KAPTANIN SEYİR DEFTERİ

Bizi kandırdılar;

çocuktuk, bize 1999 da uzay otobüsleriyle gezeceğimize dair, küçük uçan dairelerle uzayımsı evlerimizin balkonlarından gireceğimize dair yalanlar söylediler, yalanlar seyrettirdiler; kandırdılar. Bizi bekleyen bir orman köyünde HEİDİ ve dedesi gibi sıkıntı çekip doğayla mücadele etmek değildi. Bizi gizemli ve ışıltılı bir uzay çağı bekliyordu. Tarih de o kadar uzak değildi. Biz çocuktuk ve söyledikleri tarih 1999 otuzlu yaşlarımıza gelecekti; hiç de geç kalmış sayılmazdık. 1999 a bir kala rüzgar esti evler uçtu tepemizden, yağmur yağdı sel sularına kapıldık öldük, kar yağdı gene yollar kapandı, umutlarımıza çığ düştü.Çok öldük yollarda. O konserve kutusu Otobüslere tıkılıp, o küçücük teneke kutulara doluşup kara asfaltlarda binlerce on binlerce öldük.

Bizi kandırdılar; çocuktuk, “UZAY YOLU” dizisinde kaptanın seyir defteri bize uzak ve gizemli gözükse de “UZAY 1999” dizisindeki tarih bize göz kırpıyordu; o günleri görecektik.1999 da insanlar bir yerden bir yere ışınlanacaktı, akşam yemeğimizi her hangi bir gezegende yiyecektik. Oysa şimdi kutu gibi kafalarımızla, akşamları o kutu gibi eviçlerine kaçışıp ışıklı bir aptal kutusunun kölesi olduk gene yalan söylüyordu çirkin devekuşları gözlerimize baka baka. Geleceğimizi satın aldıklar taksitlerle, geleceğimizi satın aldılar kredi kartlarıyla. Bize sattıkları ev eşyalarının taksitlerini ödeyebilmek için akşamları evlere içeriden kilitledik kendimizi. 1999 da değil uzaya gitmek toplanıp bir gece bir yere gitmek dahi hayal oldu çoğumuza. Belli ki bize çocukluğumuzda 1999’dan gösterilen o büyüleyici küçük uçan daireler olsa biz gene alamayacaktık. Bizim payımıza 1940’lı yılların zeplinini 1999’a bir kala İstanbul semalarında seyretmek düştü.

Kandırdılar bizi ; çocuktuk ve bu nükleer enerji, uranyum gibi gizem dolu mucize maddeler yaşamımıza ne zaman girecek diye merak ederdik.1999’da bizi öyle bir teknoloji bekliyordu ki hülyası bile bir çocuğu sarhoş edebilirdi. 1990 yıllarında mönümüzde siyanür olacağını, soluğumuza asbest dolacağını bilemezdik, bilmek de istemezdik sanırım. Teknoloji öyle bir girdi ki yaşamı- mıza, adı Çernobil oldu, nezle grip olur gibi kanser olduk, döküldük.

Bizi kandırdılar; işlerimizi robotlar yapacaktı ve biz rahat yaşayacaktık. O robotların bir gün biz olacağımızı bilemezdik, biz şimdi yapılan işlerin robotu olduk. Rekabet denen bir düğmemize bastılar bizim ve robotların mahalledaşı, şehirdaşı, arkadaşı, meslektaşı olmazdı. Herkes geçilmesi gereken bir rakip oldu bize.1999 da o işleri yapacak robotların o hayalleri kuran ve şimdi otuzlu yaşlarını yaşayan bizler olduğunu anlayamadık.

Bizi kandırdılar; sadece bir hap yutacaktı insanoğlu ve böyle beslenecekti 1999’da.. Oysa 1999’a bir kala çöplüklerden karnımızı doyuruyorduk ülkemde; bebeklerin binlerce onbinlercesi 1990 larda gene ishalden ölüyordu ve dünya gene açlıkla karşı karşıyaydı, Sudan’da milyonlar açlıktan kırılıyordu. Biz yutacağımız uzay haplarından geçtik Irak’ta ilaçsızlıktan dolayı çok basit hastalıklardan ölen çocuklara bir basit hap tanesi bile olamadık.

Bizi kandırdılar; çocuktuk ve 1999 otuzlu yaşlarımıza gelecekti ve daha o zamandan babalarımıza, dedelerimizi acıyorduk dünyaya erken geldikleri için.

Oysa bizden daha az sanşsızdı onlar; lezzetli sebzeleri, o canım meyveleri ve etleri bizden daha çok tadabildiler, hormonla şişirilmiş renkli plastik gibi tatsız sebzeler, meyveler ve hastalıklı, hormonlu etler daha çok bize kaldı bize kaldı.

Onlara da güzel anılar.

Bizi kandırdılar; çocuktuk ve yaşanmış sevdalara gülüyorduk, geleneklere boğulmuş böyle otantik sevdalar değildi bizi bekleyen “uzay çağı 1999” bize özgür sevdaları getirecekti, ama o beğenmediğimiz eski sevdaları yakalamak bir yana sevgiyi özler olduk, sevdalarımız kadük kaldı. Gemisini kurtaran kaptan oldu, o kaptan fırtınalı bir günde gemisini batırırken dönüp bakmadık bile; her koyun kendi bacağından asıldı, bir gün o kancanın kendi bacağımıza takılacağını hesaba katmadık hiç; at binenin kılıç kuşananın oldu, atları biz büyüttük onlar bindiler, o kılıçları biz dövdük ateşte onlar kuşandılar. Sonunda o bildik bana dokunmayan yılan sırayla hepimizi soktu. Sevgilerimizi yitirdik. Vermek değil almak gerekti. Malı, parayı her ne pahasına olursa olsun stoklamak gerekti. Sevginin stoğunun olmadığını anlayamadık; ancak verdikçe kendinde çoğalacağını ve yaşamak için hava gibi su gibi sevgiye gereksinimimizin olduğunu anlayamadık. Çıkan her yeni model arabayı takip ettik ama eski model sevgilerimizi dahi koruyamadık. Bencil arzulara değiştik sevdalarımızı, çıkar uğruna kaybettik sevgimizi...

Bizi kandırdılar; çocuktuk, okul kitaplarında okuttular savaşları bize, ne aptaldı insanoğlu koca dünyayı paylaşamamıştı. Savaş bize çok uzaktı. Olsa olsa “UZAY SAVAŞLARI”nı görürdük biz bu da gizem doluydu. Oysa gençliğimizi savaşın içinde bulduk ve 1999’a bir kala Irak’ta çocukların üstüne bir kere daha bomba yağdı, biz çekirdek yiyerek keyifle seyrederken bulduk kendimizi. Kaptanın seyir defterine yazamadık bunları; utandık...

Bizi kandırdılar; çocuktuk dedesiyle yaşayan sevgi dolu Heidi’den daha çok inandık kaptanın seyir defterine. Bir şansımız vardı ancak bizim, hülyalarımız vardı, süslü hayallerimiz ve 1999 da bineceğimiz uzay gemilerimiz vardı bu hayal dünyamızda. Şimdiki çocuklara miras bırakacağımız böyle hayallerimiz yok şimdi, beğenirler mi bilmem ama elimizde sadece kaptanın seyir defteri kaldı...

01.01.1999 Bülent