Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

HAKAN AKMAN

KARL MARX

TOPLUMSAL BAĞLAM, KURAM, YÖNTEM VE İDEOLOJİ

GİRİŞ

“Bilimsel olduğu öne sürülen düşüncelerin içeriğinde düşünce sahibinin inançları, değer yargıları, ideolojik yaklaşımının etkileri yok mudur?” Çoğu zaman sorulan bir sorudur bu. Gerçi soru eski bir soru olmasına karşın güncelliğini kaybetmeksizin varlığını sürdürmektedir. Kuşkusuz her düşünür, araştırdığı konuyu verili bir tarihsel kesit içerisinde  cereyan eden fikir atmosferi döngüsünde ele almakla sınırlanmıştır. Bir çoğu var olan araştırma yöntemleri veya kuramlar üzerinden hareket ederek çalışmalarına devam ederken, bir kısım araştırmacı da, var olan kuram ve yöntemleri reddederek kendilerinin geliştirdikleri alternatif kuram ve yöntemler ile tamamlarlar çalışmalarını. Ele alınan olaylar, olgular veya konular ise, her dönemde o döneme damgasını vurmuş olan çeşitli bakış açılarına, yaklaşımlara veya yorumlara araştırma sürecinin daha başından itibaren açıktır. Özellikle de büyük toplumsal dönüşümlerin yaşandığı süreçler; bloklaşmış belli başlı tutum, duygu ve yaklaşımlarla çevrelenmiştir. Dünyaya, topluma ve insana yönelik bu duygu, tutum ve düşünceler sistemine “ideoloji” diyoruz. Başka bir biçimde söylersek; ideoloji, bir kişiye, gruba, topluma ait özel çıkarları haklılaştırmaya (meşrulaştırmaya) yarayan fikirler sistemidir. Özellikle toplumsal yaşamın yönetsel faaliyetlerinin ulus-devlet eliyle yönlendirilmeye başladığı dönemin ertesinde toplumun büyük kesiminin ilgi duyduğu, bir çok kişinin duyarlılık göstererek yaşamını ona göre disipline ettiği bir kavram. Bu bağlamda bir çok bilim adamı, düşünür, yazar, çizer, araştırmacı için de geçerli olan bu “ideolojik tercihini yaşamının tüm boyutlarında hissettirme” olgusu hiç şüphesiz bilim alanında da etkiler yaratmıştır. Bir düşünüre veya bilim adamına, sahip olduğu vasfı kazandıran önemli özelliklerden biri olan “sistemli düşünme”, yaptığı işe yönelik onun bütünlüklü bir bakışa sahip olmasını gerekli kılar ve sorun, tam da bu noktada ortaya çıkar. Bilim adamı, sahip olduğu söz konusu bütünlüklü bakış açısının -ki bu bakış açısı değer içerikli olması dolayısı ile ideolojiktir de- üzerinde yoğunlaştığı bilimsel faaliyetlerine gizil bir etkisinin olabileceğinin farkında mıdır? Yani hiç de istemediği halde, ideolojisi, bilimsel çalışmalarına -bir şekilde- ‘sızmış’ mıdır? Daha vahim olan bir başka soru ise; “Bilim adamı, bilimsel çalışmalarını acaba ideolojik tercihi doğrultusunda bir araç olarak mı kullanmaktadır?” “İdeolojisini isteyerek ve bilinçli bir biçimde çalışmalarına karıştırmakta mıdır? Biz daha vahim olan bu ikinci soruyu, “bilinçli karıştırma”yı çalışmamızın konusu dışında tutuyoruz. Araştırmacının, düşünürün veya bilim adamının düşüncelerine, inançlarına, tahayyüllerine sinmiş olan bakış açısı olarak ideolojinin “sızma”sı ilgilendiriyor bizi.

Bilim yöntemi tarihinde pozitivist gelişmeler bir çok tabunun sarsılmasına yol açarken kullandığı keskin alet ‘objektivizm’ idi. Tarafsız olma, olgulara nesnel yaklaşım, incelenen konuya duyguları katmama şeklinde basitçe ifade edebileceğimiz ‘objektivizm’ kriteri çok geniş bir katılımla kabul görerek bilim yönteminin en belirgin kriterlerinden biri haline gelmişti. Özellikle inceleme konusu sürekli değişim halindeki toplum olan sosyoloji için risk daha fazlaydı. Çünkü bildiğimiz gibi ele alınan toplumun kendisi bir çok değer, duygu, inanç gibi manevî özellikler taşımaktadır. Böyle olunca da bilimsel kuram veya yöntemin içine ‘sızma’lar pekala mümkün olabilmektedir. Bu bağlamda sızan bazen din, bazen ideoloji, bazen de parti görüşleri olabilmektedir. Gerçi sızma gibi ‘ince’ bir kavramı bütün yönleriyle tespit etmek, bir bilimsel çalışmanın içerisinde ne kadar ideolojik öge bulunduğunu, ne kadarının kişisel yorumun ötesine geçmediğini saptamak oldukça zor bir iştir. Thomas Kuhn böyle bir kriter bulmanın imkânsızlığından bahseder. Gerçekten de sosyal bilimlerin yetkinleşme düzeyinin doğa bilimlerine oranla daha arka aşamada olması, onun, söz konusu araştırma yöntemlerinde genel-geçer kabule dayalı yöntemsel uzlaşmaya sahip olamamasından kaynaklanmaktadır. Böyle olunca da toplumsal yapıyı inceleme çabalarının en başında bir açıklama modeli olarak varsayıma dayalı kuramlar geliştirilmekte ve ancak bu işlemden sonra somut toplumun ve kurumsal yapıların ve onların işleyişinin izahı başta tespit edilen kuramın örgüsü içinde  açıklanabilmekte midir sorusunun ardında çaba sarf edilmektedir.

Sosyal bilimlerde yöntem, araştırmacıdan araştırmacıya farklılık gösterebildiği gibi incelenen konunun özelliklerine göre de farklılaşabilmektedir. Bu nedenle “el yordamı yöntemi” kavramı sosyal bilimlerde yöntem tartışmalarına eleştirel bir yaklaşım olarak kullanılmaktadır.

Biz bu çalışmada Marx’ın kuram ve yönteminde, yaşadığı toplumsal bağlam içerisinde gelişen olaylara karşı tavır alışından hareketle saptamaya çalışacağımız ideolojik yaklaşımının bir etkisi var mıdır sorusu üzerinde duracağız. Çok açıkça söylemek gerekir ki; bu dar kapsamlı çalışmada sadece birkaç ipucu yakalamayı umuyoruz. Yoksa Marx’ta ideoloji, çok daha derinlikli ve kapsamlı makro çalışmaları gerektiren bir konudur. Bizim bu çalışmayla yapacağımız yalnızca bir giriş makalesi ortaya çıkarmaktır, üstelik sorgulanma ve eleştirilmeye epeyce açık bir giriş makalesi.

Çalışmamızda öncelikle bu düşünürün yaşamından yola çıkacağız. Kişisel tarihni ana hatlarıyla kısaca ortaya koymaktan  başka, yaşadığı dönem içerisinde ülkesinde ve dünyadaki sosyal, siyasal ekonomik olay ve dönüşümlerin neler olduğunu ve bu değişim eşiğindeki tartışmalardan ne şekilde etkilendiğini ve etkilediğini ele alacağız. Nihayet bu etkilenimlerin, düşünürün sosyolojik kuramında yöntem açısından nasıl yansıdığını tespit etmeye çalışacağız.

KARL MARX: YAŞAMI, DÖNEMİN TOPLUMSAL EKONOMİK SİYASAL GELİŞMELERİ

Karl Marx 5 Mayıs 1818’de Prusya’nın Ren boyundaki Trier kentinde doğmuş, 14 Mart 1883’te Londra’da ölmüştür. Marx ailesi, iktisadî ve toplumsal yapısı Fransız Devriminin derinden derine değiştirdiği bir eyalette oturuyordu. Devrim ve Napoleon, Rhin’in sol kıyısında siyasal, uygar ve malî eşitliği getirmişlerdi ve 1815’ten sonra Ren eyaletine egemen olan Prusya bu reformlara başlangıçta dokunmamıştı.[1]

Karl Marx, bir hahamlar ailesinden geliyordu. Büyük babası Yahudi topluluğunun başında bulunmuştu. Babası Heinrich hukuk eğitimi almış, avukat olmuş ve kendisine saygın bir yer edinmişti. Baba Heinrich’teki Fransız devrimine olan sempati, oğul Marx’ta da izler bırakacaktı. Cogniot, baba Heinrich’teki bu aktivist sempati ruhunu onun “Gazino Edebiyat Derneği eylemlerine katılmasından, üç renkli Fransız bayrağına saygı göstermesinden ve hatta bir şenlik sırasında Marseillaise’i* (bile) söylemesinden”[2] ve daha bir çok yaşantı derlemesinden çıkarmaktadır.

Yahudi olan ailesi, Karl Marx altı yaşında iken, hükümetin uyguladığı ırk ayrımı politikasının kötü sonuçlarından kurtulmak için Protestanlığı kabul etmiştir.[3] Aslında Yahudiler başka yerlerde haklarından yoksun bırakılmadıkları halde, Ren eyaletinde tam bir eşitliğe sahiplerdi. Ancak ne var ki çok geçmeden, Prusya onların kamu görevlerine ve serbest mesleklere girişini yasaklayacaktı. Heinrich Marx’ın 1817’de protestanlığa geçişinin nedeni de buydu ve bunu da 1824-1825 yıllarında, çocuklarıyla karısının vaftizi izledi. Rasyonalizme çalan bir hristiyanlığa bu dönüş, Marx’ın gençliğinden beri modern anlayışa yabancı saydığı sıkı Yahudi ortodoksluğuna karşı olan babasının derin inançlarına aykırı bir şey değildi.

Çocukluğu itibariyle kitapların ve müziğin baş köşeyi tuttuğu, ilginç ziyaretçilerin eksik olmadığı bir evde, sevecen bir anne tarafından üstüne titrenilen, kültürlü bir baba tarafından yönetilen, bir çok erkek ve kız kardeşle çevrili güzel ve sevimli bir çocukluk yaşadı.[4] 1830’dan 1835’e kadar Karl Marx, liberal etkilerin güçlü olduğu Trier Lisesinde okudu. Daha o döneminde Almanca kompozisyon sınavında Bir Gencin Bir Meslek Seçimi Üzerindeki Düşünceleri adlı makalesinde, sonraki yaşamında doktrinleştirerek savunacağı düşüncelerinin ilk kıvılcımlarını görmek mümkündür. Şöyle diyordu “Bir genç için en tehlikeli meslekler, onu yaşama bağlayacak yerde, soyut hakikatlerle uğraşan mesleklerdir.”[5]

Marx, Trier Lisesini bitirdikten sonra, önce Bonn, sonra Berlin Üniversitesine girdi; ukuk ama özellikle tarih ve felsefe okudu. Ne var ki; sıra bir doktora tezi hazırlamaya geldiğinde konusunu hukuk değil de felsefeden seçmişti. “Demokritos’un Doğa Felsefesiyle Epiküros’un Doğa Felsefesi Arasındaki Fark” adlı bu tezini 1841’de sunarak öğrenimini tamamlayacaktı.[6] Ancak Marx, öğreniminin ana konusunu değiştirme işini babası ile çatışmak pahasına gerçekleştirmişti. Babası Heinrich Marx, oğlunun entelektüel yeteneklerini beğeniyor, onun ünlü bir avukat ya da yüksek bir memur olmasını istiyordu. Oğlunun üniversite dersleri dışında, ansiklopedik bir kültür edinmek ve kendini felsefeye alıştırmak için ayırdığı, gerçekte yoğun bir çalışmayla geçen yılları, bir zaman kaybı, “tüm bilgi alanlarında bir serserilik” olarak görüyordu. Marx, babasına çektirmek zorunda kaldığı acıdan dolayı üzülüyordu.[7]

Berlin’de felsefe demek, Hegelcilik demekti. George Wilhelm Friedrich Hegel 1831’de ölmüştü ama öğretisi Alman düşüncesi üzerinde hüküm sürmekte devam ediyordu. Hegel adı, Marx’ın öğrenimiyle birlikte, ilk yayınlarını da egemenliği altına alacaktı.

Hegel idealist bir filozoftu. Tüm oluş’un temeline, “mutlak idea”nın, ilksiz ve sonsuz Tin’in gelişmesini koyuyordu. Maddî dünya, onun bir çeşit yansısından başka bir şey değildi. Tin, ardı arkası kesilmeyen bir hareketle gelişiyor ve böylece, tarihi aşağıdan yukarıya, derece derece sıçramalarla aşamadan aşamaya ilerletiyordu. Tin’in ve onun insan oluşumu içindeki gerçekleşmesinin tarihsel bakımdan alışılmış aşamaları, her türlü varlık hakkını yitiriyor ve yerlerini başka aşamalara bırakıyor ve böylece ide’nin rasyonel niteliğini ve sonuç olarak zorunluluğunu doğruladığı yeni ve hayat dolu bir gerçeklik ortaya çıkıyordu. Diyalektik adı verilen zaman içindeki bu açılma, bu sürekli gelişme ve değişiklik, ide’nin kendinin bilincine eriştiği aşamaya, yani pratik olarak Hegel’in sistemine ve onun yaşadığı çağa vararak, en üstün dışavurumunu ve doruğunu bulmuş oluyordu.[8] Diyalektiğin doruğu olarak gördüğü bu üstün cisimleşmenin Prusya monarşisi olduğunu da ileri sürüyordu. “Prusya, Yena’dan sonra gerçekten yenilenmişti; bir devrimin bedelini ödemeksizin Fransız Devrimi’nin bazı toplumsal başarılarını benimseyerek, rasyonel bir devlet haline gelmiş gibi görülebiliyordu.”[9] Ancak Hegel’deki diyalektik kavramı ile ide kavramları farklı çevrelerce bambaşka yorumlanıyordu. “Bu nedenle, birbirinden çok farklı felsefî ve siyasal görüşlerin sahipleri hegelci olduklarını söyleyebiliyorlardı. Prusya devletinin mutlak idenin gerçekleşmesi olarak kabul edilmesi vurgulanarak, tutucu görüş açısı ve siyasette de gerici fikirler kabul ediliyordu. Diyalektik esas alınarak, feodal ideolojiye, dine ve siyasal rejime karşı savaşıma sürükleniliyordu.”[10] Söz konusu savaşımın bu ikinci kısmı içinde yer alanlara “Genç Hegelciler” deniliyordu.

Marx, eleştirici bir kafaya sahip gençler topluluğu olan Doktorlar Kulübüne girdi. Bu kulüpte siyasal ve toplumsal etkinlikle doğrudan doğruya ilişkisi olmasa da, tutkulu bir biçimde Hegel felsefesi tartışılıyor ve bu felsefeden polemik ve tanrı tanımaz sonuçlar çıkartılmasına çalışılıyordu. Bu tartışmalarda Marx canlandırıcı bir rol oynuyordu. Marx sol Hegelciler olarak adlandırılan bu grup içerisinde idi fakat Hegel’i büsbütün kabullenmiyordu. “Hegel, Epiküros’un materyalizmiyle adamakıllıtanrı tanımazlığını kınadığı halde Marx, bu düşünürün boş inan ve dine karşı cesurca savaşımına hayranlık duyuyordu.Marx’a göre Epiküros, yapıtı bir kurtuluş yapıtı olan bir rasyonalist, Yunanlıların en büyük aydınlanmacı filozofu idi.”[11]

Eleştirel tavrına polemiklerdeki sivri dili de eklenince hocaları tarafından da çok dikkat çekiyordu. Hocalarından Moses Hess’in yazar B. Auerbach’a 2 Eylül 1841 tarihli mektubunda şunlar yazmaktadır:

“... Çok yakında, yapıtları ve dersleriyle  açıkça ortaya çıktığı zaman, tüm Almanya’nın gözlerini kendi üzerine çekecek olan, yaşayan en büyük, hattâ tek gerçek filozofla tanışmayı bekleyebilirsin.

... Doktor Marx, gözbebeğimin adı bu, olsa olsa yirmi dört yaşında, dine ve ortaçağ zihniyetine ölüm vuruşunu indirecek olan gencecik biri. En derin ve en ciddî felsefî anlayışa, en iğneli alaycılığı ekliyor; Rousseau, Voltaire, Holbach, Lessing, Heine ve Hegel’i bir arada toplanmış olarak değil, bir tek kişi halinde birbirlerine kaynaşmış olarak düşün, doktor Marx’ı bulacaksım.”[12]

Marx’ın siyasî düşüncelerindeki ilericilik, profesör olmak umuduyla Bonn’a yerleştiğinde Berlin hükümetinin siyasî kadrolaşma politikasına takıldı. “Bu dönemde hükümet politikası, -Ludwig Feuerbach’ı kürsüsünden uzaklaştırdığı gibi- Profesör Bruno Bauer’in Bonn’da konferanslar vermesini yasakladığı gibi Marx’ın yeniden üniversiteye girmesini engellemiştir.”[13] Böylelikle Marx düşünsel faaliyetlerini devam ettireceği yeni alanlar yaratma arayışına girmiştir. Böyle bir arayış sürecinde Ren Gazetesi (Rheinische Zeitung), hükümet karşıtı olan ilerici fikirlerin propagandası için Marx’a bir kürsü sunuyordu. Gazete 1 Ocak 1842’de hızlı bir iktisadî gelişme içinde bulunan bir kent olan Köln’de, özellikle Ren ticaret ve sanayisini Berlin hükümetinin tarımcı ve ezici siyasetine karşı korumak isteyen liberal burjuvalar tarafından kurulmuştu.* Ren eyaleti, Prusya’nın iktisadî gelişmesi en ileri gitmiş eyaletlerinden biriydi. Marx, mutlakiyete karşı ağır eleştiriler yönelterek çalışan kesimlere kışkırtıcı bir dil ile sesleniyordu. Profesör Bruno Bauer’in de yazdığı gazetede çalışmaya Nisan’da başlamış ve sansüre karşı büyük çabalarla ayakta durmasında önemli rol oynamış, Ekim ayımda da 24 yaşındaki doktor Marx gazetenin başyazarı olmuştur.[14]

            Başyazarlığı döneminde Marx, bir yandan muhafazakâr Prusya hükümetine karşı yazılar yazarken, diğer taraftan da Genç Hegelci arkadaşlarını siyaset dışında kalan aydın olmakla suçlayan yazılar kaleme alır. Bu dönemi, Marx’ın Hegelcilikten yavaş yavaş kopuşunun işareti olarak  adlandırılabiliriz. Genç Hegelcilerin kendilerine “kurtulmuşlar” adını taktığı bu dönemi Marx açısından ele alan Cogniot, “Kurtulmuşlarla bozuşma, kaçınılmaz bir şeydir.”[15] demektedir. Marx’ın sol Hegelcilerle arayı açmasında rol oynayan bir başka etken de Ren Gazetesinin genel yayın anlayışıdır. Aslıda tam olarak iddia edilmesi güç olsa da daha fazla ağırlığını hissettirmesi açısından Fransız sosyalizm ve komünizminin biraz da felsefî yorumlarının hakim olduğu bir anlayış vardır gazetede. Ve gazete 31 Mart 1843’te tamamen kapatılır.

ÇATIŞMALARLA DEĞİŞEN DÜNYA İÇİNDE MARX

Marx’ın bildiğimiz Marx olarak dönüşüm sağlayacağı süreç tam da Ren Gazetesine başyazarlık yaptığı ve kapatılmasına yakın olduğu zamanlara tekabül eder. Ren Gazetesinde felsefî düşüncelerini olanca inatçılığıyla koruyan Marx’ın bu dönemde giderek daha fazla politikleştiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu dönemde ekonomik ve toplumsal sorunlarda büyük patlama ve değişimlerin yaşandığı bir gerçektir. Bir düşün adamı olmanın ötesinde gazeteci kimliği ile eylem adamı olarak da tarif etmek mümkündür Marx’ı. Ancak eylem adamından kastettiğimiz, bazı örgütler ve partiler içerisinde yer almasıdır. Gündelik pratik siyasette çoğu zaman Komünist Manifesto’da olduğu gibi ideologluk yapmasından yola çıkarak bu yargımızı dile getirmenin yanlış olmayacağını düşünüyoruz.  Bu bağlamda Marx’ın, dönemin gelişen yeni toplumsal ve ekonomik dönüşüm süreçlerine bir gazeteci ve politikacı olarak katıldığı dönemin en genel ana hatlarıyla ele alınmasının, onun politikleşmesi ve bu yanıyla da düşünceleri ve düşünme yönteminde ideolojik etkilerin nasıl geliştiğini anlamamız açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Düşünce hayatına felsefî yanı ile dahil olan Marx’ın bu dönemde toplumsal ve ekonomik sorunlara gösterdiği yoğun ilginin, çok daha genel ve çok daha derin bir nedeni vardı. Düşünceleri büyük tarihsel olayların hazırlandığı bir dönemde oluşuyordu. Batı Avrupa’da kapitalizmin yerleşip pekişmesi, sınıflar savaşımının güçlenmesi ve işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışı sonucunu vermişti.

Geri kalmış ve yarı feodal Almanya’da burjuva demokratik devrim olgunlaşır ve bu arada çalışan yığınlar doğuş halindeki kapitalizmin ikili baskısı halinde yaşarlarken, işçi sınıfı İngiltere ve Fransa’da daha o zamandan büyük önem taşıyan açık mücadelelere girişiyordu. Fransa’da Lyon ipek işçileri 1831 ve 1834 yıllarında ayaklanmışlardı; İngiltere’de işçi sınıfının ihtilalci hareketi, doruğuna 1842’de erişen çartizm*  biçimi altında belirginlik kazandı. Burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki mücadeleler bu dönemde tarih sahnesinde başyeri tutmaya başlıyordu.[16] İngiltere’deki çartizm 1832-35 yılları arasında burjuvazi ile işbirliği halinde olan İngiliz işçi sınıfının bu ittifakta devamın hüsran olacağı kanısına erişmesinin ardından ortaya çıkmıştır. Bunun ardında İngiliz işçi sınıfı “daha sonra bağımsız işçi partisi olarak hem politik hem de ekonomik aksiyonla (eylemle) amaçlarının gerçekleştirilmesi yolunda”[17] çaba gösterecekti. 1848’e kadar da etkinliğini bir çok reform sağlayarak koruyacaktı. Bunlar: Çocukların çalışmaktan korunması için ilk yasa (1833), basın yasası (1836), ceza yasasının reformu hakkındaki yasa (1837), kadınların ve çocukların fabrikada çalışmasıyla ilgili ilk yasa (1842), siyasî dernekler yasası (1846), hububat vergilerinin kaldırılması hakkındaki yasa (1846) on saatlik iş günü yasası (1847)’dır.[18] İşte bu dönemde işçi sınıfının taleplerine dönük hakların yasal yollardan tek tek alınmaı şeklinde yürütülen mücadeleler içinde Marx’ıbir çok dernek içerisinde konuşma yaparken görmek mümkündür. Bu konuşmalarından biri olan “Uluslar Arası Emekçiler Derneğinin Açış Konuşması”nda Marx’ın ideolojik inanç aşılayıcı sözlerini Beer şöyle aktarıyor.

On üç yıl boyunca, hayran olunacak kadar ısrarla sürdürülen bir kavgadan sonra İngiliz işçileri, on saatlik iş gününü zorla kabul ettirmeyi başardılar... On saatlik iş günü yasası yalnız uygulamada kalmadı, bir başlangıcın zaferi oldu... Tarihte ilk olarak, burjuvazinin ekonomi politiği, proleteryanın ekonomi politiği tarafından yenilmiş oldu. Ama emeğin ekonomi politiğinin, varlıklı sınıfların ekonomi politiğine karşı kazanacağı daha büyük bir zafer de vardı. Ortak hareketten ve özellikle üretim kooperatiflerinden söz etmek istiyoruz.”[19]

Bu dönem tek ülke eksenli bir mücadele ortamını yaşamıyor kapitalizmin gelişimine koşut olarak belirginleşen işçi sınıfı örgütlülükler temelinde bir çok ülkede siyasal iktidarları demokratik açılımlar doğrultusunda ve çoğu zaman da direkt olarak iktidara talip olmak kaydıyla zorluyordu. “1830’dan 1839’ Fransa’nın çeşitli bölgelerinde, ister cumhuriyetçi ister sosyalist bir çok ayaklanma denemeleri oldu. Fransa, gitgide daha çok sosyalist fikirlerin kendilerine edindikleri yurt odu. Romancılar, teoloji bilginleri, iktisatçılar, hukukçular kapitalist rejimi mahkûm etmek konusunda âdeta yarışa girdiler.”[20] Fransa’da sınıf saflaşmalarının belirgin biçimde yaşanmasına paralel olarak örgütlenme biçimlerinde de oldukça çeşitlilikler görülüyordu. Bu dönem Fransa’sında oldukça etkili olan Carbonari, Halkın Dostları, Mevsimler Topluluğu, Yeni Mevsim ve tabiki Blanquistler. 1848’de Şubat ihtilali gerçekleşti. “Kral kaçtı; halk, geçici hükümetin üyelerinin bir listesinin yapıldığı gazeteler önünde toplanarak bu listeyi kabul etti.”[21]

Almanyadaki değişme ise kapitalizmin Fransız etkisi ile önce Ren’de gelişme göstermesi ile birlikte Almanya’ya biraz daha geç dönemde başlamıştır. Özelikle sosyalist düşüncelerin Almanya’da belirişi olarak Beer 1844 yılını temel alır. Kendine özgü Alman sosyalizminin belirginleştiği bu dönem Marx’ın da Hegelcilikten kopmaya başladığı döneme tekabül eder. Almanya’da siyasî otoritenin baskıcı olması nedeniyle Alman sosyalistleri genel  de yurt dışında gizli örgütlerde toplanmışlardır. Bu örgütlerin en bilinenleri Sürgünler Birliği ve Doğrular Birliği idi.[22] Bu tarihlerde Marx Engels ile tanışacak ve aralarında oldukça sıkı bir düşünce arkadaşlığı gelişecekti. Daha sonradan Komünistler Birliği adını alacak olan Doğrular Birliği örgütüne dışardan yön vermeye çabalayarak kendi sosyalist anlayışlarının propagandası için uğraş vereceklerdi. Marx bu arada öğrencilik yıllarından beri mektuplaştığı komşu kızı Jenny von Westphalen ile evlendi.

Marx’ın düşüncesi üzerinde Hegel’den sonra en fazla etki yapan Ludwig Feuerbach olmuştu. Feuerbach bir materyalistti. Din’in, insan türünün üstün niteliklerini tanrıya aktararak, insanı Tanrı yararına yoksullaştırdığını (yabancılaştırdığını) savunuyordu. Fakat Marx’taki etkisi, eleştirel bir gözden geçirmenin ardından vücut bulacaktı. Marx’a göre Feuerbach’ın yanılgısı Hegel’deki diyalektik kavramını göz ardı etmesiydi. Marx, Feuerbach’ı, materyalizmi “doğaya çok, siyasete az”[23] uygulamakla eleştiriyordu.  Alman İdeolojisi Feuerbach’ta şöyle diyecekti: “Feuerbach, dinsel özü, insan özünde çözüyor. Ama insan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içinde o, toplumsal ilişkilerin bütünüdür... İşte bu nedenledir ki Feuerbach, dinsel duygunun kendisinin bir toplumsal ürün olduğunu ve tahlil ettiği soyut bireyin aslında belirli bir toplumsal biçime ait olduğunu görmüyor... Toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran vütün gizler, ussal çözümlerini, insan pratiğide ve bı pratiğin anlaşılmasında bulurlar... Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, önemli olan onu değiştirmektir.”[24] Feuerbach’ın öğrettiklerinden hiçbir eylem öğretisi çıkmıyordu. Marx’ın bu dönemde -gerek İngiltere ve Fransa ve gerekse de Almanya da baş gösteren kısmi ihtilallerin etkin olduğu psikolojik ortamda- üzerinde en çok yoğunlaştığı ve beklentisi olan konulardan biri de pratik örgütlülükler sağlamakla devleti dönüştürmek idi. Bu bağlamda Hegel’in tarihin tini olarak gördüğü toplumu değiştiren devleti yerine, aslî öge ve değişimin dinamiği olarak toplumu koyuyor ve bu toplum tasarısının asıl dinamiği olarak da, içine girilen kapitalizm çağında kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden doğmuş olan işçi sınıfını koyuyordu.

1843 Ekim’inde, Amanya’ya sokulmasının mümkün olacağını düşündüğü bir dergiyi sol hegelci Arnold Ruge’yle birlikte Parise gelir.[25]  1844 Şubat’ı sonunda Fransız Alman Yıllıkları adını taşıyan bir derginin birinci fasikülünü çıkarırlar, ancak iki arkadaş bu dönemde anlaşamamaktadırlar. Ruge’nin görüşleri halkın, toplumun bir yeniden kuruluşu aracılığıyla değil, öğretim ve eğitimin gelişmesi çerçevesindeki aydınlanma yoluyla dönüştürülmesi üzerineydi. Marx ise tersine, bu dönemde genç hegelci döneminden kesinlikle çıkıyor, bundan böyle özel mülkiyetin eleştirisini “siyasete, siyasete katılmaya ve bu yoldan da gerçek çatışmalara bağlama[26]”ya çalışan bir özel mülkiyet karşıtı olarak görünüyordu. Bu dönemde Marx, bilgilerini büyük ölçüde zenginleştirip siyasal ufkunu büyük ölçüde genişletmiş olarak Paris varoşlarının yolunu tutmuş ve işçi çevrelerinin düzenlediği toplantılarda boy göstermiştir. Marx’ın Fransa’da olduğu bu dönemdeki değişmenin artık iyiden iyiye netleşen bir komünizme kayış olduğunu Cogniot’tan şu cümlelerle öğreniyoruz:

Yaşamın ve Fransız işçilerin savaşımlarının dolaysız bilgisi, burjuva ekonomi politiğinin ve ütopyacı sosyalistlerin yapıtlarının eleştirel incelenmesi, Marx’ın idealizmden materyalizme ve devrimci demokrasiden komünizme kesin geçişini kolaylaştırıyordu. Böylece Marksizm, bir yandan da felsefede bir devrim yaparak, o zaman Avrupa’nın en önemli üç ülkesi olan İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin entelektüel tarihlerindeki en iyi şeylere dayanarak kuruluyordu. Marksizm köklü bir eleştirel yenileşmeden geçirdiği tüm Avrupa düşüncesinin mirasçısıydı.”[27]

Marx’ın Paris’te kalışı uzun sürmedi; 1845’te, Silezya’lı dokuma işçilerinin grevini destekleyici yazılar yazmak ve buna benzer bazı uçlar yüzünden, Prusya hükümetini isteği üzerine sınırdışı edidi. Engels ve diğer etkin sosyalistlerle birlikte Brüksel’e gitti. Orada 1848’in büyük olaylarına yol açacak olan hareketlerde hemen etkin rollerden birini üzerine aldı.[28] Bu rol de Engels’le birlikte yazacakları Alman İdeolojisi (Feuerbach) (1845) adlı yapıtı ortaya çıkarmak olacaktı. Kitap keskin bir dille kaleme alınmış bir komünist eylem çağrısı niteliğindedir demek yanlış olmayacaktır. Kışkırtıcı bir söylemle “Gerçekte, pratik materyalist için, yani komünist için sorun, mevcut dünyayı devrimci bir biçimde değiştirmek, bulmuş olduğu duruma hücum etmek ve onu pratik olarak değiştirmektir.”[29] diyordu.

Marx’ın düşüncelerinde komünizme yönelik netleşmede etkin olan bir başka şeyse, zaten doktora tezinde iyice bildiği ilkçağ materyalist filozoflarına burada (Fransa) bir de Fransız kültürünün ve St. Simon ve Fourier ekollerinin ütopik sosyalistleri ile Prodhon’u izleyenler ve liberaller arasındaki yeni fikir kaynaşmalarının yaşayan etkisini tatması olacaktı.

Artık tamamen politikleşmiş ancak eleştirel düşüncesine de sürekli sadık kalan Marx 1844’teki El Yazmaları ve 1845’teki Alman İdeolojisi yapıtlarından sonra “dünyayı dönüştürebilmek” için ilişkiler kurmak, temasları çoğaltmak, hareketi örgütlemek işine soyunacaktı. Bu yönde attığı ilk adım da Engels’le birlikte örgütledikleri Komünist Mektuplaşma Komitesi’nin kuruluşu oldu. Kısa sürede mektuplaşma komiteleri çoğaldı.Bu süre içinde çeşitli komünist örgütlerle mektuplaşma temelinde ilişkiler kuruldu ve adeta savunduğu sosyalizme alternatif olarak görülebilecek her türlü etkili yapıta bire bir cevap vermeye çalışıldı. Bunlardan biri de 1847 Temmuz’unda Felsefenin Sefaleti. Bay Proudhon’un “Sefaletin Felsefesi”ne Cevap adlı yapıtıdır.

1847 Ocak’ında Avrupa’nın her yanında bunalım ve sefalet görülüyordu. Bir çok işyeri kapanmıştı. Siyasal gerginlik her yerde yükseliyordu. Doğrular Birliği yöneticileri, Marx ve Engels’e bu topluluğa girmeleri ve onun yeniden örgütlenmesine yardımcı olmaları önerisinde bulundular. İki dost bu öneriyi kabul ettiler.[30]  Bunun ardından Marx’ın fikirleri etrafında yeniden toparlanma çalışmaları başarıyla sonuçlanacak ve örgüt 1847 Haziranında Komünistler Birliği adını alacaktı. Ve “Bütün Ülkelerin İşçileri Kardeştir” şeklindeki liberal vurgulu sloganı artık yerini eylem çağrısı niteliğindeki “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz!”e bırakacaktı.

Komünistler Birliği’nin gösterdiği etkinliklerin yanı sıra Marx ve Engels, uluslar arası demokrasiyi birleştirme amacı taşıyan Brüksel Demokratik Derneği’nin yaşantısına da katılmışlardı. 15 Kasım’da Marx derneğin ikinci başkanı seçildi. Derneğin yayın organı olan Brüksel Alman Gazetesi’nde Marx ve Engels, Alman işçilerini ülkelerinde olgunlaşan demokratik devrime hazırlayan makaleler dizisi yayınlıyorlardı. Bu arada Komünistler Birliği’nin Kasım-Aralık 1847’deki ikinci kongresinde Marx ve Engels bir bildirge hazırlamakla görevlendirildiler. 1848 Şubat’ında Londra’da yayınanacak olan bu bildirge ünlü Komünist Manifesto idi.

Denilebilir ki, Manifesto, Marx’ın ideoloji ile içli dışlı oluşunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koyan eserlerinin içerisinde en göze çarpanıdır. Bütün dünya işçilerine seslenen ve üstelik de onları eyleme, dünyayı değiştirmeye yönelik büyük bir eyleme çağıran cümlelerin sahibi, kuşkusuz tarihselci yöntemi ile ortaya koyduğu kuramında bilimin önemli ilkesi “olan’ı inceleme”nin ötesine “olması gereken”i göstermekle geçecekti.

Komünist Manifesto etkinliğinin ardından Brüksel’den de çıkarılmasıyla tekrar Paris’e döndü. Burada Komünistler Birliği üyelerine, halkın gerici Prusya rejimine karşı savaşımını terinde yönetmek üzere teker teker Almanya’ya dönmeyi öğütleyerek yine Engels’le birlikte Komünist Partinin Almanya’daki İstemleri adlı bir broşürünü yayınladılar ve de birliğin merkez komitesine kabul ettirdiler. Bu bildirgede; Almanya’da bir ve bölünmez bir cumhuriyetin kurulması, genel oy hakkı, halkın genel silahlanması, feodal yükümlülüklerin tazminatsız kaldırılışı, prenslere ve beylere ait torakların ulusallaştırılması, artan oranlı gelir vergisi, parasız halk eğitimi, kiliseyle devletin ayrılması isteniyordu. Kısa bir süre sonra Berlin ayaklanması patlak verdi ve Prusya kralı bir anayasa vaat etmek ve bir burjuva hükümet kurmak zorunda kaldı. 13 Mart’ta da Viyana’da tıpa tıp buna benzer örnekler oluyordu.[31]

Almanya’daki bu değişikliklerin ardından artık ülkesine (Köln) dönen Marx işçilerin örgütlülüğünün devamını sağlamak amacıyla yeniden gazete çıkarmaya başlayacaktı. Yeni Ren Gazetesi’nde başyazar olarak işçi hareketinde yönlendirici bir rol oynuyordu. Öte yandan Köln Demokratik Derneğinin yönetiminde de aktif rol almıştı. Yeni Ren Gazetesi, Fransa’dan İtalya’ya, Macaristan’dan Polonya’ya kadar, Avrupa’da savaşım yürüten bütün halk yığınlarının sözcüsü niteliğindeydi. Ren Demokratik ve İşçi Birlikleri Kongresinde Marx, işçileri miting üzerine miting yapmaya çağırıyor, yığınları Prusya hükümetine vergi vermemeye, bir halk milisi oluşturmaya, savaşımı yürütmek için güvenlik komiteleri kurmaya çağırıyordu. Ve doğal olarak bu aktivitenin sonucunda Yeni Ren Gazetesi de kapatılıyordu (16 Mayıs 1849).[32]

Gazetenin yeniden kapatılmasının ardından Marx, önce Paris’e ardından da Londra’ya dönerek Komünistler Birliği’nin yönetimini yeniden kurdu. 1850 Mart’ında yine Engels’le birlikte kaleme aldığı Merkez Komitenin Çağrısı adlı broşürde komünist işçilerin rolünün “devrimi varlıklı sınıflar üzerindeki zafere ve iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesine kadar kesintisiz izlemek”[33] olduğunu söylüyordu. İşte bu kesintisiz devrim fikri, gelecekteki gelişmesini Lenin’in burjuva demokratik devrimin sosyalist devrim durumuna dönüşmesi üzerine olan teorisinde bulacaktır. Bu durumu Sabine de şöyle özetler. “... Kısacası prolerteryanın savaş şarkısı ‘sürekli devrim’ olmalıdır. Böylece Marx, 1850’de sürekli devrim kavramını sağlamış, Trotsky bunu 1906da benimseyip geliştirmiş, Lenin de 1917’de Rusya’daki orta sınıf devrimiyle ilgili olarak izlediği politikayı geniş ölçüde bu kavrama dayandırmıştır.”[34]

Yukarıda sıraladığımız pratik çalışmalarının dışında Marx, zamanının büyük bir kısmını 1848-49 dönemindeki Almanya’da yaşanan ihtilal hareketlerinin teorik bilançosunu çıkarmakla değerlendiriyordu. 185’de Engels’le birlikte İktisat ve Siyaset Dergisi’nin altı sayısını çıkartmış, Fransa’da Sınıf Savaşımları adlı eserini bu dergide yayımlamış ve yine Louis Bonaparte’ın Onsekiz Brumaire’ini bu dergi vasıtasıyla yayımlamıştı. Öte yandan bu dönemde Marx hayatının en yoksul dönemlerini yaşamaktaydı ve ynı zamanda hastalık belirtileri de giderek artmaya başlıyordu. “Marx ailesi o sırada altı kişiden oluşuyor, dar ve rutubetli iki oda içinde yaşıyordu. Zaman zaman, giysileri güvence olarak rehinciye bırakıldığı için, Marx evden çıkamıyordu. Aile en zorunlu şeylerden yoksundu. Eve bir hekim getirtilemiyordu. Özellikle çocuklar güçlük çekiyorlardı: yedi çocuktan sadece üç kız yaşadı. Doğduktan az sonra ölen Fransizka, bu sıralarda doğmuştu.”[35]

1850’lerden sonra işçi sınıfı hareketindeki gelişme ve artan mücadeleler dünyanın çeşitli ülkelerinde de etkilerini göstermeye başlıyordu. Çin’de, Hindistan’da, İspanya’da tarih farklı versiyonlarıyla tekerrür ediyordu. İhtilaller, sosyal patlamalar, sokak çatışmaları olanca yoğunluğuyla devam ediyor Amerika’da ırk ayrımı baş sorun olarak yaşanıyordu. Ve 1857’de patlayan bir ekonomik bunalım söz konusuydu.

Marx, tüm bu yukarıdaki sorunlara ilgi gösteriyor, İngilizler tarafından ezilen Hindistanlıları savunuyor, Çin halk yığınları için daha az canlı olmayan bir yakınlık gösteriyordu. 1857’de patlayan ekonomik bunalım ve geleceklerini haber veren büyük olaylar, Marx’ın çok sayıda kitap, uzmanlaşmış dergi, parlamenter belge ve istatistik derlemelerden yararlanarak hazırladığı ekonomi politik yapıtını yayınlama isteğini hızlandırıyordu. Ve 1857’de artı değer teorisinin ana çizgilerini Grundrisse Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma adlı eserinde yayınlıyordu.[36] İleride Marx’ın kuramını ele alırken göreceğimiz üzere bu yapıtında, artık tarihi materyalizm düşüncesini daha sistemli şekilde betimlerken tarihte toplumun geçireceği belli başlı evrelerin farklı ülkelerin kendilerine özgü konumları çerçevesinde de olsa zorunlu değişim hiyerarşisini formülize ediyordu. Bundan on yıl sonra da adı Marx’la anılan ünlü eseri Kapital’in ilk cildini yayınlayacaktı. II. Ve III. Cildi ise onun el yazmalarını toparlayarak yayınlamak Engels’e düşecekti.

Marx’ın 4 Ekim 1864 günü Carl Klings’ yazdığına göre, Kapital’i meydana getirmekteki niyeti, “burjuvaziye bir daha altından hiç kalkamayacağı teorik bir darbe indirmek”ti.[37] Birinci Enternasyonal’in kuruluşu da bu döneme rastlar ve bundan sonra Marx pratik mücadele içinde yer almakla birlikte ağırlığını daha çok teorik çalışmalar üzerine yoğunlaştırır. Yine bu dönemde enternasyonal içinde ideolojik ve teorik görüş ayrılıkları vardır. Bakunin, enternasyonal içinde anarşizmi yaymaya çalışmakta ve bir yandan da  Marx grubunu örgüt içinde gizli Sosyal demokrasi kliği oluşturmakla suçlamaktadır, öte yandan Lasall’cılar ayrı bir grup olarak hizip kurmuşlardır. Bu dönemde İngiltere ile Birleşik Devletler arasında, Fransa ve Almanya arasında savaş rüzgârları esmektedir. Öte yandan 18 Mart 1871’de Parisli işçiler ayaklanmışlardı. Ancak kısa süren ve adı Paris komünü olarak bilinen ayaklanma hükümet tarafından bastırılmıştı. Bu yılgınlık ve aşırı hizipçilikle malul enternasyonal de artık tarihi görevini tamamlamıştı.

Marx’ın hayatının bundan sonraki dönemi daha çok II. Entenasyonal tartışmaları üzerinde gelişen Gotha Kongresine (1875) yönelik eleştirileri oldu. 1879’da Fransız İşçi Partisi’nin kuruluş çalışmalarında istek üzerine programının hazırlanmasında etkin oldu. İlerleyen yaşı ile birlikte baş gösteren hastalıklar ve hareketli bir yaşam içindeki yorgunluğuyla artık giderek güçsüzleşmişti ve 14 Mart 1883’te bilinen son geldi.

 TARİHSEL MADDECİLİK: KURAM VE YÖNTEM

Marx’ın etkisi, düşün dünyasının tarihsel gelişim sürecinde diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm doktrinleri ile önemli bir yer tutmakta ve bilimsel üretime etkileri ile günümüze de uzanmaktadır. Tarihsel maddecilik; ideolojik, politik, felsefi, bilimsel olarak farklı bakış açılarınca ele alınabilecek çok yönlü bir bilgi kuramıdır. Ancak bizi ilgilendiren boyutu, sosyal bilimlerde yöntem bağlamındadır.

En temel kavramlarını ele alacak olursak, bu kavramların; insanlığın sosyo ekonomik gelişimi, diyalektik, üretici güçler, üretim biçimi, üretim ilişkileri, sınıf yapısı, sınıf bilinci, alt-yapı, üst-yapı, ilkel komünal toplum, köleci toplum, ATÜT, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve komünizm olduğu görülür. Sosyal yapının, işleyişinin ve gelişim sürecinin izahına ilişkin bir kuram olarak tarihsel maddecilik bu kavramların iç tutarlılığı olan bir açıklama çerçevesi içerisinde kullanımlarından ve anlamlandırılmasından oluşmuştur. Giriş olarak en genel anlamı ile bir anlam çerçevesi çizmek için kuramın adlandırılışındaki iki ögeye; ‘tarihsel’ ve ‘maddecilik’ kavramlarının bireşim içerisinde aslen nelere vurgu yaptığı ile çözümlemeye girişmek yararlı olacaktır. Burada ‘tarihselliğin’ önemi insanlık tarihinin, insanlığın sosyo-ekonomik gelişiminin yasa benzeri bir modele göre geliştiğini, diyalektiğe göre gerçekleştiğini savunmasından ileri gelir. Öte yandan ‘maddeciliğin’ önemi de bu tarihsel gelişiminin en temel denebilecek belirleyicisinin  ekonomik alt-yapı olarak öne sürülmesinden kaynaklanır.

Marx, bir tarih felsefesi kurmamıştır. Hegelcilikten bu bakımdan da ayrılmıştır. Doğa ve ihtiyaçtan hareket ederek doygunluk ve yararlanma elde etmek amacıyla, insanoğlunun, emeği sayesinde kendini üretmesini (ortaya koymasını) bir bütünsellik (insanın doğal varlığını kendinin kılması) olarak görmüştür. Buradan çıkan sonuç, Marx’ın olaylar anlatan yada kurumlar anlatan bir tarih bilimi ya da felsefesi kurmadığıdır. Bu bilim öteki bilimlerle birlikte, bütün yanlarıyla ve pratik etkinliğin bütün düzeylerinde, insanoğlunun gelişmesini ele almak zorundaydı. “Tarihsel maddecilik” terimi, bir tarih felsefesini değil, insanî gerçekliğin bütün bilimlerin nesnesi ve eyleminin amacı olan bütünsel insanın oluşumunu ifade eder. Bu oluşum, bir ekonomik tarih içinde özetlenemeyeceği gibi bir kültür tarihi içinde de özetlenemez. Bu yüzden Marx, insanoğlunu tanımlamaktan iyice kaçınmıştır. Marx, insanoğlunun, praksis içinde kendini yine kendisini tanımlayacağına güvenmektedir.* İnsanoğlunu kendisiyle bir diyalektik ilişki kurduğu; birlik ve bölünme, mücadele ve anlaşma içinde bulunduğu doğadan ayıramayız. İnsanoğlu alınyazısı, doğayı değişikliğe uğratmak ve hem kendi çevresindeki ve hem de kendi içindeki doğayı kendinin kılmaktır. Tarihsel maddecilik kuramı ile Marx’ın hedeflediği ana yönler bunlardır diyebiliriz.[38]

Tarihsel maddecilik, toplumsal sistemlerin yükseliş ve çöküşünü, toplumsal olmayan etkenlerin bir sonucu olarak gören diğer maddeci tarih yorumlarına karşı tavır almaktan başka, fikirlerin doğuşuyla kabulünün, kendisi düşünce olmayan bir şeye bağlı olduğunu ve bir toplumsal çevrede ortaya çıkan düşünce ve fikirlerin, sınıf çıkarlarının ifadesi olduğunu savunduğu için, idealist toplum yorumlarına da karşı çıkmıştır. Buna göre, tarihsel maddecilik her şeyden önce  varolan her kültürün, ögeleri arasında karşılıklı ilişkiler bulunan yapısal bir bütün olduğunu, bir kültürün dini, sanatı ya da hukuk sisteminin kendi başına anlaşılamayacağını söyler.[39]

Kavram kompleksinin ‘tarihsel’ boyutu beraberinde evrimci bir çizgiyi de bünyesinde barındırır. Bu evrimci bakış nedeniyledir ki tarihsel maddecilik, gelişen toplumsal bütündeki bağımsız değişken olarak ekonomik üretim tarzının, toplumun ekonomik yapısının toplumlar arasındaki farklılıkları olduğu kadar, hakim olan toplum ya da kültür modelini açıklamada anahtar olduğunu ifade eder. Ekonomik üretim tarzı, biçimi ve ilişkileri olarak ekonomik alt-yapının bağımsız değişken olarak alınması kuramın en çok eleştiri alan yanıdır. Yöntem açısından toplumsalın çözümlenmesinde monist yaklaşımların üstünkörü bir değerlendirme olacağı araştırmacıların geneli tarafından tartışmasız kabul görmektedir. Ancak ekonomik alt yapının, din, hukuk, siyaset, eğitim gibi üst yapı kurumlarını belirlemesi yönündeki tezin yanlış olacağına ilişkin açıklama yine Engels tarafından gelmiştir. Burada ‘ama’ kavramı yardımı ile üst yapı kurumlarının da belirleyici olduğu durumlara dikkat çekilmekte, en azından ilke olarak kabul edilmektedir. “...Maddeci tarih görüşüne göre, tarihin belirleyici etkeni, nihai aşamada; gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben, bunun ötesinde bir şey söylemedik. Bundan sonra biri kalkar da, bu önermeye, ekonomik etken tek belirleyici etkendir dedirtecek kadar işkence ederse, onu boş, soyut, saçma bir tümceye dönüştürür. Ekonomik durum temeldir ama üst yapının çeşitli ögeleri de ... tarihsel mücadelelerin akışı üzerinde etkide bulunurlar ve çoğu durumda öncelikle biçimlerini belirlerler.”[40]

Tarihsel maddeciliğin yöntemi somut verilere dayanma eğilimindedir. Gözlenebilen en basit toplumsal olgulardan - ki bunlar üretim sürecini çıkış noktası olarak ele alan olgulardır- hareketle daha somut bir toplum analizine ulaşmayı hedefler. Bu hedefe ulaşmada yöntemin dayanması gereken temel ilkeler ön kabul olarak belirlendikten sonra verilere ulaşmada daha çok tarih incelemeleri, sosyal bilim ve iktisat teorilerinden alınmış fikirler ve elbette kuramın şekillendiği tarihsel süreç itibariyle felsefeden yararlanılır. Sözü geçen bu bilgi alanlarından damıtılan fikirler öncelikle somut  çözümleme ve sonrasında gelinen yoldan yeniden sentezleme yöntemi olarak diyalektik ile toparlanır. Yöntemin bu şekildeki yapısına ilişkin Tom Bottomore “...ve hiç şüphe yok ki, Marx’ın kuramını başka bir çok sosyoloji kuramından ayıran özellik, onun insan toplumunu doğa dünyasına sıkıca oturttuğu ve her türlü toplumsal görüngüyü, toplumla doğa arasındaki (tarihsel olarak değişen) ilişki bağlamında çözümlediği gerçeğidir.”[41] demekte ve yöntemin en belirgin haliyle El Yazmaları ve Grundrisse Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma adlı eserlerinde ortaya konduğunu tespit etmektedir. Yöntemin manifestosunun ortaya konduğu bu metinlerde, tarih incelemelerinden ve iktisat teorilerinden faydalanılmış olduğu ortadadır. Toplumsal çözümleme yönteminin ilkelerinin Marx tarafından açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya konulduğu Grundrisse’nin iki belirgin özelliği vardır. Bunlardan birincisi, çağdaş kapitalist üretim üstüne yoğun bir araştırma yaparak ve siyasal ekonomideki öncel ve çağdaşlarının kuramlarını eleştirel bir gözle inceleyerek kendisinin üretim tarzlarını kuramsal olarak çözümleyişini daha incelikli bir hale getirmektir; ikincisi ise, kapitalist üretim tarzını ve kapitalist toplumu, daha önceki yapıtlarında ana çizgilerini özetlediği, ama Grundrisse’nin bazı kesimleriyle Morgan ve başkaları hakkında tuttuğu notlarda da düzeltmeye çalıştığı tarihsel bir toplumsal gelişme şemasına yerleştirmeye sürekli bir gayret göstermektedir.[42] Yönteme ilişkin böyle bir gayretin gerekliliğini Marx şöyle açıklamaktadır:

Ekonomi Politiğin Yöntemi

Belli bir ülkeyi ekonomi politik açısından incelediğimiz zaman önce o ülkenin nüfusu, bunun sınıflara dağılımı, kentler ve kırsal bölgeler, kıyılar, üretimin çeşitli dalları, ithalat ve ihracat, yıllık üretim ve tüketim, meta fiyatları vb. ile  başlarız. Gerçek ve somut olandan, gerçek önvarsayımdan yola çıkmak, böylece ekonomide sözgelimi tüm toplumsal üretim faaliyetinin temeli ve öznesi olan toplum ile işe başlamak doğru gibi gözükür. Oysa daha dikkatli bakıldığında bunun yanlış olduğu ortaya çıkar. Toplum, örneğin oluşmuş bulunduğu sınıfları hesaba katmazsak bir soyutlama olarak kalır. Eğer kaynaklandıkları ögelerden, örneğin ücretli emek, sermaye vb.’den haberimiz yoksa , bu sınıflar da yine boş laflardan ibarettir. Bu ögelere gelince, bunlar da mübadele, işbölümü, vb.’yi varsayarlar. Örneğin ücretli emeksiz, değer, para, fiyat vb.’siz sermaye, hiçbir şey ifade etmez. Başlangıç noktamız olarak toplum almak, o halde, bütünlüğün bulanık ve düzensiz bir tasavvuru olacak, bizim de buradan, daha ileri düzeyde belirlemeler yoluyla, analitik olarak gitgide daha basit kavramlara, veri alınan somutluktan hareketle gitgide saydamlaşan soyutlamalara doğru ilerlememiz gerekecektir –ta en basit karakteristiklere varıncaya kadar. O noktadan sonra ise, en sonunda yeniden topluma, ama bu kez bir bütünlüğün bulanık tasavvuru olarak değil, çok sayıda belirlemeler ve ilişkilerden oluşan zengin bir bütünlük olarak topluma ulaşıncaya kadar aynı yoldan geriye dönmemiz gerekecektir. Bunların birincisi, ekonominin yeni doğduğu sıralarda izlediği yoldur. Sözgelimi onyedinci yüzyıl iktisatçıları daima yaşayan bütünle, halk,  ulus, devlet, birkaç devlet vb. ile başlarlar; daima işbölümü, para, değer vb. gibi birkaç belirleyici soyut, genel ilişkiyi analiz yoluyla keşfederek bitirirler. Bu farklı ögeler az çok kesin bir şekilde saptanıp soyutlandıktan sonra ise, emek, işbölümü, ihtiyaç, mübadele değeri gibi basit ilişkilerden hareketle devlet, uluslar arası mübadele ve dünya pazarları düzeyine tırmanan ekonomik sistemler gözükmeye başladı. Bilimsel olarak doğru olan yöntem şüphesiz bu ikincisidir. Somut, çok sayıda belirlemenin bir noktada bağdaşması, dolayısıyla çoğulluğun birliği olduğu için somuttur. O halde somut, gerçek hareket noktası ve dolayısıyla gözlem ve tasavvurun da hareket noktası olduğu halde, düşüncede bir hareket noktası olarak değil, bir toplama ve birleştirme süreci, bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Birinci yol boyunca, tasavvurun bütünlüğü çözülüp soyut belirlemeler şekline dönüşmüştü; ikincisinde soyut belirlemeler somutun düşünce yoluyla yeniden üretilmesine doğru giderler.[43]

 Tarihsel maddeciliğin evrimci kuramlarla olan benzerliğinden söz etmiştik. Comte’un bilginin gelişim evrelerine ilişkin tarihi sıralama formülasyonuna benzer bir yaklaşımla ama bu kez farklı bir konuda, toplumsal ekonomik biçim ve gelişmelerinin sıralamasını yapar Marx. Bu sıralama dört ekonomik rejime ya da Marx’ın kendi ifadesine göre üretim biçimine  bölümlenir. Öncelikle, Marx’ın sunduğu üç toplum ve mülkiyet tarzı, ideal biçimlerinde sınıf ayrımına yer vermeyen, ilkel komünal toplumlardır. İkincisi, üçü arasındaki ayrım tarihî değil coğrafîdir: Asya tarzı diye adlandırılan biçim, özellikle Çin, Hindistan ve Türkiye’de, fakat aynı zamanda Slav ve Romen klanlarında, Meksika (Aztek) ve Peru (İnka) uygarlıklarında ve eski Kelt’lerde geçerlidir. Antik tarz başlığı altında sadece Roma toprak düzeni tartışılmış ve bunun Yunan ve İbranî uygarlıklarında da geçerli olduğu söylenmiştir. Alman tarzı ise, büyük göçler öncesi Kuzey Avrupa Cermen aşiretlerinin tarzıdır. Moğol ve Kızılderili kavimlere değinildiği halde, bunların Asya tarzı sayılıp sayılmayacağı açık değildir. İlkel Afrika ve İslâm öncesi Arap kavimlerine hiç değinilmemiştir. Üçüncüsü feodalizm ve son evre olarak da kapitalizm yer almaktadır. Bu bölümleniş Grundrisse’de vazedilmektedir ancak bu dört üretim biçiminin zorunlu bir şekilde birbirini izleyeceğine yönelik bir hüküm yoktur. Fakat yine en çok eleştiri alan konulardan biri de bu olmuştur. Tarihsel maddeci anlayışın bu dört evre teorisine yönelik hedefi bulamayan bu tür eleştirilerin dışında iki eleştiriden söz etmek yerinde olacaktır. İlki Raymond Aron’un özellikle Asya Tipi Üretim Tarzına yönelik eleştirisidir. Aron öncelikle Marx’ın bu dörtlü tasnifini iki kategoriye ayırır. Antik, feodal ve burjuva üretim biçimlerinin batı tarihine denk düştüğü konusunda bir itirazı yoktur. Her üçünde de kölelerin, serflerin ya da ücretlilerin üretim araçlarına sahip bir sınıfa bağlı oluşu ile açıklanmasında  mantıksal bir tutarlılık görür. Ne var ki Asya tipi üretim tarzında bütün işçilerin üretim araçlarına sahip bir sınıfa değil de devlete bağımlılığı ile tanımlanmasında bir çelişkiye işaret eder. “Eğer Asya üretim biçiminin bu yorumu doğru ise, toplumsal yapı, terimin batılı anlamıyla sınıf kavgasıyla değil, toplumun bütününün devlet ya da bürokratik sınıf tarafından sömürülmesi ile belirginleşecektir.”[44] (Aron,1994:114) Bu da tarihsel maddecilikte temel tezlerden biri olan sınıflı toplum izahı ile çelişecektir. Öte yandan bir başka eleştiri noktası da Marx’ın kapitalizm öncesi dönemlerin üretim tarzlarını yüzeysel ve eksik biçimde ele aldığı noktasında odaklanmaktadır. Evrelerin bir ucunda bulunan ilkel komünal toplum ile son halka olan kapitalizm arasında tarihi değil de daha çok coğrafi olan Asya, Antik ve Germen üretim tarzlarına ilişkin ayrımların net olmadığı, bazı kavimlere değinilmediği, değinilen bazı kavimler için de doyurucu bir izahat yapılmadığı yönünde yoğunlaşmaktadır. Bu tarzlarda üretim ilişkileri hakim değildir. Din, Katoliklik, Politika unsurlarının geçişli karmaşıklığı söz konusudur ancak hangisinin ne derecede rolü olduğu belirgin değildir.[45]

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Tüm ayrıntılara değinmenin bu kısa çalışmada imkânsız olmasından dolayı hayat hikâyesini kısa bir kronoloji şeklinde ele aldığımız Marx’ın yaşamı, görüldüğü üzre düşün, yazın, politika, ekonomi, felsefe, ideoloji, örgütçülük, aksiyon adamlığı gibi oldukça komplex ve de iç içe geçmiş bütünlüklü bir bileşimle bir kişilikte toplanmış olarak yer almaktadır. Marx’ın tüm yaşamı boyunca kendisini yalnızca felsefeye adamadığını, bununla birlikte çağının sorunlarına, çalıştığı yayın organlarından eş zamanlı olarak düşünce belirttiğini, tartışmalarda yer aldığını görüyoruz. Üstelik bu tartışmalarda eleştirilerini kısa kapsamlı gazete makaleleri ile sınırlamayıp, hepsine ayrı ayrı, kapsamı daha geniş makalelerle ve çoğu zaman da kitap ve broşürlerle yanıtladığını öğreniyoruz.    

Doktorasını tamamlayıp profesör olma umuduyla Bonn’a yerleştiğinde gerçekten bir kürsü sahibi olup akademik kariyerinde ilerleyen bir Marx vücut bulsaydı, dünya, Marx’ı yine bu şekilde bilir miydi pek bilinmez ama yine de onun giderek politikleşmesinin ve toplumsal sorunlara eğilmesinin yolunu açan süreci Ren Gazetesi dönemine bağlamak oldukça mümkün. Zira dönemin baskıcı ve kısıtlayıcı Prusya hükümetinin söz konusu politikalarına, ondan daha da etkili olan “kapitalizmin olanca hızıyla Avrupa’da gelişimi” ve toplumsal yapıdaki sınıfsal bölünüm ve yeni kültürel formasyonların ortaya çıkışı ve yine bu formların kendi çıkarlarına yönelik ideolojik değerlerini oluşturması sürecine sürgün yaşamı ile tanık olan Marx, tarihin soyut tin’ini yerde aramakla toplumsaldan hareket ederek maddî bir temeli bulacak ve bu temelin çözümlenmesi yönteminde de ekonomiyi çıkış noktası alacaktı. İlk muhalefetini babasına karşı göstererek, hukuk okumak yerine, dünyayı felesefe penceresinden anlamaya yönelmekle başlamıştı daha sonra adı ile anılacak tarihsel materyalizm kuramına giriş yapmaya. Dünyayı yorumlamak ve anlamak konusundaki muhalefetine ise sonraları daha çok sosyoloji ve ekonomi ile ilgilenmekle devam edecekti.

Çalışmamızın başında toplumsal bağlam, kuram, yöntem ve ideoloji arasında bir karşılıklı ve bütünleşik bir ilişki olabileceğini varsayarak Marx’ı bu açıdan ele alacağımızı söylemiştik. Aslında bunu söylerken bu dört bileşenli etkenin yalnızca Marx’ta böyle ama diğer düşünürlerde farklı olduğunu söylemiyoruz. Dikkatle ve derinlikli incelendiğinde bu varsayımımızın diğer düşünürler için de geçerli kanıtlar verebilecek nitelikte olduğunu rahatlıkla öne sürebiliriz.

Marx’ın bu dört bileşenli etken (toplumsal bağlam, kuram, yöntem, ideoloji) açısından ele alınmasında kanımızca kendimize çıkış noktası yapacağımız yer, onun aforizma özelliği kazanmış en bilinen sözü olacaktır. Engels’le birlikte kaleme aldıkları gençlik döneminin ürünü olan Alman İdeolojisi (Feuerbach) adlı yapıtının giriş kısmında geçen “Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimde yorumladılar, önemli olan onu değiştirmektir.”[46] değer içerikli bu yaklaşım, en başta onun tarihsel kuramının soyut bir tin’in yönlendirici etkinliğine olan itirazını taşır. Yani tarih, sadece anlaşılmak ve yorumlanmakla ele alınamaz, o değiştirilebilir de. Değiştirmek için gerekli olan güç nedir sorusuna verdiği toplumsal yapı ve insan bilinci (praksis) cevabı ise tarihin materyalist yorumunu belirginleştiren çekirdek düşüncesidir. Bu söz, aynı zamanda içinde bir değeri taşıması nedeniyle inançla bağlantılıdır. İnançla bağlantısı nedeniyle de ideolojik, yani bütünsel bir tasarımı oldurmak, olması gereken haline getirmek gibi bir güdülenmeyi içinde canlı olarak taşır. Bu değişimin dinamiği olarak diyalektik çatışma süreçleri saptanınca ve bu zıtların mücadelesinin fiilî yapıcısı olarak da sınıflı toplum ve sınıfların bilinçli eylemleri esas alındığında yapılması gereken önce kuramın iç tutarlılığını sağlayacak verilere ulaşmaktır. Verilere ulaşmak ise yöntemle ilgili bir sorundur. İşte Marx’ta ideolojik etkinin yöntemle olan bağlantısını biz, tam da bu noktada buluyoruz. Değiştirilmesi gerekli olduğuna inanılıp bu şekilde algılanan tarihin değiştirilmesi eğer Hegel’deki gibi soyut bir tin kavramına değil de tamamen somut ve maddî eyleyenlerine atfediliyorsa, o zaman kuram önce tarihi gelişim içerisinde ele alınmalı ve tüm tutarlılığı ile ortaya konmalıdır. İşte bu noktada yöntem olarak tarih araştırmalarının, belge taramalarının, ekonomik veriler toplamanın tarihsel materyalist kuram içerisindeki önemi ortaya çıkar. Marx’ın yaşamını ele alırken sık sık yararlandığımız Marx araştırmacısı Cogniot’tan da Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’yı yazmaya başlamadan önce oldukça uzun bir zaman tarih kitapları, ekonomik istatistikler, meclis belgeleri, broşürler, gazeteler, makale ve dergiler üzerinde çalıştığını ve ön bilgi topladığını öğreniyoruz. Toplumsal yapının tarihteki rolünü maddeci anlayışı ile saptayan Marx için ekonominin önemi de büyüktür. Bu açıdan tarihsel kuramında sık sık başvurduğu kavramlar üretim biçimleri, üretim güçleri olmuştur. Bunun yanı sıra sınıflı toplumların tarihî açıdan en üst aşaması olan kapitalizmin anlaşılması, iyi bir tahlilinin yapılması, pazar ilişkilerinin çözümlenmesi, ulus devletler arasındaki paylaşımların deşifre edilmesi de Marx’ın ideolojik tercihine uygunluk açısından önemli gözükmektedir. Bu bağlamda iktisat, sosyoloji ve tabiki tarih, Marx’ın yönteminde en gözde olan bilgi alanlarıdır.

Bir düşünürün içinde yaşadığı çağ, o çağda kendi ülkesinde ve dünyadaki toplumsal, ekonomik, siyasal değişmeler kuşkusuz onda izler bırakacaktır. İzler bırakmaktan ziyade kimi düşünürler bu sorunlara da değinecekler, ilgi duyacaklar ve bazen de Marx’ta olduğu gibi bilfiil bu değişimde önemli roller oynayacaktırlar. Toplumsal bağlam ve düşünür arasındaki ilişki yalnızca bununla sınırlanamasa gerek. Bazı dönenlerde de yaşanılan toplumsal ekonomik ve siyasal dönüşümlerin eşiğinde ortaya birbirinden farklı düşünceler, ekoller, bilimsel yaklaşımlar, çoğu zamanda ideolojiler düşünürleri etkisi altına alabilmektedir veya düşünürler bizzat alternatif ideolojiler oluşturabilmektedirler. Dönemsel sorunların bilim dünyasına olan etkisine verilebilecek en iyi örnek, kanımızca sosyolojinin felsefeden koparak kendi başına bağımsız bir bilgi alanı olma yolunda ilerlediği on dokuzuncu yüzyıl başlarına tekabül eden dönemde Avrupa’da ki büyük toplumsal patlamalar çağı olsa gerek. Bu dönemin toplumsal sorunlarındaki artış düşün adamlarını da toplum sorunları üzerine eğilmeye itmiş, toplumun çözümlenmesi üzerine geniş bir fikir ortamını oluşmasına yol açmıştır. Bu gün sosyolojinin kurucusu diye andığımız August Comte, o dönemde toplumun da bilimin konusu olabileceğini ve onun da doğa yasaları gibi yasaları olabileceğinden hareketle düşüncelerini geliştirmiştir. Bu açıdan sosyal bilimlerde daha yeni yürümeye başlayan bir çocuğun acemiliğiyle yöntem ve tekniklerinde de bir zayıflık görülür. Ancak giderek yetkinleşen toplum tartışmaları içerisinde araştırma yöntemlerinde de bir çoklaşma ve çeşitlik gün yüzüne çıkacaktır.

Biz bu kısa çalışmamızda Marx’ı toplumsal bağlam içerisinde ele alırken aşağı yukarı şöyle bir etkilenme varsayımından hareket ettik: Yaşadığı çağ ve çağın sorunlarına karşı bilim adamının duruşunda, o dönem birbirleri ile mücadele içinde olan ideolojilerin etkisi nedir, bilim adamının ideolojilere etkidi nedir, alternatif ideolojiler içinde bir taraf mıdır ve eğer tarafsa bu onun yöntemine nasıl etki etmektedir? Çalışmamız içerisinde yalnızca bu sorulara aklımızda tutarak döneme kısaca bir göz attık, daha doğrusu sosyolojik kuramlara ve yöntemlere bir de bu açıdan bakılabilir miydi, bunu sınamak istedik. Giriş kısmında da söylediğimiz  gibi  sorumuzun  cevabına  varabilmek,   daha    kapsamlı   çalışmaları gerekli kılıyor. *

Sosyal bilimlerde yöntem açısından tarihsel maddeciliğin, toplumsalın çözümlenmesi ve incelenmesinde ve özellikle de sosyolojinin nesnesini yoğun bir analiz ışığında somutlaştırması bağlamında önemli katkıları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sosyolojinin felsefeden kopuşunda elini tutarak ona yol gösteren pozitivizmin oldukça uç noktasında duruyor olsa da, tarihsel maddecilik, ideolojik ütopyaları doğrultusunda verileri tahrif etmeden değerlendirme yapabildiği ölçüde geçerliliğini korumasını garanti altına alacaktır.

 

KAYNAKÇA


 

[1] Cogniot, Georges; Çağdaşımız Karl Marx, (Çev. Somer, Kenan) Ankara, 1996. s.13

* Paris Komünarlarının Marşı

[2] Cogniot, Georges; a.g.e. s.14

[3] Tunçay, Mete; Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi. Cilt III. Ankara,1986. s.93.

[4] Cogniot, Georges; a.g.e. s.14

[5] Aktaran Cogniot, Georges; a.g.e. s.15

[6] Lenin, Viladimir İlyiç; Karl Marx ve Doktrini, (Çev. Yalçın, Şiar) Ankara,1995. s.9

[7] Cogniot, Georges; a.g.e. s.15

[8] Gökberk, Macit; Felsefe Tarihi, İstanbul,1990. s.438-443

[9] Cogniot, Georges; a.g.e. s.17

[10] Cogniot, Georges; a.g.e. s.17

[11] Aynı eser; s.18

[12] Aktaran Cogniot, Georges; a.g.e. s.18

[13] Lenin, Viladimir İlyiç; a.g.e. s.10

* Ayrıca bkz. Lenin, Viladimir İlyiç; a.g.e. s.10

[14] Cogniot, Georges; a.g.e. s.19

[15] Cogniot, Georges; a.g.e. s.20

* Çart (Charte, yasa, temel, kural), başka şeyler arasında, genel oy hakkıyla parlamentonun her yıl yenilenmesini istiyordu.

[16] Cogniot, Georges; a.g.e. s.21

[17] Beer, Max; Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi, (Çev. Üstün, Galip) İstanbul. s.501

[18] Aynı eser; s.503

[19] Akataran Beer, Max; a.g.e. s.504

[20] Aynı eser; s.507

[21] Aynı eser; s.519

[22] Aynı eser; s.535-540

[23] Aktaran Cogniot, Georges; a.g.e. s.23

[24] Marx, Karl ve Engels Friedrich; Alman İdeolojisi (Feuerbach), (Çev.Belli, Sevim) Ankara,1987. s.25-26

[25] Aynı eser; s.24

[26] Fransız-Alman Yıllıkları’ndan aktaran Cogniot, Georges; a.g.e. s.24

[27] Aynı eser; s.26

[28] Bernal,John Desmond; Marx ve Bilim, (Çev.Arman Osman) Ankara,1991. s.21-22

[29] Marx, Karl ve Engels Friedrich; a.g.e. s.49

[30] Cogniot, Georges; a.g.e. s.40

[31] Cogniot, Georges; a.g.e. s.48

[32] Aynı eser; a.g.e. s.50-51

[33] Aktaran Cogniot, Georges; a.g.e. s.52

[34] Sabine, George;  Yakınçağ Siyasal Düşünceler Tarihi, (Çev.Ozankaya, Özer) İstanbul,1997. s.242

[35] Cogniot, Georges; a.g.e. s.56

[36] Aynı eser; s.58

[37] Aynı eser; s.66

* Ayrıca Bkz. Fromm, Erich; Marx’ın İnsan Anlayışı, (Çev.Ökten, Kaan H.) İstanbul,1992. s.39,42,43,44,68,95,107130,133. Fromm, yabancılaşma kavramının aslında Marx’ta en önemli kavram olduğunu savunmaktadır bu eserinde. “Hem Ökonomisch-phisophische Manuskripte’yi yazan genç Marx, hem de Das Kapital’i yazan yaşlı Marx için yabancılaşma kavramı düşünce sisteminin bel kemiğini oluşturmaktaydı.”s.140 “... Marx, çalışan insanların, bireyselliklerini yok eden bir çalışma biçiminden başlarını kaldırmalarını istiyor, nesneler haline gelmelerini engellemeyi ve insanları bu nesnelerin kölesi olmaktan kurtarmayı hedefliyordu. Yani tıpkı Kierkegaard gibi Marx’ın amacı da, bireyin kurtuluşunu sağlamaktı. Bu yüzden Marx; kapitalizmi, adil ve eşit olmayan ücret dağılımı yönünden değil, üretim yöntemleri, bireyselliğin ortadan kaldırılması ve insanların köleleştirilmesi yönünden eleştirmiştir.”s.135

[38] Lefebvre,Henri; Marx’ın Sosyolojisi, (Çev.Hilav, Selâhattin) İstanbul,1996. s.22

[39] Cevizci, Ahmet; Felsefe Sözlüğü, Ankara,1996 s.493

[40] Engels,Friendrich; Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar 1890-94, (Çev.Ünalan, Öner) Ankara,1993. s.15

[41] BOTTOMORE, T. ve NISBET, R.; Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, (Haz. M. Tunçay-A. Uğur, Çev. M. Tunçay)  Ankara,1997 s.130

 [42] Aynı eser; s.135

[43] MARX, Karl; Grundrisse, (Çev. Nişanyan, S.) İstanbul,1979. s.167-168

 [44] Aron, Raymond; Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (Çev.Alemdar, Korkmaz) Ankara,1994. s.114

[45] Keat, R. Ve Urry, J.; Bilim Olarak Sosyal Teori (Çev. Çelebi, Ankara, 1994. s.134

 [46] Marx, Karl ve Engels Friedrich; a.g.e. s.22

* Bu sınamayı sonlandırmış olanlar da vardır. Michéle Barret, Marx’ın epistemolojisinin büyük oranda ideolojik olduğu yargısını olanca inancıyla taşımakta mesela. Marx’ın Kapital’in I. Cildinde geçen “Bilime giden düz yol yoktur ve sadece dik patikalarında tırmanmayı göze alanların bilimin zirvesine ulaşma şansı vardır.” Sözüne atfen “... Marx’ın kendi çözümlemelerinin epistemolojik iddiaları ve statüsü konusunda anlaşmazlıklar olduğu gibi, Marx’ın ideoloji ile bilim arasına açık bir ayrım koyabilen bir tutumu biçimsel olarak benimseyip benimsemediği konusunda da anlaşmazlıklar vardır.” demektedir.  Barret, Michéle; Marx’tan Faucault’ya İdeoloji, (Çev. Fethi, Ahmet) Sarmal Yayınevi, Birinci Baskı, İstanbul,1996. s.46

EN YUKARI GİT