İKİ KİŞİLİK BAYRAM GEZMESİ

ASSOS'a DOĞRU

İstanbul otogarında başladığımız ASSOS yolculuğumuzun ilk duraklaması Kilitbahir'de oldu. Otobüs bizi alaca karanlıkta Gelibolu'nun ucunda bırakıp çekip gitti. Az yıldızlı bir gökyüzü altında yaklaşık yirmi kişi meçhul bir gemiyi beklemeye başladık. Hep beraber sığındığımız sabahçı kahvesinde uykulu ve mahmur gözlerle nasıl bir tatile başladığımızı düşündüm. Bir adım sonrasının ne olacağını bilmeden hiç görmediğin ve bilmediğin bir yere tatile gitmek...

Gemi Çanakkale iskelesine yanaştığında saat 6:30'u gösteriyordu. Hava soğuktu ve görünüşe göre şehir derin bir uykudaydı. Korunacak bir yere ihtiyacımız vardı. İlk aklımıza gelen Çanakkale'deki arkadaşlarımızdan yardım istemekti. Telefonumuza bir yanıt veren çıkmadı. Bu arada bizimle gelen yolcular birer ikişer çevremizden kayboldular. Açık bir yer bulma umuduyla yürümeye başladık. Köşeyi dönünce otobüs şirketinin yazıhanesini farkettik. Hemen daldık içeri. Burası bir metreye altı metrelik bir küçük odacıktı. Kapının arkasında bir katalitik soba yanıyordu. İçeride oturan insanlar bir hapishaneden diğerine nakledilmeyi bekleyen mahkumlar gibi endişeli ve boş gözlerle gelenlere bakıyorlardı. Bayramın yarattığı sıkışıklıktan bir çok kişi araç bulmakta sıkıntı çekiyor ve bekliyordu. Bizim aklımızda şimdi yalnızca ısınmak vardı.Hemen oturuverdik sobanın karşısına.

Biraz kendimize gelince ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Çanakkaledeki arkadaşlarımıza ulaşamamıştık ve bu yakada yapabileceğimiz bir şeyde yoktu. Yolculuk biraz yormuştu bizi.Derken karnımızın açlığını farkettik ve ben yiyecek bulmak için dışarı çıktım.

Çanakkale'ye yıllar önce küçük bir delikanlı iken ailemle birlikte gelmiştim. Sokaklar nispeten tanıdık geliyordu. Çevrede bir çok dükkan, alışveriş mağazaları sıralanıyordu. Hepsinde tek bir ortak yan vardı: Kapalıydı. Bulduğum açık bir lokanta yalnızca çorba satıyordu. Ellerim boş yazıhaneye Elif'in yanına döndüm. Bir şey bulamadığımı söyledim. Elif elinde bir paket tutan kızı gösterdi:"Bak o bulmuş!". Kıza baktım. Gerçekten poğaça olabilecek bir paket vardı elinde. Birden karşıdaki seyyar satıcıyı farkettim. Dışarı çıktım. Bu bir börekçiydi. Biraz peynirli börek istedim. Adam bir parça börek çıkarıp tarttı. Sonra onları dilimledi ve avuçladığı gibi bir kağıdın içine yerleştirdi. Börekleri avuçlarken öyle bir sıktıki böreklerin peynirleri dışarı fırladı. Başka zaman beni iğrendirebilecek bu durum; açlık ve başka şansım olmaması nedeniyle boyun eğmeme yol açtı. Börekleri Elif'le birlikte afiyetle mideye indirdik. Midemizin biraz olsun dolması direncimizi artırdı. Bu arada yazıhanede sürekli insan yüzleri değişiyordu. Bir biz sabit oturuyorduk. Yaklaşık bir-iki saat geçmişti.Elif'e döndüm:"Eğer görevli bizim kimi beklediğimizi sorarsa ona GODOT'u beklediğimizi söyleyeceğim" dedim. "O da kim" diye sorarsa "dayım" diyeceğim dedim. Birlikte gülmeye başladık. Derken artık Assos'a gitme vaktimizin geldiğine karar verip otogara geldik. Assos'a gidebilmek için öncelikle Ayvacık'a ulaşmak gerekiyordu. Fakat henüz ortada minibüs falan yoktu. Bizimle birlikte başkalarının da gidecek olması üzerine bir firma minibüs hazırladı. Hep birlikte atladık minibüse ve yola koyulduk. Kısa bir süre içinde Elif'le benim başlarımız düştü aşağıya ve Ayvacık'a varana kadar da kısa uyanmalarla uyumaya devam ettik. Öyleki bir ara uyandığımda muavin para istedi. Meğer adam uyandırmaya kıyamamış ve uyanmamı beklemiş. Tabii ben parayı verdim ve gene uyudum.

Ayvacık'a geldiğimizde bizi ilk karşılayan geri dönüş için İstanbul'a bilet alıp almadığımızı soran adamdı. Bize bilet almanın nasıl gerekli bir şey olduğundan dem vurdu. Daha sonra burnundan konuşan ve ne konuştuğunu anlamanınneredeyse imkansız olduğu bir adam nerey gideceğimizi sordu. Assos'a olduğunu öğrenince birazdan gideceğini söyledi. Tamam dedik ve beklemeye başladık. Büfeden aldığımız büsküviyi yerken birisi bizi yazıhaneye davet etti. Oradaki koltuklara oturduk. Televizyonda İstanbul otogarında perişan olanları seyrettik. Derken minibüsümüz ile Assos'a doğru yola koyulduk.

Yer yer dökülmüş, inişli, çıkışlı kıvrıla kıvrıla giden asfalt yol iki yanda yeşile durmuş doğa alıp beni çocukluğuma götürüyor...Artvin yaylalarında binde bir minibüsün geçtiği o şose yollarda arabalara el sallamalarımız canlanıyor gözlerimde...Buradaki çocuklarda el sallıyorlar fakat peşinden de ekliyorlar "Hello! Money, money!".

Burundan konuşan şöförümüz pansiyona ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Sonrada bizi çok güzel bir yere götüreceğini söyledi.

Assos karşıdan göründüğünde ilk gözümüze çarpan doğayla gösterdiği uyumdu. Bütün köy evleri taştan inşa edilmiş bir-iki katlı evlerdi. Liman denilen yerdeki oteller dahi taştandı ve göze batan kötü bir yapı yoktu. Aşırı betonlaşma yoktu. Burundan konuşan adam bize uca doğru çıkmış bir kara parçası gösterip bizi oraya götüreceğini söyledi. Çünkü buralardaki pansiyonlar çok pahalı imiş. Bizi getirdiği pansiyon düz bir alanda kurulmuş tek katlı evinin üzerine basık tavanlı odalar inşa etmiş üçkağıtçı kılıklı bir adama aitti. Adam bize odayı gösterip on milyon lira istedi. Hatta köşede penceresiz daha küçük bir oda gösterip buranın iki kişi için daha uygun olacağını ima etti. Durumu beğenmemiştik. Şöföre dönüp başka pansiyon olup olmadığını sorduk. Olmadığını söyledi. Eğer problem fiyatta ise yedi buçuk milyona düşürebileceğini söyledi. Aralarında bir anlaşma olduğu belliydi. İstemediğimizi söyledik. Şöför başka tarafa gideceğini söyleyip bizi orada bıraktı. Yan taraftaki bir otele girip oda fiyatlarını sorduk. Adam kişi başı on milyon istedi ve üç-dört gün kalırsak iki kişi on beş milyon olur dedi. Moralimiz bozuldu ve dışarı çıktık. Yolda bir satıcı nineyle karşılaştık. Yanında kilimler, heybeler ve küçük kolyeler vardı. Bize ısrarla bir şeyler satmaya çalıştı. Ondan ucuz pansiyonu nerede bulabileceğimizi söylemesini istedik. Buraya bizi bir şöförün getirdiğini ve burasının pahalı olduğunu, köyde daha ucuz yerlerin olup olmadığını bir çırpıda sorduk. Kendine has şivesiyle buranın ne kadar pahalı olduğundan dem vurdu ve köyde daha ucuz pansiyonlar olduğundan bahsetti. Mimiklerini oldukça iyi kullanan tahminen altmışına ayak basmış kısa boylu, yanık tenli bir ihtiyarcıktı bu. Profesyonel bir satıcı edası vardı. Öyle ki bize verdiği bilgilerden sonra kolye satmayı başardı. Bununla da yetinmedi heybe satmaya da çalıştı. Ondaki en ilginç yan satıcı kimliğinin yanında sıcak köylü kişiliğini de gösterebilmesiydi. Daha sonra göreceğimiz bütün köylülerde aynı ortak yan vardı. Belkide sahip oldukları köylü kurnazlığıyla yılların verdiği deneyimi birleştirerek bu yöntemin çok etkili olduğunu öğrenmişlerdi. Nineden ayrılıp köye doğru yürümeye başladık. Köy tepenin tam üzerinde kuruluydu. Yolsa tepeyi kıvrılarak çıkan yaklaşık üç-dört kilometre uzunluktaydı. Henüz on-onbeş metre gitmiştik ki arkadan bir taksi geldi. Elif yolun kenarında koşarak taksiyi durdurdu. Şöför gençten bir adamdı. Ona köye nasıl gidebileceğimizi sordu. Çocukta bize yolu göstererek onu takip etmemizi fakat dört yola kadar bizi bırakabileceğini söyledi. Teşekkür edip atladık arabaya. Tabii ona da hemen buralarda ucuz bir pansiyon bulup bulamayacağımızı sorduk. Köyde bulabileceğimizi hatta kendi otellerinde de bir gecelik yeri ondört milyona verebileceğini söyledi. Teşekkür edip dörtyolda indik. Burası tırmanma şeridinin tam başlangıcıydı. Tuvalet ihtiyacımızı gördükten sonra yürümeye başladık. Yolda gördüğümüz bir ağacın dibinde fotoğraf çekmekten bahsederken bir traktör sesi duyduk. Elif bizi kurtaracak nesnenin geldiğini müjdeledi. Onu bekleme pozisyonu aldık. Yolun başında göründüğünde şöför zaten eliyle yukarıya çıkıp çıkmadığımızı işaret etti. Biz de başımızla onaylayınca tam önümüzde durdu. Atladık hemen arkaya. Römorkta bir yaşlı adamla bir kadın vardı. Plastik kovalar peynir ve zeytin doluydu. Hemen onlara da pansiyon ihtiyacımızdan bahsettik. Adam ne kadara pansiyon aradığımızı sordu. On milyondan aşağı olmasını söyledik. Kendi pansiyonlarında boş odaları varsa bize verebileceklerini söyledi. Sonrasında buradaki insanların aç gözlülüğünden, nasıl kazık attıklarından konuştuk. İhtiyarlar bayram için yayladan dönüyorlarmış. Hoş sohbet sevecen insanlardı. Oda fiyatını sorduğumuzda "beş alıyoz biz, beş yeter bize fazlasına gerek yok" dedi. "Köyde üç pansiyon var çıkınca dolaşın hangisi hesaplıysa onda kalın. Restoranlara bakın hangisi kesenize uygunsa ordan yiyin" . Sonradan adının Şükrü olduğunu öğrendiğimiz amca böyle dedi işte. Sonra insanların savrukluğundan bahsetti bize"bazı adamlar gelir" dedi "üç milyona odamız var deriz kalmazlar. Limanda bir geceliğine yirmi beş milyon verip giderler. Parayı az söyleyince beğenmezler yerini...". Öyle sevimli ve içten bir adamdı ki başka yere gitmeye gerek görmeden yerleştik onun pansiyonuna. İnsan her yerde yine 'insan sıcağına' tav oluyor, ona kanıyor sonuçta...

Odamıza yerleştikten sonra bir süre uyuduk. Hava soğuktu. Köyün sokaklarındaysa kimsecikler yoktu. Geçen kurban bayramındaki cıvıl cıvıl insanlar, karşılaşmayı hiç ummadığımız sıcak Akdeniz kanı taşıyan insanlardan sonra bu ıssız koyda biraz öksüz hissettik kendimizi. Bekledik ki burada da bir Muammer Kaptan karşılayacak bizi, ilginç hoş anılarını anlatacak, kendi hayallerinden bahsedecek; sıcak çorbalar içeceğiz bir ateşin çevresinde... Pansiyonun karşısında bir kafe-restoran işleten Hasan Amca biraz olsun giderdi içimizdeki öksüzlüğü. Bize anı defterlerini, gelip geçen turistlerin yazdıkları anıları çıkarıp gösterdi. 1975'ten beri bunca insan gelip geçmesine rağmen bu köy neden bu denli kendine kapalıydı. Anlamakta zorlandık. Her evin avlu kapısı ardına kadar kapalı kendi içine... Bir tane genç kız ya da erkek görmüyoruz sokaklarda. Hasan Cengiz Amcanın restoranında kahvaltı yaptıktan sonra tepeye doğru tırmanmaya başladık. Behramkale 284 m'lik bir tepe üzerine kurulmuş. Tam tepede meşhur Assos şehri yer alıyor. Köy daha çok hayvancılık ve turizmle geçiniyor. Pansiyon sahibimizin söylediğine göre köyden dışarı hemen hemen hiç göç olmamış. Köyün yolları parke taşlarla kaplı. Yol kıvrıla kıvrıla tepeye tırmanıyor. Yol kenarında köylüler sırtlarını alçak damlı taştan evlerinin duvarlarına dayayarak zeytin, kekik, kilim ve heybe satıyorlar. Bunlarda daha önce karşılaştıklarımız gibi hep bir şeyler almamızda ısrarcı oldular. Tepede bizi ilk karşılayan Murad Hüdavendigar Cami'ydi. Sonrasında tam tepenin orta noktasında artık yalnızca altı sütunu ayakta kalmış Athena tapınağı karşıladı bizi. Burası tepeye ve denize hakim nefis manzaralı bir nokta idi. Karşıda Midilli adası hayal meyal seçilebiliyordu. Tepenin denize bakan yüzünde kale duvarları, tiyatro, felsefe okulu v.b. diğer yapılardan geriye kalanlar sergileniyordu. Fakat açıkçası geriye kalan pek de bir şey yok.

Otlar üzerine denize karşı oturduk. Hafif bir bahar meltemi yüzümüzü okşayarak esiyor. Denizin taptaze kokusu ciğerlerimize doluyor. Tam karşımızdaki Lesvos(Midilli) adasından gelenler kurmuş Assos'u. Fakat Assos'u kurmak demek yalnızca taş evler ve kaleler inşa etmek değil. Aristo'nun öğrencileri burada bir de felsefe okulu kurmuşlar. İki yakanın kültürü böylesine içiçeymiş eskiden. Savaşlar, çıkar hesapları o zamanda varmış muhakkak. Bunu Assos'un sürekli el değiştirmesinden anlamak mümkün. Fakat insanlar buna rağmen felsefe ve bilimle uğraşmışlar. Doğanın gizini, insanın dünyada ki anlamını çözmeye uğraşmışlar. Bizler bu topraklara hakim olduktan sonradır ki bu gizi çözmüşüz. Bunu nereden mi anlıyorum? Artık felsefe ve bilime ihtiyacımız kalmamışda oradan. Köylüler kendilerini iş güce vermişler. Bütün sosyal hayatları akşam toplandıkları kahve ve değişik zamanlarda gelen turistlere satmaya çalıştıkları zenginlikleri. Kadınlar ezilmişliklerini dört duvar ardına gizlemişler. Pazarladıkları Assos'a kendilerinden hhiçbirşey katamamış bir topluluk, bir cami müstesna... Tarih Assos'u kuranlar önünde saygıyla eğiliyor. Çünkü onların yapıtlarını ve tarihlerini silip atamamış. Fakat bizlerin tarihi gelecek kuşaklar için hiçbir şey ifade etmeyecek. Bırakın Osmanlı'yı Cumhuriyet sonrasıyla ilgili önemli hiçbir şeyden söz edemezsiniz Assos'da. Bunları yazarken ve bu köyü gezerken kendimle bağdaştıramadığım bir çelişkidir bu. Üzerinde gezindiğimiz topraklara kendimizden hiçbir şey katamamışız. Bizden geriye ne kalacak diye düşünmemişiz belki de...İnsanlar nerede olduklarını sevdiklerine belirtirken Assos'tayız diyorlar. Kimse Behramkale1deyiz demiyor. Çünkü bir şeylerin ifadesi ASSOS adında saklı. Behramkale'nin akla getirdiği şeyse yalnızca bir köy olduğu sanırım. İnsanlarda kendi kültürünü yaratma kaygısı gözlenmiyor. Sunulan kültürü çoktan kabullenmişler. Bunlar giyimlerinden, yiyeceklerine kadar gözlenebilir. Bir köy kahvesinde sütlü neskafe istediğinizde marketten aldıkları paket sütü boca ediyorlar içine. Aslında uygarlık temsilcisi olduğunu iddia eden Amerika'yı gidip gezmeye gerek yok. Çünkü bu kendine kapalı zannettiğiniz köy küçük Amerika özleminizi karşılıyor bir ölçüde. Herşey kapitalizme ve onun yoğun depolitizasyonuna endeksli. İnsan ilişkileri buna dahil...

Kahvaltımızı yapıp tekrar tepeye çıkmaya başladık. Bütün gece ve gündüz yağan yağmur nihayet dinmiş, bir sis perdesi inmişti tepenin üzerine. Uçurumun yanına gelip gene denizi seyretmeye başladık. Kulaklarımızda koyunların senfonisi... Aşağıdaki yol vızır vızır araba geçidine sahne oluyordu. Köylülerin duvarlarını neden bu kadar yüksek yaptığını ve neden sürekli evlerine kapandıklarını daha iyi anladık. Gelen ziyaretçiler hep tüketime gelmişlerdi. Maddi, manevi tüm değerlerine musallat olmuşlardı. Belki de bilmeden yüksek duvarlarıyla bunları engellemeye çalışıyorlardı. Tıpkı Assos’luların kentlerini Perslere karşı korumak için inşa ettiği yüksek kale duvarları gibi...

Bugün 29.03.1999. Niyetimiz Assos’dan Cunda adasına gitmek... Dörtyol ayrımında araç beklemeye başladık. Ne gelen var ne giden. Yaklaşık bir saat sürdü bu beklememiz. Bu sırada inekleri, köylüleri ve çiftleşmeye çalışan atları seyrettik. Bir otomobil geldi ve yanımızdaki yolun Ayvalık yolu olup olmadığını sordu. Doğruladık ve bizi de alıp alamayacaklarını sorduk. Arkada bavulumuz var diye önce kabul etmediler fakat biraz ileride durdular. Belli ki fikir değiştirmişler. Bunlar ellisine merdiven dayamış fakat evleneli henüz bir yıl olmuş bir çiftti. Adam esmer tenli, ak düşmüş saçları hafif seyrekleşmiş ince yapılı konuşması oldukça düzgün biriydi ve mesleği madencilikti. Kadın, saçları sarıya boyanmış, yüzüne kırışıklıklar düşmüş bir evhanımıydı. Her ikisi de eşofmanları içinde oldukça rahat görünüyordu. Çok gezen bir çift oldukları Avrupa gezilerini anlatmaya başlamalarıyla ortaya çıktı. İkisi de sıkılmış olacaklar ki kadın vücudunu hafif geriye döndürüp bize Roma’yı görüp görmediğimizi sordu. Sonrası da geldi zaten. Gezi dinletimiz Selnik’ten başladı, Roma, Venedik, Paris ve İrlanda’da son buldu. Tüm bu konuşmalarda ana tema Türkiye’nin bir cennet olduğu fakat bizlerin bu cennete ihanet eden birer hain olduğumuzdu. Kadın özellikle asıl gavurun biz olduğumuzu söylüyordu. Daha sonra konuşmayı adam eline aldı ve Türkiye’den kaçırılan tarihi eserleri anlattı. Assos’da nasıl bir köylünün eski Assos sikkelerini kendilerine ağırlıkları ölçüsünde milyarlara varan fiyatlarla satmak istediğini, bunları nasıl elde ettiklerini bir bir anlattı. Bu çift öylesine tatlı dilliydi ki bunun yanında geçmişlerini ve diğer aile üyelerini de tanıma fırsatımız oldu.

Bizi Ayvalık’a kadar getirerek önemli bir zaman kazandırdılar. Ayvalık şehir merkezine giderek fotoğraf makinemize film aldık. Elif çarşı da kızkardeşinin arkadaşının ailesine rastladı. Bu dünya ne kadar küçük deyişimizin ilk adımıydı. Oradan Cunda’ya(Alibey adası) giden belediye otobüsleriyle adaya ulaştık. İğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. Oysa bize oranın ne kadar sessiz ve sakin olduğunu ballandıra ballandıra anlatmışlardı. Ara sokaklarında gezerken karşımıza adanın eski kilisesi çıktı. Fakat ne yazıkki "eski" kelimesi yerine "harabe" demek daha doğru olacaktı. Üzerinden yakın zamanda bir de deprem geçmiş olan kilise sütunları çatlamış, bazı katları yıkılmış bir haldeydi. Bundan daha da acısı bizlerin ona verdiği zarardı. Resimlerin yer yer yüzleri ve gözleri oyulmuş, bütün duvarlar bir çok bildik yazı ve sloganla süslenmişti. İster istemez bir yürek burukluğu geçirdik. Bizlerin tarihe ve kültüre katabildiği bütün anlam onu bozmak, harabetmekti. Bu şiddet içgüdüsü henüz dörtayak üzerinden doğrulamadığımızı gösteriyordu. Her gittiğimiz tarihi mekan moralimizi bozuyor. Çünkü aynı vahşet yer yer hepsinde var ve devam ediyor.

Köyün evleri tepeye çıktıkça tek katlı, iç içe geçmiş bir hal alıyor. Yollar parke taşlarla kaplı, verilen meyil sayesinde sular tam ortadan akıyor. İnsanlarda genel bir yoksulluk, bezginlik göze çarpıyor. Bu durumu pek umursamayan eşşekler ve keçiler adanın renkli simaları.

Boş bulduğumuz bir pansiyona yerleştik. Görünüşe göre pansiyon bayram nedeniyle sadece açılmıştı. Oda ve eşyalar oldukça havasız ve kirliydiler. Fazla bir seçeneğimiz olmadığı için oraya yerleştik.

Eşyalarımızı bıraktıktan sonra sahile yürüdük. Kalabalıktan sıyrılıp adanın tenha kıyılarına ilerledik. Burası zeytinlerin başlarının neredeyse denize ulaştığı bağlardı. Kuş ve kurbağa sesleri arasında seyrettiğimiz Cunda adası ilk defa anlamlı geldi bize.

Adaya yavaş yavaş akşam karanlığı çöküyor ve bulutlar toplanıyordu. Tekrar adanın kalabalıklığına katılmak için geri dönüşe başladık. Cunda’nın kıyısı balık lokantaları ve süs eşyası satıcılarıyla kaplanmış durumdaydı. Tatile diye gelen insanların hediyelik eşyalara gösterdiği ilgi sanırım satıcıları da memnun kılıyordu. Bizim aklımızda karnımızı doyurmak vardı. Adaya gelmişkende taze balık yemek en doğru seçimdi. İki çupra ısmarladık ve ortayada kocaman bir salata. Derken gökyüzü bütün ağırlığıyla kavuştu adaya. Yağan yağmur çil yavrusu gibi dağıttı insanları. Şimdi ada gerçekten sessisleşmişti. Balıklarımız garsonun elinde gözüktüğü zaman ilk göze çarpan havaya yükselen hafif bir buğu idi. Kenarları domates ve marulla süslenmiş ince uzun aliminyum tabakta servis yapılmıştı. Süte yatırılmış kek gibi kabarmış etleri agızdaki ilk hamleyle dağılıyordu. Herhangi bir içecek ısmarlamamışolmamız evsahibimizin canını sıkmışa benziyordu. Bunu da yemek sonrası getirdiği hesaptan öğrenecektik.

Yemek sonrasın da gittiğimiz sahil kahvesinde hem turistler hem de balıkçılar bulunuyordu. Burada çay içip adam asmaca oyunu oynadık. Yağmurun biraz kesildiğini düşündüğümüz bir anda pansiyona doğru yola çıktık. Fakat gece karanlığında pansiyonu ararkende yağan ince yağmur bizi biraz ıslattı. Pansiyon sahiplerini de toplanmış balık yerken yakaladık, biraz sohbet edip hemen yattık. Sabah uyandığımızda saat 8:00’e geliyordu. Giyinip kahvaltı yapmak için sahil kahvesine gittik. Burada çantamızdaki malzemelerle kahvaltımızı yapıp, Ayvalık’a giden otobüse yetiştik.

Ayvalık’tan geçen Bergama minibüsleri için yarım saat vaktimiz vardı. İskeleye gidip balık tutanları seyretmeye koyuldum. Biri biraz daha yaşlıca iki adam oltalarını durgun suya daldırmış bekliyorlardı. Ayakta duran adamla da bir yandan sohbet ediyordu gençten olanı. Adam tatlı dilli, hoş sohbet biriydi. Sürekli anılarını anlatıyor diğeri de onaylıyordu. İhtiyar adamın yakaladığı kaya balıklarını bekleyen bir de kedi vardı iskelede. Fakat ayaktaki adam canlı canlı yemesini istemiyordu kedinin. Bu yüzden bir yandan balıkları ayaklarıyla koruyor diğer yandan da kediyi kovmaya çalışıyordu.Fakat kedi gene de bir punduna getirip çalıyordu kaya balıklarını. "Gene canlı canlı kaptı namussuz" diye söyleniyordu adam.

Bergama’ya öğle saatlerinde vardık. Yolda gözümüze ilk çarpan "Dünya gençlerinin Bergama buluşması" yazısı oldu. Bergama düz bir alana kurulmuş, bütün anadolu kasabaları gibi yoksulluk ve zenginliğin aynı anda gözlemlenebildiği yerlerden. Düzensiz yerleşim ve gözboyamaya yönelik ana cadde her kasabadakinin aynısı. Bergama’ya gelişimizin asıl nedeni Pergamon antik şehrini gezebilmek. Fakat şehir yüksekçe bir tepe üzerine inşa edilmiş. Bu tepeye de ancak özel taksi ile çıkılabiliyor. Kısa bir araştırma sonunda kestirme bir yol öğreniyoruz. Orada bulunan bir fırına sırt çantalarımızı bıraktıktan sonra dar sokaklar arasından tırmanışa geçiyoruz. Burada ki evlerde de klasik Rum tarzı gözleniyor. Evler tek katlı ve çok iç içe... Yollar parke taş kaplı. Halk ihtiyaca göre çeşitli hayvanlar besliyor. Evlerin bittiği yerde tepeye tırmanan yola çıkıyoruz. Biraz yürüdükten sonra çektiğimiz otostop'a bir araba olumlu yanıt veriyor. İki adam, iki çocuk ve bir kadın var arabada. Erzurum kökenli olduklarını öğrendiğimiz aile de İzmir’den gelmiş gezmeye. Bizi tepede bıraktıklarında alabildiğine geniş bir ovayla karşılaşıyoruz. Buranın ovaya bu şekilde hakim olması yüzünden bu tepede bir çok kent kurulmuş. Kalıntıları henüz gezmeye başlamıştık ki bizi Ayvalık’a kadar getiren çifte rastladık. Selamlaştık ve nasıl bulduklarını sorduk. Adam hemen “çoğunu kaçırmışlar ama gene de görmeye değer” dedi. Acı bir kahkaha bastık. Pergamon antik kenti geride kalanlarıyla bile görkemli bir şehir. Antik tiyatrosu tepenin eteklerine doğru uzanıyor. Kente suyu 45 km öteden getirdiklerini öğrenince hayranlığımız bir kat daha artıyor. Dönüş yolunu tepenin eteklerinden aşağı inerek buluyoruz. Dönüşte gördüğümüz kızıl kilise de ismini kullanılan kızıl tuğlalardan almış. Yemek yiyecek bir yer araken tepemize yağmur boşanıyor. Şimdi ki hedefimiz İzmir’e gitmek ve oradan da ver elini kapadokya...

Devam Edecek...

Kendi fotoğraf albümümden...