Acı, çok acı.... insan duygularını aşırı bir duygudan yitirirmiş meğer. Hatta bir duygunun aşırı hali kendisini bile yok edermiş meğer. Bu acı bu hüzne başka türlü dayanabilmek olanaksız.
Hüzün salt hüzün olsa isyana dönebilir belki; bu, başka bir şey; bu, tüm diğer duyguların yitimine neden olacak şiddette büyük bir acı.
Doğa ile bin yıllardır yaptığımız amansız savaşta bir kez daha doğanın galebe çalması. Her gün ve sürekli yaptığımız tahribatın karşılığında doğanın birden ve şiddetle bize verdiği yanıt belki. Öyle olduğunu bildiğimiz halde doğal göremeyeceğimiz büyük bir yıkım.
DEPREM... Ne kadar sıradan ve yabancı bir kelimeydi bizim için; şimdi yakınlarımızı, insanlarımızı öldüren düşman bir yakın akraba misali. Adı kalleş ölümü top yekun tattıran hain kardeş misali. Büyüttüğü kedilerin bir gece aniden yatağından kalkıp uyurken taşla ezen masum kız çocuğu misali... Deprem işgal etti günümüzü; gecemizi, beynimizi, ömrümüzü. Deprem gelip teslim aldı hepimizi. Duygu selimizi, yarınlarımızı, umutlarımızı, korkularımızı... Bundan gayri duyulan her deprem kelimesi depreştirecek bu günleri. Beynimizin bir cebi hep şişkin kalacak.
Deprem, sen arkanı döndüğünde seni vuran onursuz düşman. Deprem, sen su içmek için eğildiğinde ense kökünden amansız ısıran tarifsiz hayvan . randevusuz , onursuz ve sevimsiz şarlatan. Ve korkak ve kaçak ve alçak.
Avaza seslerin adıdır deprem. Siren seslerinin, ölüm yaslarının adıdır. “n’olur kurtarın bizi”dir beton altlarından. “Çocuklarım içerde kaldı n’olur bir şey yapın” ın adıdır deprem. işgalci ve onursuz düşmanın adıdır deprem. Tatmanın , dokunmanın ve koklamanın hazzını hüzne döndürenin adıdır. Gülmeyi, öpmeyi ve sevinçleri yok edenin adıdır deprem. Deprem adın kalleş olsun.
Oysa bu istenmeyen bu çağrılmayan sevimsiz konuk kaç kez çaldı kapımızı. Oysa bir her seferinde karşı komşuymuşçasına savunmasız açtık kapımızı. Ne oturduğu koltuğu beğendi, ne yediği yemeği, ne de içtiği çayı , suyu... “Bunun için size ölüm!” dedi. “Yeniden geleceğim , hazırlıklı olun!”... vardı aslında paramız ama ucuzdu koltuğumuz, acıydı suyumuz yavandı yemeğimiz, hepsi ucuzdu. Biz koltuk yerine eve şimendifer aldık. Geleceğim demişti giderken parmağını sallayarak ve geldi işte. Çok öldük...
Bak deprem efendi; ölümden korkuyoruz sanma sakın. Biz yaşamaktan korkarız asıl. Ölüm bile ölümce olmalı, insana yakışmalı. Kravat altına etek giydirip bize gülüyorsun belki şimdi. Biz de seni lunaparkta balerin kıza çeviririz bir gün adın dalga olur, adın oyun olur, adın şenlik olur bir gün. şimdilik kış ortası sobamıza buz doldurup titriyoruz korkudan, bir gün gürül gürül yanan sevgi sobamızda gelişin kestane kebap olur. şimdilik evlerimizi tuğladan betondan yapıyoruz; bir gün yumuşacık sevgi harcından kurarız evlerimizi ve her gelişim üstümüze sevgi göçüğü, sevgi gülücüğü olur. Biz göremeyiz belki ama bizden sonra gelenler gösterirler gününü.
Deprem , gel seninle dertleşem, “Bir sevdiğin varsa söyle” birlikte depreşem . Ne bu şiddet bu celal, arsız düşman. Bir gün titre ve kendine vur gücünü, yok ol!
Oysa biz ne çok övünürdük “vatan-millet-Sakarya”... Hem vatanı, hem milleti , hem Sakarya’yı vurdun deprem. şimdi buruk vatan, kırık millet ve enkaz Sakarya. Adını değiştirdin şehirlerin. Sakarya sakaryas’tır artık, ikinci adı Adapazarı olan şehrin adı bir gece Canpazarı oldu. Yalova Yasova oldu sayende. Gölcük’ün göllerine kan doldu. şimdi Kocaeli nerdeyse Cüceeli...
Can Yücel yaşasaydı kıçına teneke bağlar kovalardı seni. Onun ölümünü mü bekledin korkak serseri. Biz senin adını değiştiririz bir gün.
19.08.1999 Yalova Bülent...