ASYA'DAN İNCİLER01   ASYA'DAN İNCİLER02   ASYA'DAN İNCİLER03  ASYA'DAN İNCİLER04
OSMANLI DÖNEMİ  DR. ÇELEBİLER  ÇEŞİTLEMELER  ZIRDELİ  BİZDEN BİRİLERİ  HERŞEYMİ YALAN
DON KİNGLEONE  ANADOLUDA  BAŞMUHTAR:=))  SİBİRYADAYIZ    EN YENİLER

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY.... VARDIR DAİMA...

Ve emretmiş, mağrur sakin
Sustuğu yerde kaderin
Alın yazısıymış...ZAFERLER

Anadolu kan ağlıyor, ama adım adım, tek tek, yürek yürek savaşıyordu kahramanca. Dostlarımızı, savaş rüzgarları hazan yaprakları misali Trakya cephesine sürüklemişti.

Kalpağının altından sarkan uzun gri saçları ile autocad denen birşeyde ertesi günün hücum planını çizen ve süngüsünün ucundan daima bir gül sallanan bu iki komutanı, bölüklerindeki askerler biraz garip bulmakla beraber çok sevmişlerdi.(aha da unuttum shift+enterı)

Her ikiside ömür boyu gururla taşıyacakları yara izleriyle, birazcık gazi olmuşlar, kahramanca çarpışmışlardı. Ne yazık ki Selanik kaybedilmiş, geri çekilirlerken Karaağaç'da kısılıp kalmıştı bir manga asker, durum çok kötüydü, Marika'nın meyhane ve Eftelya'nın meyhaneden başka gidilecek yer yoktu eyvahh :)))

Yaralılar, bir sahra çadırında, Dr.Çelebi'nin bakımı altındaydı, durum tahminlerinde ötesinde zordu, sıhhi malzeme yok denecek kadar az, eleman yoktu. Matmazel Suzi ve hemşire Asya fedakarca yardım etmeye çalışıyorlardı. Matmazel Suzi'nin saç sakal birbirine karışmış, ama inatla başından dantelli bonesini ve artık yırtık pırtık olmuş fırfırlı önlüğünü çıkarmıyordu. Çelebi, narkoz gerektimi onu çağırıyor, o da ''kurtla kuzu'' yada ''kırmızı başlıklı kız'' masalıyla yaralıları uyutuyordu.

Hemşire Asya ise, kan gördümüydü, önce düşüp bayılıyor, sonra ayılıp hüngür hüngür ağlıyor canım kim vurdu seni, bak ben ona iğne yapmazsam şimdi, şeklinde garip bir tedavi yöntemi vardı kendine göre.

Bir gece sabaha karşı, çadırdan çıkmış gökyüzünü seyrediyordu, ay hilal yıldızlar lal di, İstanbul'u bir daha göremiyecekmiydi, burdan kurtulamıyacaklarmıydı, savaş başladığından beri ağzına türkü komamıştı, ama bu gece ciğeri yanıyordu işte, ve yürek paralayan bir hüzünlü ses uykuları böldü

Bir yanım dağlarım gülüm
Ellerimde güzel günüm
Bir yanım kördüğüm gülüm
Açılacak elbet bir gün
Dayan ha yüreğim dayan
Gün olur değişir devran

Şafak vakti, BaBazade komutanım, Muhtarzade komutanımın yaptığı, derme çatma telsizden bir anons aldı. Büyük Türk, Lozan Barış görüşmelerinde Karaağaç'ı savaş tazminatı olarak geri almıştı,
kurtulmuşlardı..

İstanbul'un yetimliğini duyarsan, Hisar'a git, Kandilli'ye çık, Emirgan'da otur, Boğaz'ı seyret ve istersen beni hatırla....

Şimdii, ne yapmalı ne etmeli de silah arkadaşımız Muhtarzade Sofu Beyi, Meclisi Mebbusana yollar iken, aynı zamanda  da gönül dostumuz muhtar emmiyi Tebebemeye yollamalı??

esen kalın…asya…

AMAN BE,,, AZ DA DÖKTÜRELİM YAHU :))))))))

Ne demiş şair,
Karadutum, çatalkaram,çingenem
Daha nem olacaksın bir tanem

Ey çingene !
Tarih öncem, bilinç altım
Nasıl çağırsam, ne desem?
Sen, boğma rakısın, dolunaysın
Pervanesin güneşe yükselen
Yanardağ alevisin
Kaygusuz soyundansın
Sen, aşksın insanların bilmediği
Ey çingene!
Bağır duysun cümle alem
Bakma, gözlerime anlam taşımaz
Biz başkayız çingene
İnsanlaşmışız ne çare
Seni yaşamak,
Yaşamadığımızı anlamak
Kaybedilenleri hatırlamak
Yanlızlığı yaşamaktır çingene
Bakma bize,
Biz yitik bir soydanız ne çare...

Çeribaşı muhtar, çadırından başında siyah bandanası, kulağında altın halkası, bir eli Gülpembenin belinde çıktı, Gülpembenin saçlarının arasına taktığı çiçeği alıp, dişlerinin arasına koydu (allahh be yakışır emmime :)))) , tunç yüzü, fağfur dişleri, yanık bağrıyla pek bir yakışıklıydı doğrusu. Topladı şoparlarını etrafına, iki gündür çalgı çengi edilmemişti, ne bu yahu ölü toprağımı serpildi üstünüze, canım muhabbet istiyor dedi.

Zaten çeribaşı muhtar, Kağıthane'den başladımıydı bir zurna çalmaya, Sütlüce, Gümüşsuyu, Eyüp inim inim inlerde, Tepebaşı'nda harıl harılda çalan Bahriye Mızıkası susar, Haliç vapuru kaptan_ı deryası, vapurun düdüğünü '' yaşşa muhtar'' diye bağırtırdı.

Eh Gülpemde'de ondan aşağı kalmaz, öyle bir kıvırtırdı ki, görenlerin, oynayası gelirdi.

Gözlerin yürek misali atar
Zakkum kaynar damarlarından
Sen ölümsüz müzik
Sen insan şekline girmiş, bir neşeli yeşil ağaç
Sen baharın kendisisin, çingene.....

esen kalın…asya…

 

ANGARA ANGARA GÜZEL ANGARA...

Bir defasında ağlamıştım Ankara'da
Usul usul yağmur yağıyordu
Durup Cebeci Köprüsünün altında
Üstümden trenler geçiyordu
Ayrılık şiirleri okur gibi bağırdı düdüğü
Ankara boynunu büktü
Uzanıp tutamadım ellerini
Ağlamıştım gizli gizli...

Evettt muhtar tebebemedeydi nihayet, can dost BaBa hazır meclis tatile girmişken, küskünler bir numara yapmadan, atla emmim gel bir tur ayarladım bir güzel gezdireyim seni demiştir. Ve işte muhtar tebememededir (hehe biz söz verdikmi yaparız:)))) salonları tek tek dolaşmışlardı.

Ve şimdi de gelmiş geçmiş tüm vekillerin resimlerinin olduğu galerideydiler. İşte onun da resmi ordaydı Dede Muhtarzade Sofu Beyin, çömdüler yere resmin karşısına, ceplerinden, kapıdaki güvenlik görevlilerini bu gül suyu meclise dökecez diye atlattıkları, rakı şişesini çıkardılar, aha bir avuç da leblebi, hey gide günler, anlattıkları masal gibi kulaklarındaydı.

Edirne'den kalkan yaralıları, askerleri taşıyan kara trenin ardından, en çok meyhaneci Eftelya ve Marika ağlamışlar, tren gözden kaybolana kadar beyaz mendil sallamışlardı. Tren yorgun mutlu Sirkeci Garına vardığında, İstanbul halkı onları çiçeklerle karşılamış, bağırlarına basmıştı.

BaBazade Ahmed Efendi ve Muhtarzade Sofu Bey, ellerinde çiçekleri, asker çıkınları, ayaklarında tozlu postallar, Arnavutköy'deki yalının önündeydiler. Köşklerde sanki onlar gibi savaştan çıkmışcasına yorgun görünüyorlardı. Merdivenleri daha bir gıcırdıyor, boyaları daha bir dökülmüş, tahtaları daha bir karamıştı sanki. Sadece bahçedeki ceviz ve çınar ağaçları, köklerini daha derinlere salmış, ve dallarını daha bir göğe doğru uzatmıştı. Evler boştu hizmetkarlar dağılmış gitmişti sahipleri olmayınca. İkisinin de canı bu boş ıssız evlere girmek istedemedi o an, bahçeyi dolanıp, boğaza bakan iskeleye çıktılar, ve işte boğazda aynıydı, işgal memlekelerinin gemileri gitmiş, o güzelim serin mavi sular, onlarındı yine.

Tozlu, denizsuyundan aşınmış bankı şöyle bir silkeleyip, otudu iki silah arkadaşı yanyana ve bir müddet öylece seyrettiler, Beykoz'u, Kuleli'yi, Kanlıca'yı. Yan yalının sahibesi Cano Hala göründü, gülen yuvarlacık yüzüyle, bir tepsi meze hazırlamış, ortaya karafakiyi kondurmuştu. Dedi hoşgeldiniz, dokuz çocukla muhasara altındaydık buralarda, ev, iş, aş, eş bakarken, sizin evlerede göz kulak oldum, temizlettim hazırlattım geleceksiniz diye:))))

Pek hora geçmişti doğrusu, yediler, içtiler, geleceklerini konuştular, Muhtarzade Sofu Bey karar vermişti, meclisi mebusana girecekti, BaBazade Ahmed Efendinin ise tayin tezkeresi cebindeydi, Çin'e yollanmıştı, elçi olarak( aha ne halt yedim be keşke başka yere yollayaydım ne bilirim ben Çin'i yahu :)))))

Yolları bir kez daha ayrılıyordu ama, zaman zaman Ankara'da Sakarya Caddesindeki o meyhanede bir kaç tek atmaya hep vakit vardı. Gramofonu kurmuşlar, bir taş plaktan nağmeler yükseliyordu

Aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın
Bir alemi hayale dalan ab uyanmasın

esen kalın...

 


HER SONBAHAR SEN BÖYLE OLURSUN, YAĞMUR OLUR , RÜZGAR......

Şu matmazel Suzi'de çok şansız bir tazecikti canım. Başına gelenler talihsiz devenin bile başına gelmemiştir herhalde. Sen kalk dadılık yapacam diye taaa nerelerden gel, bunlar olsun, olacak iş değil.

Önce BaBazade Ahmed Efendinin yalısında, Fransız mutfağının seçkin yemeklerini yapmaya kalkmış, ahçıbaşıyla saç saça baş başa gelmişlerdi. Olmadı Muhtarzade Sofu Beyin kedilerine dadılık yapmış, kedilerin tırmalamasından o güzelim ipekli çorapları lime lime olmuştu.

Olmadı, Asya kızına fransızca öğretmeye kalkışmış, daha ilk derste, e ler ö okunur demesine kalmamış Asya dersi bırakmıştır. (hain kurt bir daha ''de get'' diyen ne olsun :))))))

Derken efendim savaş rüzgarları esmiş, matmazel suzicik, Dr. Çelebi'nin yanında bir iyilik meleği kesilmiş, yaraları sarmıştır. Savaş bitipde İstanbul'a dönüldüğünde Dr.Çelebi gel bakalım, matmazel senden iyi ebe olur demiş, haydaa Haseki Hastahanesi doğum bölümünün başına getirmiştir onu, ne varki daha ilk doğuma girdiğinde, bebek kucağına verilir verilmez düşmüş bayılmış, ebelik hayatıda son bulmuştur böylelikle.

Ve falan ve filan....

Şimdi düşünüyorum da, Don Kingleonelerin öyküsünde bir Sinyoritta Susi' nin olmayışı ne büyük eksiklik. Kapatalım eksiği:=))

İtalya'nın kuzeyinden, Milano'dan kalkan tren, Sinyoritta Susi'yi güneye götürüyordu. Sicilya'da artık hazan rüzgarları esmeye başlamış, bağ evinin kütüphanesinde hafiften şöminenin ateşi tütmeye başlamıştır. Solgun güneşin yürekleri ısıtmadığı bir günde, Don Kingleone BaBa, ağzında purosu, yine parmesan peynirini dilimliyor, Gülorotti Muhtar ile karşılıklı şaraplarını içip, işleri konuşuyorlardı. Gülorotti hazan geldimiydi bir garip olur, hüzünlenir, şiirserdi :)))))

Bekliyorum camlardan yorgun
Şarkılar hep eski makamlardan yorgun
Gelince, sabahlar gibiyim
Gidince, akşamlardan yorgun

Sinyoritta Susi, Sicilya'daki bağ evine varmıştı, bir kolunu altında iki somun baton ekmeği, diğerinde çantası, kanter içinde önce şu lanet topuklu ayakkabılarına bir küfür sallar, yaf her şey iyi güzeldirde bunların üstünde yürümeye bir türlü alışamamıştır, hani fırfırlı bone bile bundan iyidir, ayaklarının sızısı içine çökmüştür.

Neyse, kütüphaneye alınır, Don Kingleone BaBa ve Gülorotti Muhtar, CV sini inceliyorlardır, hafiften bir öksürür, bakın sinyorlar belirteyim, mutfakta kesinlikle çalışmam, bambinolara mümkünü yok bakamam, Fransızca derseniz tek kelimem yok, hele ebelik hayatta yapmam, tetikçi olmam, bodyguardlık yapmam ona göre.

Don Kingleone BaBa'nın gülmekten, purosu düşecekti nerdeyse ağzından, "ben bellanın zeki, çalışkan, açık sözlü olanından hoşlanırımda :=))) iyide güzelim, burası aile lokantası değilki, temiz bir mafia ailesi, , kinge dördüncü aramıyos herhalde :=))) nerde çalıştıracaz seni sayın sinyorittam?"

Kapı önü bahçalar
Suzi kalbim parçalar
Oynasın hennim kızlar
Sinyorittam çapuk çalar

Hele bella susanna
Emman emman susanna
Bir öpücük ver bana
Hediye allam sana..

esen kalın…asya…

FAYŞIN TİVİ SEÇİMİ İZLİYOR.....

Memet Veli Biryemin: İyi akşamlar sayın seyirciler, seçimlere az bir süre kaldı ve liderler meydan meydan geziyorlar, bu akşam kameralarımızı sayın muhtar koylunun meetinginin olduğu Şahanlara çevirdik, muhabirimiz suzi, köy meydanından bize bağlanacak ve izlenimlerini aktaracak, iyi akşamlar suzi beni duyuyormusun?

Suzi: İyi akşamlar sayın Biryemin

Biryemin: Üstünde ne var suzi şey yani hava nasıl oralarda?

Suzi: Sayın Biryemin, Şahanlara mevsimin ilk karı yağmakta, yanlız ben tedariksiz gelmişim, bir bustiyer ve şort var.

Biryemin: Amanın suzi nasıl bir bustiyer bu, yani şey ne var ne yok anlatırmısın bize?

Suzi: Sayın Biryemin, Şahanlar'da bugün bir bayram havası sezilmekte, bayraklar donanmış cafcaflı, asyakızı avaz avaz halkı çoşturuyor

Gül döktüm yollarına
Haydi muhtar yollara
Sana göründü Ankara

Biryemin: Dur suzi şortunu göremedim, pardon meydandan görüntüleri bize verirmisin, sokakta ki halk ne diyor bu şorta

Suzi: Evet sayın Biryemin, mikrofonumu halka uzatıyorum, Cano Hala izlenimlerini söylermisin bize

Biryemin: Aha suzi buna büstiyer değil, büsküvi denir yerim, yok büstiri denir, aman bikini denir be

Cano Hala: Heee, evde bebeleri fişneli votka ile besleycez Şahanlar üniversitesine yollaycez, mıktaremmi söz verdiydi, aha da parmağımı ona bascem.

Suzi: Evet Biryemin, muhtar koylu burdan tulum çıkaracakmış gibi görünüyor, sokaktaki bacı, köy kahvesindeki çoban, nineler, ağalar, kızlar kızanlar herkes onu destekliyor gibi

Biryemin: Suzi biraz yan dururmusun

Suzi: Şimdi mikrofonumuzu, muhtar koylunun arkasında ki gölge adama BaBa ya uzatıyoruz, sayın BaBa bize anlatabilirmisiniz, nasıl yürüdünüz beraber bu yollarda ve nasıl ıslandınız yağan yağmurda?

BaBa: Binaaleyh yağmurda ıslanmakla kalmadık, saçlarıda ağarttık yağan karda, dermende değil yani. Benim koylum, benim muhtarım, benim emmim, sandıktan çıkmaya fevkalede layıktır, o Kopenhag kriterlerini aşar, aşar taşarda, nehir olur

Sandık sandığa dayalı
Yazması al boyalı
Yar biz seni böyle sevdik
Saçı ak kaşı karalı :))))

esen kalın…asya…

YENİ YEŞİLLENDİ MAPUSUN DAMLARI....

Avluda bir aşağı bir yukarı volta atıyordu, bir elinde viskisi diğerinde kehribar tesbihi. Kulağının arkasına kıstırdığı, karanfil kokan cigarasını alıp yaktı, yere düşen dutlardan bir kaç tane toplayıp, ağzına attı. Daha kaç seher, kaç şafak, kaç kuşluk geçecekti, duvara bir çızık daha attı.

Herşey giden sene Nivyork a yapılan, şu Cathereina Zeta ile tanışma sevdası yolculuğu ile başlamıştı. Kadın milleti değilmi işte, tutmuş aşık olmuş, arkasından vıyak vıyak ağlaşmış, ne olur benide götür, benim ketrin yengeden eksiğim ne demişti. Bak Michealı filan gözüm görmüyor, zaten he just a foolish casanova demişti. Neyse yufka yüreği dayanmamış, iyi gel bakalım ardım sıra demişti.

İyide, Zeta bu, şişede durduğu gibi yani pardon, transparan tuvaletinde durduğu gibi durmuyor, o günden sonra BaBa nın başı beladan kurtulmamıştı.

İlk olay, ''Cant Osmanın sünnet düğününde'' patlak vermişti. Zetanın giydiği o derin yırtmaçlı tuvaleti görünce, BaBanın tepesi atmış, yırtmacın arasından baldırına yediği kurşunla, yere yığılan Zeta, ''ama BaBa Holüvutta ikene böyle demediydin, sırtı delik tuvalet nede yaraşmış kız sana dediydin'' derken, BaBa jandarmaların arasında, dönmüş ''töreye karşı geldin zetam'' demişti.

İkinci olay daha vahimdi, o viskisini içip, türküsünü dinlerken, anaaa!! o da ne Zeta en havadar kıyafetiyle aeorobik yapmıyormu, onun türküsüylen. BaBa dellenivermiş, ''sen benim halk müziği duygularımla alaymı ediyorsun yaf'' diyerekten, sıkmıştı kurşunu topuğuna. Zeta, American Hospitala yollanırken, o Mamak X tipi mapusahanesine gidiyordu.

Üçüncü olay bardağı taşıran son damlaydı, BaBanın canı kuru fasulye turşu çekmişti, Zetadan rica etti. Kızcağız bütün iyi niyetiyle mutfağa koşmuş, işe koyulmuştu. Anaa !! o da ne Zeta fasulyeye bacon doğramıyormu. Yaf kızım sen beni öldürecenmi,sen bizim A milli yemeğimizin töresine karşımı geliyorsun. Zeta sağ elinin serçe parmağından yediği kurşunla Gata ya kaldırılırken, ona damlar görünmüştü yine.

Haberin varmı taş duvar
Demir kapı, kör pencere
Yastığım, ranzam, zincirim
Uğruna ölümlere gidip geldiğim

Zulamdaki, mahzun resmin, haberin varmı
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş..... Memleketimin.

Ama artık akıllanmıştı, hele bir çıksındı, derdest edip, gerisin geriye yolluyacaktı Zetayı, başka yolu yoktu bu işin.

Jip, havaalanına doğru hızla yol alırken, dikiz aynasından bir CD sallanıyor, BaBanın sağ dizinde laptopu, sol elinde cep telefonu mesaj okuyordu. Zeta gözyaşları içinde ne olur yollama beni diye ağlıyordu. BaBa, '' yok güzelim sen bizim töreleri öğrenemedin, bundan sonra hemşerim memleket nire demeden kimsenin ardı sıra gelme, kalırsan sen kevgire dönecen ben mapus kuşuna''

Zeta, uçağa binerken, son bir kez döndü ve ''sil gözünün yaşını BaBa, erkekler ağlamaz, töreye aykırı'' dedi.

Böyle, kurşun ata ata bitmez, nitekim adreste sormaz :)))

Kurşun sıkmayın, esen kalın....asya...

DİNLENMELER BİR SİGARA ARASI.....

Sabaha karşı bir tank son hızla Tunalı'da gidiyordu. O saatte namaza kalkan Cano Hala perdeyi hafifçe kaldırıp, desturr de gidi gahbeler :)) dedi, örtüsünü düzeltti. Tank acı bir fren yaparak bir tekel büfesinin önünde durdu, kapak açıldı, tek elini dayararak zıplayıp, çakı gibi teğmen BaB göründü, bir paket sigara alıp, büfeciye afilli bir selam çakarak, aynı hızla Etimesut' a doğru yollandı, yine pavyona gitmiş, içtimaya yetişmeye çalışıyordu.

Albay, hayırlısı ile şu teğmen BaB bir terhis olsun, dana kesecekti, ne danası deve kurban edecekti bölüğün ortasında. Çekmediği kalmamıştı adamcağızın, hangi erin, teğmenin doğum günü filan var, pat yatakhaneye dansöz gelir, gün aşırı tankı alıp, şehre pavyona gider, üstelik tankın içine Pamela Anderson'un büstünü posterlerini asar, revirde king partileri düzenlerdi.

Etimesgut 1001. Tank bölüğü bu işten çok mutlu idilerdi de. Teğmen BaB ın yemediği ceza kalmamıştı, hafta sonları katıksız hapis dahil, mıntıka temizliği bile vız gelmişti, albay çaresizdi.

Her defasında yaf komutanım sen bir takıl bana pişman olmıycan bak:=)) derdi. Tezkereye bilmem kaç şafak kalmıştı, Ankara' da güzel bir Ekim günüydü. Albayın kafası bozuktu o gün dertlenmişti, çünkü ''yine yakmıştı yar mektubun ucunu''. Teğmen BaB’ı çağırdı, hazırla lem tankı akşama götür nereye götüreceksen beni dedi. Çakı gibi teğmen BaB topuklarını tak diye vurdu, başüstüne komutanım dedi selamını verdi çıktı.

Sabaha karşı tank bir Ferrari ile Etimesut yolunda kapışmış, son hızla bölüğe doğru geliyordu.

Karargahın önünde durdu, kapak açıldı, albay belinde ceketi bağlanmış, asmalarda üzüm, yosmalarda gözüm, teğmen BaB’ın sırtında bir yandan hala oynayarak iniyordu. Teğmen BaB “komutanım komutanım az sessiz yahu, bütün er, erat, erbaş uyanacak”, o devam ediyordu, bana Remzi dedilerrr, cumartesi bende seni neydi orası Zeki'ye götürüp, kulağına gırnata üfletmezsem bana da Remzi desinler, pardon albay demesinler diye yıkılıyordu. Tamam komutanım tamam orda muhabbet biraz daha farklı ya, söz gidecez yanlız sen bi sessiz dur,az oynama yaf::=))

Askerlikte sevda çekmek zor diyor...

esen kalın…asya…

DOST DOST DİYE NİCESİNE......

Bugün benim içesim var, içip içip sarhoş olasım var. Gönül gönül gezip, kanat kanat uçasım var, çiçek olup açasım, buram buram kokasım var.

Bugün benim memleketin, bütün simitçilerini tek tek gezip, tüm tuhafiyecilerini tuhaf tuhaf dolaşasım var. Sahi neden bütün tuhafiyecilerde hep hüzzam bir şeyler çalar, neden hep TRT1 açıktır? İşte benim bugün bunlarla uğraşasım var.

Sonra, külüstür bir dolmuşun, arka koltuğunun en köşesinde oturup yüzümü soğuk cama dayayasım var. Dolmuşcunun Orhan babayı, dinlerken küçük parmağı ile vitesi kahrolur gibi atışında, ağlayasım var. Ve gözyaşlarımı, akan burnumu dizleri yaralı bir çocuk misali, kolumun tersiyle silesim var.

Bugün benim, eski dostları tek tek göresim var, bir BaBa evinde bir sabah vakti keklik kanı çay içip kızarmış ekmek yiyesim var. Bir köy kahvesinde, bir muhtarın şiirlerini dinleyip, gül gül açasım var. Çelebi insanların şefkatinde nazlı nazlı ağlayasım var.

Bugün benim sadece alaturka dinleyip, sarhoş olasım var....

Kimi dertten içermiş, kimi neş'e den
Kimi cefayla, kimi işveyle
Kimi yar elinden, kimi şişeden
Donansın ''dostlar'' meclisi mey ile
Mest olsun sakiler çoşan ney ile
Kadehim kırılmış, masam boş
Sormayın ''dostlar'' bana, sarhoşum neden sarhoş

Benim sadık yarim kare kalemdir....
Bugün size bunları yazasım var

esen kalın...asya...

AZİZ DOSTUM A. ÇELEBİ'DEN...

Büsbütün yanan bir daha yanmaz unutma !

Hep bir daha tutuşacak kadar yanmalı kişi

Hadi sil o nazlı nazlı akan göz yaşlarını

Çünkü onlar zannettiğinden çok daha değerli.

A.Çelebi

BUDA AHBABIM MUHTAR'DAN:=))

RAKI İÇTİM FİNCANDAN
KENARI MERCANDAN
ÇEK BIÇAĞI VUR BENİ
ARTIK BIKTIM CANDAN

KADEHİ TAŞIRIRSIN
BAŞIMDAN AŞIRIRSIN
DERDİMİ AÇMA SAKIN
SONRA ŞAŞIRIRSIN ,,,

İZMİRİN BARDAKLARI
ÜZÜMDÜR ÇARDAKLARI
OTURMUŞ GERGEF İŞLER
KINALI PARMAKLARI

KAHVELERİM PİŞTİ GEL
KÖPÜKLERİ TAŞTI GEL
İYİ GÜNÜN DOSTLARI
KÖTÜ GÜNÜM GEÇTİ GEL

KAHVENİN TELVELİSİ
OLDUM GÜZEL DELİSİ
GÜZEL ÜÇ TÜRLÜ OLUR
AMA EN ÇOK SEVİLİR EN CİLVELİSİ :=))))

ŞARABIN CAM I YOKMU
İÇMENİN ADABI YOKMU
O VEFASIZ DİLBERİN
BANA BİR BUSESİ YOKMU

ANKARANIN BALINA
TUTUNMUŞUM DALINA
DİKMENDENMİ GELİRSİN
KIZ BaBa SALINA SALINA  

hahahaaaaa yaf insanın böyle güzel dostları varken, gam kasavet ne kelime...KOYLU...