Türkçe mi, öz Türkçe mi?

Allah, Hristiyan Batılının kafatasına 9-10 kiloluk bir beyin koymuş da bize onun kırkta birini mi ayırmış? Elbette hayır. İnsan beyni, ağırlık olarak 1300-1800 gram arasında değişiyor. Kaldı ki beyin ağırlığıyla akıl arasında bir bağ da yok. Filin beyni 5 kilo civarında. Kim bir filin bir insandan daha akıllı olduğunu iddia edebilir? O halde Batılılar neden ileri, biz neden geriyiz? Ben bu çok mühim sorunun cevabını bir ayet-i kerimede buldum. Cenab-ı Hakk, Yunus Suresinde buyuruyor ki: “Aklını kullanmayan necistir!” Necis, bildiğiniz gibi pis demektir, murdar demektir. Geriliğimiz, aklımızı kullanmamamızdan doğuyor. Burada yeni bir soruyla karşı karşıyayız: Aklımızı nasıl kullanabiliriz? İlim adamları diyorlar ki: Aklımızı okuyarak, araştırarak, bilgilenerek kullanabiliriz. Namık Kemal Bey’in ortaya koyduğu bir iddiaya, 21. yüzyıl ilim adamları da şapka çıkarıyorlar: “Bir insanın zekası, bildiği kelime sayısıyla orantılıdır. Bir insan, ne kadar çok kelime bilirse, zekâsını o nisbette iyi kullanır. Söyleneni rahatça anlar, düşündüklerini kolaylıkla ifade eder!”

Namık Kemal Bey’in Türkçe konusunda çok mühim bir iddiası daha var. Vatan şairimiz; “Devlet-i Aliyye’nin duraklamasını ve gerilemesini, mekteplerimizde-medreselerimizde iyi, güzel, zengin bir Türkçe ile eğitim yapmadığımıza-yapamadığımıza” bağlıyor.

Dil, bir milletin, bir devletin hayatında bu kadar mı önemli? Dil, her milletin olduğu gibi, bizim de varlık sebebimiz, şah damarımız! Büyük felâketler, dilin bozulmasıyla başlıyor. Batılı ilim adamları diyorlar ki: “Her insan beyninin bir deha merkezi var. Bu deha merkezini çalıştırdığınız, geliştirdiğiniz takdirde, cemiyetlere lider seviyesinde kimseler yetiştirirsiniz!”

Batı, kendi insanının deha merkezini kitapla, kelimeyle araştırma yaptırmakla, geliştiriyor. Kur’an, boşuna mı “oku!” emriyle başlıyor? “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Mehmet Akif Bey: “Bilmeyenleri hayvan seviyesinde” görüyor ve gösteriyor. Bakın şimdi: Aklını kullanan Batı, ilk eğitim seferberliğinden geçirdiği çocuklarını 70.000 kelimeyle okutuyor. İtalya’da ilk eğitimden geçen çocukların kitaplarında 33.000 kelime vardır. İngiltere’de: 71.000 kelime! Türkiye’de ise, ilk eğitim seferberliği için hazırladığımız kitaplar 7000 kelimeyle hazırlanmıştır. Çocuklarımız ise, üniversite sıralarına geldiklerinde bu 7000 kelimenin sadece 600’ü veya 700’ü ile düşünüp konuşuyorlar. Üniversitelerimize Türkçe dersi konulması, çocuklarımızın zengin bir dil dünyasından uzak kalmalarındandır.

Ben, yüksek tahsil yapmalarına rağmen, doğru-dürüst bir dilekçe bile yazamayan kimselerle çok karşılaştım. Geçenlerde bir TV programında, birincilik kazanan bir üniversite öğrencisine mikrofon uzattılar. Duygularını öğrenmek istediler. Güzel dans etmekten, kolunu-başını-bacağını ileri geri oynatıp durmaktan başka hiçbir marifeti olmayan delikanlının ıkına-sıkına söylediği cümleler beni çok utandırdı: “Çok mutluyum. Ben duygusalım. Sizi çok seviyorum!” Başka? Başka yok. Hepsi işte bu kadar! Bu üç cümleden biri yanlış, biri de lâf ola beri gele kabilinden: “Ben çok duygulu bir kimseyim” yerine “Ben çok duygusalım!” denilir mi? Denilirse, hasta, akıllı, cesur, korkak olanların da: “Ben çok hastasalım” Ben çok akılsalım” “Ben çok cesursalım” “Ben çok korkaksalım” diye ağızlarını çarpıtarak konuşmalarına gülmemeliyiz.

Bir de şu: “çok seviyorum!” laf bezirgânlığı veya yalancılığı var. Bir kimse, huyunu suyunu bilmediği, bir tek kelime konuşmadığı, bir kaç dakika olsun yan yana oturmadığı bir kimseyi veya kimseleri nasıl sevebilir?

Mesela ben, yere tükürenlerden, sokaklarımızı bir çöp tenekesi gibi kullananlardan, ormanlarımızı yakanlardan, Doğu ve Batı Dünyası karşısında bir aşağılık duygusu içinde bulunanlardan, laikliği din düşmanlığı şeklinde anlayanlardan, tarihimize sövenlerden, iki yüzlülerden, kalpazanlardan, hırsızlardan, kâtillerden Türkçemizi zevksiz, köksüz bir kelimeler herc-ü merci haline getirenlerden nefret ediyorum.

Geçenlerde bir TV programında söyledim: Türkçe başka, öz Türkçe başkadır dedim. Türkçe milletimizin dilidir. Öz Türkçe ise bir avuç şaşkının kekelemesi. Öz Türkçe bizim için bir çıkmaz sokaktır. Milletimiz için bir büyük felâketin kaynağıdır. Dilimizi Türkçeden Öz türkçe kısırlığına çekip götürmek isteyenler, gerçek anlamda gericiler, cahiller, ham kafalardır. Dilimize her gün bulaşan İngilizce kelimeleri bir tarafa bırakarak, onlara dokunmayarak, sadece Arapça ve Farsça kelimeleri çıkarıp atmaya çalışanlar, esasında İslâma düşman olanlardır. “Öz Türkçe sözcüklerle konuşmalı-yazmalıyız!” diyenler, milletimizi Afrika kabileleri durumuna düşürmek isteyen akılsızlardır. Neden böyle söylüyorum? Bizim ilk sözlüğümüz olan Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-üt Türk’ü (1072) 9.200 kelimeden ibarettir. Şemsettin Sami Bey’in Kamus-u Türkî’sinde (1901) 18.000 kelime vardır. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde ise 80.000 kelime bulunmakta. Bir de bizim Öz Türkçe sözlüğümüz basıldı. Öz Türkçe kelime sayısı sadece: 3175! Afrika tamtamcılarının bile 4000 kelimeyle konuştukları bir dünyada, biz, 3175 kelimeyle ne yapabiliriz?

Müslüman olmadan önceki Türkçemizde: C-Ğ-H-F-J-L-M-N-R-V-Z harfleriyle başlayan kelimelerimiz yoktu. Bugünkü alfabemizi 29 harften 18 harfe indirebilir miyiz? “İndirmeliyiz!” diyenler akıllarını kullanamayan sebükmağazlardır. Su katılmamış gericilerdir. Ziya Gökalp, Ali Canib Yöntem, Ömer Seyfettin... doğru kaideyi koymuşlar: “Türkçeleşmiş Türkçedir!”

Yavuz Bülent Bakiler

14/07/2011

TÜRKİYE