|
GARP
CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY.... VARDIR DAİMA... Ve
emretmiş, mağrur sakin Anadolu
kan ağlıyor, ama adım adım, tek tek, yürek yürek savaşıyordu
kahramanca. Dostlarımızı, savaş rüzgarları hazan yaprakları
misali Trakya cephesine sürüklemişti. Kalpağının
altından sarkan uzun gri saçları ile autocad denen birşeyde ertesi günün
hücum planını çizen ve süngüsünün ucundan daima bir gül
sallanan bu iki komutanı, bölüklerindeki askerler biraz garip
bulmakla beraber çok sevmişlerdi.(aha da unuttum shift+enterı) Yaralılar,
bir sahra çadırında, Dr.Çelebi'nin bakımı altındaydı, durum
tahminlerinde ötesinde zordu, sıhhi malzeme yok denecek kadar az,
eleman yoktu. Matmazel Suzi ve hemşire Asya fedakarca yardım etmeye çalışıyorlardı.
Matmazel Suzi'nin saç sakal birbirine karışmış, ama inatla başından
dantelli bonesini ve artık yırtık pırtık olmuş fırfırlı önlüğünü
çıkarmıyordu. Çelebi, narkoz gerektimi onu çağırıyor, o da
''kurtla kuzu'' yada ''kırmızı başlıklı kız'' masalıyla yaralıları
uyutuyordu. Bir
gece sabaha karşı, çadırdan çıkmış gökyüzünü seyrediyordu,
ay hilal yıldızlar lal di, İstanbul'u bir daha göremiyecekmiydi,
burdan kurtulamıyacaklarmıydı, savaş başladığından beri ağzına
türkü komamıştı, ama bu gece ciğeri yanıyordu işte, ve yürek
paralayan bir hüzünlü ses uykuları böldü Bir
yanım dağlarım gülüm Şafak
vakti, BaBazade komutanım, Muhtarzade komutanımın yaptığı, derme
çatma telsizden bir anons aldı. Büyük Türk, Lozan Barış görüşmelerinde
Karaağaç'ı savaş tazminatı olarak geri almıştı, Şimdii,
ne yapmalı ne etmeli de silah arkadaşımız Muhtarzade Sofu Beyi,
Meclisi Mebbusana yollar iken, aynı zamanda da gönül dostumuz
muhtar emmiyi Tebebemeye yollamalı?? esen
kalın…asya… Ne
demiş şair, esen
kalın…asya… ANGARA
ANGARA GÜZEL ANGARA... Bir
defasında ağlamıştım Ankara'da Evettt
muhtar tebebemedeydi nihayet, can dost BaBa hazır meclis tatile girmişken,
küskünler bir numara yapmadan, atla emmim gel bir tur ayarladım bir güzel
gezdireyim seni demiştir. Ve işte muhtar tebememededir (hehe biz söz
verdikmi yaparız:)))) salonları tek tek dolaşmışlardı. Ve
şimdi de gelmiş geçmiş tüm vekillerin resimlerinin olduğu
galerideydiler. İşte onun da resmi ordaydı Dede Muhtarzade Sofu
Beyin, çömdüler yere resmin karşısına, ceplerinden, kapıdaki güvenlik
görevlilerini bu gül suyu meclise dökecez diye atlattıkları, rakı
şişesini çıkardılar, aha bir avuç da leblebi, hey gide günler,
anlattıkları masal gibi kulaklarındaydı. Edirne'den
kalkan yaralıları, askerleri taşıyan kara trenin ardından, en çok
meyhaneci Eftelya ve Marika ağlamışlar, tren gözden kaybolana kadar
beyaz mendil sallamışlardı. Tren yorgun mutlu Sirkeci Garına vardığında,
İstanbul halkı onları çiçeklerle karşılamış, bağırlarına
basmıştı. BaBazade
Ahmed Efendi ve Muhtarzade Sofu Bey, ellerinde çiçekleri, asker çıkınları,
ayaklarında tozlu postallar, Arnavutköy'deki yalının önündeydiler.
Köşklerde sanki onlar gibi savaştan çıkmışcasına yorgun görünüyorlardı.
Merdivenleri daha bir gıcırdıyor, boyaları daha bir dökülmüş,
tahtaları daha bir karamıştı sanki. Sadece bahçedeki ceviz ve çınar
ağaçları, köklerini daha derinlere salmış, ve dallarını daha bir
göğe doğru uzatmıştı. Evler boştu hizmetkarlar dağılmış gitmişti
sahipleri olmayınca. İkisinin de canı bu boş ıssız evlere girmek
istedemedi o an, bahçeyi dolanıp, boğaza bakan iskeleye çıktılar,
ve işte boğazda aynıydı, işgal memlekelerinin gemileri gitmiş, o güzelim
serin mavi sular, onlarındı yine. Tozlu,
denizsuyundan aşınmış bankı şöyle bir silkeleyip, otudu iki silah
arkadaşı yanyana ve bir müddet öylece seyrettiler, Beykoz'u,
Kuleli'yi, Kanlıca'yı. Yan yalının sahibesi Cano Hala göründü, gülen
yuvarlacık yüzüyle, bir tepsi meze hazırlamış, ortaya karafakiyi
kondurmuştu. Dedi hoşgeldiniz, dokuz çocukla muhasara altındaydık
buralarda, ev, iş, aş, eş bakarken, sizin evlerede göz kulak oldum,
temizlettim hazırlattım geleceksiniz diye:)))) Pek
hora geçmişti doğrusu, yediler, içtiler, geleceklerini konuştular,
Muhtarzade Sofu Bey karar vermişti, meclisi mebusana girecekti,
BaBazade Ahmed Efendinin ise tayin tezkeresi cebindeydi, Çin'e yollanmıştı,
elçi olarak( aha ne halt yedim be keşke başka yere yollayaydım ne
bilirim ben Çin'i yahu :))))) Yolları
bir kez daha ayrılıyordu ama, zaman zaman Ankara'da Sakarya
Caddesindeki o meyhanede bir kaç tek atmaya hep vakit vardı. Gramofonu
kurmuşlar, bir taş plaktan nağmeler yükseliyordu Aheste
çek kürekleri mehtab uyanmasın esen
kalın...
Şu
matmazel Suzi'de çok şansız bir tazecikti canım. Başına gelenler
talihsiz devenin bile başına gelmemiştir herhalde. Sen kalk dadılık
yapacam diye taaa nerelerden gel, bunlar olsun, olacak iş değil. Önce
BaBazade Ahmed Efendinin yalısında, Fransız mutfağının seçkin
yemeklerini yapmaya kalkmış, ahçıbaşıyla saç saça baş başa
gelmişlerdi. Olmadı Muhtarzade Sofu Beyin kedilerine dadılık yapmış,
kedilerin tırmalamasından o güzelim ipekli çorapları lime lime olmuştu.
Olmadı,
Asya kızına fransızca öğretmeye kalkışmış, daha ilk derste, e
ler ö okunur demesine kalmamış Asya dersi bırakmıştır. (hain kurt
bir daha ''de get'' diyen ne olsun :)))))) Derken
efendim savaş rüzgarları esmiş, matmazel suzicik, Dr. Çelebi'nin
yanında bir iyilik meleği kesilmiş, yaraları sarmıştır. Savaş
bitipde İstanbul'a dönüldüğünde Dr.Çelebi gel bakalım, matmazel
senden iyi ebe olur demiş, haydaa Haseki Hastahanesi doğum bölümünün
başına getirmiştir onu, ne varki daha ilk doğuma girdiğinde, bebek
kucağına verilir verilmez düşmüş bayılmış, ebelik hayatıda son
bulmuştur böylelikle. Ve
falan ve filan.... Şimdi
düşünüyorum da, Don Kingleonelerin öyküsünde bir Sinyoritta Susi'
nin olmayışı ne büyük eksiklik. Kapatalım eksiği:=)) İtalya'nın
kuzeyinden, Milano'dan kalkan tren, Sinyoritta Susi'yi güneye götürüyordu.
Sicilya'da artık hazan rüzgarları esmeye başlamış, bağ evinin kütüphanesinde
hafiften şöminenin ateşi tütmeye başlamıştır. Solgun güneşin yürekleri
ısıtmadığı bir günde, Don Kingleone BaBa, ağzında purosu, yine
parmesan peynirini dilimliyor, Gülorotti Muhtar ile karşılıklı şaraplarını
içip, işleri konuşuyorlardı. Gülorotti hazan geldimiydi bir garip
olur, hüzünlenir, şiirserdi :))))) Bekliyorum
camlardan yorgun Sinyoritta
Susi, Sicilya'daki bağ evine varmıştı, bir kolunu altında iki somun
baton ekmeği, diğerinde çantası, kanter içinde önce şu lanet
topuklu ayakkabılarına bir küfür sallar, yaf her şey iyi güzeldirde
bunların üstünde yürümeye bir türlü alışamamıştır, hani fırfırlı
bone bile bundan iyidir, ayaklarının sızısı içine çökmüştür. Neyse,
kütüphaneye alınır, Don Kingleone BaBa ve Gülorotti Muhtar, CV sini
inceliyorlardır, hafiften bir öksürür, bakın sinyorlar belirteyim,
mutfakta kesinlikle çalışmam, bambinolara mümkünü yok bakamam,
Fransızca derseniz tek kelimem yok, hele ebelik hayatta yapmam, tetikçi
olmam, bodyguardlık yapmam ona göre. Don
Kingleone BaBa'nın gülmekten, purosu düşecekti nerdeyse ağzından,
"ben bellanın zeki, çalışkan, açık sözlü olanından hoşlanırımda
:=))) iyide güzelim, burası aile lokantası değilki, temiz bir mafia
ailesi, , kinge dördüncü aramıyos herhalde :=))) nerde çalıştıracaz
seni sayın sinyorittam?" Kapı
önü bahçalar Hele
bella susanna Memet
Veli Biryemin: İyi akşamlar sayın seyirciler, seçimlere az bir süre
kaldı ve liderler meydan meydan geziyorlar, bu akşam kameralarımızı
sayın muhtar koylunun meetinginin olduğu Şahanlara çevirdik,
muhabirimiz suzi, köy meydanından bize bağlanacak ve izlenimlerini
aktaracak, iyi akşamlar suzi beni duyuyormusun? Suzi:
İyi akşamlar sayın Biryemin Biryemin:
Üstünde ne var suzi şey yani hava nasıl oralarda? Suzi:
Sayın Biryemin, Şahanlara mevsimin ilk karı yağmakta, yanlız ben
tedariksiz gelmişim, bir bustiyer ve şort var. Biryemin:
Amanın suzi nasıl bir bustiyer bu, yani şey ne var ne yok anlatırmısın
bize? Suzi:
Sayın Biryemin, Şahanlar'da bugün bir bayram havası sezilmekte,
bayraklar donanmış cafcaflı, asyakızı avaz avaz halkı çoşturuyor
Gül
döktüm yollarına Biryemin:
Dur suzi şortunu göremedim, pardon meydandan görüntüleri bize
verirmisin, sokakta ki halk ne diyor bu şorta Suzi:
Evet sayın Biryemin, mikrofonumu halka uzatıyorum, Cano Hala
izlenimlerini söylermisin bize Biryemin:
Aha suzi buna büstiyer değil, büsküvi denir yerim, yok büstiri
denir, aman bikini denir be Cano
Hala: Heee, evde bebeleri fişneli votka ile besleycez Şahanlar üniversitesine
yollaycez, mıktaremmi söz verdiydi, aha da parmağımı ona bascem. Suzi:
Evet Biryemin, muhtar koylu burdan tulum çıkaracakmış gibi görünüyor,
sokaktaki bacı, köy kahvesindeki çoban, nineler, ağalar, kızlar kızanlar
herkes onu destekliyor gibi Biryemin:
Suzi biraz yan dururmusun Suzi:
Şimdi mikrofonumuzu, muhtar koylunun arkasında ki gölge adama BaBa ya
uzatıyoruz, sayın BaBa bize anlatabilirmisiniz, nasıl yürüdünüz
beraber bu yollarda ve nasıl ıslandınız yağan yağmurda? BaBa:
Binaaleyh yağmurda ıslanmakla kalmadık, saçlarıda ağarttık yağan
karda, dermende değil yani. Benim koylum, benim muhtarım, benim emmim,
sandıktan çıkmaya fevkalede layıktır, o Kopenhag kriterlerini aşar,
aşar taşarda, nehir olur Sandık
sandığa dayalı YENİ
YEŞİLLENDİ MAPUSUN DAMLARI.... Avluda
bir aşağı bir yukarı volta atıyordu, bir elinde viskisi diğerinde
kehribar tesbihi. Kulağının arkasına kıstırdığı, karanfil kokan
cigarasını alıp yaktı, yere düşen dutlardan bir kaç tane toplayıp,
ağzına attı. Daha kaç seher, kaç şafak, kaç kuşluk geçecekti,
duvara bir çızık daha attı. Herşey
giden sene Nivyork a yapılan, şu Cathereina Zeta ile tanışma sevdası
yolculuğu ile başlamıştı. Kadın milleti değilmi işte, tutmuş aşık
olmuş, arkasından vıyak vıyak ağlaşmış, ne olur benide götür,
benim ketrin yengeden eksiğim ne demişti. Bak Michealı filan gözüm
görmüyor, zaten he just a foolish casanova demişti. Neyse yufka yüreği
dayanmamış, iyi gel bakalım ardım sıra demişti. İyide,
Zeta bu, şişede durduğu gibi yani pardon, transparan tuvaletinde
durduğu gibi durmuyor, o günden sonra BaBa nın başı beladan
kurtulmamıştı. İlk
olay, ''Cant Osmanın sünnet düğününde'' patlak vermişti. Zetanın
giydiği o derin yırtmaçlı tuvaleti görünce, BaBanın tepesi atmış,
yırtmacın arasından baldırına yediği kurşunla, yere yığılan
Zeta, ''ama BaBa Holüvutta ikene böyle demediydin, sırtı delik
tuvalet nede yaraşmış kız sana dediydin'' derken, BaBa jandarmaların
arasında, dönmüş ''töreye karşı geldin zetam'' demişti. İkinci
olay daha vahimdi, o viskisini içip, türküsünü dinlerken, anaaa!! o
da ne Zeta en havadar kıyafetiyle aeorobik yapmıyormu, onun türküsüylen.
BaBa dellenivermiş, ''sen benim halk müziği duygularımla alaymı
ediyorsun yaf'' diyerekten, sıkmıştı kurşunu topuğuna. Zeta,
American Hospitala yollanırken, o Mamak X tipi mapusahanesine
gidiyordu. Üçüncü
olay bardağı taşıran son damlaydı, BaBanın canı kuru fasulye turşu
çekmişti, Zetadan rica etti. Kızcağız bütün iyi niyetiyle mutfağa
koşmuş, işe koyulmuştu. Anaa !! o da ne Zeta fasulyeye bacon doğramıyormu.
Yaf kızım sen beni öldürecenmi,sen bizim A milli yemeğimizin töresine
karşımı geliyorsun. Zeta sağ elinin serçe parmağından yediği kurşunla
Gata ya kaldırılırken, ona damlar görünmüştü yine. Haberin
varmı taş duvar Ama
artık akıllanmıştı, hele bir çıksındı, derdest edip, gerisin
geriye yolluyacaktı Zetayı, başka yolu yoktu bu işin. Jip,
havaalanına doğru hızla yol alırken, dikiz aynasından bir CD sallanıyor,
BaBanın sağ dizinde laptopu, sol elinde cep telefonu mesaj okuyordu.
Zeta gözyaşları içinde ne olur yollama beni diye ağlıyordu. BaBa,
'' yok güzelim sen bizim töreleri öğrenemedin, bundan sonra hemşerim
memleket nire demeden kimsenin ardı sıra gelme, kalırsan sen kevgire
dönecen ben mapus kuşuna'' Zeta,
uçağa binerken, son bir kez döndü ve ''sil gözünün yaşını
BaBa, erkekler ağlamaz, töreye aykırı'' dedi. Böyle,
kurşun ata ata bitmez, nitekim adreste sormaz :))) Kurşun
sıkmayın, esen kalın....asya... Sabaha
karşı bir tank son hızla Tunalı'da gidiyordu. O saatte namaza kalkan
Cano Hala perdeyi hafifçe kaldırıp, desturr de gidi gahbeler :))
dedi, örtüsünü düzeltti. Tank acı bir fren yaparak bir tekel büfesinin
önünde durdu, kapak açıldı, tek elini dayararak zıplayıp, çakı
gibi teğmen BaB göründü, bir paket sigara alıp, büfeciye afilli
bir selam çakarak, aynı hızla Etimesut' a doğru yollandı, yine
pavyona gitmiş, içtimaya yetişmeye çalışıyordu. Albay,
hayırlısı ile şu teğmen BaB bir terhis olsun, dana kesecekti, ne
danası deve kurban edecekti bölüğün ortasında. Çekmediği kalmamıştı
adamcağızın, hangi erin, teğmenin doğum günü filan var, pat
yatakhaneye dansöz gelir, gün aşırı tankı alıp, şehre pavyona
gider, üstelik tankın içine Pamela Anderson'un büstünü
posterlerini asar, revirde king partileri düzenlerdi. Etimesgut
1001. Tank bölüğü bu işten çok mutlu idilerdi de. Teğmen BaB ın
yemediği ceza kalmamıştı, hafta sonları katıksız hapis dahil, mıntıka
temizliği bile vız gelmişti, albay çaresizdi. Her
defasında yaf komutanım sen bir takıl bana pişman olmıycan bak:=))
derdi. Tezkereye bilmem kaç şafak kalmıştı, Ankara' da güzel bir
Ekim günüydü. Albayın kafası bozuktu o gün dertlenmişti, çünkü
''yine yakmıştı yar mektubun ucunu''. Teğmen BaB’ı çağırdı,
hazırla lem tankı akşama götür nereye götüreceksen beni dedi. Çakı
gibi teğmen BaB topuklarını tak diye vurdu, başüstüne komutanım
dedi selamını verdi çıktı. Sabaha
karşı tank bir Ferrari ile Etimesut yolunda kapışmış, son hızla bölüğe
doğru geliyordu. Karargahın
önünde durdu, kapak açıldı, albay belinde ceketi bağlanmış,
asmalarda üzüm, yosmalarda gözüm, teğmen BaB’ın sırtında bir
yandan hala oynayarak iniyordu. Teğmen BaB “komutanım komutanım az
sessiz yahu, bütün er, erat, erbaş uyanacak”, o devam ediyordu,
bana Remzi dedilerrr, cumartesi bende seni neydi orası Zeki'ye götürüp,
kulağına gırnata üfletmezsem bana da Remzi desinler, pardon albay
demesinler diye yıkılıyordu. Tamam komutanım tamam orda muhabbet
biraz daha farklı ya, söz gidecez yanlız sen bi sessiz dur,az oynama
yaf::=)) Askerlikte
sevda çekmek zor diyor... esen
kalın…asya… DOST
DOST DİYE NİCESİNE...... Bugün
benim içesim var, içip içip sarhoş olasım var. Gönül gönül
gezip, kanat kanat uçasım var, çiçek olup açasım, buram buram
kokasım var. Bugün
benim memleketin, bütün simitçilerini tek tek gezip, tüm
tuhafiyecilerini tuhaf tuhaf dolaşasım var. Sahi neden bütün
tuhafiyecilerde hep hüzzam bir şeyler çalar, neden hep TRT1 açıktır?
İşte benim bugün bunlarla uğraşasım var. Sonra,
külüstür bir dolmuşun, arka koltuğunun en köşesinde oturup yüzümü
soğuk cama dayayasım var. Dolmuşcunun Orhan babayı, dinlerken küçük
parmağı ile vitesi kahrolur gibi atışında, ağlayasım var. Ve gözyaşlarımı,
akan burnumu dizleri yaralı bir çocuk misali, kolumun tersiyle silesim
var. Bugün
benim, eski dostları tek tek göresim var, bir BaBa evinde bir sabah
vakti keklik kanı çay içip kızarmış ekmek yiyesim var. Bir köy
kahvesinde, bir muhtarın şiirlerini dinleyip, gül gül açasım var.
Çelebi insanların şefkatinde nazlı nazlı ağlayasım var. Bugün
benim sadece alaturka dinleyip, sarhoş olasım var.... Kimi
dertten içermiş, kimi neş'e den Benim
sadık yarim kare kalemdir.... esen
kalın...asya... Büsbütün
yanan bir daha yanmaz unutma ! BUDA
AHBABIM MUHTAR'DAN:=)) RAKI
İÇTİM FİNCANDAN KADEHİ
TAŞIRIRSIN İZMİRİN
BARDAKLARI KAHVELERİM
PİŞTİ GEL KAHVENİN
TELVELİSİ ŞARABIN
CAM I YOKMU ANKARANIN
BALINA |