Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

MENDERES DÖNEMİ - AÇIKLAMALAR

(1)- MENDERES Dönemi tarihimizde bir dönüm noktasıdır... ATATÜRK'ün sayesinde kurtulduğumuz bir hastalığa tekrar yakalanmamız, tekrar BATI HEGOMONYASI'na boyun eğmemiz onun zamanında olmuştur.

Bazıları bu hususu unutup, ülkeye DEMOKRASİ'nin MENDERES ile geldiğini, halkın SİYASET'te onunla söz sahibi olduğunu öne sürer. O zaman SİYASET TARİHİ'ne kısa bir göz atmak gerekir.

TÜRKİYE'de SİYASET, OSMAN BEY'den GENÇ OSMAN'a kadar (1627) sarayın işi idi. Yani padişahlar ne olacağına karar verirdi. ORDU ve ULEMA padişahı denetler, çizgiden çıktı mı, ağırlığını koyardı. Bu dönemin özelliği SİYASET'in HALKTAN YANA yürütülmesi idi. Ondan sonra SİYASET'e karışanın sayısı çoğalmıştır. DEVLET'te yabancıların, GALATA sarraflarının etkisi artmıştır.

TANZİMAT (1839) devrinde SİYASET halkın malı olmadı. Siyasetle ancak nazırlar, vezirler uğraşırdı. Bir de tabii bize karışan, bizi idare eden yabancılar!..

MEŞRUTİYET (1908) devrinde SİYASET gitti, POLİTİKA geldi ve sokağa düştü. MASONLUK gibi yabancı örgütler politikada baş köşeye oturdu ve bizi 1. CİHAN HARBİ'ne soktu. Her iki dönemde de POLİTİKA HALKA RAĞMEN, HALKA KARŞI yürütüldü.

MİLLİ MÜCADELE'de ve ATATÜRK döneminde SİYASET, HALKLA BERABER, HALK İÇİN yürütüldü...Bazı uygulamaların HALKA RAĞMEN yapılması, bu dönemin şimdiye kadar yaşadığımız en DEMOKRATİK dönem olmasına engel değildir.

İSMET PAŞA iktidarı bir nevi padişahlıktı. Gah SİYASET, gah POLİTİKA yapıldı, ikisi de HALKTAN BİHABER, HALKTAN UZAK idi. Onun için İSMET PAŞA HALK'ın tepkisini çeken kişi haline gelmiştir.

DEMOKRAT PARTİ iktidarı ise halkın SİYASET'e katıldığı değil, POLİTİKA'ya bulaştığı yıllardır... Ondan sonra da "aydın"ların CHP ile birlikte HALKA RAĞMEN POLİTİKA anlayışı ile, DP devamı partilerin HALKLA BİRLİKTE POLİTİKA anlayışı çekişip durmuştur. Ancak bunların hiç biri gerçek SİYASET değildir.

Hemen tekrarlıyalım ki, biz SİYASET kelimesini DEVLET ve MİLLET İŞLERİ'ni şahsını düşünmeden, gerektiğinde canını tehlikeye atarak YÜRÜTMEK olarak alıyoruz. POLİTİKA dediğimizde ŞAHIS, PARTİ, AİLE, BÖLGE MENFAATİNİ HER ŞEYDEN ÜSTÜN TUTMA'yı kastediyoruz... Gerçek DEVLET ADAMI ve SİYASETÇİLER ile POLİTİKACILAR'ın yaptıkları, bu kıstasla değerlendirildiğinde, turnusol kağıdı gibi MÜSBET veya MENFİ renk vereceklerinden, kolayca tesbit edilebilir.

3. SELİM (1789) ve 2. MAHMUD (1808) döneminde FRANSIZ hayranlığı başgöstermiş, GAVURLAR İÇİŞLERİ'mize, DIŞİŞLERİ'mize, MALİYE ve ORDU'muza MÜDAHALE'ye başlamıştı... TANZİMAT, İNGİLİZLER'in Fransızlar'ı geri plana atıp hemen her şeye müdahale ettiği, TİCARET'imizi ele geçirdiği dönemdir. Bu dönemde PAYİTAHT; sultanları ve DEVLET yöneticilerini kontrole almaya çalışan İNGİLİZ, FRANSIZ, ALMAN, RUS diplomatların mücadele alanı haline gelmiştir... MEŞRUTİYET ise ALMANLAR'ın bu mücadeleden galip çıkıp hemen bütün İTTİHATÇI üst kadroyu kendine bağladığı dönemdir. İTİLAFÇILAR ise İNGİLİZ yanlısı idi.

İşte MİLLİ MÜCADELE ve ATATÜRK dönemi, bütün bu DIŞ MİHRAKLAR'ın DEVLET KADROLARI'nda devre dışı bırakıldığı, hatta birbirine karşı kullanıldığı dönem olması hasebiyle, SİYASİ TARİH'imizde büyük önem taşır.

MEŞRUTİYET döneminde aydınlar "önce yol mu, mektep mi?" diye tartışırlardı... CUMHURİYET'in ilk yıllarında da "Zıraat mı, sanayi mi?" tartışması sürüp gitmiştir. Memlekette sanayi de, sanayici de, teknik eleman da yoktu. İğneden ipliğe, undan şekere her şey dışardan geliyordu.

ATATÜRK sermayesiz, sanayisiz, enerji gücü olmayan, iktisadi örgütü bulunmayan, borçlu, yıkık bir ülke devralmıştı. Ülkede ekonomik açıdan önce TEMEL İHTİYAÇLAR'ın karşılanması, ASAYİŞ'in sağlanması üzerinde durulmuştur. İKTİSADİ ve ENDÜSTRİYEL anlamda ilerleme ancak 1930-1938 arasında yapılabilmiştir.

Bu dönemde uygulanan DEVLETÇİLİK, KARMA bir sistemdi. REKABETÇİ değil, TEŞVİKÇİ idi. 1930 devletçiliği hem bu tartışmaları kaldırarak SANAYİ ve ZIRAAT'ı, DEVLET ile HALK'ın birlikte yürüteceğini göstermiş; hem de sonuç alarak "ebediyyen SÖMÜRGE olacağımız" fikrini yıkıp atmıştı.

İSMET PAŞA dönemi ilk gününden itibaren bir "milliyetsiz şef" diktatörlüğüne dönüşmüş, 2. Dünya Harbi'nin çıkmasıyla da ülke bir durgunluğa girmişti. Harbe girmememize rağmen, memurlar dışındaki halk kesimleri çok ezildi. İSMET PAŞA'nın durduk yerde RUSLAR'ı düşman edinmesi, 1947'den sonra EMPERYALİZM ve YABANCI ETKİSİ gene ülkemize musallat olmasına yol açtı. İSMET'in halktan gördüğü tepki, MENDERES'in iktidarına imkan hazırladı.

(2)- Bu özellik, sonradan DP'den doğan bütün partilerin ATATÜRK'e olan tavrını belirler. DEMİREL'in, ÇİLLER'in (veya benzerlerinin) ATATÜRK'ten söz etmeleri SUN'İ bir sevgiyi yansıtır. Onu sadece politikalarına ÂLET etmişlerdir. Her ikisinin de "1946 ruhunu canlandırmak" iddiası, o tarihten önceki hiç bir şeyi, ve MİLLİ MÜCADELE RUHU'nu önemsemediklerinin delilidir.

Mesut YILMAZ'ın ANAP'ı da "Özal ruhunu canlandırmak" peşinde koşması onların da ATATÜRK'ü ve MİLLİ MÜCADELE RUHU'nu unuttuğunu österir. Ne MENDERES'in, ne DEMİREL'in, ne ÖZAL'ın bu ülkenin geleceğine ışık tutan bir tek PRENSİP'i yoktur.

İşin kötüsü, bu tavır CHP'den doğma partilere de yansımış, onların şuuraltlarına sinmiş olan İNÖNÜ'ün MANDACILIK sevdasını hortlatmıştır. İki istisna olay dışında... Ki, onlar da 1963, 1974 KIBRIS harekatıdır.

CHP'nin ve eski SHP'nin ATATÜRK'le bağlantısı romantik bir nostaljiden ibarettir! İSMET PAŞA'dan itibaren CHP'de ATATÜRK'ü hatırlatan hiç bir şey kalmamış, ECEVİT dahil CHP'den doğan partiler de bilerek veya bilmiyerek ATATÜRK'ü kendi politik çıkarları için istismar etmişlerdir.

Şurası çok acıdır ki, ATATÜRK'ü en iyi tanıyanlar, ona karşı olan MSP-RP tarzı "dinci" sayılan kesimdir. Genelde ATATÜRK'e karşı olmalarına rağmen TAM İSTİKLAL, MİLLİ SİYASET gibi mefhumları en çok onlar savunur. Solun AYDINLIKÇI (Perinçek) kesimi ise ATATÜRK'ten yanadır, ve onun TAM İSTİKLAL, ANTİ-EMPERYALİST prensiplerini içten benimsemiştir.

(3)- Kore 1945'de ikiye bölünmüştü... Bu ülke daima Çin, Rusya veya Japonya'nın kontrolünde olmuştur..1894 yılına kadar Çin himayesinde feodal bir imparatorluktu. O tarihte Çin yenilince, Japonlar'ın himayesine geçti. Ancak Rusya Japonya'nın karşısına dikildi. 1904'de Japonya Rusya'yı yendi ve 1910'da Kore'yi bir eyalet olarak ilhak etti.

1945'de Sovyetler Kuzey Kore'ye, Amerikalılar Güney Kore'ye girerek Japonya ile savaştılar...O tarihlerde Japon emperyalistlerin Koreli genç kadınları Japon askerleri için açtıkları genelevlerde çalışmaya zorlamaları, bu zalim milletin yüzkarasıdır.

Japonya ABD'ye yenilince, Sovyetler Kuzey Kore'yi işgal etti. Sonra Çin de devreye girdi. Nihayet 25.6.1950'de harp başladı. 1945'de kurulmuş olan Birleşmiş Milletler ABD güdümünde olduğu için Kızıl Çin'i adamdan saymadı, üye kabul etmedi, Kore görüşmelerine davet etmedi.

TÜRKİYE bu savaşa balıklama daldı, BATILI sayılma sevdası ile!.. Savaş ve asker gönderme kararı Meclis'ten geçmedi!... ABD'nin zoru ile 16 ülke sembolik yardımlar ile savaşa katılırken, MENDERES 4000 kişilik bir kuvvetle ve zayiatı kapatma taahhüdü ile girdi. Savaş bir yıl sürdü. Başladığı noktada bitti. Biz 5000 şehit verdiğimizle kaldık.

Amerikan askeri ajandasında TÜRK kayıpları yer almadı. Zaten Almanlar da 1. Cihan Harbi'nde Galiçya'daki TÜRK kayıplarını vermeye tenezzül etmezlerdi.

(4)- Burada önemli olan husus, ATATÜRK'ün tutarlı DIŞ SİYASET'inin TAMAMEN terkedilmiş olmasıdır!.. Önce 2. CİHAN HARBİ sırasında İSMET'in bocalaması, sonra BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'e girmesi, arkasından bizi ilgilendirmeyen bir hususta TÜRK kanının dökülmesi ve NATO'ya girilmesi!..ATATÜRK'ün

"TÜRLER'in artık başkaları için dökecek kanı yoktur!" prensibinin çiğnenmesi!..

Bütün bunlar sadece ATATÜRKÇÜ DIŞ SİYASET'ten sapma değil; MENDERES'in açık ifadesi ile HÜKÜMRANLIK HAKLARI'ndan, TAM İSTİKLAL'den ve MİLLİ İRADE'den büyük tavizler verilmesi anlamına gelir.

Bu ne demektir?.. Yabancıların sadece DIŞ İLİŞKİLER'imize değil; İÇ İŞLER'imize de karışmaları demektir!..YABANCI kelimesi burada "hafif" kalmaktadır. Sanki sadece "bizim dışımızdakiler" anlamına gelir gibidir. HAYIR!..TÜRKİYE'nin GERÇEK DOST'u olmadığına göre; YABANCILAR iki gruptur: DOST GÖRÜNENLER ve DÜŞMANLAR!..

Şu halde böyle anlaşmalar yapar, böyle ittifaklara girersek; DOST OLMAYANLAR'a, hatta DÜŞMANLAR'ımıza DIŞ ve İÇ İŞLERİMİZ'e KARIŞMA, hatta YÜRÜTME, ve hatta MENDERES'in ifade ettiği gibi İSTEMEDİĞİMİZ ŞEYLER'i YAPMA hakkını vermiş oluruz! İSTEDİĞİMİZ ve bizim MENFAATİMİZE UYGUN ŞEYLER'i YAPAMAMA durumunda kalırız!

İşte bu noktada, ATATÜRK'ün uzun süre CEMİYET-İ AKVAM'a niye girmediği daha iyi anlaşılmaktadır... ATATÜRK, böyle bir davranışın TAM BAĞIMSIZLIK ve MİLLİ HAKİMİYET esaslarından vazgeçmek olduğunu biliyordu. O tarihte gücü yetmediği için, MUSUL-KERKÜK meselesinin CEMİYET-İ AKVAM'da görüşülmesine razı olmak durumunda kalmış, karar da aleyhimize verilmişti. Hem de bölgenin TÜRK nüfusunun çoğunlukta olmasına rağmen!

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'e girdiğimiz 1947'den itibaren, ne oradan ne de daha sonra girdiğimiz NATO, CENTO, İMF, AVRUPA KONSEYİ, GÜMRÜK BİRLİĞİ, GATT, WTO, AGİT, MAİ, vesaireden bizim lehimize TEK bir KARAR çıkmamıştır. Tam tersine bu kurumlarda alınan kararlar hep bizim aleyhimize olmuş, bize dayatılmış ve ülkeyi kötüye götürmüş, iflasın ve bölünmenin eşiğine getirmiştir.

Herkesce kabul edilmesi gereken kural şudur ki, hiç bir ULUSLARARASI ANLAŞMA veya KURULUŞ MİLLİ MENFAATLER'e ve KARARLAR'a ters olamaz!.. Tam aksine, böyle kuruluş ve anlaşmalara MİLLİ KARARLAR'ın daha kolay uygulanacağı ümidi ile girilir!.. Bunun dışında bir zihniyet besliyenler, sadece ve sadece yabancıların uşağı, köpeğidirler!..

(5)- Aslında SOVYETLER'in Çekoslovakya'yı işgal ve komünistleştirmesi üzerine İngiltere, Fransa, Belçika, Luksemburg ve Hollanda BATI AVRUPA BİRLİĞİ'ni kurmuşlardı.(1948) Ayrıca ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Portekiz, İspanya NATO'yu oluşturdular.

Asıl adı KUZEY ATLANTİK PAKTI olan ve sembolü HAÇ şeklinde bir yıldız olan bu savunma kuruluşunun, bizden başka bütün üyeleri coğrafi olarak ATLANTİK ülkesi idi ve hıristiyandı!.. Bizim girmemiz ve KIBRIS olayının alevlenmeye başlaması üzerine, Yunanistan da NATO'ya alındı. (1955) Yani YUNANİSTAN'ın NATO'ya girişi bize karşı korunması amacına yöneliktir, SOVYETLER'e değil!

Gene ATATÜRK'ÜN DIŞ SİYASETİ açısından değerlendirilirse, NATO'ya girilmemesi gerekirdi. Çünkü ATATÜRK, 20 yıllık MİLLİ MÜCADELE ve CUMHURBAŞKANLIĞI döneminde BATI'nın EZELİ DÜŞMAN olduğunu unutmamış, ve hiç bir BATILI ÜLKE ile İTTİFAK'a girmemişti. TÜRKİYE, EMPERYALİST BLOKLAR'dan hiç birinde yer alamaz, almamalıydı.

(6)- 2. DÜNYA HARBİ'ne kadar TÜRKİYE bütün dünya devletleri ile normal siyasi münasebet kurmuş, ancak bir ittifak içinde yer almamıştı. SOVYETLER BİRLİĞİ ile dosttu. BALKAN PAKTI ve SADABAT PAKTI ile de komşularıyla olan ilişkilerini düzene sokmuştu. TÜRKİYE'nin kendine BATI'da müttefik araması, İSMET PAŞA'nın tercihidir, ATATÜRK'ün değil! SOVYETLER ile arasının bozulmasına sebep İSMET PAŞA'dır, ATATÜRK değil!

STALİN 28.6.1945'de TÜRKİYE'den toprak talebinde bulundu. Buna göre KARS ve ARDAHAN SOVYETLER'e verilmeli, ayrıca BOĞAZLAR'da kontrol hakkı tanınmalıydı. 1925 TÜRK-SOVYET saldırmazlık anlaşmasının yenilenmesi için bu hususlar şart koşulmuştu. İSMET PAŞA bunun üzerine BATI ile yakınlaşmış, ancak esas ittifakı 1951'de NATO'ya giren MENDERES kurmuştur. 1949'da kurulmuş olan NATO'ya alınmak için de 1.7.1950'de, yani ayağının tozu ile KORE'ye asker göndermişti.

Menderes'in dikkat etmediği husus, NATO protokolü ve antlaşmasının bir "TÜRK-AMERİKAN ikili anlaşması" haline dönüşmesi idi. Yani TÜRKİYE NATO içindeki diğer üyelerden farklı bir konumda görülmüş, ATATÜRK'ün:

- Biz "birleşme" derken, bir KUVVETLİ ile bir ZAYIF'ın birleşmesini kastetmiyoruz. Zira böyle bir birleşme, ZAYIF'ın KUVVETLİ'ye esir olması ile sonuçlanır!

tesbiti doğru çıkmış, TÜRKİYE NATO'nun HAMMALI olmuştur. TÜRKİYE'deki üs ve tesislerin NATO'ya mı, ABD'ye mi ait olduğu hep tartışılagelmiştir.

İSMET PAŞA'nın NATO konusunda "tereddüt belirttiği, eşitlik istediği" iddiaları vardır. Ancak ne yapılması gerektiği konusunda bir çalışması veya teklifi yoktur. Nitekim ilerde iktidara geldiği dönemlerde de bu hususta bir beyanda ve girişimde bulunmamıştır.

Celal BAYAR 1950 seçimlerinden hemen sonra İSMET'e sorar: "NATO'ya neden girmediniz?" diye...İSMET'in cevabı dikkate değer: "Aldılar da, girmedik mi?.."

Yani her ne kadar NATO'ya girmek MENDERES hükümetinin marifeti ise de, MANDACI İSMET'in buna dünden hazır olduğunu unutmamak gerekir. MENDERES'in günahı, olmadık tavizler karşılığında bu başarıyı(!) elde etmesidir.

Nitekim TÜRKİYE'nin NATO'ya mal bulmuş mağribi gibi dalmasından cesaret alan ABD, TÜRK hükümetine haber dahi vermeden IRAK'a müdahale için İNCİRLİK hava alanına asker indirmişti!.. Bunda ne BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, ne NATO ile alakası olmayan; hatta "iki devlet arasında anlaşma" değeri bile taşımayan tebliğlerin MENDERES tarafından imzalanıp ABD'ye imtiyazlar tanınmasının sebep olduğu aşikardır.

"İkili Anlaşma" diye bilinen bu tebliğlerin gerçek sayısı ve mahiyeti aradan 45 yıl geçmesine rağmen bugün dahi belli değildir. Ne acıdır ki, hemen hepsi hâlâ yürürlüktedir ve hiç bir iktidar onları kaldırmaya teşebbüs etmez. Tersine ÖZAL zibidisi gibi ÇEKİÇ GÜÇ işgaline imkan tanıyan yeni anlaşmalar imzalarlar!

(7)- MENDERES'in BAĞDAT PAKTI da bir düşüncesizlik eseridir. Tam MISIR'ı ziyaret edip bir yakınlaşma kuracağı sırada ortaya çıkmıştır. İNGİLİZ ve FRANSIZLAR'ın MISIR'a saldırması bu ülkeyi ARAPLAR'a ve bize yaklaştıracakken, mütecaviz İNGİLİZLER de BAĞDAT PAKTI'na katılınca biz MISIR ve ARAP ülkelerine düşmanlığımızı ilan etmiş olduk! İNGİLİZLER'i ORTADOĞU'ya yeniden sokan ülke haline geldik!

(8)- Bu yargılamanın yapılamayacağı çok acı bir olayla ortaya çıkmıştı. 1959 yılında sarhoş iki AMERİKALI'nın kullandığı araba nöbet yerine gitmekte olan bir MANGA inzibat erine çarpmış, 10 askerimizin ayakları kaldırımla otomobil tekerleği arasına sıkışarak kopmuştu. Bu iki sarhoş gavuru tutuklamak isteyen polislerin karşısına ABD yetkilileri dikilmiş ve subaylarımızın diş gıcırtıları arasında suçluları alıp gitmişlerdi!..

İşte o çok methedilen, "rahmetli" diye anılıp "evliya" gibi türbeler dikilen MENDERES, bizi böyle KÖLE mevkiine düşürmüş namussuzun biridir!.. Kendisini hiç affetmeyiz. Ahırette iki elimiz yakasındadır! En azından o 10 ere 20 ayak borçludur!..

(9)- 1990'ların başında ERBAKAN'ın TÜRK ve MÜSLÜMAN ülkelere daha fazla ilgi göstermesi üzerine DEMİREL Efendi ile ÇİLLER sık sık "ATATÜRK'ten beri değişmeyen DIŞ POLİTİKA"dan bahsetmeye başladılar...Biz hep tekrarlıyor ve kesin deliller ile ispatlıyoruz ki, şimdiki "dış politika" (eğer böyle bir şey var ise), hiç bir yönüyle ATATÜRK'ÜN DIŞ SİYASETİ'ne benzemez!..Yakından uzaktan alakası yoktur!..DIŞ İLİŞKİLER ilk defa İSMET ile 1940'larda bozulmuş, 1950'lerde MENDERES ile UYDU DEVLET konumuna indirilmiştir...Buna ne İSMET, ne onun partisi CHP, ne DEMİREL, ne ÖZAL, ne de ÇİLLER, ne ECEVİT, ne YILMAZ, ne de ERDOĞAN karşı çıkmıştır!

ATATÜRK'ün son derece tutarlı ve hala geçerli DIŞ SİYASET'ini şu anda savunan TEK parti İP'dir, TEK LİDER de DOĞU PERİNÇEK'dır!.. TÜRKEŞ dahi nedense AMERİKANCI olup çıkmıştı! Yerine geçen BAHÇELİ ise Avrupa Birliği için her türlü sömürge antlaşmasına imza baztı...

(10)- DEVLET İDARESİ daima MAKRO PLAN ve KARARLAR ile yürür!.. Yani sadece PARÇA'ya bakarak değil, BÜTÜN'ü hiç bir zaman gözden kaçırmadan götürmek gerekir...ATATÜRK böyle yapardı...Ancak ne İSMET, ne MENDERES, ne de sonradan gelenler bu gerçeği görebilmişlerdir. Kendileri de "küçük" bu adamlar, her meseleye MİKRO seviyede bakmışlar, DEVLET'i adeta bir ŞİRKET yönetir gibi idareye kalkışmışlardır. MENDERES'in o göklere çıkartılan MAKİNALI TARIM politikası bir yandan bizi dışarıya muhtaç ederken, bir yandan da HALK'ı işsiz, VATAN'ı çöl yapmıştır.

(11)- Ama itiraf edelim, her ne kadar AZİZ NESİN'e "Yedek Parça", "Düdüklü Tencere" gibi hikayeleri yazdırtacak sıkıntılar yaşanmışsa da, 1950-55 döneminde bilhassa DIŞ YARDIM ve KREDİLER'in etkisiyle GÖSTERİŞLİ hızlı bir KALKINMA'nın sağlandığı da inkar edilemez. Ormanların, meraların yok olması pahasına da olsa!..

Ne var ki TARİH TEKERRÜR'den ibaretti!..Nasıl mı?.. 1855'de KIRIM HARBİ sırasında İLK DIŞ BORC'u alan 550 yıllık OSMANLI DEVLETİ 1875'de, yani sadece 20 yıl sonra İFLAS'ını ilan etmek zorunda kalmıştı...Böylece DIŞA BAĞIMLI olmanın bedelini çok ağır ödemişti!

TARİH'ten DERS almayan MENDERES te, İSMET'in giderayak başlattığı DIŞ BORÇLA KALKINMA furyası ile ülkeyi ancak 7 yıl idare edebilmiş, işler 1955'den sonra bozulmuş, 1958'den sonra da İFLAS'ın işaretleri görülmeye başlamıştı.

BATI'nın, özellikle "KÜÇÜK AMERİKA olacağız" diye özendiği ülkenin aslında kendisini ve TÜRKİYE'yi bir inek gibi sağdığını nihayet farkeden MENDERES, çıkar yolu BATI'nın rakibi SOVYETLER BİRLİĞİ ile ilişkileri güçlendirmekte buldu. Başka ne yapabilirdi ki?..

Aslında bu SENARYO defalarca tekrarlanmıştı. Daha önce de BATI'dan destek görmeyen 2. MAHMUD, ABDÜLAZİZ ve 2. ABDÜLHAMİD RUSYA'ya yakınlaşmayı denemişler ve bunlardan ikisi TAHTTAN İNDİRİLMİŞ, BİRİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ!. 2. MAHMUD da meşhur İNGİLİZ TİCARET ANLAŞMASI'nı imzalamış, TANZIMAT'a yol açmıştı. MENDERES'ten sonra da DEMİREL BATI KREDİLERİ ve İSRAF'la ülkeyi 70 CENT'E MUHTAÇ hale getirecek, İHTİLAL'le düşecekti!

DEMİREL'den sonra ÖZAL, hem KREDİ alacak, hem halka KEMER SIKTIRACAK, hem de bir MİRASYEDİ gibi paraları ÖZEL UÇAKLAR'a, MERCEDESLER'e, AVİZELER'e yatıracak, ama kafasını kullanıp tekmeyi yemeden kendini CUMHURBAŞKANLIĞI'na "TERFİ" ettirecekti!.. Böylece ülkeyi İFLAS ettirip kaçtığında HÜKÜMET, onun "DAHİ" 24 OCAK KARARLARI'ndan 14 yıl sonra, İFLAS'ı belgeliyen 5 NİSAN KARARLARI'nı almak durumunda kalacaktı!.. 1999 yılında soluğu kesilmiş Ecevit, "Amerikan garantili tahvil" çıkarmaya kalkacaktı!..

TARİH bilen, GEÇMİŞTEN DERS alan SİYASET ve DEVLET ADAMLARI VE BÜROKRATLAR yetiştirebilseydik, hiç değilse MENDERES'ten sonra benzer oyunların tekrarlanmasından kurtulurduk!

***

> İÇİNDEKİLER< > MENDERES DÖNEMİ - AÇIKLAMALAR-2 <