Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

YAMUK OLAN HER ŞEY...

Dr. Baki DÖKME

eposta: bakidokme@hotmail.com

Markette hesabı gören genç kız aldıklarımı tek tek torbaya koydu. Sonra ikinci torbaya koyduğu yoğurdu düzeltmeye kalktı. «Yamuk olmuş» deme ihtiyacını hissetti. Genç kıza «Yamuk olan herşey yıkılmaya mahkumdur, Pizza kulesi hariç» dedim.

Çok hoşuna gitmiş olmalı ki;

«Bu söz size mi ait, yoksa bir başkasının mı» diye sordu. «Herkese ait olabilecek bir söz» diye cevapladım. «İlk defa duydum da...» dedi, gülümsedi..

Yazar ve düşünürler sürekli fikir üretme ihtiyacı duyan insanlardır, fikir üretmedikleri zaman rahatsızlık duyarlar. Üretecekler, fikirleri okuyucuya ulaşacak ki, içlerindeki düşünce yumağı çözülsün, böylelikle hem kendileri , hem okuyucu kazansın.

Biz de aylar süren bu üretimsizlikten sıkıldık sevgili okuyucular. O bakımdan yeniden yazmaya karar verdik...Daha önce yazdıklarımız bir günlük gazetede «SOHBET» başlığı altında yayınlanıyordu. Şimdi ise yazılarımızı günlük bir gazetede değil de burada yayınlamayı uygun bulduk. Tabii ki ilerde yazılar günlük bir gazeteye de taşınabilir, fakat öyle de olsa aynı yazılar burada da yayınlanmaya devam edcek «inşallah».

İnşallah’ı neden mi tırnak içine aldım? Malatya’lı Ali Dayı’dan naklen anlatayım:

Nasrettin Hoca bir gün eşine demiş ki:

- Hanım, ben şu karşı komşuya gidip geleceğim.

Hanımı yan odadan Hoca’nın yanına gelerek şöyle seslenmiş:

- İnşallah de, Hoca Efendi, inşallah de...

Olayın seyrine bakın siz:

Hoca;

- Hanım inşallaha ne gerek var, gideceğim yer aha şu karşıdaki komşu.

Bu sözden hemen sonra hoca kapıyı kapatıp çıkmış dışarı ve komşunun evine doğru bir kaç adım atmış ki, az ilerdebir kalabalık var...Bu kalabalıktan öne doğru fırlayan gür sesli birisi Hoca’yı işaret ederek bağırmış;

- İşte birisi de buydu!

Bunun üzerine kalabalık Hoca’nın üzerine yürümüş; vermişler dayağı. Hoca derdini anlatana kadar bir güzel pataklanmış. Bir müddet sonra kalabalıktan az önce Hocayı hedef gösteren gür sesli kişi tekrar bağırmış;

- Arkadaşlar yanlış adamı dövüyoruz, bunun suçu yok!

Nasrettin Hoca ancak bundan sonra dayaktan kurtulabilmiş.

Sonra üstü başı perişan bir vaziyette evin yolun tutmuş. Kapıya vardığında süklüm püklüm kapıyı çalmış. İçerden hanımı seslenmiş;

- Kim ooo...?

Hoca suçlu auçlu cevap vermiş:

- Benimdir inşallah...

Nerden nereye geldik sevgili okuyucular. Asıl yazmak istediğmiz şey yamukluktu değil mi?

Yamuk aslında geometrik bir şekil biliyorsunuz. Türk zekası bozuk olan işleri yamuklkla, böyle işleri yapanları da «Yamuk» olarak isimledirmiş. Her grupta, meslekte, toplumda yamukluk yapan insanlar mevcuttur. Bu insanlar sayesinde sizin de işleriniz yamuk gider. Devletiniz güçlenemez, milletiniz şerefli bir şekilde yaşayamaz hale gelir. İnsanlarınızın karnı tok, sırı pek olmaz. Ne bileyim, bütün yamukluklar başınızda kuzgunlar gibi döner durur.

Fakat Allah’tan yamukların sonu yıkımdır da fazla zarar veremezler. Ama Pizza kulesi gibi olanlar yok mu..... İşte Allah Türk milletini böylelerinden korusun!...

"İnşallah" yazmaya devam edeceğiz...


BEN AMERİKA'DAYKEN...

Dr. Baki DÖKME

eposta: bakidokme@hotmail.com

Hayatımda en sevmediğim şeylerden biri de bize ait olanı başkasıyla kıyaslayıp, bizimkini yermektir sevgili okuyucular...

Mesela; "Bak, görüyor musun işte, İngilizce ne kadar zengin bir dil ki bütün dünya onu konuşuyor; Türkçe ise ne kadar fakir..." demiyorlar mı, sinirimden kahroluyorum.

Ya da, "Ben Londra'dayken..." diye başlayıp, oraları övmeleri ve arkasından da, "İstanbul Londra'nın yanında solda sıfır kalır..." demeleri ok mu, arık benim o andaki halimi ancak bir Yüce Allah, bir de görenler bilir sevgili okuyucular...

Şimdi ben de başlayacağım onlar gibi... "Ben Amerika'dayken..." Fakat benimki onların dediği cinsten değil. Eskiden bizim köyde bir Remzi vardı, aklı azıcık kıtçaydı. Bir şeyler anlatır dururdu. Mesela bir bakmışsın Ankara'yı anlatıyor... Fakat lafın bir yerinde araya, "Sence başka Ankara" lafını sokuşturmadan da edemezdi. Yani onun anlattığı Ankara benim bildiğim Ankara değildi.

Remzi'nin dediği gibi, benim başlayacağım "Amerika'dayken.." biraz farklı. Ben Amerika'yı övmeyecek, kıyaslama yapacağım. Fakat bunu yaparken kötülemeyecek, sadece İstanbul'u daha da güzel hale getirmek için birkaç anahtar konuya dikkat çekeceğim.

Dünün Osmanlı Türk Devleti neyse bugünün Amerika Birleşik Devletleri de o sevgili okuyucular. Bunu kimse inkar edemez. Dün dünya hakimi nasıl Türkler idiyse, bugün de dünyaya Amerika hakim... Amerika Osmanlı Türk Devleti'nin sistemini günümüze uydurarak dünyaya hakim hale gelmiş. Osmanlı yaklaşık 600 yıl dünya hakimiyeti yaşadı, Amerika'nınki ne kadar sürer bilinmez...Yaşayanlar görecek kısmet olursa...

Gelelim şu "Ben amerika'dayken..." sözümüzün devamına. Bizi tanıyanlar zaman zaman sorarlar; "Sen Amerika'dayken ne olmuştu?" diye.. Cevap hemen azır tabii..: "Ben Amerika'dayken.....ıslanmıştım"....Nasıl olduğunu size de anlatayım mı sevgili okuyucular?

Peki anlatayım....

2000 yılının Mayıs ayında New York'taki Türk yürüyüşüne katılma üzere Amerika'ya gitmiştim. Malum Amerika'da eski Osmanlı sisteminde olduğu gibi eyaletler var. Misafir kaldığım ev New Jersy eyaletinin küçük bir kasabasında..Etrafı şöyle bir inceledim; villa tipi evler ve her yer tertemiz. Yolları inceledim; balık sırtı yapılmış. Çevreyi kokladım; herangi bir kötü koku almadım.

New York'a gittim, ooo şahane bir şehir. Trafik çok güzel, caddeler alabildiğine geniş, insanlar kibar, mazgallardan kötü kokular yükselmiyor....

Artık kararımı vermiştim; Türkiye'ye gidince, "Ben Amerika'dayken..." deyip anlatacaktım gördüklerimi.

Fakat Türk yürüyüşü için tekrar gittiğimde sağanak bir yağmur vardı New York'ta. Eski bir belediye başkan adayı olarak etrafı bir de yağmurlu havada inceleyeyim dedim... Baktım ki aşırı su göllenmesi yok, trafik gene işliyor, kibarlık devam ediyor. Koku gene yok... Dünyanın neresi olursa olsun, güzeli ve güzelliği görünce mutlu oluyor insan...

Ben de öyle sevineek karşıdan karşıya geçmek istiyordum ki; tam ayağımın önünde su birikintisine rastlamayayım mı?... Bu meret su birikintisi de başka yer bulamamış sanki, bak azıcık sol tarafında mazgal deliği var oradan akıp gitsen ya!.. Yok neymiş, orası biraz tümsekte kalıyormuş da... bilmem ne de... Bahane mi yok ona...

Başka yerlerde gene bazı hamleler yaptım normal yerden geçmek için, ııhh...

Gene göl olup önüme çıkan su birikintileri kesti yolumu...İlle de cambazlık gerekmiş geçmek için; ben de yaptım tabi...

Haydi bunları atlattım diye sevine sevine şemsiyenin altında gidiyordum ki; bir aracın üstüme fışkırttığı suyu son anda fark edebildim. Kaçmam ne mümkün?... Göğüs hizamdan aşağı ıslandım tabii sevgili okuyucular...Ohh be!.. Nihayet New York gibi dünya ticaretinin merkezinde İstanbul'u yaşamıştım...Artık mutluydum.

İstanbul'a geldiğimde dostlara anlattığım ilk olay bu oldu... Onun için sorarlar bazen; "Sen Amerika'dayken ne olmuştu" diye...

Bunları niye burada yazdım biliyor musunuz sevgili okuyucular?...Birkaç sebepten:

1. Sizi hayalle de olsa başka ülkelere götürmek, görenlerin hatıralarını canlandırmak

2. Amerika gibi dünyanın en gelişmiş bir ülkesinde bile belediye hizmetlerinin aksayabileceğine dikkat çekmek,

3. Beni Amerika'da gezdiren arkadaşımın söylediği, "Amerika yöneticileri uyarıldıkları takdirde aksaklığı giderir" sözünden hareket ederek New York yöneticilerine aksaklığı buradan da olsa bildirmek,

4. New York'u görmeyi sizlere de tavsiye etmek.

5. İstanbul'un belediye hizmetlerinin aksaklıkarından söz etmek.

İstanbul'da belediye hizmetleri çok eskilere göre daha iyi. Fakat aksaklık çok. Buraya hepsini yazmaya kalksak sizin sabrınız tükenir okumaktan. Onun için belki belediye yöneticilerinin gözüne takılır yazacaklarımız diye düşünerek, sadece şu İstanbul'un derelerinden bahsetmek istiyorum.

Sözünü ettiğim Ordunun Dereleri türküsü değil sevgili okuyucular, İstanbul dereleri. Öyle pis kokuyor ki bu dereler, insan utanıyor vallahi...Hani bu kokuları almak için özel olarak dere boyuna falan gitmenize gerek yok... Şehir içinden geçerken rahatlıkla duyabilirsiniz... İnanmayan gelsin Şirinevler'e; Fetih Caddesi'nden bir geçsin...Geçsin de görsün bakalım dünya kaç bucakmış...Burun direkleri ne kadar sağlammış, burada test etsin...

Öteki dereler de aynı şekilde İstanbullunun sabrını ölçtürüyor...

Haliç de kokuyordu bir kaç yıl öncesine kadar; fakat bu dereler bibi resmen lağım gibi koktuğunu hatırlamıyorum. Şirinevler mazgallarının etrafında işyeri olan esnaf mazgalların üzerini bezlerle örterek kurtulmaya çalışıyor kokudan ama boşuna...

Evet... Kendi şehirlerimizi başkalarıyla kıyaslamaktan hoşlanmıyorum ama bizim belediye yöneticilerine zaman azman gelişmiş şehirlerde incelemelerde bulunmayı tavsiye ediyorum.

New York'ta günlerce yağan sağanak yağmura rağmen küçük su birikintileri dışında şehir sular altında kalmıyor; İstanbul'da az bir yağmurla ortalık göl, hatta deniz haline geliyorsa; şehir "pislik" kokusundan geçilmiyorsa; yöneticileri uyarmak bizim hakkımız ve hatta görevimiz değil mi?...

İşte biz bu görevi yapalım dedik sevgili okuyucular...


BÜYÜK DAĞIN KIŞI BÜYÜK OLURMUŞ

  
Dr. Baki DÖKME 

    eposta: bakidokme@hotmail.com

    Büyük dağların eteklerine tırmananlar orada havanın ne denli serin olduğunu iyi bilirler.  Eğer bu tırmanış yazın değil de kışın olursa, kış mevsiminin aşağıya göre ne kadar çetin olduğu çok daha iyi anlaşılır. İşte bu yüzden atalarımız başlıktaki ata sözünü çok doğru söylemişler .
    Devletleri de yeryüzündeki dağlara benzetecek olursak, ABD'nin düyanın en büyük dağlarından biri olduğunu görürüz. Büyük dağın kışı büyük olurmuş atasöznde olduğu gibi 11 Eylül 2001'de Amerika'nın New York şehrindki iki binaya ve Washington'daki Pentagon'a  yapılan saldırı da çok büyük olmuştur.
    Gidenler görmüştür New York'u.. Devasa binalar Amerika'nın büyüklüğünü haykırırlar adeta...Yüksek binalar New York şehrinin göbeği olan Manhattan'ın süsüdürler...
    Dünya Ticaret Merkezi'nin bulunduğu (artık bulunmuyor), iki binaya (bilmiyorum başkaları da aynı adı kullanıyorlar mıydı) Amerikalı Türkler "İkizler" diyorlardı...2001 Ocak ayının ilk günlerinde, New Jersey eyalatinde oturan Yozgatlı Hamza Salman, bizi Manhattan'ın karşı kıyısına götürmüştü. Eşim de, ben de bu akşam manzarasına hayran kalmıştık. New Jersey kıyısından Manhattan'a baktığımızda gördüğümüz ışık seli Amerika'nın zenginliğini yansıtıyoru sanki...
    Hamza Salman önce "Empire State Building" (Eyalert İmparatorluk Binası şeklinde tercüme ettim ben; asıl tercümesini bilen okurlarım yollarlarsa memnun olurum)'i işaret etmiş, daha sonra da ikizleri göstermişti.
    İkizlerde Hamza Salman'nın bir arkadaşının oğlu çalışıyordu bilgisayar uzmanı olarak. Bu delikanlı da Yozgatlıydı. Tanımştım kendisini.
Olaydan sonra aklıma önce o geldi. Hemen Hamza Salman'a telefon ettim ama, ulaşamadım. Sonra Mustafa Ercilasun'a email attım, cevap geldi. Mustafa Ercilasun'un yazdığına göre Zühtü, ilk patlamanın ardından evini arayarak durumunun iyi olduğunu bildirmiş; fakat hemen sonra onun çalıştığı binaya da uçak çarpınca, kendisiden bir daha haber alınamamış.
    Sonraki gün Hamza Salman'ı bir daha aradım; bu sefer kızıyla görüşme imkanım oldu. Yozgatlı delikanlıdan hala bir haber yoktu. İnşallah sağlık haberini alırız.
    Amerika, tarihinin en büyük saldırısıyla karşılaştı deniliyor, doğrudur. NATO devreye giriyor ve bir NATO üyesi olan Amerika'nın yanında yer alıyor, bu da doğrudur; fakat bütün bunlar yeterli derğidir. Sadece NATO üyesi devletler değil, bütün ülkeler aralarında  teröre izin vermeyecek anlaşmalar yapmalıdırlar. Çünkü terör öyle bir hastalıktır ki, yarın teröristler de terör kurbanı olabilirler. Ayrıca terörü desteklemek hiç bir ülkeye fayda sağlamamıştır...
    Barış içinde bir dünya hayal etmek bir lükstür, çünkü milletler birbirleriyle menfaat çatışmasını sürdürecektir.  Ama hiç olmazsa bu savaşlar sivilleri hedef almasa ve dünyayı yaşanamaz bir duruma getirmese. Çünkü insanoğlunun yaşayabileceği başka bir gezegen yok.
    Bu gerçeği bütün insanlar unutmamalı, terör ekenler bile...
    İstanbul, 13.09.2001 Perşembe Saat 18:27