://www.simbad.sida.nu/