Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

  

KENTLEŞME, GÖÇ VE SOSYAL BÜTÜNLEŞME

MESUT SARI

I. BÖLÜM

1. KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Köy

Köy bir kırsal yerleşim yeridir. Köy; demografik, sosyo-ekonomik ve kültürel özellikleriyle kentten ayrı tarımsal işleve sahip bir yerleşim yeridir.

Kent

Tarımsal olmayan üretimin yapıldığı daha önemlisi hem tarımsal denetim, dağıtımın koordine edildiği, ekonomisi bunu destekleyecek şekilde tarım dışı üretime dayalı teknolojik değişmenin beraberinde getirdiği, teşkilatlanma, uzmanlaşma ve işbölümünün en yüksek düzeye ulaştığı, geniş fonksiyonların gerektirdiği nüfus büyüklüğü ve yoğunluğuna varmış, toplumsal heterojenlik ve entegrasyon düzeyi yükselmiş, karmaşık ve dinamik bir mekanizmanın sürekli olarak işlediği insan yerleşmesidir

Kentli İnsan

Örgütlerin yoğurduğu, şekillendirdiği, örgütler içinde doğan, eğitilen , çalışan, boş zamanlarını değerlendiren insan olarak tanımlanmaktadır

Gecekondu

Gecekondu, imar yasalarına aykırı olarak, çoğu zaman, ilkel, denetimsiz ve sağlık koşullarından yoksun olarak, acele yapılmış konutlara verilen isimdir

1966 yılında kabul edilmiş olan Gecekondu yasasına göre gecekondu; "imar ve yapı yasalarına aykırı olarak, başkalarına ait arsa ve araziler üzerinde ve arsa sahiplerinin rızası olmaksızın yapılmış yapılar"dır

Kentleşme

Kavramsal olarak içeriğinde bir süreç bir durum ifade edilmektedir.

Kentleşme, kent sayısının ve kentlerde yaşayan nüfusun artmasıdır. Bu tanımda demografik nitelik söz konusudur. Halbu ki kentleşme, yalnız bir nüfus hareketi olarak görülmemelidir. Çünkü kentleşme hareketini, bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişmeler doğurmaktadır. Bu nedenle tanım içerisine ekonomik ve toplumsal değişmeler de katılmalıdır. Buna göre kentleşme hareketi geniş anlamda sanayileşmeye ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, işbölümü ve uzmanlaşma yaratan insanların davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimi süreci olarak tanımlanabilir

Kentlileşme

Kentlileşen insanda, ekonomik ve sosyal olmak üzere iki türlü değişme olmaktadır. Bunlar: a. Ekonomik bakımdan kentlileşme: Kişinin geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlamasıdır. b. Sosyal bakımdan kentlileşme: Kır kökenli insanın türlü konularda kentlere özgü tavır ve davranış biçimlerini, sosyal ve tinsel değer yargılarını benimsemesi ile gerçekleşmektedir

Göç

Birey ve grupların ekonomik, sosyal, kültürel v.b. nedenlerden dolayı bir yerden başka bir yere gitmelerine denir

II. BÖLÜM

1. KURAMSAL ÇERÇEVE

1.1. KENTİN TARİHSEL SÜRECİNE KISA BİR BAKIŞ

Kentlerin ortaya çıkışına ilişkin çeşitli varsayımlar öne sürülmüştür. Bu varsayımlar ise; kentlerin ortaya çıkışı konusunda görüş birliğinin olmamasının bir sonucudur.

İnsanların bir araya gelip birlikte yaşamaları, nüfusların artmasıyla başlar. Bu birlikteliklerle beraber ortak yaşam alanları oluşturulur

Kentlerin ortaya çıkışı konusundaki görüş birliğinin olmamasına karşın, egemen görüşler de mevcuttur. Egemen görüş ilk kentlerin Mezopotamya ve Meso - Amerika’da görüldüğü şeklindedir Şehirler ise genel olarak Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Çin’in doğusundaki ovalık alanlarda kurulmuş ve ardından Avrupa ve Amerika’ya geçmiştir. Yani Avrupa’da şehirlerin ortaya çıkışı Mezopotamya, Mısır ve İndus Vadisinde görülen şehirlerden sonradır.

En eski şehirlerin ortaya çıkışı M.Ö. 6000-5000 yılları arasındadır . Eski şehirlere göre gelişmiş şehirlerin ortaya çıkışı ise (Kent hayatının oluşabilmesi koşullarını göz önünde bulundurursak) M.Ö. 4000 yılından itibarendir .

İlk şehirler; Nil Vadisinde, Fırat ve Dicle nehirlerinin kenarlarında; Çin’de ise Sarıırmak boyunca şehirler kurulmuştur. Ancak etki alanları az ve şehirli nüfus geçimini topraktan sağladığından nüfusları da pek fazla olmamıştır. Örneğin Sümerlerdeki şehirlerde nüfusun 7.000 ile 20.000 arasında olduğu sanılmaktadır. Ardından M.Ö. 3000 yıllarında şehir devletleri, krallıklar (Örnek: Akad krallığı M.Ö. 2752, Babil krallıkları) ve imparatorluklarla birlikte şehirlerde nüfus artmıştır. Akdeniz kıyı ve çevresinde ticaret merkezli şehirler gelişmiş. Ilk baştaki bu ticaret merkezleri, kültürel ve sanatsal faaliyetleri gelişmiş şehirleri ortaya çıkarmıştır. M.Ö. 2000 yıllarında Akdeniz kıyılarında “Polis” adı verilen Kentler kurulmuştur. Bunlara örnek olarak; Millet, Efes ve Truva şehirleri verilebilir.

Avrupa’da kentlerin gelişmesi ise eski Yunan kentleriyle başlamış, daha sonra Roma kentleri önem kazanmıştır. Ortaçağda ise Avrupa kentleri savunma kaygısıyla surlarla içine kapanmıştı . Bu dönemde her kentin kendi başına bir devlet olduğu çağdı.

10.yy’dan sonra ticaretin canlanmasıyla birlikte kentler büyümeye başlamış; liman ve ticaret kentlerinin nüfusları artmıştır. 15. ve 18. yy arasında ticari, dini ve siyasi değişimlere paralel olarak şehir gelişiminde yeni bir dönem başlamıştır. Şehirler yeni bir yapılanmaya girmiştir. Bu yeni yapılanmanın örneklerini kentlerde opera, tiyatro, çarşı ve meydanların yapılmış olmasını verebileceğimiz gibi 16. yy’dan sonra da çok katlı binaların yapımını de örnek olarak verebiliriz.

17.yy’dan sonra kentlerin asıl gelişimi söz konusudur. Bunun temelinde ise Sanayi Devrimi vardır. Sanayi Devrimiyle birlikte İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde kırsal kesimlerden kente göçü hızlandırmıştır . 19.yy’dan sonra şehir hayatında kenar mahalle veya banliyölerin ortaya çıkışıyla büyük gelişim yaşanmıştır.

Günümüz anlamında asıl kentler Sanayi Devrimiyle başlamıştır. Şehirler; fabrika, ulaşım, ticaret, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin yürütüldüğü merkez haline gelmiştir.

İngiltere, 18. ve 19. yüzyıl sonlarında Sanayi merkezi olmuştur. İlk sanayi şehri de Manchester’dır. İngiltere’de yaşanan sanayileşme şehirlerin %27’lik oranını %64’e yükseltmiştir. Artık İngiltere çiftçi ülkesinden şehirli ülkeye dönüşmüştü

20.yy’la birlikte şehirleşme önemli bir olgu haline gelmiştir. Bu önemliliğini günümüzde gelişmiş ülkelerde her geçen yıl artan oranı vardır. 2000 yili tahmini verilerine göre ise nüfusun %74.4’ü kentlerde yaşayacağı öne sürülmüştür

1.2. GÖÇ OLGUSUNA KURAMSAL BAKIŞ

Göç, nüfus ile kaynaklar arasında daha iyi bir denge sağlanmasını başarmak için kendiliğinden meydana gelen bir çaba olarak yorumlanmaktadır . Göç bir nüfus hareketi olarak tanımlanmıştır.

Göç olayı insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanların avcı ve toplayıcı olduğu dönemlerde, ister kıyıdan dağlara doğru olan ritmik göç, isterse hayvanlar için otlak ve su aramak amacıyla ya da uygun avlanma alanları araştırmak için ayrılan yere bir daha dönülmeyen şeklinde olsun, herkes göç halindeydi . Göçler, yavaş yavaş yeryüzüne yayılma, o güne değin keşfedilmemiş doğal kaynakların bulunduğu yerlere dağılma biçiminde gerçekleşmiştir. Burada amaç, daha yaşamanın koşullarına erişmekti

Birbirinden farklı bir çok göç türü mevcuttur. Ancak genel olarak göçler iki tür olarak tesbit edilebilir. Bunlar: Uluslararası göçler ve iç göçler'dir. Genel olarak uluslararası göçlerde ekonomik bakımdan, geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere göçler yaşanmaktadır. İç göçlerdeki çizgi de aynıdır. Kırlardan şehirlere doğru bir göç hareketine tanık olmaktayız. İç göçler ülkenin büyüklüğü ve, ekonomik yapıları, yerleşmenin tarihine bağlı olarak dört grupta toplanmaktadır:

1. Kırlardan şehirlere doğru olanlar,

2. Kırlardan kırlara doğru olanlar

3. Şehirlerden şehirlere doğru olanlar,

4. Şehirlerden kırlara doğru olanlar.

Genel olarak kırsal kesimde geçim koşullarının (toprak mülkiyeti ve doğal koşullar nedeniyle) olumsuz olması, öte yandan şehirlerin sanayi ve ona bağlı şehirsel fonksiyonlarla iş alanlarına sahip olmalarından göçler kırlardan şehirlere doğru gerçekleşmektedir

Coğrafi keşiflerle birlikte yeni kıtalar bulunup, yeni yerler tanınmaya başlayınca, göç olgusu da karakter ve biçim değiştirmiştir. Asya'daki zenginliklerin ve doğal kaynakların Avrupa'ya aktarılması bu kıtada yeşerecek olan Sanayi Devrimi'nin tohumlarını atmıştır. Büyük nüfus hareketleri; ülkeler, hatta kıtalar arasında dış göçler, ülkeler içinde de iç göçler ortaya çıkmıştır.

Bugün kırdan kente göç ise gelişmekte olan ülkelerin belirleyici özelliğini ortaya koymaktadır. Çünkü kırsal kesimden kente göç sanayileşmeye paralel gitmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise çok yönlü, örneğin kentten kente ve kentten kıra yönelen göçler giderek belirginleşmekte ve bu ülkelerde kentsel nüfus sürekli bir hareketlilik içinde yaşamaktadır.

Böyle bir genel bilgiden sonra (kuramları destekleyecek olan) göç kuramlarını iki başlık altında değerlendirebiliriz. Bunlar: 1. İyimserler (olumlular) ve 2. Kötümserler (olumsuzlar)'dır.

Modernleşme Ekolü olarak bilinen "iyimserler" göç olgusunu, bölgeler ve mekansal birimler arasında bir dengenin sağlanmasına yarıyan olumlu bir nüfus hareketi olarak değerlendirmektedir. Buna göre nüfus gelişmemiş yörelerden gelişmiş yörelere doğru yönelecek; bu süreçte kentsel (gelişmiş) yörelere göçen nüfusun yaratacağı yeni talep ve işgücü transferi, azgelişmiş kırsal yörelerde üretim artışı ve işgücü talebi doğuracak ve böylece göç oranı düşecektir . İyimserlerin bakışına göre bir nüfus hareketi olan göç olgusu aslında bölgeler arası dengesizlikleri gideren bir işleve sahiptir.

Ancak Üçüncü Dünya Ülkelerinde göçün ortaya koyduğu dengesizlikler kuramın eleştirilmesine neden olmuştur. Öne sürülen yaklaşımda bazı önemli noktaların dikkate alınmaması nedeniyle kırsal yörelerde, Modernleşme Okulu'nun ileri sürdüğü gibi değil, yoksullaşma, geri kalma, nüfus yoğunluğunun azalması, kentlerde ikili toplum yapısının ortaya çıkması gibi olumsuzluklar görülmüştür.

Bu görüşün karşıtı, Bağımlılık Ekolü olarak bilinen "kötümserler" ise ileri sürülen denge kuramını reddetmektedir. Kötümserlere göre denge yerine dengesizlik, ikilikli kuramın yerini ise tekçi görüş almıştır. Bu görüşe göre, göç olgusu, göç veren yöreyi, insan gücü ve emek açılarınan devamlı kayıplara uğrattığını, kaynaklarını tükettiğini savunmaktadır. Onlara göre dengesizliğin kaynağı gelişmiş yörelerden azgelişmiş yörelere doğru sermaye akımıdır

1.3. GECEKONDU OLGUSU VE KONUT

Gelişmekte olan ülkelerin büyük kentlerinde, farklı adlar (Meksika'da jacale, Brezilya'da macambo, Arjantin'de favela, Tunus'ta gourbeville, Hindistan'da bustee gibi) altında ama içerik olarak benzer, gecekondu olgusuna rastlanmaktadır

Gecekondu olgusu, köylerden kentlere nüfus akınlarının ve ilgili ülkelerin toplumsal, ekonomik gelişme düzeyinin dolaysız bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Oluşturdukları alan ise kentlerin geçiş halindeki alanlarıdır

Bu geçiş alanlarına ilişkin çeşitli görüşler vardır. John Turner'a göre gecekondu yapımı doğal ve gereksinmelere uygundur. Geoffrey K. Pyne'ya göre ise gecekondu "Birinci Dünya'nın konut sorunlarına Üçüncü Dünya ülkelerinin bulduğu çözüm"dür

Bu gibi içerik ve tanımsal bakış dışında gecekondu tipolojisi de oluşturulmuştur. John Turner gecekonduları niteliklerine ve sürekliliklerine göre iki boyuta ayırmıştır. Birinci boyutu ise kendi içinde "gelişmekte olan", "durumu değişmeyen" ve "durumu kötüleşmekte olan" diye 3 tipe; ikinci boyutu ise "geçici" ve "yarı geçici" olarak 2 tipe ayırmıştır . Charles Abrams ise gecekondu yerleşmelerini 9 tipe ayırmıştır. Bunlar:1. Gecekondunun sahibi olan ve gecekonduda yaşayan küme, 2. Gecekondularda kiracı olarak yaşayanlar, 3. Kira ödemekten vazgeçen ve ev sahibinin bunun üzerine gecekondudan çıkarmaya korktuğu kişiler, 4. Gecekonduyu kiraya vermek için yaptıranlar (gecekondu ağası), 5. Gecekondu yapıp kiralamayı ya da satmayı uğraş haline getirenler, 6. Dükkanlarda ya da diğer işyerlerinde kurulan "işyeri gecekonduları", 7. Özel kişilerin toprağı üzerinde gecekondu yaptıktan sonra, toprak sahibi ile anlaşanlar, 8. Gecekondularını bir limanda, deniz üzerinde sallara, deniz motorlarına kurmuş olanlar, 9. Aynı aileden olup, birbirine özel ve kamusal karışmalardan korumakta işbirliği ve yardımlaşma içinde bulunanlar.

Gecekondu olgusunun ortaya çıkmasının bir takım nedenleri vardır. Genel olarak gecekondu olgusunun nedenlerini göz önünde bulundurduğumuzda kentlere göçen kitleler, kamu kuruluşlarına ya da özel kişilere ait arsalara el koyarak, buldukları geleneksel yapı gereçlerinden, yakınlarından ve tanıdıklarından, hatta zaman zaman kamu görevlilerinden de yararlanarak gecekondular yapılmıştır . Temel sebebe baktığımızda kentleşme görülmektedir. Özellikle sorunun az gelişmiş ülkelerde görülmesi, kentleşmenin, bu ülkelerdeki hızı ile açıklanabilmektedir. Ayrıca kentleşme yanında, toplumsal konut sunusundaki eksikliğin de kentlere göçmüş insanları gecekondu yapmaya yönelttiği ileri sürülmektedir. Bir başka ifadeyle gecekondularda yaşayanlar, kendilerine dar gelirleriyle fiyatını ya da kirasını karşılayabilecekleri toplumsal konutlar sunulmuş olmasına karşın, onları beğenmeyerek gecekonduda yaşamayı seçmeleri söz konusu değildir. Gecekondu, bir zorunluluğun yansımış biçimidir

Genel politika ise yine benzer şekillerde yani iyileştirme, yıkma, önleme ve yeniden yerleştirme şeklinde gerçekleşmiştir

Gecekonduları bir konut sorunu olarak tanımlayanlar olduğu gibi gecekondunun üçüncü dünya ülkelerinde konut açıklarını kapatmanın en akılcı ve etkin yöntemi olarak görenler (Geoffrey K. Payne) de var.

Gecekonduda olduğu gibi konutta da tipleştirmeler mevcuttur. David D. Smith konut yapım yöntemlerini geleneksel ve çağdaş yöntemler olarak ikiye ayırır. Bu iki yöntem aynı zamanda bir tipleştirmeyi de ortaya koymaktadır. Turner ise (gecekondu tipleştirmesinde olduğu gibi) üç konut tipinden (kesiminden) bahsetmektedir. Bunlar:

1. Kamusal ya da resmi kesim: Bu kesimde asıl amaç, kamu yararını geçerli kılmak, kamu düzenini korumaktadır. Bu kesimde varlıklı insanlar ikamet etmektedir. Bu nedenle de konutlar pahalıya üretilmektedir.

2. Özel kesim: Turner bu kesime otarşinin egemen olduğu kesim adını vermektedir. Özel kesim kuruluşları vardır. Asıl amaç ise konut üreterek en çok kazancı elde etmektir. Yani ticaret yapmaktır.

3. Halk kesimi ya da özerk kesim: Bu kesimde insanlar konut ihtiyaçlarını kendileri karşılamaktadır. Konutların tasarımı, yapımı, arsa ve kent hizmetlerinin sağlanmasında da kullanıcıların denetimi vardır

Özetle gecekondulaşma sürecinde kent yerleşimindeki farklı kesimler kendilerine uygun konut üretimi sağlamakta ve kent içinde farklı tipleştirmelerin yapılabildiği konutlar üretilmektedir.

1.4. KENT KURAMLARI

Kent bir insan ürünüdür. Yani kent toplumsal bir varlığın kendi yapısını denetlemek ve ayakta tutmak üzere kullandığı araçlardan biridir. Farklı bir ifadeyle kent, canlı bir varlık değil; canlı bir varlık olan insanın amacı doğrultusunda kullanılan bir araçtır . Amaç - araç ilişkisinde ise insan açısından iki farklı durum söz konusudur: 1. Kenti kent yapan "insan"ın varlığı, 2. İnsanın ürünü olan kentin ise yine dönerek insanın etkilemesi durumu. Böyle bir yapılanmayı da içine çeşitli kuramsal yaklaşımlar sergilenmiştir. Chicago Okulu tarafından gerçekleştirilen iki kavram özellikle dikkate değerdir. Bunlar: 1. Ekolojik Yaklaşım, 2. Wirth tarafından geliştirilen "bir yaşam biçimi olarak kentlilik".

Ekolojik yaklaşıma göre doğal dünyada, organizma saha üzerinde sistematik şekillerde dağılma eğilimindedir, böylece farklı türler arasında bir denge veya eşitlik sağlanabilir. Chicago okulunun kent ekolojisi yaklaşımına göre kentler gelişigüzel büyümezler, çevrenin avantajlı özelliklerine tepki olarak büyürler. Örneğini, çağcıl toplumlardaki büyük kent alanları nehirlerin kıyılarında, verimli ovalarda veya ticaret yolları veya demiryollarının kesişme noktalarında gelişme eğilimindedirler.

Robert Park'a göre kent, bütün olarak nüfusun içinde özel bir bölge veya özel bir ortamda yaşamaya en iyi uyan bireyleri yanılmadan seçen, büyük bir ayıklanma mekanizmasıdır. Kentler rekabet, istila ve yerine geçme süreçleri boyunca doğal alanlar içinde düzenlenirler.

Ekolojik görüşe göre kentlerdeki yerleşim, hareket ve yeniden yerleşim kalıpları benzer biçime sahiptir. Farklı mahaller geçimlerini kazanmak için mücadele eden mahalle sakinlerinin gerçekleştirdiği uyumlamalar yoluyla gelişir. Bir kent farklı ve birbirine karşıt özellikleri olan alanların bir haritası olarak şekillendirilmektedir. * Bu görüşe göre kent doğal bir süreç olarak tanımlanmakta ve kent mahalleleri arasındaki farklılıktan doğan karşıtlıkların bir dengesinin sağlandığı ve bu karşıtlıkların şekillendiği yerleşimler olarak nitelendirilmektedir.

Wirth'in "Bir yaşam biçimi olarak kentlilik" tezine göre, "çağdaş dünyanın kent denebilme derecesi, kentlerde yaşayan toplam nüfusun oranı ile tam veya doğru olarak ölçülememektedir". Kentler sadece evlerin artığı ve çağcıl insanın işyeri değil, ayrıca dünyanın bir çok uzak topluluklarını daire ve ağ şeklindeki farklı alanlara ve insanları ve etkinlikleri bir evrene dönüştüren ekonomik, politik ve kültürel yaşamın merkezini başlatan ve kontrol eden bir yerdir.

Wirth, kentlerde çok sayıda insanın birbirine yakın mesafede, ancak diğerlerini kişisel olarak tanımadan yaşadıklarına işaret etmektedir. Kent sakinleri arasındaki temaslar ise geçici ve ilişkileri tatmin etmekten çok başka amaçlar için araç olarak kullanılmaktadır.

Kent bölgelerinde yaşayanlar çok fazla hareketli olma eğiliminde olduklarından, bunlar arasındaki bağları, göreli olarak zayıftır. İnsanlar her gün bir çok farklı etkinlik ve durum içinde yer alırlar.

Wirth'e göre, kentlerde toplumsal yaşamın yoğunluğu farklı özelliklere sahip mahallelerin oluşumuna yol açar, bunların bazıları küçük toplulukların özelliklerini koruyabilirler. Örneğin, göç alanlarında aileler arasında geleneksel türde bağlantılar bulunur, çoğu insan diğerlerinin çoğunu kişisel düzeyde tanımaktadır. Ancak, bu tür bölgeler kent yaşamının daha geniş kalıpları içine çekildiğinde, bu özelliklerden daha az varlığını sürdürebilir

Çevrebilim ve kent sosyolojisi kaynaklı "birden çok özekli (merkezli) büyüme kuramı"na göre kentsel gelişmeler tek birim merkezin değil, bir kaç ayrı çekirdeğini çevresinde yer almaktadır. Bu çekirdekler, kimi kentlerde öteden beri var olageldikleri halde, öteki kimi kentlerde, kentler geliştikçe sonradan ortaya çıkmış olabilmektedir.

Yine bu kuram çerçevesinde azgelişmiş ülkelerin kentleri hızlı büyümenin etkileri altında, bir "yamalı bohça" görünümüne benzetilmektedir. Özellikle görülen yoksulluk yuvaları batı ülkelerinde kent merkezlerinde yer alırken, gelişmekte olan ülkelerde ise kent çevresinde yer almaktadır. Bu yerleşim alanlarını ise genelde belli kent ve köylerden göç edip belli bölgelerde kümelenenler oluşturmaktadır

P. Jefferson'un ileri sürdüğü "tek büyük kent kuramına" göre bir ülkede nüfusun dağılışı, kentlerin kademelenmesi ile ilgilidir. Kurama göre ülkede, nüfusun bir ya da iki özekte toplanması, ülkenin kaynaklarının bu merkezlerce emilmekte olması gözlemine dayanmaktadır. John Friedman ise bu tür bir yerleşme yapısının "kutuplaşmış gelişme"nin sonucu olduğunu ileri sürmektedir

Özekselleşen (merkezileşen) yerler kuramına kentin başlıca görevi, artbölgesi için bir hizmet merkezi olmak, kısacası çevresine türlü hizmetler sağlamaktır. Kentler çevrelerine sundukları hizmetlerin içeriğine ve önem sırasına göre sıralanmaktadır. Kentler aynı zamanda bu hizmet istemine paralel olarak büyümektedirler

1.4.1. Bazı Toplumbilimcilerin Kent Kuramları

Araştırmamızda sosyolojik bir bakış söz konusu olduğundan bazı toplumbilimcilerin kent kuramlarına değinmeyi yararlı bulmaktayım.

İlkin Marx ve Engels’in kent görüşlerine baktığımızda Kenti, üretim araçlarının, anamalın, gereksinimlerin toplanmış olduğu yüksek zevklerin temsil edildiği yerler olarak tanımlanırken, kırsal alanları yalnızlık ve dağınıklığın simgesi sayarlar. Kente işbölümünün arttığı bir yerleşim gözü ile bakarken diğer taraftan köye karşı tavır alırlar. Çünkü erkin ve zenginliğin kaynağı toprak değil emektir. Buna göre Kent soyluları ve emekçileri yaratan ise kenttir.

Marx'a göre kentle sınıfın doğmasına yol açmıştır. Ayrıca kentte görülen kentin kendisi değil, kapitalist üretim süreçleri ve ilişkileridir

Durkheim ise kenti, “işbölümü” ve “dayanışma” kavramlarıyla ilişkili olarak ele alır. Ona göre toplumda işbölümü iki faktörle artar. Bunlar; bir yerdeki nüfus yoğunluğu ve toplum üyeleri arasındaki ilişkilerdir. Durkheim’a göre bir toplumda kentleşmeyi belirleyen Toplumsal ilişkilerdir.

Ayrıca Durkheim’a göre kent ile toplum arasında bir ayrım yapmanın doğru olmadığını; çünkü artık toplum dendiğinde akla bir kent gelmektedir.

Durkheim’a göre, kentte yaşanan nüfus yığılmalarının işbölümünü özendirmekte ve aynı zamanda çeşitli anormalliklerin doğmasına da yol açmaktadır. Örneğin patolojik bozukluklara daha fazla kentte yaşandığına dikkat çekmektedir

Weber’e göre kent, siyasal bir birimdir. Kentin kavramlaştırılmasında yeterli ve tek ölçüt nüfus olamaz, önemli olan kentin ekonomik ve siyasal örgütlenme biçimidir.

Weber kenti tarımdan çok ticarete dayandırır. Bu dayanağa göre “tüketim kenti” ile “üretim kenti”ni birbirinden ayırdeder. Ona göre, birincisi antik ve ortaçağların ticaret kenti iken, çağdaş üretim kenti ise kentin dışı işçin üretim yapan fabrikaların, zanaatların yer aldığı kenttir. Bu ayrım ifade etmektedir ki Weber kenti sadece, kapitalizm sorununun bir parçası olarak ele almış ve incelemiştir .

1.5. KENTLEŞME KRİTERLERİ

Kentleşme beraberinde sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal ve demografik özellikleri içinde barındıran bir süreçtir.

Bir yerleşim yerine bu süreç bağlamında kent ve kır diyebilmenin çeşitli ölçütleri veya kriterleri vardır. Bu kriterler aynı zamanda köy ve kent farklılaşmasını da beraberinde getirmektedir.

Köyün nerede bittiği ve kentin nerede başladığı sorusuna cevap verebilmek için köy ve kent yerleşmelerindeki kriterleri şu ana başlıklar altında ileri sürebiliriz:

1.5.1.Yerel Yönetim Kriteri

Bazı araştırmacılara göre bir yerleşimin kent sayılabilmesi için o yerleşmelerin belediye teşkilatına sahip olması gerekir. Bir başka deyişle o yerleşim yerinde beledi hizmetlerinin verilmesi gerekir. Dolayısıyla bu görüşe göre, belediye teşkilatı olmayan ve nüfusuna bu hizmetlerin verilmediği bir yerleşme, kent sayılmaz

Ancak bu kriter bir yerleşim alanın kent sayılabilmesi için tek başına yeterli ölçüt olamaz. 1.5.2. Planlama Kriteri

Şehir plancıları kenti birer planlama birimi olarak kabul ederler. Bunlara göre kentlerin, barındıracağı nüfus, çoğunluklu nüfus yaşama bölgeleri (oturma bölgeleri), nüfusun ihtiyacı ile orantılı fiziki büyüklükte ve sayıda olması gereken eğitim ve sağlık kuruluşları, alt yapı hizmetleri, sanayi fonksiyon bölgeleri, ticari fonksiyon bölgeleri ve benzerlerinin, ileriye dönük olarak planlanması gerekir. Planlamadan kasıt fiziki planlamadır. Yani kentlerin artan nüfusuna karşılık, kent belirleyicileri diye tanımlanan bütün alt yapı hizmetleri (yolar, su dağıtım şebekesi, kanalizasyon şebekesi, açık ve yeşil alanlar gibi) ile kent mimarisi ve sanayi, ticaret, ulaşım ve mesken fonksiyon bölgelerinin, nüfusla orantılı bir biçimde büyütülmesidir.

Buna göre kent, planlı bir yerleşme ve bu yerleşmenin planlı olarak gelişmesi, yani plan kararlarına uygun olarak büyümesidir

1.5.3.Nüfus Kriteri

Kenti belirleyen ve üzerinde durulmuş olan belirleyicilerden birisi de nüfus miktarıdır. Nüfus kriteri ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Örneğin Japonya'da 30 000, Kore'de 40 000, A.B.D'nde 2 500, Türkiye'de 20 000'den fazla olan yerlere şehir denilmektedir.

Batı ülkelerinde bu konuda henüz bir kriter oluşmuş değildir. Bu nedenle kentleşmiş bölgeler ve köy yerleşme bölgeleri ayırımında, nüfus yoğunluğu kriteri üzerinde durulmaktadır. Örneğin Fransa'da km2'ye 500 ve daha fazla, Almanya'da 2 500 ve daha fazla nüfus düşen yerleşme bölgeleri kentleşmiş bölgeler olarak kabul edilmektedir

1.5.4. Ekonomik Kriter

Ekonomik kriter aynı zamanda kentleşme nedenidir. Şöyleki sanayileşmekte olan toplumlarda , kentlerdeki iş olanakları, köylük yerlere göre daha hızlı çoğalır. Yani köyünde beslenemeyen, gelecek kaygısı bulunan nüfus kent alanlarına yönelmektedir. Artık kent alanları ekonomik anlamda köyden daha üstündür Artık bu süreç kentleşme nedeni olduğu gibi kenti belirleyen bir kriterdir. Çünkü kent, köyden farklı ekonomik özellikleri içinde barındırmaktadır. Tarımdan kopulmakta, sanayi ve hizmetler sektörü işlerlik kazanmaktadır.

Belirtilen üç kriter dışında, bir yerleşmenin mülki yönetim statüsüne bakılmaksızın, köy ve kent sayılıp sayılamayacağı sorunu, kentin sosyo - kültürel ve ekonomik fonksiyonlarına bakılarak belirlenmektedir

Ekonomik kriterden kasıt nüfusun tarım dışı sektörde çalışma oranlarıdır. Fonksiyonel sınıflandırmada, çalışan nüfusun tarım dışı fonksiyonel alanlarda faaliyet gösteren yüzdeleri esas alınmaktadır. Herhangi bir yerleşmede, 12 - 64 yaş dilimleri toplamının %50'den fazlası tarım dışı sektörlerde çalışıyorsa, bu yerleşmeler kent sayılmaktadır.

Görüldüğü gibi bir yerleşmenin kır ve kent diye iki gruba ayrılması, tarım dışı fonksiyonlar esas alınarak yapılmaktadır. Ekonomik kriter bağlamında kent diye nitelenecek bir yerleşmede, çalışan işgücünü çoğunluğu, tarım dışı faaliyetlerden geçimini sağlaması gerekir

Özetle kuramsal olarak nüfus yoğunluğu bakımından bir yerleşme birimi kent olarak kabul edilmektedir. Ancak bir yerleşme biriminin gerçek anlamda kent sayılabilmesi için tek ölçüt nüfus değildir. Yani, kent olma özelliklerini taşımayan, kent olmanın gerektirdiği koşullara uymayan, yalnızca nüfus bakımından belli ölçülere uygun olması dolayısıyle, sanayileşmemiş, geri kalmış yerleşmeler kent olarak kabul edilmemektedir

Yani bir yerleşim bölgesine kent diyebilmenin bir başka ölçütü olarak o yerleşimdeki nüfusun yarıdan fazlasının topraktan, dolayısıyla tarımdan kopmuş ve tarım dışı sektörlerde çalışıyor olması gerekir.

Bir yerleşmenin kent olabilmesinin dört temel kriteri dışında köy ve kentin farklılaştıkları özel noktaları da birer kriter olarak kullanabiliriz. Buna göre köy ve kentin farklılaştıkları noktalar şöyledir:

a. Nüfus hareketleri: Genel olarak köyde nüfus hareketi dışa yöneliktir. Bu dışa yönelik nüfus hareketleri köyde erkek nüfusu azaltırken, kentte ise (göç alması nedeniyle) erkek nüfus fazla görülebilmektedir.

b. Yerleşme yapısı: Köyler kuruldukları merkezlere toplu veya dağınık olarak yerleşmekte iken; kentler (kent kuramları çerçevesinde) fonksiyonel bölgelerden oluşmaktadır.

c. Mesken yapısı: Genel olarak kentlerde mesken, ticaret ve işyerleri ayrı ayrı bölgelerde kurulmaktadır. Kentlerdeki meskenler de ekonomik ve sosyal gösterge olarak kente özgü özellikleri yansıtmaktadır.

d. Gelenek, görenek ve adetler: Köylerde nesilden gelen davranış ve alışkanlıklarda süreklilik ve muhafaza varken; kentlerde ise çeşitli etnik grupları, kültür ve meslek grupları ve sosyo - ekonomik sınıfları içine alan heterojen bir yapı söz konusudur.

e. Aile yapısı: Genel olarak köylerde anne, baba, çocuklar ve akrabalardan meydana gelen geniş aile varken; kentlerde anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan meydana gelen çekirdek aileye rastlanılmaktadır.

f. Meslek Alanları: Köylerde bireylerin işbirliği vardır. Buna bağlı olarak uzmanlaşma yoktur. Kentlerde ise iş edinmede uzmanlaşma aranmaktadır

1.6. KENTLİLEŞME VE KENTLE BÜTÜNLEŞME

Kentlileşme, "kırdan çözülme ve kentte yoğunlaşma nedeniyle kırdan kente göçen nüfusun ekonomik ve sosyal bakımlardan kırın özelliklerinden arınarak kentin özelliklerini kazanması süreci" olarak tanımlanabilmektedir

Kentlileşme sürecinde 3 tür insan vardır. Birincisi, kır insanıdır. Kır insanının ekonomik değeri bir öğelidir. Yalnızca kırsal öğeler hakimdir. Sosyal mekanı da aynı şekilde bir öğelidir. Sürecin diğer ucunda ise (ikinci insan tipi)kent insanı vardır. Kent insanı da ekonomik ve sosyal değerler açısından bir öğeli olup sadece kentin ekonomik ve sosyal özelliklerini yansıtmaktadır. Üçüncü tür insan ise "kentlileşen insan"dır. Kentlileşme sürecinde bulunduğu yere göre değişen oranlarda hem kent ekonomik değerlerini hem de kır ekonomik değerlerini içerir. Kentlileşen insanda sosyal öğeler de ikişer öğelidir. Kentlileşme sürecindeki geçiş insanı (kentlileşen insan) kırsal özelliklerinden arınıp kent insanına yaklaştıkça ekonomik ve sosyal mekanı iki öğelilikten sıyrılıp bir öğeliliğe dönüşecektir

Tablo: Kentlileşen İnsanın Ekonomik ve Sosyal Mekanı

İNSAN TÜRLERİ EKONOMİK MEKAN SOSYAL MEKAN

Kır İnsanı 1 Öğeli (Kırın ekonomik değerleri 1 öğeli (Kırın sosyal değerleri

Kentlileşen İnsan (Geçiş İnsanı 2 öğeli (Kır ve Kentin ekonomik değerleri 2 öğeli (Kır ve Kentin sosyal değerleri)

Kent İnsanı 1 öğeli (Kentin ekonomik değerleri 1 öğeli (Kentin sosyal değerleri)

Kaynak: Kartal, Kemal; 1983, a.g.e., s.23.

Böyle bir süreçte belirlenen üç tip insan aynı zamanda kentle bütünleşme sürecini de ifade etmektedir. Kentlileşme sürecinde kent insanı olabilmek ve kır insanı özelliklerinden kurtulabilmek için de bazı kent özelliklerinin halka sunabilmesi gerekir. Bu anlamda Avrupa Kent Hakları Deklarasyonuna göre halka kentin sunabileceği bazı haklar vardır ki bu maddeler aynı zamanda kentle bütünleşmede önemli noktalardır. Buna göre; Avrupa Kent Hakları Deklerasyonuna göre Avrupa kentlerinde yaşayan kent sakinleri şu haklara sahiptir:

1. Güvenlik: Mümkün olduğu kadar suç ve şiddetten uzak bir kent.

2. Kirletilmemiş, sağlıklı bir Çevre: Hava, su, toprak, gürültü v.b. kirliliği olamayan doğası korunan bir kent.

3. İstihdam: İstihdamın olduğu bir kent.

4. Konut: Sağlıklı ve yeterli bir kent.

5. Dolaşım: Dolaşım özgürlüğünü sağlayan düzenli bir kent.

6. Sağlık: Beden ve ruh sağlığını koruyacak çevre koşullarının sağlanması.

7. Spor ve Dinlence:

8. Kültür: Çeşitli kültürel faaliyetlerin, katılımın sağlayan bir ortamın olması.

9. Kültürlerarası Kaynaşma: Farklı kültür ve etnik yapıyı barındıran , barış içinde olmalarını sağlayan bir kent.

10. Kaliteli mimar ve fiziksel çevre: Tarihi yapının korunup güzel fiziksel mekanların yaratılması.

11. İşlevlerin uyumu:sosyal ilintilerin birbirleriyle uyumunun sağlanması.

12. Katılım:

13. Ekonomik kalkınma: Tüm yerel yönetimlerin ekonomik kalkınmada sorumluluk sahibi olması .

14.Sürdürülebilir kalkınma: Yerel yönetimlerce ekonomik kalkınmayla çevrenin korunması ilkeleri arasında uzlaşmanın sağlanması.

15. Mal ve hizmetler: Kaliteli mal ve hizmet sunumunun yerel yönetimler, özel sektör ortaklığıyla sağlanması.

16. Doğal zenginlikler ve kaynaklar: Doğal kaynak ve değerlerin yerel yönetimlerce akılcı, dikkatli, verimli ve adil bir biçimde korunması ve idaresi.

17. Kişisel Bütünlük: Bireyin sosyal, kültürel, ahlaki ve ruhsal gelişimine, kişisel refahına yönelik kentsel koşulların oluşturulması. 18. Belediyeler arası işbirliği:

19. Finansal yapı ve mekanizmalar: Mali kaynakları bulma konusunda yerel yönetimlerin yetkili kılınması.

20. Eşitlik: Yerel yönetimlerin bu hakları bütün insanlara eşit bir şekilde sunması (İçişleri Bakanlığı, 1996: 1-2).

1.7. SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TEORİK ZEMİNİ

Sosyal bütünleşme kavramına ilişkin çeşitli tanımlar sunmak mümkün. Bir tanıma göre sosyal bütünleşme , bir cemiyette maddi ve manevi kültür unsurlarının bir araya gelerek bir mana ifade edecek ve işleyen bir bütün meydana getirecek tarzda birbirini tamamlamalarıdır.

Bir başka tanıma göre sosyal bütünleşme, fertlerin veya sosyal grupların dünya görüşleri arasındaki farkların cemiyetteki milli kültürden minimum seviyede inhiraf etmiş olması halidir. Her iki tanım temelinde sosyal bütünleşme hem farklılaşma hem de bütünleşmeyi birlikte kapsamaktadır

Sosyal bütünleşmenin gerçekleştiğine dair işaretler (ipuçları) nelerdir? Sorusuna cevap verecek olursak. Örneğin, toplumun zamanlar farklılaşması, heterojen bir yapıya kavuşması, mesleki yapıda farklı mesleklerde ve farklı vasıfda işgücünün doğması, sosyal mesafenin bulunması, aile, eğitim ve işyerinin farklı olmasına rağmen, fertlerin ve grupların davranış normları aynı veya benzer ise, sosyal anlamda bütünleşmiş bir toplumla söz konusudur

Tanım kısmından sonra sosyal bütünleşmenin incelenebilmesi için gerekli koşulları şu başlıklar altında toplayabiliriz. Buna göre:

1. Toplum hayatı

2. Toplumun sürekliliği,

3. Sosyal münasebetlerin varlığı,

4. İşbölümü,

5. Fikri beraberliğin gerekliliği.

Yukarıdaki koşullar altında gerçekleşebilecek olan sosyal bütünleşmenin tam olarak var olabileceğinin de garantisi verilememektedir Buna bağlı olarak toplum çerçevesinin dışında düşünülemeyen sosyal bütünleşmenin hızlı veya yavaş, az veya çok olarak gerçekleşebilmesi ve mutlak olarak bir bütünleşme halinden bahsetmek zor olmaktadır. Ayrıca sosyal bütünleşmenin gözlenebilmesi için fikri beraberliğin bulunması da gerekir. Her ne kadar sosyal gruplar ve bireyler arasında mutlak bir fikir birliğinden bahsedilmezse de, toplumlarda ortak müştereklerden ve davranışlardan bahsedilebilmektedir. Bu davranışlar ise toplum üyelerinin belirli olaylar karşısında belirli tarzda davranışların anlamını taşıyan sosyal normlardır. Bu sosyal normlara uymanın yaygınlaştırılması ise "normatif bütünleşme" olarak tanımlanmaktadır

Bireylerin sosyal normları öğrenmeleri, toplumun bir üyesi haline gelmeleri ise ortak kültürü öğrenme ve sosyalleşme sayesinde kazanılmaktadır. Bireyler ortak hayatın benzerliklerinden haberdar edilerek toplumun kültürünü de kazanmaktadır. Kültür ise, izlenen kültür politikası ile genç kuşaklara nakledilebilmekte ve toplumun sürekliliği sağlanmaktadır. Toplumun sürekliliğinin sağlanması yanında, kültür, sosyal bütünleşmeyi sağlayan, onu pekiştiren ve koruyan bir faktör de olmaktadır

Kültürel anlamda bütünleşmede 3 süreçten bahsedilmektedir. Bunlar:

1. Takdim: Yenilikçiler tarafından yeni bir tekniğin veya ticaret şeklinin sunulmasıdır.

2. Kabul: Sunulan yeniliklerin bir tepki ile karşılaşmasıdır. Eğer yenilikler mekan ve zaman şartına uygun ise ve mevcut maddi kültürü tamamlayıcı, geliştirici ise benimsenebilmektedir.

3. Takdim ve kabul edilen yeni kültür yine mevcut olanaklar çerçevesinde diğer kültür unsurları ile tamlaşma sürecine girebilmektedir

1.8. SOSYAL BÜTÜNLEŞMENİN ÖNDE GELEN ŞARTLARI

Toplumda sosyal bütünleşmenin incelenebilmesi için nasıl toplumun sürekliliğini, işbölümünü, fikri beraberlikleri dayanak noktası olarak alıyorsak, bütünleşmenin gerçekleşmesi için ise gerekli olan (tespit edilen) şu şartların da göz önünde bulundurulması gerekir.

Buna göre sosyal bütünleşmenin ortaya çıkması için gerekli şartlar şunlardır:

1. Toplumda işbölümünün ve sosyal farklılaşmanın artışı,

2. Zihniyet değişikliğine sebep olacak demokratikleşme sürecine geçiş,

3. Eğitimde yetenek esasına göre fırsat eşitliğinin sağlanması,

4. Toplumda sosyal statünün doğuştan kazanılmadığı,

5. Bölgeler arasında ve gelir grupları arasındaki sosyal adalet dengesinin ekonominin genel kalkınma hızını aksatmayacak şekilde kurulması,

6. Din ve mezhep ayrılıklarını giderici çalışmaların yapılması ve kaliteli din adamı yetiştirilmesi için din eğitimine önem verilmesi,

7. Irk şuurunun yarattığı tahribatın azaltılması,

8. Sosyal grupların ve cemaatlerin, toplumun bütününe dahil olduklarına ait şuurun kültür politikası ile takviyesi ve kültürel yabancılaşmanın önlenmesi,

9. Kültür politikalarındaki amaç zorlayıcılık ve robotlaştırıcılık olmamalıdır,

10. Aile müessesinin güçlü kılınması gerekli,

11. Sosyal politikaların uygulanması (sosyal yardım, sendikacılık, sosyal güvenlik vb.)

12. Orta sınıflaşmanın mali ve ekonomik politikalarla teşviki,

13. Kültür ve sanat alanlarında topluma birleştirici mesajların iletilmesi,

14. Yaygın eğitime ve özellikle yetişkinler eğitimine ağırlık verilmesi,

15. Kültürün genç kuşaklara naklinde önemli araç olan dilin kültürel ve nesiller arası kopukluğa yol açmaması,

16. Yeni kentli denilen büyük şehir nüfuslarının yaklaşık yarısını oluşturan gecekondu nüfusunun mesken ve istihdam gibi problemlerini çözerek sosyal çevreye uyum sağlamak,

17. İskan, mekan ve organizasyonun düzenlenmesi

SONUÇ

Kentleşme süreci, bu süreçte etkili olan hızlı nüfus artışı, göç ve bunun sonucunda kentle bütünleşemenin birer simgesi olan gecekondu olgusuna teorik bakışta bulunulmuştur. Dünyada modern anlamda (günümüz) ilk kentin ortaya çıkışından önce ve sonra olsun yerleşim olgusu her zaman insanlık tarihinde önemini devamlı korumuştur. Bu önemlilik derecesi ise gelişmiş, gelişmekte olan ülkelerde farklılık arz etmiş, kent olgusu farklı tanımlanmış, kentlileşme ve kentle bütünleşme süreçleri farklı gerçekleşmiştir.

Dünyada kentin gelişimi ve kentleşme sürecinin farklılığı ise farklı kent kuramlarını beraberinde getirmiştir. Artık kuramsal bakışlar kentin mekansal, coğrafi, çevresel, toplumsal, ekonomik, kültürel, etnik... yönleri temel alınarak öne sürülmüştür.

Kuramsal görüşlere dayalı olarak kent, kentleşme ve kentlileşme tanımlarında kent, bir nüfus mekanizması olarak görülürken; kentleşme bir süreç; kentlileşme ise bireysel değişme olarak tanımlanmıştır. Kentleşme gibi bir süreç kentin sadece kültürel, ekonomik, politik, tarihsel, mekansal boyutunu değil daha önemlisi (kenti birinci derecede etkileyen ve kentten de birinci derecede etkilenen insan - toplum) toplumsal boyutunu da ifade etmektedir.

Özellikle tarihsel süreçte görülen nüfus hareketleri yeni kentlerin oluşmasına zemin hazırladığı gibi var olan kent yerleşim alanlarını da değiştirmiştir. Bu değişim sürecinde (göç eden) nüfus kente geldikten sonra kendi benzerlerini oluşturmuş ve kent kapsadığı farklı nüfus kitlelerinin haritasını da böylece çizmiştir.

Böyle bir süreçte ise nüfus, kentle bütünleşme, sosyal bütünleşme gibi koşullarla karşılaşmaktadır.

 

 

Mesut SARI/SDÜ.Sosyoloji Böl. Yük. Lis. Öğrencisi

 

 

 

KAYNAKÇA

AKGÜR, Zeynep Gökçe; 1996, "Türkiye'de Kırsal Kesimden Kente Göç ve Bölgelerarası Dengesizlik (1970 - 1993)", T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Yayınevi, Ankara. ATALAY, İbrahim; 1999, "Genel Beşeri ve Ekonomik Coğrafya", Ege Üniv. Basımevi İzmir. DOĞANAY, Hayati; 1997, "Türkiye Beşeri Coğrafyası", Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları - 2982, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul. ERKAL, Mustafa E.; 1983, "Sosyoloji (Toplumbilim)", Filiz Kitabevi, İstanbul. ERTEN, Metin; 1999, "Nasıl Bir Yerel Yönetim", Anahtar Kitapları, İstanbul. GERAY, Cevat; KELEŞ, Ruşen; YAVUZ, Fehmi; 1978, “Şehircilik – Uygulama ve Politika”, Ankara Ünv. SBF Yayınları no:412, Ankara. GÖNEY, Süha; "Şehir Coğrafyası", İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayın No:2274, Coğrafya Enstitüsi Yayın No:91, İstanbul. GÖRMEZ, Kemal; 1991, "Şehir ve İnsan", M.E.B. Yayınları, İstanbul. KARTAL, Kemal; 1983, "Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle Türkiye'de Kentlileşme", Yurt Yayınları - 6, Ankara. KELEŞ, Ruşen; 1978, "100 Soruda Türkiye'de Kentleşme, Konut ve Gecekondu", Gerçek Yayınevi, İstanbul. KELEŞ, Ruşen; 2002, "Kentleşme Politikası", İmge Kitabevi, Ankara. KIZILÇELİK, Sezgin; ERJEM, Yaşar; 1996, "Açıklamalı Sosyoloji Sözlüğü", Saray Kitabevi, İzmir. TÜMERTEKİN, Erol; 1994, "Beşeri Coğrafyaya Giriş", İ.Ü. İletişim Fakültesi Basımevi ve Film Merkezi, İstanbul. TÜMERTEKİN, Erol; ÖZGÜÇ, Nazmiye; 1997, "Beşeri Coğrafya (İnanç - Kültür - Mekan), Çantay Kitabevi, İstanbul. ÇAKIR, Sabri; 1991, "Giresun'da Kentleşme ve Kentsel Yerleşmelerin Kademelenmesi", Fırat Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi, Elazığ. LABORİT, Henri; 1990, "İnsan ve Kenet, Çev: Bertan ONARAN, Payel Yayınları, İstanbul. TÜSES; Aralık - 1997, "Kentleşme ve Kentlileşme Politikaları", Anadolu Matbaa. http://www.geocities.com/birkok/dersnotlari/sosyoloji/kent.htm