Dr.
Hüdaverdi ADAM
Peygamberlik,
yani Nübüvvet meselesi kelâmda nakil yoluyla elde edilen
"Sem'iyyât" kısmına girer.
Din,
Peygamber vasıtasıyla insanlığa tebliğ edildiği için
Nübüvvet müessesesi üzerine inşâ edilmiştir.
İlk
dönem kelâm kitaplarında fazlaca bir yer tutmayan Nübüvvet
meselesi, daha sonradan iç ve dış âmillerin etkisiyle fazlaca
bahis konusu olmaya başlamıştır.
Peygamberlik
müessesesine olan ihtiyaç son derece açıktır. Çünkü
kâmil mânâda Allah'a iman ancak onların rehberliği ile mümkündür.
Vahiy olmadan aklın tek başına doğrulara ulaşması imkân dışıdır.
Buna en güzel misâl Hz. İbrâhim'in aklı ile Allah'ı
aramasıdır. Önce yıldızları, ayı ve güneşi ilâh olarak
düşünen Hz. İbrâhim, ancak kalbine doğan hidâyet güneşi
ile Alemlerin Rabbi'ne yönelmiştir[1].
İnsanlığın
tekâmülü ancak Nebîler'in eliyle olmuştur. Peygamberler
olmasaydı, insanlık medeniyeti kuramaz, düzenli hayata
geçemez ve ilimlerde ilerleyemezdi. Peygamberler gösterdikleri
mu'cizelerle aynı zamanda ilimlerin nihâî hudutlarını da
çizmişlerdir. Bundan dolayı Peygamberler'in her biri değişik
bir sanat dalında "Pîr" olarak kabul edilmiştir.
Fıtrî
olarak hudut altına alınmayan insanın gazab, şehvet ve akıl
duygusu, Peygamberler'in getirdiği hükümlerle sınır altına
alınmış, beşer, kuvve-i akliyye'de "hikmet'i",
kuvvet-i gadabiyye'de "şecaat'i", kuvve-i
şeheviyye'de "iffet'i" ancak onlar
vasıtasıyla yakalayabilmiş, hikmet, iffet ve şecaat
üçgeninde insan olmanın hazzına erebilmiştir.
İnsan,
kendi aklıyla bir yaratıcı düşüncesine ulaşsa bile ona
nasıl ibadette ve kullukta bulunacağını ancak Peygamberler
vasıtasıyla öğrenebilecektir. Dolayısıyla sevap ve günah
hudutları Peygamberler eliyle çizilmiş, saâdet veya şekâvete
giden yollar onlar eliyle gösterilmiştir.
Ehl-i
Sünnet, Allah'ın Peygamber göndermesini O'nun bir rahmeti,
fazlı ve ihsanı olarak görür. Allah, İçlerinden elçi
olarak seçtiği Paygamberler'i vasıtasıyla insanlara hitâb
etmiştir. Peygamberler O'nun kelâmını insanlara bildirmiş ve
ma'rifet yollarını onlara öğretmişlerdir. Bundan dolayı
Peygamberler olmasaydı insanlar lâyık olduğu şekilde Cenâb-ı
Hakk'ı bilemezlerdi.
Ehl-i
Sünnet'i oluşturan Mâturîdî ve Eş'arî Mezhebi'nin
Nübüvvet konusundaki görüşleri temelde aynı olmakla
birlikte ayrıldıkları bazı meseleler de yok değildir.
Kadının Peygamberliği konusunda onlar farklı düşünmektedirler.
Mâturîdîler'in "Peygamber ancak erkeklerden olur."
demesine karşılık Eş'arîler, kadınların da Peygamber
olabileceğini benimser. Onlar, Hz. Mûsâ'nın annesine
vahyedilmesi ve Hz. Meryem'le ilgili âyet-i kerîmelerden
hareketle, Hz. Havva, Hz. Sâra, Hz. Hacer, Hz. Mûsâ'nın
annesi, Fir'avn'ın hanımı Asiye ile Hz. Meryem'in Peygamber
olduklarını ileri sürerler.
Bu
ihtilâf doğrultusunda biz bu çalışmamızda, kadının
Peygamberliği meselesi ile birlikte, ihtilâflı konulardan biri
olan Nebî ve Rasûl arasındaki farkı da ele alacağız. Nebî
ile Rasûl arasında fark bulunup-bulunmadığı husûsu
mezheplerin de üstünde ilim adamlarının farklı görüşler
ileri sürdükleri bir konu durumunda görünüyor. Ama önce,
Peygamberliğin şartları, Peygamberler'in vazifeleri,
Peygamberler'in özellikleri ve sıfatları gibi Nübüvvet'le
ilgili birkaç husûsu hatırlamada fayda var. Önce onları görelim.
Peygamberlik
ihtiyarî ve kesbî bir makam ve rütbe olmadığı gibi
insanların seçmesi ve tayiniyle de kimse isteyerek, arzu ederek
ve çalışarak Peygamber olamaz. Çünkü Peygamberlik pek çok
delille sabit olduğu şekliyle[2] Allah'ın kulları içinden birini seçmesi (ıstıfâ)
ile olur. Ancak Allah'ın seçtiği Peygamberler'de temel bazı
özellikler vardır ki bunlar hepsinde bulunur. Bunları maddeler
halinde şöyle sıralayabiliriz.
1-İNSAN
OLMAK
İnsan
kelimesinin aslı "İNAS" ( )'dır
ki o da "İbsar" ( )
bakma, görme anlamındadır. Bundan dolayı insana kendisiyle
ünsiyet olunan yani görünen anlamında "İNS"
( ) denilir.
Cin'e
de kendisiyle ünsiyet olunmayan yani görünmeyen anlamında
"CİN" denilir. İnsan kelimesiyle Hz. Adem;
insan oğulları ile de Adem oğulları kastolunur. İster
kadın, ister erkek olsun hepsine birden insan denilir[3].
İnsan'a
insan denmesinin sebebi bazısının bazısına ünsiyeti
sebebiyle insaniyetin devam etmesidir. Bundan dolayı "İnsan
her ülfet ettiğine ünsiyet eder." denilmiştir.
Râgıb
el-İsfehânî, insanın ( ) vezninden geldiğini
belirterek, aslının ( ) olduğunu,
çünkü kendisinden ahd (söz) alındığı halde unuttuğunu
belirtir[4].
Bu
şarta delil olarak "Allah (birbirinden gelme bir
nesil olarak) Adem'i, Nûh'u, İbrâhim'i, ailesi ile İmrân
ailesini seçip, âlemlere üstün kıldı."[5] âyet-i kerîmesi
gösterilebilir.
Bazı
müfessirler'e göre, "seçip, âlemlere üstün kılma"
"Peygamber olarak seçme"[6] dir. Bu, Risâlet işinde onlara ortak olan
meleklerin elçiliği [7]değildir. Melekler, şerîatı
tebliğde Allah ile Nebîler'i arasında elçidirler [8]. Meleklerden beşer için
bir Peygamber olamaz. Zîrâ Nübüvvet Adem oğulları'na
hasredilmiştir [9].
Melekler,
Allah'a ibadet edecek bir fıtrat üzere yaratıldıkları için
kendilerine bir Nebî ve Rasûl gönderilerek nefislerini ıslah
etmelerine ihtiyaçları yoktur.
Cinler
ise, Allah (c.c.) hangisinin amelinin daha güzel olduğunu görmek
ve göstermek, yani imtihan etmek için yaratmıştır. Allah
(c.c.) onları da insanlar gibi ancak ve ancak kendisine ibadet
etsinler diye yaratmıştır. Bu durumuyla onlara bir Peygamber gönderilmesi
ihtiyacı açıktır.
Yalnız
Allahu Teâlâ, onları insanlardan farklı bazı özelliklerle
yaratmıştır. Meselâ cinler, bir yerden bir yere serî bir
şekilde intikâl ederler, serî bir şekilde hareket
edebilirler. İnsanları görebilirler ve konuşmalarını
duyabilirler. Fakat insanlar onları normal şartlarda göremezler.
Cenâb-ı Hakk bunu "O ve yandaşları, sizin onları
göremeyeceğiniz yerden sizi görürler." [10] şeklinde ifâde
buyurur.
Bu
durumda onlar, insanlardan gelen Peygamberler'i görüp dinler ve
onun getirdiği şerîata tâbi olabilirler. Peygamber'i
dinleyenler, dinlemeyenleri uyarırlar. Böylece inkâr etmeleri
halinde aleyhlerine bir delil sabit olmuş olur.
Burada
belki Cenâb-ı Hakk'ın "Ey Cin ve İns topluluğu!
İçinizden size âyetlerimizi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza
dair sizi uyaran Peygamberler gelmedi mi!' (denilince) derler ki:
'Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.' Dünya hayatı onları
aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik
ettiler."[11]
buyurmasından Cinlerden de Peygamber geldiği akla gelebilir.
Ancak müfessirler bu âyet-i kerîmede geçen "sizden"
( ) sözü ile şu mânâları
anlamışlardır.
1-
Bununla (insandan olan) Nebîler'i dinleyip kavimlerine tebliğ
götüren, onları inzâr eden (korkutan) ve dinledikleri
hidâyete kavimlerini davet eden Cinler kastolunmaktadır. Yani
onlar bu anlamda "Rasûlü'r-Rusûl" yani
Rasûllerin elçileridirler[12].
2-
Hitapta, erkeğin (müzekker) kadına (müennes) galip geldiği
gibi insan âlemi cin âlemine galip gelmiştir. Yani burada (
) "sizden" sözü ile insanlar kastolunmuşlardır.[13] Bundan dolayı İbn
Abbas, İmam Mücahid ve Hasanu'l-Basrî gibi selef âlimleri
cinlerden Peygamber gelmesini kabul etmemişlerdir[14] .
2-
PEYGAMBER'İN HÜR OLMASIDIR
Zîrâ,
kölelik noksan bir sıfattır ve Nübüvvet makamına lâyık
değildir. Çünkü insanlar kölelikle vasıflanan birine
uymaktan ve O'nun kendilerine imam ve kumandan olmasından istinkâf
ederler, çekinirler. Aynı zamanda köle, kendine has zamanından
tasarruf edemeyeceğinden onun zaman ayırması ve gayretine vâbeste
bulunan Peygamberlik meşakkatine katlanamaz[15] .
Bu
şarta delil olarak Buhârî'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiği
hadîs-i şerif gösterilebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
Hirakl'e elçi gönderdiği zaman Ebû Süfyan ticaret için
Şam'dadır. Hirakl, Ebû Süfyan'ı çağırtır ve ona
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında sorular sorar. Sorduğu
ilk soru Efendimiz'in Nesebi ile ilgilidir. Ebû Süfyan "O,
aramızda güzel nesep sahibidir, asildir, soyludur."
diye cevap verir. Sonunda Hirakl, Ebû Süfyan'a "Sana
O'nun Nesebinden sordum. Sen aranızda güzel bir nesep sahibi,
asil ve soylu olduğunu belirttin. Bütün Peygamberler öyledir."
der[16] .
İbn
Hâcer, Hirakl'in bunu haber vermesinin geçmiş kitaplarda
mukarrer olan ilimden kaynaklandığını belirtir[17].
Kur'ân-ı
Kerîm'de bahsi geçen Peygamberler'in hasep ve nesep (asâlet ve
şeref) sahibi oldukları anlatılıyor. Hz. Lokman hakkında
öne sürülen aksi durum bu meseleyi cerhetmez. Zîrâ onun
Peygamber olma ihtimali azdır[18] . Çoğunluğun kanâatine göre o, sâlih
bir kişidir ama Nebî değildir[19].
İbn
Kesîr, Hz. Lokman'ın Nebî olmadığının açık olduğunu, zîrâ
köleliğin Nübüvvet'e zıt olduğunu belirttikten sonra,
"Çünkü Peygamberler kavimlerinin en soylularından gönderilirler.
Bundan dolayı Cumhur-u Selef'e göre Hz. Lokman Nübüvvet değildir."
[20] der. Hz. Yûsuf'un satılarak
bir müddet köle olarak kalması burada misâl gösterilemez.
Zîrâ o, aslen hürdür, asil oğlu asil oğlu asil oğlu
asildir. Çünkü Allah'ın insanlar içinden seçip âlemlere
üstün kıldığı bir zürriyetten gelmektedir.
3
ve 4- AKILLI VE BÜLÛĞ'A ERMİŞ OLMALARI (Akıl ve Bülûğ)
Bu
iki şart mükellefiyet için mutlaka gereklidir. En küçük bir
işe memur edilenler de bile bu iki şartın bulunması elzemdir.
Akıllı ve bülûğa ermemiş kişinin işlerini deruhte etmek için
işlerini görecek bir başkasına ihtiyacı vardır. Kur'ân-ı
Kerîm'de Allah (c.c.) "Allah'ın geçinmenize dayanak
kıldığı mallarınızı aklı ermeyenlere (sefihlere)
vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel
söz söyleyin." buyurur[21].
Ayette
geçen sefîh, "Bülûğ çağına varmayan veya bülûğ
olupta aklı olmayan yani reşit olmayan" anlamına
gelir. Onlara malların verilmemesi, mallar üzerinde güzel
tasarrufta bulunamayacaklarından dolayıdır. Onlar, amellerinin
muhasebesini yapabilecek durumda olmadıkları gibi
tasarruflarından hesap verecek durumda da değillerdir.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) uyanıncaya kadar uyuyanın, bülûğa
erinceye kadar çocuğun, aklı başına gelinceye kadar mecnûnun,
(bir cinayette bunayanın) işlediği amellerinden dolayı günah
yazılmadığını, onlar üzerinden "kalemin kaldırıldığını"
haber verir[22].
Bâliğ
ve akıllı olmayanın şer'î tasarrufta bulunması sahih (geçerli
ve doğru) değildir. Böyle biri nasıl olurda insanlara
imamlık, rehberlik, mürşidlik ve muallimlik yapar, yol gösterebilir.
Halbuki onlar Allah katında hüccet olması için Mübeşşir ve
Münzir (müjdeleyici ve korkutucu)[23], ümmetleri için şahiddirler.[24] Bundan dolayı da onlar
insanlığın zirvesindedirler. Onlar olgunlaşmadan Allah
Peygamberler'e vahiy göndermemiş ve vahyi ancak erkeklere
(adamlara) gönderdiğini beyân buyurmuştur[25]. Bizim aklımız onları idrak ettiği
şeyleri anlamaya yetmez[26]. Bunun
için Kurtubî; insanlığa ait sıfatların en mükemmel bir
şekilde Nebîler'de toplandığını, kendi aralarında
derecelerinin de farklı olduğunu ifâde eder[27].
5-
PEYGAMBERLER'İN ÖLÜMLÜ OLMASI
Nübüvvet
(Peygamberlik) sahibini beşeriyetten (insan olmadan) çıkarmaz.
Fakat bazı insanlar, onlara Hristiyanların yaptığı gibi,
ölümlü'ye izâfesi mümkün olmayan (Allah'ın oğlu olma
gibi) şeyler izâfe etmişlerdir[28]. Allahu Teâlâ; Peygamberler'in bâkî ve
dâimî olmadıklarını ifâde sadedinde "Muhammed
(s.a.v.) ancak bir Peygamber'dir. Ondan önce de Peygamberler
gelip geçmiştir. Şimdi o ölür yada öldürülürse gerisin
geriye (eski dininize) mi döneceksiniz! Kim (böyle) geri
dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır.
Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır."[29] buyurur.
Nebîler'in
en faziletlisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ölümünü te'yîd
ederek Cenâb-ı Hakk "(Habibim) Muhakkak sen de
öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra (da) şüphesiz, siz de kıyamet
günü, Rabbi'nizin huzurunda dâvâlaşacaksınız."[30]; "Biz senden
önce de hiç bir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen
ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?" [31] buyurur.
Ölümün
beşer için umûmî bir kanun ve istisnâ kabul etmeyen bir
gerçek olduğunu Cenâb-ı Hakk "Her canlı
ölümü tadar."[32], "Yeryüzünde bulunan her canlı
yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbi'nin zâtı bâkî
kalacak."[33]
buyurarak belirtir.
Ayet-i
kerîmelerin ifâde ettiği şekilde Bekâ, sadece ve sadece
Allah içindir. O'nun dışında her canlı ölümlüdür ve
ölümü tadacaktır.
6-
PEYGAMBER'İN ŞEHİRLİ (EHLÜ'L-KURA) OLMASI
Bunu
söyleyenlerin dayandıkları en önemli delil "Senden önce
de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden
başkasını Peygamber göndermedik."[34] âyet-i kerîmesidir.
Ayetin
zâhirinden anlaşılan Cenâb-ı Hakk'ın Peygamberler'ini ancak
şehir halkından gönderdiğidir. Bu konuda Hz. Hasan ve Katâde'den
gelen bir rivayette vardır[35].
Bunun
sebebi olarak, şehir halkının daha bilgili ve daha yumuşak
olduğu, bâdiyelerde (şehir, köy ve kasaba dışında, içtimâî
hayatı olmayan bölgeler) yaşayanlarda cehalet ve katılığın
hâkim olduğu[36] ifâde
edilmektedir. Fakat bu görüşe katılmak mümkün
görünmemektedir. Zîrâ, Nübüvvet çalışılarak kazanılan
ve elde edilen bir makam değildir. Allah Nebîler'ini kulları içinden
kendisi seçer. Dolayısıyla onlar Nübüvvet'e dair bir sıfatı
kendi gayretleri ile kazanamadıkları gibi; bazı özelliklerin
mirasçısı da değilllerdir. Allah onları anne rahmine düştükleri
andan itibaren bu vazifeye hazırlar. Hatta düşmeden önce
onları her türlü kötü şeyden muhafaza eder.
Peygamberler
ancak şehirlerden olur düşüncesinden Hz. Ya'kûb (a.s.)'un
bâdiyede yaşaması[37] göz
önünde bulundurulması gerekir. İbn Kesîr, İbn Abbas'dan
gelen bir rivayetten yola çıkarak "Ehl-i Kurâ"
ile maksadın, Nebîler'in "Sema ehli değil de yer ehli"
yani Adem oğullarından (Ademî) ve yeryüzünde mukîm bulunduğu
hususu dikkat çeker[38]. Buna
göre Peygamberler insanlarla birlikte yaşar, insanların
arasında bulunurlar. Zaten başka türlü, insanlara örnek
olabilmeleri mümkün değildir. Halbuki Peygamberler, hayatın
her safhasında ümmetlerine örnek olurlar.
Aralarında
fark bulunsa bile bütün Peygamberler insanlara Allah'ı
tanıtmak için gelmişler ve bihakkın vazifelerini îfâ etmişler,
bizzat hayatlarıyla insanlara belli ufuklar
kazandırmışlardır. Genel olarak Nebîler'e dikkat edilecek
olursa şu hususları gerçekleştirdikleri görülecektir.
1-
ALLAH’A ÂZAMÎ KULLUK
Allah
insanları kendisine kulluk yapsınlar diye yaratmış,[39] Peygamberler ise bu
konuda rehberlik yapmışlardır. Böylece insanlara, asıl
yaratılış gayelerinin Allah'ı bilip tanıyarak,
tanıdıklarını ibadetle göstermek olduğunu öğretmişlerdir.
Cenâb-ı Hakk bunu "Senden önce hiçbir Peygamber
göndermedik ki, ona 'Benden başka ilâh yoktur, o halde bana
kulluk edin.' diye vahyetmiş olmayalım."[40] diyerek ifâde buyurur.
Peygamberler'in
gönderiliş gâyesinin insanları putlardan sakındırarak
Allah'a kullukta rehberlik etmek olduğu bir başka âyet-i
kerîmede "Andolsun Biz, 'Allah'a kulluk edin, tağuttan
sakının' diye her millete bir Peygamber gönderdik. Allah o
insanlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir
kısmı içinde sapıklık hak oldu. Öyleyse Hakk'ı
yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu yeryüzünde gezinde
görün."[41]
denilerek işaret edilir.
2-
DİNİ TEBLİĞ
Eğer
Allah bize Peygamberler'ini göndererek emir ve yasaklarını
bildirmeseydi, mükellefiyetlerimizi kavrayamaz, helâl ve
haramları bilemezdik . Biz bütün bunları Peygamberler
vasıtasıyla öğreniyoruz.
Bu
gayeyi Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerîm'de "Onlar
(Peygamberler) Allah'ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve
sadece ondan korkarlar, ondan başka kimseden korkmazlar."[42] şeklinde ifâde
buyurur.
Onlar
bu gayeyi tahakkuk ettirme yolunda hiç bir fedakârlıktan
çekinmedikleri gibi hiç bir şey onları vazifelerini yapmaktan
alıkoyamaz. Bu mevzûda Cenâb-ı Hakk Efendimiz'e
(s.a.v.) hitâben "Ey Rasûl, Rabbinden sana
indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini
yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez."[43] buyurur. Böylece
Allahu Teâlâ; tebliğin yapılmamasının Risâlet vazifesinin
yapılmaması anlamına geldiğini ifâde buyurmuştur.
3-
İNSANLARA GÜZEL ÖRNEK OLMAK
Peygamberler
dini ve dinin hükümlerini sadece tebliğ etmekle kalmazlar.
Aynı zamanda onu hayatlarına bizzat tatbik ederek güzel örnek
olurlar. Peygamber'e tâbi olan ümmet de onda gördükleri
güzel şeyleri hayatlarına aktarırlar.
Nebîler'in
bu fonksiyonunu Cenâb-ı Hakk, kendinden önceki Peygamberler'i
isim isim saydıktan sonra; Efendimiz (s.a.v.)'e, onlara
uymasını ferman buyurarak belirtir[44]. Peygamber Efendimiz'e bile, kendinden
öncekilere uymayı ferman buyuran Cenâb-ı Hakk Peygamber'e
uymanın önemini bize "And olsun, Allah'ı ve ahiret
gününü umanlara ve Allah'ı çokça zikredenlere Allah'ın Rasûl'ünde
güzel bir örnek vardır."[45] buyurarak anlatır.
Peygamberler
sadece ibadette ve ahlakta değil, hayatın bütün ünitelerinde
İmam, Lider ve Rehber'dirler. Dolayısıyla haytın bütün
bölümlerinde onlara uymamız lâzımdır. Zîrâ, dünya ve
ukbâyı içine alan gerçek hayatta insanlığı Nebîler temsil
etmişlerdir.
4-
DÜNYA-AHİRET DENGESİNİ KURMA
Peygamberler
insanlara muvâzene ve istikâmet getirerek, ifrat ve
tefritlerden uzaklaştırmışlardır. Paygamberler vasıtasıyla
insanlar, dünya ve ukbâ dengesini kurmuş, birini diğerine
feda etmemeyi öğrenmişlerdir. Eğer Allah lûtfedipte
Peygamber göndermeseydi insanlık akıl ve vicdanla bu dengeyi
asla kuramazdı.
Cenâb-ı
Hakk Kur'ân-ı Kerîm'de bu dengeyi "Allah'ın sana
verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, (ama) dünyadan da
nasîbini unutma!"[46] buyurarak anlatır. İnsan bir taraftan Cenâb-ı
Hakk'ın nimetlerini[47] öbür
taraftan da o nimetlerin hesabını vereceğini[48] sürekli hatırlamalı, böylece dengeli bir
hayat yaşamalıdır.
Bu
denge, insanın bütün hayatına yansımalıdır. Böylece insan
bütün üniteleriyle dengeli ve ölçülü yaşamaya muvaffak
olabilmelidir.
5-
AHİRETTE İNSANLARIN İTİRAZ KAPISINI KAPATMAK
Peygamberler,
insanlar kıyamet gününde mükellefiyetleri konusunda Allah'a
itiraz etmesinler diye gönderilmişlerdir. Çünkü eğer Allah
Peygamber göndermeseydi, insanlar Allah'a karşı mes'ûl ve
mükellef olamazlardı. Bunu ortadan kaldırmak için Allah
(c.c.) "Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak
Peygamberler gönderdik ki, insanların Peygamberler'den sonra
Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîz'dir,
Hakîm'dir."[49]
buyurur.
Böylece
Peygamberler insanlara her şeti öğretir ve Allah huzurunda
itiraz etmelerine mazeret bırakmazlar. Bunu ifâde sadedinde
Allah (c.c.) "Nitekim kendi içinizde size
âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı, hikmeti ve
bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik."[50] buyurur.
İnsan
burada başı boş olmadığına[51] ve sonuçta Allahu Teâlâ'ya döndürülüp
hesaba çekileceğine göre[52], dikkatli yaşamalıdır. Çünkü bir gün
terâzi kurulacak ve kimsenin mazeret ve bahanesine bakılmadan
hayatının hesabı istenecektir.
6-
ZORLUK VE MEŞAKKATLERE SABIR
Peygamberlik
kolay bir vazife değildir. Taşlanmaktan[53] sürgün edilmeye[54] ve hatta öldürülmeye[55] kadar her şeyi göze almayı gerektirir.
Peygamberler
tebliğ vazifelerini ifâde ederlerken karşılarına çıkan bütün
engelleri sabırla aşıp vazifelerini yapmışlardır. Çünkü
bu onların en önde gelen vazifesidir[56]. Vazifelerini yapar ve Allah'ın işine
karışmazlar. Çünkü kabul ettirmek onların görevi değildir.
İnsanlar inanmadıklarında değil, anlatmadıkları zaman
sorumludurlar[57].
Hiç
bir Peygamber, Peygamber olmak için özel bir gayret sarfetmemiş
ve bulunduğu muallâ makamı emeği ve çalışması sonunda ihrâz
etmemiştir. Allah insanlar içinden kimi murâd buyurmuşsa onu
Peygamber olarak seçmiştir.
Tebliğ
ettikleri din tamamıyla Allah tarafından verildiği için
Peygamberler Allah'a tam teslim olmuşlardır. Bundan dolayı Muhâlif
ve Muannidler'in söyledikleri yada yaptıkları hiç bir şey
onların Allah'a olan teslimiyetini kıramaz.
Bu
şekilde vazife gören Peygamberler'in belki bazı özellikleri
vardır. Bunları maddeler halinde kısaca şöyle sıralayabiliriz.
1-
HASBİLİK
Peygamberler
yaptıkları bu ağır vazife karşılığında maddî-mânevî
hiç bir ücret beklemezler. Her Peygamber "Benim
mükâfatım ancak Allah'a aittir."[58] düsturuyla hareket eder. Çünkü onlara bu
zorlu vazifeyi gördüren, ne cennet sevdası ne de Cehennem
korkusudur. Onlar vazifelerini sadece Allah'ın emri olduğu için
yaparlar, neticede onun rızasını beklerler.
Bu
mânâya işaretle Cenâb-ı Hakk "Sizden ücret
istemeyen (karşılık beklemeyen) kimselere tâbi olun."[59] buyurur.
2-
İHLAS
Peygamberler,
yaptıkları her şeyi Allah için yapmış, terkettiklerini de
Allah için terketmişlerdir. Allah için işleme, başlama ve
çalışmayı, onun rızası dahilinde hareket etmeyi
hayatlarının gayesi haline getiren Paygamberler'den bazıları
bu yönleriyle müşahhaslaştırılarak nazarlarımıza
arzedilir[60].
Cenâb-ı
Hakk Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şahsında ümmetine
seslenerek "Şüphesiz ki, Kitab'ı sana hak olarak
indirdik. (O halde sen de) dini ona has kılarak Allah'a kulluk
et."[61]
buyurur. Başka bir âyet-i kerîmede ise Cenâb-ı Hakk
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i konuşturarak "De ki;
ben dinimi sadece O'na has kılarak Allah'a kulluk ederim."[62] dedirtir. Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) de gerçekten hayatı boyunca dini Allah'a
tahsis ederek, sadece O'na kulluk yapmış, gönlü sadece O'nun
marifetiyle dolup-taşmıştır.
3-
TEVHİD'E DAVET
Bütün
Peygamberler ilk olarak kavimlerine "Ey kavmim! Allah'a
kulluk edin, sizin için O'ndan başka ilâh yoktur."[63] mesajını
getirmişlerdir. Peygamberler'in hepsi aynı hakikatı ifâde ve
ilân etmişlerdir. Devirleri, dönemleri ve coğrafyaları
farklı olsa bile Peygamberler aynı menbâdan gelen vahiyle
beslendikleri için tebliğ ettikleri mesajlar da aynıdır. Buna
işaretle Efendimiz (s.a.v.) "Ben ve benden evvel gelen bütün
Peygamberler'in söylediği en faziletli söz: 'Lâ ilâhe
illallahu vahdehü lâ şerike lehu'-(yani Allah'dan başka ilâh
olmadığı gibi O'nun şeriki yoktur)dur."[64] buyurur.
4-
GÜZEL ÖĞÜT
Peygamberler
vazifelerini yaparlarken mesajlarını "güzel öğüt"
ve "hikmet" ile tebliğ etmişlerdir[65]. Demagoji yapmamış,
diyalektiğe girmemiş ve felsefî üslûba iltifat etmemişlerdir.
Onların
bu misyonuna Cenâb-ı Hakk "Nitekim size kendi içinizden,
âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti
getirip bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik."[66] diyerek işaret
buyurur. Hikmetin gereği Peygamberler muhataplarına durumları
ve seviyelerine göre hitâb etmiş, onların aklını, kalbini
ve vicdanını doyurmuşlardır.
1-
SIDK
Doğruluk,
Peygamberlik müessesesinin en önemli öğesidir. Peygamber'in
ağzından hilâf-ı hakîkat hiç bir şey çıkmaz. Allah
onları bu mümtaz vasıflarıyla medh-u senâ eder[67].
Doğruluk
öyle bir sıfattır ki; Allahu Teâlâ sadece Peygamberler'in değil,
aynı şekilde inanan insanların da doğru olmalarını
isteyerek "Ey iman edenler! Allah'dan korkun ve
doğrularla beraber olun."[68] buyurur.
Cenâb-ı
Hakk doğruların, doğru söyleyenlerin gerçek mü'minlerden
olduğunu beyân buyururken[69] onları tebcîl eder ve onlar için "Mü'minler
içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte
onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını
vermiştir. Kimisi de (şehitliği) beklemektedirler. Onlar hiç
bir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir."[70] buyurur.
Peygamberlik
hakîkatı doğruluk çarkı üzerinde döner. Zîrâ gayb
âleminden ilâhî mesajlar getiren bu insanlığın
yıldızlarından birinde küçücük bir yanılma olsa her şey
altüst olur. Çünkü dünya ve ukbâ saâdetini muhtevî
bütün hakîkatler, onlar vasıtasıyla bize intikâl
etmektedir. Bu işin zerre kadar bile olsa yanılgıya tahammülü
yoktur. Konunun bu hassasiyetini bize Cenâb-ı Hakk "Eğer
(Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette
onu kuvvetle yakalar, sonrada O'nun can damarını koparırdık
(O'nu yaşatmazdık). Sizden hiç biriniz de buna mâni olamazdı."[71] şeklinde ifâde
buyurur.
2-
EMANET (Emin, Güvenilir Olmak)
Emanet
Peygamberler'in güvenilir olması demektir ve iman ile aynı kökten
gelir. Mü'min, hem inanan hem de güven ve itimad telkin eden
insan demektir. Peygamberler, insanların en emini, en güvenilir
olanıdırlar. Onlar tebliğlerinin kabul görmesinde en önemli
nokta olan bu hususu mesajlarıyla birlikte insanlığa takdim
ederler. "Nûh kavmi de Peygamberler'ini yalancılıkla
ithâm etti. Hani kardeşleri Nûh, onlara şöyle demişti:
'Allah'a karşı gelmekten sakınmazmısınız? Bilin ki ben,
size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a
karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. "[72].
Hz.
Hûd[73], Hz. Sâlih[74] ve Hz. Lût[75] (a.s.) da kavimlerine
aynı şeyi hatırlatmış ve emin oluşlarını mesajlarının
kabulüne vesile yapmışlardır.
Emanet
sadece Peygamberler'in değil Cibrîl-i Emîn'in de en önemli
vasfıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah onu anlatırken "O,
kendisine uyulan ve emin bir elçidir."[76] buyurur. İşte Kur'ân-ı
Kerîm, Cibrîl-i Emin vasıtasıyla Muhammedü'l-Emin olan
Efendimiz (s.a.v.)'e indirilmiş ve onun tarafından yeryüzünde
emniyetin temsilcisi ümmetine tebliğ olunmuştur.
Emniyetin
en muallâ ismi olan Efendimiz (s.a.v.) hem Allah'dan gelen
mesajlara hem de bütün mahlûkâta karşı emindir. O'nun zerre
kadar emânete ihâneti düşünülemez ve herkes O'na itimad
eder. O emin olmasının gereği vahiy geldiğinde heyecanlanır
ve Cebrâil (a.s.) bitirmeden söylenenleri ezberlemek için
durmadan tekrar eder. O'nun kendini helâk edercesine gösterdiği
bu tehâlük karşısında Cenâb-ı Hakk ona "(Rasûlüm)
Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kıpırdatma. Şüphe
etme ki, onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu
okutmak bize aittir. O halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen onun
okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak
da Bize aittir."[77] buyurur.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) emniyet'le o denli bütünleşmiştir ki,
insanlar ona "Muhammedü'l-Emin" demişlerdir[78]. O, Veda Haccı'nda
ümmetine vazifesini tebliğ edip-etmediğini sormuş, ümmetinin
vazifesini yaptığını söylediği zaman da onların bu
ikrarına Allah'ı şahit tutmuş ve "Allah'ım şahit
ol!" buyurmuştur[79].
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) emniyete ve güvenilirliğe o kadar çok önem
vermiştir ki, yalanı münafıklık (nifak) alâmeti saymış ve
ümmetini ondan alabildiğince uzaklaştırmıştır[80]. O, değil insanların
hayvanları aldatmasını bile hoş karşılamamış ve câiz
görmemiştir[81].
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) kendisi emin ve güvenilir bir insan olduğu
gibi Allah'a aynı şekilde güvenen bir insandı. Diğer
Peygamberler gibi Efendimiz (s.a.v.) de Allah'a itimad ve güvenle
serfirâz kılınmıştır. Cenâb-ı Hakk onların bu halini Hz.
Nûh[82] ve Hz. İbrâhim'den[83] misâl vererek bize hatırlatır.
Biz
"Biz onların önlerine de, arkalarına da sed koyduk."[84] âyetini okuyup hiç
bir endişe izhâr etmeden aralarından geçip hicret yoluna
Efendimiz (s.a.v.)'de bu itimadı görürüz. Efendimiz (s.a.v.)
o kadar emindir ki, hicret yolunda bir mağarada sıkışmış
kalmış bir vaziyette bile Hz. Ebû Bekir'i (r.a.) "Korkma!
Allah bizimle beraberdir." diye teselli eder. Zîrâ
onların üçüncüsü Allah'dır[85].
3-
TEBLİĞ
Bildirmek
ve açıklamak anlamına gelen tebliğ, Allah'ın hükümlerini
insanlara ulaştırmayı ifâde eder. Peygamberler, ilâhî mesajı
olduğu gibi insanlara duyurmakla mükelleftirler. Onlar ilâhî
mesaja ne bir ilâvede bulunabilirler ne de ondan bir hakîkat
gizleyebilirler.
Tebliğ,
Peygamberler'in varlık gayesidir. Çünkü tebliğ olmasaydı
Peygamberler'in gönderilişi de abes ve mânâsız olurdu. Bunun
için onlar tebliği yaratılışlarının gayesi olan bir vazife
olarak görürler.
Peygamberler
insanları basîretle[86], karşılık
beklemeden[87] ve
neticeye karışmadan[88] hakîkatlere
davet ederler. Bunun için de darılma, kırılma, küsme ve
ümitsizliğe düşme gibi noksanlıklar onların Pâk semtine uğrayamaz.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) Uhud Harbi'nin sonunda kanlar içinde ellerini
açarak "Allah'ım, kavmime hidayet ver. Çünkü onlar
bilmiyorlar. (Şayet benim Peygamber olduğumu bilselerdi böyle
yapmazlardı)" duasında bulunur[89]. Hz. Nûh[90] ve Hz. Hûd'un da aynı şekilde[91] vazifelerini
yaptıklarını görüyoruz. Çünkü aslî görevleri odur.
İnsanları inzâr edecekler[92], ilâhî kitabı onlara ulaştıracaklar ve
onlara rehberlik yapacaklardır[93].
İnsanlık
için Peygamber o denli önemlidir ki, bir beldeye veya bölgeye
Peygamber gönderilmemiş ise, o yörenin insanları hesaba
çekilmeyecektir. Çünkü Allahu Teâlâ Peygamber
göndermedikçe kimseye azâb etmeyeceğini[94] haber vermiştir.
Allah
(c.c.) Peygamber göndermiş ve insanları uyarmıştır. Buna
rağmen hala insanlar inkârda ısrar etmişlerse Allah onlara azâb
edecektir. Bunun için her Peygamber, tebliğin bütün metodlarını
kullanarak bıkıp-usanmadan ve yılgınlığa düşmeden ikaz ve
irşâd vazifesini îfâ etmiştir[95]. Bunda Efendimiz (s.a.v.) o kadar ileri
gitmiştir ki ona Cenâb-ı Hakk "Rasûlüm, onlar
iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın."
ikazında[96]
bulunmuştur. Başka bir âyet-i kerîmede ise "Bu
Kur'ân'a inanmazlar diye neredeyse kendini harap edeceksin."
[97]
buyurur.
Yukarıdaki
âyet-i kerîmeler tebliğde Efendimiz (s.a.v.)'in çok hırslı
olduğunu gösterir. O (s.a.v.), hak ve hakîkatın kendisine
ulaştırılmadığı tek bir fert bile kalmasın diye kendini
helâk edercesine tebliğde bulunmuştur.
"En
yakın akrabanı inzâr et." [98] emr-i ilâhî'si ile başlayan
açıktan davet ve tebliğ meydanlarda[99], evlerde[100], panayırlarda[101], Tâif'de[102] devam etmiştir.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) tebliğini çok geniş bir alana yayarak bu
mevzûda istîdatlı bazı sahâbîlerini kabilelere yollarken[103] devlet başkanlarına
da islâma davet eden mektuplar göndermiştir[104].
Allah
Rasûlü hem fert hem de cemiyet planında bir an bile durmadan
tebliğ'e devam etmiştir. Çünkü Allahu Teâlâ "Ey
Rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu
yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni
insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna
rehberlik edip, doğru yola iletmez." [105]
buyurur.
4-
FETANET
Fetânet
Peygamberler'in yüksek bir akıl ve zeka sahibi olmaları
anlamına gelir. Fakat fetânet asla kuru bir akıl ve mantık
değildir. O, mantîkî ruh, kalp ve hissin bir araya gelmesinde
oluşan Peygamber mantığıdır.
Peygamberler
fetânetleriyle, Allah'dan gelen vahyi -tâbir caizse regüle
ederek- insanlara ulaştırırlar. Bunun için fetânet, her
Peygamber'de bulunması zarûrî olan bir sıfattır. Onlar
inananların sorularına ve inkârcıların itirazlarına fetânetle
cevap verir, izah getirirler, müşkilleri rahatlıkla çözer ve
hallederler.
5-
İSMET
İsmet,
Peygamberler'in mâsum (günahsız) olması demektir.
Peygamberler, günah işlemekten alıkonmuş ve muhafaza
edilmişlerdir. Lügatte, menetme, engelleme ya da Menedilmiş ve
korunmuş manalarını ifade eden İsmet, [106]
ıstılahta peygamberlrein ister büyük, isterse küçük olsun
bütün günahlardan korunmuş olmaları anlamına gelir. [107]
Bu
korunma Allah'ın onlara bir lütfu olmakla birlikte onları
taat'e zorlamadığı gibi günah işlemekten de âciz bırakmaz.
Dolayısıyla günahlardan korunmuş olmaları tamamıyla cüz'i
iradeleri ve mükellefiyet sınırları içinde olur[108].
Nebiler
tebliğ vazifesiyle memur bulunduklaru için Allah-u Teâlâ'dan
aldıkları emirleri insanlara olduğu gibi aktarmışlardır. Bu
durumuyla onlar, Cenab-ı Hakk'ın istediklerini bize intikâl
ettirmek için birer ayna vazifesi görürler. Aksettirdikleri
hakikatlerin bulanmaması için de tertemiz olmaları lazımdır.
Mü’minler,
iman ve amele dair bütün ahkamı peygamberler vasıtasıyla öğrendikleri
için eğer onlar ismet sıfatıyla korunmuş olmasalardı
insanlara örnek olamazlardı.
Bazı
peygamberlerle ilgili olarak ilahi kitapta yer alan bazı
ifadeler, bu peygamberlerin zelle ve hatası olaak
değerlendirilmiştir[109]. Halbuki bu
ifadelerde peygamberlere günah ve zelle isnâd edilmemektedir.
Çünkü peygamberler iki şeyden birini tercih etme durumunda
kaldıklarında en iyi yerine iyiyi seçmeleri[110]
onlar için bir zelle kabul edlmiştir. Onların kendi içtihadları
ile olan bir konudaki tercihlerine bakıpta, onlara günah isnâd
etmek hem doğru, hem de caiz değildir.
Çünkü
peygamberler aynı zamanda birer müctehiddirler. Onlar, Cenab-ı
Hak'tan vahiy gelmeyen konularda ictihad eder ve görüş
bildirirler[111]. Eğer onlar bu
ictihadlarında yanılsalar bu durum onlar için bir günah değildir
ve ismetlerine halel getirmez. Kaldı ki bazı alimler göre bu
gibi sürçmeler ekseriyet itibariyle peygamberliklerinden önce
olmuştur[112].
Ancak; peygamberlerin çocukluklarından itibaren Allah'a şirk
koşmadıkları ve küfre düşmedikleri hakkında alimler
hemfikirdirler[113].
Aynı şekilde Ulemâ, peygamberlerin ne peygamberliklerinden
önce ne de sonra yalan söylemek, sözünde durmamak gibi arızalardan
salim oldukları hususunda fikir birliği içindedirler[114].
Bir
kısım ulemâya göre, peygamberler Nübüvetle vazifeli kılınmadan
öncede korunmuşlardır. Çünkü Nübüvetten öncesi ve sonrasıyla
peygamberlerin bütün hayatı davet ve tebliğ vazifesinde rol
oynayacaktır[115]. Buna karşılık
bazı alimler insanlar, peygamberliklerinden önce kendilerine
ittibâ etmekle yükümlü bulunmadıkları için günahlardan
korunmaları ancak peygamberliklerinden sonradır. Fakat onlara göre
peyamberlerin güzel ahlakı peygamberliklerinden öncede günah
işlemelerine manidir. Bu açıdan onlar bu devrelerinde masum
olmasalar bile mahfuzdurlar[116].
Alimlerin
ekseriyeti, ister peygamberliklerinde önce isterse sonra olsun
peygamberlerin bilerek (amden) büyük günah (kebire) işlemedikleri
hususunda müttefiktirler[117].
Peygamber'e
olan ihtiyaç açıktır. Zîrâ, dünya ve âhirette saâdet
ancak Peygamber eliyle olacaktır. bundan dolayı, Mu'tezile'ye göre
Allah'ın Peygamber göndermesi vâciptir. Zîrâ Allah (c.c.),
kullarının faydasına olan şeyi ister[118]. Mâturîdîler'e göre, Allah'ın Peygamber
göndermesi hikmetinin gereğidir[119]. Peygamber'e olan ihtiyacın açık
olduğunu kabul eden Eş'arîler'e göre Allah, fiillerini işlemede
mecbûr olmadığı için Allah'ın Peygamber göndermesi
güzeldir ama göndermemesi çirkin değildir[120].
Peygamber'lik
hiç bir kavme ve bölgeye has olmadığından[121] Allah her kavme bir Peygamber gönderdiğini
beyân buyurmakta[122] ve bu kavimlerin bazılarından
bahsetmektedir[123].
İlk Peygamber Hz. Adem[124],
sonuncusu Hz. Muhammed[125]
(s.a.v.)'dir. Bu ikisi arasında hadîs-i şeriflerden 124.000
Nebî ile 315 Rasûl'ün bulunduğu anlaşılmaktadır[126].
İster
Nebî, ister Rasûl olsun, Peygamberler'in tümünün beşer
(insan)'den gönderildiğini görüyoruz. Çünkü beşerden
olmayan bir Peygamber'in beşere örnek ve rehber olması mümkün
değildir. Bunu değerlendiremeyen inkârcılar insandan
Peygamber gelmesini yadırgamış[127] ve bu sebeple onları
reddetmişlerdir[128].
Halbuki Peygamber'ler de diğer insanlardan, insan olma
noktasında farklı değillerdir[129]. Onları diğer insanlardan ayıran temel
çizgi, onlara vahyin gelmesi ve buna dayalı olarak bazı mümtaz
özellik ve sıfatlara sahip bulunmalarıdır.
Kur'ân-ı
Kerîm'de Peygamber ifâde edilirken bazen "Nebî",
bazen de "Rasûl" kavramları seçilmesine rağmen
biz her ikisine birden "Peygamber" diyoruz.
Ancak bu iki kavram arasında fark bulunduğunu ve her iki
kavramın aynı mânâyı ifâde ettiği tartışmalarının var
olduğunu da görüyoruz. Biz bu çalışmamızda buna açıklık
getirmeye, Nebî ile Rasûl arasında fark bulunup
bulunmadığını incelemeye çalışacağız.
Türkçede
kullanılan "Peygamber" kelimesinin
karşılığı olan "Nebî" ve "Rasûl"
terimleri üzerinde ötedenberi tam bir anlaşma sağlanabilmiş
değildir. Akâid ve Kelâm kitaplarına baktığımız zaman Nebî
ve Rasûl'ün çok farklı târiflerinin yapıldığını görüyoruz.
Hatta aynı mezhep ve ekol içinde bulunanlar bile Nebî ve
Rasûl kavramlarına farklı yaklaşabilmektedirler. Böyle
oluncada doğru bir târife ulaşmak mümkün olamamaktadır.
Aralarındaki
fark çok küçük bile olsa, zihinlerde bir keşmekeşliğe yol
açtığı için herhalde her iki kavramın da ruhunu
zedelemeyecek ortak bir târif bulunmasında maslahat olacaktır.
İşte
bu düşünceden hareketle böyle bir çalışmaya gerek duyuldu.
Önce Nebî ve Rasûl kelimelerinin lûgat anlamlarına bakalım.
"Nebî"
kelimesinin aslı ya ( ) (hemzeli) veya (
) (hemzesiz)'dir[130]. Eğer aslının
( ) (hemzesiz) olduğu düşünülürse,
Nebî "haber veren" demektir. O, Allah hakkında
haber vermektedir. Bu kökten alındığında en-Nebîû (
), el-Muhbîr ( ) veya apaçık
yol (
) anlamındadır. Kesret-i İsti'mâlinden (çok kullanıldığından)
dolayı hemze Ye'ye dönüşmüş, böylece (
) - ( ) haline gelmiştir[131].
Nebî
kelimesi "apaçık yol" anlamında da
kullanılabilir. Zîrâ, Nebîler hidâyet yollarıdırlar[132].
Eğer
Nübüvvet kelimesinin ( ) kelimesinden geldiği
kabul edilirse, bunun aslı ( ) ve (
)'dür ki yerden yüksekliği ifâde eder. Eğer Nebî bu kökten
gelirse, Nebî'nin şânının yüksekliğini ifâde eder. Zîrâ
Nebî, yaratıklar arasında en yüce mevkî'yi ihrâz etmiştir.
O'nun şerefi diğer mahlûkâtın üstünde olduğu için O
bütün mahlûkâtın en üstünüdür[133].
İbn
Teymiye'ye göre Nebî'nin bu ikinci mânâsı birincinin içinde
vardır. Zîrâ Allah'ın kendisinden bahsedip onun vasıtasıyla
kendisini anlattırdığı kişinin değerinin yüksek olması
lâzımdır. Fakat değerinin üstün olması (Ulviyet ve Rif'at)
Peygamberlik özelliklerine delâlet etmez[134]. Yani her değeri yüksek olan Peygamber
olmaz.
Lûgatta
( ) onu bıraktı
ve ihmâl etti anlamına gelir.
(
) ise onu bir mektupla (mesajla) gönderdi,
(
) yani Peygamber olarak gönderdi anlamını ifâde eder[135].
(
) İnsanlar birbirlerine elçi veya mektup gönderdi anlamına
gelir[136].
Rasûl
kelimesi ( ) kökünden gelmektedir. (
) ise, sevgiden dolayı bir şey göndermek anlamındadır[137].
Risâle
de aynı kökten gelir ve gönderilen şey, yani mektup
anlamını ifâde eder[138].
Risâletü'r-Rasûl, Peygamber'in (elçinin) insanları,
kendisine vahyedilen şeye çağırmasıdır[139]. Bundan dolayı Rasûl (elçi) kendisini
gönderenin haberine (haber vermesine) tâbîdir. Onu gönderen
bunu îlân etmeden o, kendisinin elçi olduğunu ileri süremez.
Rasûl
mef'ûl manasında ( ) vezninde,
gönderilen kişinin ismidir. Rasûl denilmesi risâle, yani
mesaj sahibi oluşundan dolayıdır[140].
Lûgatta
Nebî ve Rasûl'ün anlamlarını kısaca gördükten sonra
şimdi Nebî ve Rasûl'ün ıstılahta ne anlama geldiklerini görelim.
Fakat hemen ifâde etmek gerekir ki, aralarında fark bulunması
yada bulunmamasındaki ihtilâfa dayalı olarak Nebî ve
Rasûl'ün ıstılah anlamları arasında da farklar vardır.
Alimlerden
bir kısmı Nebî ile Rasûl arasında bir fark kabul etmezler.
Onlara göre Nebî Rasûl, Rasûl de Nebî demektir. Bu grupta
yer alan âlimlerin başında Kâdı Abdulcebbar'ı sayabiliriz.
Ona göre; ıstılahta Nebî ile Rasûl arasında hiç bir fark
yoktur[141].
Meşhur
el-Ahkâmu's-Sultaniye isimli kitabın müellifi, amelde şâfiî
olmasına rağmen Mu'tezile'ye meyli ile bilinen Mâverdi de
(öl:450/1058)[142]
Nebî ile Rasûl arasında bir fark görmez. O, Rasûl'ü târif
ederken; "Nebîler (Enbiya) Allah'ın emir ve
nehiyleriyle kullarına gönderdiği (Rasûller) elçilerdir."[143] der.
Nebî
ile Rasûl arasında ayrım yapmayanlardan bir diğeri olan Cüveynî'ye
göre Nübüvvet, kulları içinden seçtiği birine Allahu Teâlâ'nın
Sen benim Rasûlümsün (elçimsin) demesiyle meydana gelir[144].
Bu
grupta yer alan Amidî de Cüveynî'nin târifine uyarak, "Nübüvvet;
kulları içinden seçip çıkardığı birine Allahu Teâlâ'nın
"Sen benim Rasûlüm ve Nebîmsin" demesiyle hâsıl
olur."[145]
der.
Bu
grup içinde yer alanlardan Taftâzânî Nebî'yi târif ederken:
"Nebî, kendisine vahyolunan şeyi tebliğ etmek üzere
Allah'ın gönderdiği insandır. Rasûl de öyledir."[146] der. Böylece ikisi
arasında bir fark görmediğini açıkça ifâde etmiş olur.
İcî
de Nebî ile Rasûl arasında bir fark görmez. O "Nebî,
Allahu Teâlâ'nın kendisine 'Seni Rasûl (elçi) olarak
gönderdim.' veya 'Benden (şunları) onlara tebliğ et.' gibi sözler
söylediği kişidir."[147] der. Aliyyü’l-Kari, İmam Ebû Hanife’nin
de Nebî ile Rasûl’ün müterâdif kelimeler olduğu kanâatını
izhâr ettiğini söyler (Şerhu fıkhi’l-Ekber, 11).
Alimlerden
bazıları ise Nübüvvet'le Risâlet, dolayısı ile Nebî ile
Rasûl arasında fark olduğu kanâatındadır. Bu grubun
başında yer alan İmam Şâfiî'ye göre Rasûl, müstakil bir
şerîat sahibidir. Nebîler ise, bu Rasûller'in şerîatını
tatbik etmek üzere gönderilirler, ayrı bir din ve şerîat
sahibi değillerdir. Bundan dolayı her Rasûl Nebî olduğu
halde, her Nebî Rasûl değildir[148].
Abdulkâhir
el-Bağdâdî de bu grup içindedir. O da İmam eş-Şâfiî'nin
târifine benzer bir şekilde şöyle der: "Nebî,
kendisine Allah'dan vahiy gelen ve kendisine meleğin vahiy
getirdiği kimsedir. Rasûl ise, kendisine yeni yada kendinden
önceki şerîatın hükümlerini nesheden bir şerîat ile gelen
Peygamber'dir. Her Rasûl Allah'ın Nebî'si, fakat her Nebî
onun Rasûl'ü değildir."[149]
Ferrâ'nın
(öl:207/822) târifi de buna yakındır. Ona göre Rasûl,
Mürsel (kendisine risâlet verilen) Nebî'dir. Nebî ise mürsel
olmayan fakat Muhaddes, yani kendisine mutlak sûrette vahiy
geldiği halde bunu tebliğ etmekle mükellef olmayandır[150].
Ferrâ'nın
târifinde açık bir şekilde görüldüğü gibi Nebî
kendisine vahiy geldiği halde bunu tebliğ etme mükellefiyeti
olmayan Peygamber'dir. Burada vahiy bir bakıma ilham gibidir.
İbn Hazm'de aynı târifi tercih ederek; "Nebî, Allah'ın
dilediği kulları arasından seçtiği ve vahiyle, olacak
şeyleri daha olmadan öğrettiği kimsedir. Rasûl ise; Allah'ın
kulları arasından seçerek insanlara elçi olarak gönderdiği
kimsedir."[151]
der. İbn Hazm'ın târifinden de anlaşılacağı üzere ona
göre Nebî'ye vahiy gelir, ama sadece onu ilgilendirir. Bir bakıma
ilham gibidir. Rasûl'ün ise, insanlara bir mesaj götürme
sorumluluğu vardır.
Nebî
ile Rasûl arasında fark bulunduğunu kabul eden grubun içinde
yer alan Zemahşerî Nebî'nin târifinde biraz daha farklı düşünmektedir.
Zîrâ, ona göre her Rasûl Nebîler'dendir ve kendisine bir
kitap indirilmiştir. Nebî ise Rasûl değildir ve kendisine
kitap indirilmemiştir. Ancak insanları kendinden önceki şerîate
davet etmesi emredilmiştir[152].
Görüldüğü
gibi Zemahşerî kendisinden önceki târiflere, Nebî'nin
kendinden önceki şerîate insanları davet etmesi emrini
eklemiştir. Zîrâ ona göre Nebî'ye yeni bir şerîat
verilmemiştir. Râzî de Nebî ile Rasûl'ün birbirinden ayrı
olduğu kanâatındadır. Ama o, Nebî ile Rasûl'ün
târiflerini biraz değiştirmiştir. Ona göre, Rasûl uykusunda
(yani rüyasında) Rasûl olduğunu görür veya Rasûller'den
biri ona Rasûl olduğunu haber verir. Nebî ise, zâhirî olarak
meleğin (Cebrail) kendisine insanları (Hakk'a) davetle
emrettiği Peygamber'dir[153].
Beydâvî'ye
göre Rasûl, Allah'ın insanları davet edeceği yeni bir şerîatle
gönderdiği zât, Nebî ise kendinden önceki şerîatı takrîr
etmek üzere Allah'ın vazifelendirdiği zâttır[154].
Lekkânî
de Rasûl'ü Nebî'den ayıran faktörün "tebliğ"
olduğunu belirtir. Ona göre Rasûl mutlaka tebliğ yapmak
zorundadır. Nebî ise, Allah'dan kendisine şer'î bir teklif
gelmiş zâttır. O, bu teklîf-i şer'î'yi tebliğ edebilirde
etmeyebilirde; kendisine bir kitap verilebilirde
verilmeyebilirde; şerîatı kendisinden önceki şerîatı
neshedebilirde etmeyebilirde[155]. Dolayısıyla Lekkânî, diğer târiflerden
farklı olarak Nebî'nin tebliğ yapabileceği ve kendisine kitap
verilebileceği husûsunu da ilâve etmektedir.
Yukarıda
geçenlerden anlaşılması gereken en önemli nokta, Nebî ile
Rasûl arasında fark bulunup-bulunmaması konusunda mezheplere
has kesin bir görüşün bulunmadığı husûsudur. Zîrâ, değişik
mezhepten âlimler arasında o yada bu târifte bir araya
gelmeler, uygunluklar ve tevâfuklar buluyoruz. Aynı mezhepte
olanların farklı, yada farklı mezhepte olanların aynı olan mütâlâlarına
şâhid oluyoruz.
Şimdi
de Nebî ile Rasûl arasında fark bulunduğunu kabul eden ve
etmeyenlerin istihdam ettikleri delillerini görelim.
1-
Nebî ile Rasûl arasında fark bulunmadığı, bu iki
kelimenin birbirinin mürâdifi olduğunu yani biri yerine
diğerinin kullanılabileceğini kabul edenlerin dayandıkları
birinci delil, Cenâb-ı Hakk'ın bazı âyet-i kerîmelerde,
Nebî için "Mürsel" yani gönderilmiş ismini
kullanmasıdır[156].
Cenâb-ı Hakk'ın Nebî için irsâl etmeden bahsetmesi ikisi
arasında bir fark bulunmadığına delâlet eder[157].
Rasûl'ün
Nebî olarak vasfedilmesini izah ederken Kâdı Abdulcebbâr,
bununla Peygamber'in kadrinin yüksekliğine işaret olduğunu,
yani Nübüvvet mânâsının orada Rif'at ve Ulviyet ifâde
ettiğini belirtir[158].
2-
Kur'ân-ı Kerîm'de Nübüvvet ve Risâlet lâfızları
isti'mâlde yer alır veya birlikte zâil olur[159]. Hatta bunlardan birisi sabit olsa kelâmın
tenakuzundan dolayı diğerini nefyeder. Bu da bu iki lâfzın
aynı mânâyı ifâde ettiklerini, aynı anlama geldiklerini gösterir[160]. Zîrâ, Bu iki lâfzın
mânâsı aynıdır.
"Muhammed
(s.a.v.), içinizden herhangi bir adamın babası değil, o
Allah'ın Rasûl'ü ve Nebîler'in sonuncusudur."
(Ahzab, 40) âyet-i kerîmesi buna örnek gösterilebilir. Ayet,
Efendimiz'in (s.a.v.) Nebîler'in sonuncusu olduğunu gösteriyor.
Halbuki o aynı zamanda Rasûller'in de sonuncusudur. Böylece bu
iki lâfız aynı mânâyı ifâde etmektedir[161].
3-
Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de Efendimiz (s.a.v.)'in hem
Rasûl[162] hem de Nebî olduğunu[163] belirtir. Bu da Nebî
ile Rasûl arasında bir farkın bulunmadığına delâlet eder[164].
4-
Rasûl mesaj sahibi; Nebî ise, şânı yüce ve Allah'dan
haber veren anlamına geldiğine göre, bunlar birbirisini
tamamlayan lâfızlardır. Zîrâ, Allah'dan haber verme ancak
bir mesaj (Risâle) ile olacak, bunu yapanın da şânı yüce ve
kadri yüksek olacaktır. Böylece ikisinin arasında bir
farklılık olmadığı açığa çıkmış olacaktır[165].
Nebî
ile Rasûl lâfızları arasında fark olduğu kanâatında
olanlar da düşüncelerini çeşitli delillerle ispata çalışmışlardır.
Bu grubun delillerini de maddeler halinde kısaca
sıralayabiliriz.
1-
Allahu Teâlâ âyet-i kerîmede "Ey Muhammed
(s.a.v.) senden önce gönderdiğimiz hiç bir Rasûl ve Nebî
yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna
vesvese karıştırmamış olsun. Allah şeytanın
karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini
tahkîm eder. Allah bilendir, Hakîm'dir."[166] buyurur.
Ayette
Nebî, Rasûl üzerine ( )-(Vav) harfi ile atfedilmiştir
ve bu atıf âmm'ın hass'a (Umûmî olanın husûsî olana) atfı
kâbilindendir[167].
Bu
delile karşı çıkan Kâdı Abdulcebbâr Nebî ile Rasûl'ün
arasının fasledilmesinin iki cinsin birbirinden ayrı olduğuna
(iki cinsin ihtilâfına) delil olmaz der ve buna Peygamber
Efendimiz'le (s.a.v.) diğer Nebîler'in arasının
fasledilmesinin[168]
Efendimiz'in Nebîler'den olmadığına delâlet etmediği misâlini
gösterir. O bununla da iktifâ etmeyerek, mücerred faslın iki
cinsin ihtilâfına delil olamayacağına dair Kur'ân-ı Kerîm'den
başka misâller gösterir[169].
Ancak
Nebî ile Rasûl arasında fark bulunduğunu kabul eden âlimler
onun bu itirazına cevap vermekten geri kalmamışlardır[170].
2-
"Biz hangi karye'ye (kasabaya) bir Nebî
gönderdikse, ora halkını yalvarıp yakarsınlar diye darlık
ve sıkıntıya uğratmışızdır."[171]
"Ey
Nebî, biz seni şâhid, müjdeci, uyarıcı, Allah'ın izniyle
ona çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir."[172] ve "Öncekilere
nice Nebîler göndermişizdir."[173] gibi âyet-i kerîmeler.
Bu
âyet-i kerîmeler Mürsel'in (irsâl olunan, gönderilen) Nebî
olduğuna delâlet eder. Nübüvvet vasfı Risâlet vasfından
öncedir. Nebî olma asıldır. Ondan sonra irsâl olunup Rasûl
olunabileceği gibi, sadece Nebî olarak da kalabilir. Pek çoğu
Nebî olarak kalmışlardır. İmam Fahruddin er-Râzî "Öncekilere
nice Nebîler göndermişizdir." âyet-i
kerîmesinin buna delâlet ettiğini, âyette bahsi geçen
Nebîler'in sonra Rasûl olduklarının anlatıldığını söyler[174].
3-
"Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı
buldukları o Rasûl'e, o Nebî'ye uyanlar"[175], "Öyle
ise Allah'a ve ümmî olan Rasûl'üne, Nebî'ye iman edin ve ona
uyun ki doğru yolu bulasınız."[176], "Kitapta Mûsâ'yı da an. Gerçekten
o ihlâs sahibi hem Rasûl hem de Nebî idi." [177] ve "Kitapta İsmâil'i de an.
Gerçekten o, sözüne sâdık, Rasûl ve Nebî idi."
[178]
âyetleri.
Bu
âyet-i kerîmelerde Allah (c.c.); Hz. Muhammed, Hz. Mûsâ ve
Hz. İsmâil'i (Aleyhimüssalâtü ve's-selâm) Risâlet ve
Nübüvvet'le vasıflandırmıştır. Eğer Nebî ve Rasûl'ün
mânâsı aynı olsaydı bu "Haşv" (doldurma
bir söz) olurdu ki, Kur'ân-ı Kerîm bundan münezzehtir.
Bundan
dolayı Kurtubî "Rasûl ve Nebî ayrı mânâya delâlet
eden iki isimdir. Rasûl, Nebî'den daha husûsîdir ve bu
âyetlerde Rasûl lâfzı, mânâsının öneminden dolayı Nebî'den
önce zikredilmiştir. Yoksa, Nebî'nin mânâsı Rasûl'den
öncedir."[179]
der. Kurtubî'nin vardığı bu sonuç, aynı zamanda Nübüvvet
ve Risâlet arasında fark bulunduğunu kabul eden Cumhur-u Ulemâ'nın
(âlimlerin çoğunluğunun) görüşüdür. Onlar, Risâlet'in
Nübüvvet'den önce zikredilmesi konusuna da bu istikamette açıklamalar
getirmeye çalışmışlardır[180].
4-
Müslim'in Sahîh'inde Berâ İbn Azib'den rivayet ettiği
bir hadisde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona yatağa girdiği
zaman okuyacağı bir dua öğretir. Berâ İbn Azib'den
ezberlemesi için tekrar etmesini ister. O duanın son kısmında
yer alan
"
"-"İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin Nebî'ye
iman ettim." kısmını tekrar ederken
(
) yerine (
) yani
"Gönderdiğin Rasûl'üne iman ettim." deyince
Peygamberimiz onu ikaz ederek (.....................................................................)
" 'Gönderdiğin Nebî'ne iman ettim.' de"
buyurmuşlardır[181].
Bu
hadîs-i şerif Nebî ile Rasûl lâfızları arasında fark
bulunduğunu gösteren apaçık bir delildir. Zîrâ (
) Efendimiz'in Rasûl olmadan önce Nebî olduğuna işaret eder[182].
5-
Ahmed İbn Hanbel'in Ebû Zerr'den rivayet ettiği bir hadîs-i
şerifte, Ebû Zerr Efendimiz'e (s.a.v.) kaç tane Mürsel, yani
Rasûl olarak gönderilen Peygamber bulunduğunu soruyor.
Efendimiz (s.a.v.) "310 küsur" diyor. Bir başka
seferinde "315" diyor. Ebû Ümâme'nin
rivayetinde ise, Efendimiz'e (s.a.v.) Nebîler'in sayısı
soruluyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 124.000 (yüz yirmi dört
bin) Nebî, 315 Rasûl olduğunu haber veriyor[183].
Hadîs-i
şerifte Rasûller ile Nebîler'in sayılarının ayrı ayrı
verilmesi Nübüvvet ile Risâlet'in aynı olmadığını
dolayısıyla Rasûl ile Nebî lâfızlarının birbirinden
farklı olduğunu göstermektedir. Nebî ile Rasûl'ün
birbirinin aynı olmadığı kanâatında olan âlimler, bu
hadîs-i şerifi ittifakla delil olarak göstermektedirler[184].
Yukarıdaki
deliller tedkîk edildiği zaman Nebî ile Rasûl arasında fark
bulunduğunu ileri sürenlerin delillerinin daha güçlü ve
tutarlı olduğu görülmektedir. Zîrâ Nebî ve Rasûl lâfızlarının
aynı oluşuna delil olarak gösterilen Nebî'nin mürsel yani
irsâl edilmiş, gönderilmiş olduğunu ifâde eden âyetlerden
Nebî ile Rasûl'ün aynı mânâya geldiğini anlamak doğru
değildir. Çünkü canlı veya cansız, şuurlu yada şuursuz
pek çok şey içinde irsâl yani gönderme sözkonusudur ve
Kur'ân-ı Kerîm'de bunu ifâde eden pek çok âyet-i kerîme
vardır. Meselâ bunlardan birkaçı örnek olarak verilecek
olursa; irsâlu'l-matar (Yağmur gönderme)[185], su baskını, çekirge, haşerât, kurbağa
ve kanın irsâli[186], sel'in irsâli[187], azâb irsâli[188], kasırga-rüzgâr
irsâli[189],
ordu irsâli[190],
şeytanların irsâli[191],
sayha irsâli[192] ve
benzeri eşya... Bütün bu sayılan şeyler mürseldir
(gönderilmiş). Fakat kesinlikle Rasûl olarak
isimlendirilemeyecekleri gibi Allah'a izâfe edilemezler. Yani
bunlar için insan yada meleklerden seçilmiş olan Rasûller
için denildiği gibi[193]
"Allah'ın Rasûl'ü" denilemez.
Bu
grupta olanların ikinci delili olan Nübüvvet ve Risâlet'in
birlikte sâbit ve birlikte zâil olması da çok sağlam bir
delil değildir. çünkü Nübüvvet ve Risâlet arasında umûmiyet
ve husûsiyet farkı vardır. Nübüvvet umûmî, Risâlet ise
husûsîdir. İkisinin birlikte sabit olma durumu ise sadece husûsî
olanın isbatı halinde vâkîdir. Meselâ; "Falanca zât
Nebî'dir." dendiği zaman onun aynı zamanda mutlak sûrette
Rasûl olduğu anlaşılmaz. O, Rasûl olabileceği gibi sadece
Nebî de olabilir. İkisinin birlikte zâil olması, umûmî olanın
nefyedilmesi ile olur. Yani meselâ birisi; "Falanca zât
Nebî değildir." dediği zaman onun Rasûl olması da
nefyedilmiş olur. Ama; "Falanca zât Rasûl değildir."
dendiği zaman o kişi Rasûl olmasa da Nebî olabilir. Zîrâ;
her Rasûl aynı zamanda Nebîdir, fakat her Nebî Rasûl değildir.
Peygamber
Efendimiz'in (s.a.v.) Hâtemü'l-Enbiyâ olduğunu ifâde eden
âyet-i kerîme[194] bu
çerçeve içinde değerlendirilirse, onun Hâtemü'l-Enbiyâ
olması aynı zamanda Hâtemü'l-Mürselîn olduğunu da ifâde
eder. Zîrâ, Nübüvvet sâbit olmadan Risâlet sabit olmaz.
Nübüvvet umûmî, Risâlet ise husûsîdir. Böylece Umûm'un
sübûtu, husûsî olanın da sübûtu demektir. Bundan dolayı
bu delili de çok sağlam görmek mümkün olamamaktadır.
Peygamber
Efendimiz'e (s.a.v.) Kur'ân-ı Kerîm'de hem Nebî, hem de
Rasûl lâfızlarıyla hitâb edilmesi Nebî ile Rasûl lâfızlarının
aynı mânâyı ifâde etmelerine delil olamaz. Çünkü
Efendimiz (s.a.v.) hem Nebî, hem de Rasûl'dür. Bu bakımdan
bunlardan biri ile hitâb edilmesi aralarında bir zıtlık
olmadığı için değerinin reddini ve neyini gerektirmez. Bu
durum gözönünde bulundurulunca bu grupta yer alanların gösterdikleri
bu delilin de çok bağlayıcı olmadığı görülmektedir.
Bütün
bunlardan dolayı Nübüvvet ve Risâlet'in ayrı olduğunu
savunan grupta yer alan âlimlerin delillerinin daha kuvvetli
olduğu anlaşılmakta olduğundan Nebî ile Rasûl arasında
fark olduğu neticesi ortaya çıkmaktadır.
Şimdi
de târiflerini ve delillerini gözönünde bulundurarak Nebî
ile Rasûl arasındaki farkları maddeler halinde görelim.
1-
Rasûl, küllî yada cüz'î bir şerîat sahibidir. Nebîler
ise, daha önceki bir Rasûl'ün bu şerîatı üzere gönderilmişlerdir[195].
İmam
Şâfiî[196],
Abdulkâhir el-Bağdâdî[197], Beydâvî[198] ve Taftâzânî[199] bu düşüncededirler.
2-
Rasûl'e, insanlara ulaştıracağı bir mesaj (Risâle)
vahyolunmuş ve bunu tebliğle emrolunmuştur. Nebî'ye ise,
(irsâl) bir mesaj ulaştırma emri olmaksızın vahyolunmuştur[200].
el-Ferrâ[201], Abdulkâhir el-Bağdâdî[202], İbn Hazm[203] ve İmam İbn
Ebu'l-İzz el-Hanefî[204] bu
görüştedirler.
3-
Rasûl'e kitap indirildirği halde, Nebî'ye (yani Rasûl olmayan
Nebî'ye) kitap indirilmez. Ona sadece kendinden önceki şerîat'e
davet etmesi emredilir[205].
Zemahşerî[206] bu görüştedir.
4-
Rasûl, vahyi melek vasıtasıyla alır. Nebî'ye ise, vahiy veya
Nebî olduğuna dair haber melek dışında başka bir yoldan
ulaşır[207].
İmam
Fahruddin er-Râzî[208],
İbn Haldun[209] ve
Saduddin et-Taftâzânî'nin naklettiğine göre bir kısım
Mu'tezile[210] de
bu görüşü kabul eder.
5-
Nebî, sadece Allah hakkında haber verir. Zîrâ, insan aklı
onu kavrayamaz. Halbuki Rasûl, Allah hakkında haber vermekle
birlikte insanlığı ıslah etmeye de memurdur[211].
Şihâb
el-Hafâcî[212] bu
görüştedir.
6-
Rasûl, mu'cize ve kendinden önceki şerîatı nesheden bir
kitap sahibidir. Bu özelliklere sahip olamayan Nebî ise sadece
Nebî'dir, Rasûl değildir[213].
İmam
Fahruddin er-Râzî bu görüştedir[214].
7-
Rasûl'e bütün çeşitleri ve cihetleri ile vahiy gelir. Nebî'ye
gelen vahiy ise, sadece ilham veya sâdık rüya şeklindedir.
el-İsfehânî
bu kanâattedir[215].
8-
Rasûl kendisine vahyolunan şerîatle amel eder ve onu umûmî
bir şekilde tebliğ eder. Nebî ise kendisine vahyolunan şerîatle
husûsî bir şekilde amel eder.
Beycûrî
bu kanâattedir[216].
9-
Rasûl'e tebliğ ettiği bir şerîat; Nebî'ye ise tebliğ
etmediği bir şerîat vahyolunur.
İmam
Kurtubî[217],
İmam İbn Teymiye[218] ve
Şeyh Abdusselâm el-Lekkânî[219] bu kanâattedir.
Nebî
ile Rasûl arasını ayıran âlimlerin büyük bir kısmı buna
katılmaktadır. Daha önce târiflerine yer verdiğimiz, İmam
eş-Şâfiî, Zemahşerî, Beydâvî, İbn Ebu'l-İzz el-Hanefî
ve Sadeddin et-Taftâzânî buna örnek gösterilebilir.
Bu
taksim oldukça derli topludur ve diğer taksimlerde ortaya çıkan
karışıklıkları da ortadan kaldırmaktadır. Zîrâ biraz
geriye dönüp yapılan târif ve taksimlere dikkat edecek
olursak;
Birinci
taksim Rasûl'ün küllî yada cüz'î bir şerîat sahibi olması;
Nebîler'in ise, bu şerîatleri tatbik etmek üzere
gönderildiklerini ifâde etmekteydi.
Halbuki
Hz. İsmâil, Hz Yûsuf, Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman gibi yeni
bir şerîat sahibi olmayan Rasûller vardır. Bunlardan Hz. İsmâil
ve Hz. Yûsuf'un Hz. İbrâhim'in; Hz. Dâvûd ile Hz. Süleyman'ın
ise Hz. Mûsâ'nın şerîatı ile amel ettiği bilinen
hususlardandır[220].
Bu
tefrîk'i kuvvetli bulan Şihâb el-Hafâcî, bunun Hz. İsmâil'in
ve diğerlerinin elinde bazı ahkâm ihtivâ eden bir nüsha
bulunduğu anlamına geldiğini belirtir[221]. Ama tabîi bu iddiânın bir delile
ihtiyacı vardır. Bilinen; onların yeni bir şerîatle
gelmedikleridir. Aksi sabit olmadıkça bu böyle kalacak ve bu
konularda akılla hüküm verilemeyecektir.
İkinci
maddede görülen Rasûl'ün, bir mesaj ulaştırmakla me'mûr
bulunduğunu ifâde eden vahiy alması; Nebî'nin ise irsâl
olunmadan vahye muhâtab olması şeklindeki tefrikten
anlaşılan, Nübüvvet'in mücerred olarak vahiyle sabit olduğudur.
Vahyin kime geldiği ve muhtevâsı önemli değildir. Bu durumda
meleğe veya kadına da Nebî isminin verilmesi gerekir[222].
Üçüncü
maddede Rasûl'e kitap inzâl olunur, ama Risâlet'i olmayan
Nebî'ye kitap indirilmez. O, ancak insanları kendinden önceki
şerîate dâvet eder.
Halbuki,
bazı Rasûller vardır ki, kendilerine yeni bir şerîat gelmemiştir.
Rasûller[223] ve
kitapların sayısı[224] ile
ilgili hadîs-i şerif kendilerine kitap indirilmeyen Rasûller
bulunduğuna delâlet eder.
Kaldıki,
kitap indirilmesi şerîatın değişmesini gerektirmez. Allah
(c.c.) Hz. Dâvûd'a Zebûr'u indirdiğini beyân eder[225]. Ama buna rağmen o,
Hz. Mûsâ'nın şerîatı üzeredir. Zîrâ Hz. Dâvûd'a (a.s.)
indirilen Zebûr 155 sûreden meydana geldiği halde helâl ve
haram gibi hükümler ihtivâ etmemektedir. Sadece hikmet ve
nasihatten ibarettir[226].
Dördüncü
taksimde Rasûl'e melek vasıyasıyla vahiy geldiği, Nebî'ye
ise başka yoldan vahiy ulaştığı ifâde edilmekteydi. Halbuki
Hz. Mûsâ'ya doğrudan vahyin nasıl geldiği Kur'ân-ı Kerîm'de
açık bir şekilde tasvîr edilmektedir[227].
Kur'ân-ı
Kerîm'de meleğin temessül ederek Hz. Sâra'ya Hz. İshak'ı
(a.s.) müjdelemesinden bahsedilmektedir[228] ki bu erkek sûretine girmiş bir melek
vasıtasıyla gelen vahiydir.
Meleklerin
Hz. Meryem'e Hz. İsa'yı müjdelemeleri de burada
zikredilmelidir[229].
Bu
âyet-i kerîmelerde Hz. Cebrâil (a.s.)'in Hz. Meryem'e hitâb
ettiği ve aralarında bir konuşmanın geçtiği
bildirilmektedir. Hz. Cebrâil (a.s.) ve meleklerin ona hitâb
etmeleri Allah'dan gelen bir vahiydir[230]. Kadınların Nübüvvet'i
meselesi İhtilâflı konulardandır. Bu taksime göre, meleğin
hitâbıyla Hz. Meryem'in Rasûl olması gerekirdi. Fakat delilin
açık (sarih) olmasından dolayı[231] kadınların Risâlet'i konusunda ihtilâf
yoktur.
Bazı
hadîs-i şeriflerde melekle (Cebrâil) konuşan kişilerden
bahsedilir[232].
Bunların da bu durumda Rasûl olması gerekir. Halbuki onlar Nebî
bile değildirler.
Beşinci
taksimde Nebî ile Rasûl arasında bir farkın bulunduğu çok
açık değildir. Çünkü hem Nebî hem de Rasûl, ıslahla me'mûr
ve mükelleftir. "Nebî dâvet sahibi değildir."
demek mümkün değildir.
Altıncı
maddede gördüğümüz Rasûl'ün mu'cize ve kendinden önceki
şerîatı nesheden bir şerîat sahibi olması, Nebî'de ise bu
özelliklerin bulunmaması şeklindeki taksim de çok sıhhatli görünmemektedir.
Çünkü buna göre Hz. İshâk, Hz. Ya'kûb, Hz. Yûnus, Hz.
Hârun, Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman'ın (Aleyhimüsselâm)
Rasûl olmamaları gerekir. Zîrâ, bu Peygamberler'e
kendilerinden önceki şerîatleri nesheden kitap verilmemiştir[233]. Bu Peygamberler
kendilerinden önceki Peygamberler'in şerîatleri üzere
gönderilmişlerdir.
Sekizinci
maddede yer alan "Rasûl, kendisine vahyedilen ve kendisi
için husûsî hükümler ihtivâ etmeyen şerîatle amel eden ve
onu tebliğ eden, Nebî ise kendisine vahyedilen şerîatle
husûsî bir şekilde amel eden zâttır." şeklindeki
tasnif de bu konuda çok tutarlı değildir. Zîrâ, "Nübüvvet
ancak husûsiyetle sabit olur." denilirse, dörtten
fazla hanımla evlenmesi gibi husûsiyet arzeden yönüyle
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.)[234] Rasûl olmaması
îcâb ederdi.
Rasûl
ve Nebîler'in adedi ile ilgili hadîs-i şerifte geçtiği gibi
315 Rasûl, 124.000 Nebî vardır. "Bütün bu Nebîler
için husûsî bazı ahkâm vardır." demek mümkün
müdür? Elbette ki hayır.
Daha
önce de ifâde ettiğimiz gibi bu tasnifler içinde en şümûllu
olanı "Rasûl'ün tebliğ ettiği bir şerîatının
olması, Nebî'ye ise tebliğ etmediği bir şerîatın
vahyedilmesi" şeklindeki târifdir. Zîrâ, önceki
târiflerin tafsilâtını mücmel bir şekilde ifâde eder. Buna
göre Nübüvvet için sadece vahiy yeterli değildir. Vahyin bir
şeri Allahu Teâlâ getirmesi şartı vardır. Zîrâ, ubûdiyet
ancak bir şerîatle tahakkuk eder ki, Allah (c.c.) ubûdiyetin
tahakkuku için Rasûller gönderip kitaplar indirmiştir.
Sonuç
olarak ifâde etmek gerekirse, Nebî ile Rasûl arasında fark
bulunduğunu kabul edenlere göre Nübüvvet umûmî, Risâlet
ise husûsîdir. Aralarında umûmiyet ve husûsiyet farkı
vardır. Bundan dolayı Nübüvvet'i olmayan Rasûl olamaz. Bu
sebeple her Rasûl Nebî olduğu halde her Nebî Rasûl değildir[235].
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) Nebîler'in ve Rasûller'in sonuncusudur. Bunu
ifâde eden âyet-i kerîme[236] ve hadîs-i şerifler[237] vardır.
Efendimiz'in
(s.a.v.) Risâlet'in mührü olması, Nübüvvet'in de mührü
olmasını gerektirir. Zîrâ nefy-i âmm (umûmî olumsuzluk)
husûsî olanın da nefyini (olumsuzluğunu) gerektirir.
Netice
olarak ifâde etmek gerekirse, Nübüvvet ile Risâlet arasında
fark bulunduğunu kabul edenlere göre fark Nübüvvet'in
umûmî, Risâlet'in ise husûsî olmasıdır. Buna göre
Nübüvvet, Risâlet'ten öncedir ve asıldır. Zîrâ,
Nübüvvet'siz Risâlet yoktur. Her Rasûl, Nebî'dir, ama her
Nebî Rasûl değildir. Nübüvvet'in umûmî, Risâlet'in ise
husûsî olmasından anlaşılması gereken de bu olmalıdır. Zîrâ
birisi diğerinden bir cüz' olmaz ise, orada umum ve hususdan
bahsetmek de mümkün değildir.
Nebî
ile Rasûl arasını tefrîkte ortaya konan en uygun tanım
herkes tarafından kabul edilen ve mütekaddimîn'in kitaplarında
da yaygın şekilde bulunan haliyle Nebî'nin, kendisine tebliğle
emrolunmadığı bir şerîat sahibi olduğu; Rasûl'ün ise,
kendisine tebliğ ile emrolunduğu bir şerîat vahyedilen hür
ve erkek bir kimse olmasıdır.
Peygamber'in
insan oluşu hakkında[238] hemfikir olan
âlimler "Kadının Peygamberliği" konusunda
yer yer farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Aslında
bu konudaki ihtilâf Nübüvvet ve Risâlet arasında fark
bulunup-bulunmadığı meselesine dayanmaktadır. Nebî ile
Rasûl arasında fark bulunduğunu kabul edenlerin en bâriz
ihtilâf sebeplerinden biri "Nübüvvet'in Sübûtu"
meselesidir. Mutlak vahyin hâsıl olmasıyla Nübüvvet'in sabit
olduğunu kabul edenlere göre kadınlardan da Peygamber
geldiğini kabul etmek gerekir.
Kadınlardan
Peygamber olabileceğini kabul edip bu görüşü savunanların
başında İbn Hazm[239] gelir. Kendi döneminde
Kurtuba'da insanlar bu konuda üç gruba ayrılmıştır. Birinci
grup kesin olarak kadınlardan Peygamber gelmesini kabul etmez.
İkinci grup bu görüşün bid'at olduğunu kabul eder.
Üçüncü grup ise bu konuda görüş belirtmez.
İmam
Ebu'l-Hasan el-Eşarî'nin de kadınlardan Peygamber geleceğini
kabul ettiği nakledilse de[240]
bunu bizzat kendi eserlerinde bulmak (en azından benim için)
mümkün olamamıştır. Ayrıca İbn Kesîr tefsirinde bu konuda
ondan tam tersi bir görüş bile nakletmektedir[241].
İmam
Kurtubî de kadınlardan Peygamber geldiğini kabul ederek Hz.
Meryem'in Peygamber olduğunu ispata çalışır[242].
Beycûrî,
Hz. Meryem'e ilâve olarak Fir'avn'ın hanımı Asiye, Hz. Havva,
Hz. Mûsâ'nın annesi Sâra ve Hz. Hâcer'in de Peygamber olduğunu
kabul eder ki, böylece Peygamber olduğu kabul edilen
kadınların sayısı 6'ya (altı) çıkmış olur[243].
Ayrıca
bazı fakîhlerin de bu kanâatı paylaştıkları
nakledilmektedir[244].
Kadının
Peygamberliği konusunda en önde görünen bir sîmâ olarak
İbn Hazm, Nübüvvet için zarûrî ilim veren vahyin
husûlünü yeterli görür. Allahu Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de
bildirdiğine göre, Allah (c.c.) meleklerini bazı kadınlara göndermiş
ve onlara bu yolla vahyederek çeşitli konularda haberler ve
bilgiler vermiştir. Bu da onların Peygamber olarak kabul
edilmeleri için yeterli bir delildir[245].
İbn
Hazm ve Kurtubî'nin delil olarak gösterdikleri âyet-i
kerîmelerden bazılarını burada zikredebiliriz.
1-
Allahu teâlâ Hz. İbrâhim'in hanımı için "Bu
arada (İbrâhim'in) ayakta duran karısı gülünce 'O'na İshâk'ı,
ardından Ya'kûb'u müjdeleriz' dediler. O, 'Vay başıma
gelenlere! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl
doğurabilirim. Doğrusu bu şaşılacak bir şey .' dedi. Onlar
(melekler) 'Ey evin hanımı, Allah'ın rahmeti ve bereketi
üzerinize olmuşken Allah'ın işine nasıl şaşarsın? O
(Allah) övülmeye lâyık, yücelerin yücesidir.' dediler."[246] buyurmaktadır.
İbn
Hazm'a göre melekler Hz. İbrâhim'in hanımı (Hz. İshâk ve
Hz. Ya'kûb'un annesi) ile konuşmuşlardır. Meleklerin bu
konuşması kesinlikle onların Nebî olmayan birisiyle konuşması
değildir. Onlar ancak Nebî olan birine hitâb etmişlerdir[247].
2-
Hz. Meryem hakkında Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: "Melekler
şöyle demişti: 'Ey Meryem! Allah seni seçip temizledi.
Alemlerin kadınlarından seni üstün tuttu. 'Ey Meryem,
Rabb'ine gönülden boyun eğ, secde et, rükû edenlerle
birlikte rükû et."[248]. "Melekler demişti ki: 'Ey
Meryem! Allah sana, kendinden bir sözü (kelime), adı Meryem
oğlu İsa olan Mesih'i, dünya ve ahirette şerefli ve Allah'a
yakın kılınanlardan olarak müjdeler. İnsanlarla beşikte
iken de, yetişkin iken de konuşacaktır ve O, iyilerdendir.'
Meryem: 'Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum
olabilir?' demişti. Melekler şöyle dediler: 'Allah dilediğini
böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona 'Ol' der ve
olur.' "[249]. "Kitapta
Meryem'i de an. O ailesinden ayrılarak doğu yönünde bir yere
çekilmişti. Sonra insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.
Cebrâil'i göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü.
Meryem: 'Eğer Allah'dan sakınan bir kimse isen senden Rahman'a
sığınırım.' dedi. Cebrâil: 'Ben temiz bir oğlan
bağışlamak için, Rabb'nin sana gönderdiği elçiden başkası
değilim.' dedi. Meryem: 'Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü
bir kadın da olmadığım halde nasıl oğlum olabilir?' dedi.
Cebrâil: 'Bu böyledir. Çünkü Rabb'in, 'Bu bana kolaydır.
Onu insanlar için bir mu'cize ve katımızdan da bir rahmet
bulacağız. Hem bu önceden kararlaştırılmış bir iştir.'
dedi.' "[250]
Geçen
âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hakk Hz. Cebrâil'i Hz. Meryem'e
gönderdiğini Hz. Cebrâil'in ve meleklerin ona hitâb
ettiklerini haber vermektedir.
Bütün
bunlar İbn Hazm'a göre sahih bir vahiyle hâsıl olmuş sahih
bir Nübüvvet ve Allah'dan ona verilmiş bir Risâlet'tir[251].
3-
Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerîm'de "İşte onlar,
Adem'in ve Nûh'la beraber taşıdıklarınızın soyundan, İbrâhim
ve İsrâil'in soyundan ve seçip doğru yola
ulaştırdığımız Allah'ın kendilerine nimet verdiği
Peygamberler'dendir. Rahmân'ın âyetleri onlara okunduğu zaman
ağlayarak secdeye kapanırlar."[252]
buyurmaktadır.
İbn
Hazm'a göre âyet-i kerîmedeki "onlar"-(
) ile işaret edilenler Nebîler'dir. Hz. Meryem de bu hitâbın
içindedir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrâhim[253], Hz. idris[254]
ve Hz. Yûsuf'u[255] Cenâb-ı Hakk "Sıddîk"
olarak vasfettiği gibi Hz. Meryem'i de "Sıddîka"
olmakla vasfetmektedir[256]. Onlar bu vasıflarıyla
Nebî ve Rasûl olduklarına göre Hz. Meryem de öyledir. Bu
çok açık bir durumdur[257].
4-
Hz. Mûsâ'nın annesi hakkında Cenâb-ı Hakk "Mûsâ'nın
annesine: 'Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman
onu suya bırak, korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana
döndüreceğiz ve Peygamber yapacağız.' diye bildirmiştik."
[258] buyurmaktadır.
İbn
Hazm'a göre Hz. Mûsâ'nın annesine gelen bu vahiy, oğlu İsmâil'i
kesme mevzûunda Hz. İbrâhim'in gördüğü rüya gibidir. Yani
Hz. İbrâhim'e rüyasında nasıl oğlu İsmâil'i boğazlaması
emredilmişse (vahyedilmişse) Hz. Mûsâ'nın annesine de bu
şekilde vahyedilmiştir. Bu da onun Nübüvvet'ine işaret eder[259].
5-
Buhârî'nin Ebû Mûsâ'dan rivayet ettiği hadîs-i şerifte
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Erkeklerden çoğu kemâle
erdi, halbûki kadınlardan sadece Fir'avn'ın karısı Asiye ile
İmrân'ın kızı Meryem'den başka hiç biri kemâle ermemiştir."[260] buyurmuştur.
İbn
Hazm bu hadîs-i şerifin Hz. Asiye ile Hz. Meryem'in Nübüvvet'ine
delil olduğu kanâatındadır. Çünkü kemâl yüksek bir
makamdır ve hadîs-i şerifte bu kemâl ancak bazı Rasûller'e
nisbet edilmiştir ve onlara nisbetle diğer insanlar
noksandırlar. Onlar için Allahu Teâlâ "O
Peygamberler'in bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık."[261] buyurmaktadır. Kâmil olana kendi cinsinden
kimse ulaşamaz. Bunlar erkeklerden; Allah'ın, derecelerini yükselttiği
Rasûller'dir.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)'in Hz. meryem ile Fir'avn'ın hanımını tahsîsi,
onların kendilerine Nübüvvet verilen diğer kadınlardan daha
üstün olduğunu gösterir. Bu hadîs-i şerif bu iki kadının
kemâl noktasında bütün diğer kadınlardan daha mükemmel
olduğuna delâlet eder[262].
Kadından
Peygamber gönderildiğini kabul edenlerin delilleri kısaca bu
şekilde özetlenebilir. Görüldüğü gibi, delillerin şu iki
noktada odaklaştığı görülür.
1-
Nübüvvet'in yakîn hâsıl eden mutlak vahiy ile gerçekleşmesi.
2-
Bazı kadınların ancak Nebîler için sözkonusu olan
mertebelere tahsîsi.
Bazı
kadınlara vahiy geldiği Kur'ân nassıyla sabit olsa bile Nübüvvet'in
yakîn hâsıl eden vahye müstenîd olması meselesi -kesin bir
delil olmadığı için- onların Nebî olduklarını göstermez.
Zaten burada ihtilâf onlara vahyin gelip-gelmemesi meselesi de
değildir. İhtilâfın sebebi, Nübüvvet'in sübûtu için salt
vahyin şart koşulmasındadır. Halbuki, Nübüvvet'in sübûtu
ve husûlü için, şerîat (din ve şer'î hükümler) getiren
bir vahiy şartı vardır.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) bütün Nebîler'e doğruluklarına delâlet
eden âyetlerin (delillerin) verildiğini bildirir[263].
Hiç bir Nebî bundan müstesna değildir. te'yîd edici deliller
ancak ihtiyacı olana verilir. Nebîler'in buna ihtiyacı ise
ancak davetini te'yîd etmek için olur. Buna göre her Nebî'nin
mutlaka insanları davet edeceği bir mesajı vardır. Eğer
öyle olmasaydı onlara te'yîd edici âyetlerin (delillerin)
verilmesi abes olurdu. Allah ise abes iş yapmaktan münezzehtir.
Bundan anlaşılan da Nübüvvet'in şartı olan vahyin mutlaka
bir mesaj (şer') etmesi ihtivâ etmesi husûsudur.
Bir
başka hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İsrâil oğullarına
peşi peşine Peygamber gönderildiğini beyân buyurur[264]. Kurtubî de Hz. Mûsâ ile Hz. İsa
arasında 10 tane Rasûl ve Nebî'nin geçtiğini bildirir[265]. Bu Peygamberler'in hepsi insanları Hz. Mûsâ'nın
şerîatına ve Tevrat'ın ahkâmına[266]
çağırmışlardır. Hz. Mûsâ'nın şerîatında, Hz. İsa
(a.s.) ile cüz'î Nesh'ler dışında herhangi bir değişiklik
olmamıştır[267].
Kadınlardan
Peygamber geldiğini kabul eden hiç kimse, kavimlerini davet
ettikleri bir mesajı te'yîd etmek üzere, onlara bir delil
(bürhan, âyet) geldiğini gösteremeyecektir. Çünkü onlara
vahyedilen şey kendi zatlarıyla ilgili hususlara dairdir.
Doğruluğunu göstermek için kimse onlardan delil de istememiştir.
Bu anlamda onlara gelen vahiy hadîs-i şeriflerde ifâde edilen
Allah1 rızası için kendisini ziyarete giden bir adam ile[268] İsrâil oğullarından Allah'ın imtihan
ettiği 3 kişiye gelen vahiy[269]
gibidir.Bu kişilere melek gelip Allah'ın onlara melek
vasıtasıyla hitâb etmesiyle onların Nebî olduklarını söyleyemediğimiz
gibi, kendilerine vahiy gelen kadınların da Nebî olduklarını
söyleyemeyiz. Zîrâ, bu kişilerle kadınlara gelen vahiy
arasında hiç bir fark yoktur. Bunlara gelen vahiy, Nebîler'e
gelen vahiyden sıfat olarak değilse bile vahyedilenin nev'i
bakımından farklıdır. Çünkü Allah Adem oğullarından hiç
bir kadına teşri' vahyi (şerîat ihtivâ eden) göndermemiştir[270].
Vahiy
dışında, Hz. Meryem ve Asiye'nin Nübüvvetler'i hakkında
ortaya konulan onların derecelerinin yüksekliği gibi
delillerinin muhtevâsına baktığımız zaman öyle bir netice
çıkarmak mümkün değildir.
Bu
konuda delil olarak gösterilen âyet-i kerîmede[271] geçen Hz. Adem'in zürriyetinden
kendilerine Allah'ın nimet verdiği kişiler içinde Hz.
Meryem'in de zikredildiğini kabul etmek Cumhur-u Müfessirîn'in
görüşüne aykırıdır[272].
Kadınların Nübüvvet'ini kabul eden Kurtubî dahi bu âyette
Hz. Adem'in zürriyetiyle işaret edilenin Hz. İdris; Nûh ile
gemide taşıdıklarımızla işaret olunanın H.z İbrâhim;
İbrâhim'in soyu ile kastolunanın İsmâil, İshak ve Ya'kûb;
İsrâil'in soyu ile işaret olunanın Mûsâ, Hârun,
Zekeriyyâ ve Yahya (Aleyhimüsselâm) olduğunu kaydeder[273]. Eğer âyet-i kerîmede Hz. Meryem'in
Nübüvvet'ine delâlet eden bir söz veya bir te'yîd bulunsaydı
İmam Kurtubî daha önce geçen bu mevzûdaki kanâatını[274] pekiştirmek için bunu mutlaka değerlendirirdi.
İbn
Hazm'ın Nebîler'in temel sıfatlarından olduğu için Hz.
Meryem'in sıddîkiyetini Peygamber'liğine delil olarak göstermesi
de bu mevzûda ciddi bir delil olarak kabul edilemez. Zîrâ,
Allahu Teâlâ Nebî olmadıkları halde mü'minleri de sıddîkiyetle
vasfeder[275]. Eğer Hz. Meryem gerçekten
bir Nebî olsaydı Allahu Teâlâ onun sıddîk oluşunu "teşrîf
ve i'zâm" makamında zikrederdi. Allah, en şerefli
makam olan sıddîkiyetinden dolayı onu âlemlerin kadınları içinden
seçmiştir[276]. Halbûki Nübüvvet
makamının sıddîkiyet makamından daha üstün olduğu bilinen
bir husustur. Sıddîkiyet makamı Allahu Teâlâ'nın bazı
Peygamberler'ini vasfetmek için kullandığı üstün bir
mertebedir. Fakat Peygamber olmayanları da Allah sıddîkiyetle
vasfettiği gibi[277] Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) de Hz. Ebû Bekir'i bu sıfatla vasfetmiştir[278]. Buradan da anlaşılacağı gibi sıddîkiyet
Nübüvvet'ten daha umûmîdir. Yani her Nebî sıddîktır, ama
her sıddîk Nebî değildir. Umûmî olanın ispatı, husûsî
olanın ispatı demek olmadığından Hz. Meryem'in sıddîk
olması aynı zamanda Nebî olması anlamına gelmez.
Hadîs-i
şerifte ifâde edilen[279] Hz. Meryem ile Hz.
Asiye'nin kemâle ermesinden onların Nebî oldukları hükmünü
çıkarmak da mümkün değildir. Zîrâ, kemâl ile kastolunan
mânâ Nübüvvet değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) diğer bazı hadîs-i şeriflerinde "kemâl"in
"akıl" ve "din" olduğuna da
işaret eder[280].
Öyle
ise burada "kemâl"den maksat "beşerî
kemâl"dir. Halbûki İbn Hazm bunu Nübüvvet'le
yorumlamaktadır. Nübüvvet ise, dünyevî bir kemâl olarak değerlendirilemez.
Kaldıki başka bir hadîs-i şerifte kemâle ermiş kadınlara
Hz. Hatice ile Hz. Fatıma'yı da ilâve eder[281].
Bu hadîs-i şerif gözönünde bulundurulduğu taktirde mezkûr
hadisteki kemâlin Nübüvvet olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
Hz. Hatice ile Hz. Fatıma'nın Nebî olmadıkları kesindir.
Eğer Hz. Meryem ile Hz. Asiye Nebî olsalardı Hz. Hatice ile
Hz. Fatıma'nın onlarla müsâvâtı mümkün olamazdı.
Bir
hadîs-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hz. Meryem ile Hz. Hatice'yi
kadınların en hayırlısı olmakla vasfederken[282],
bir diğer hadîs-i şerifte âlemin kadınları olarak Hz.
Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Fir'avn'ın hanımı Hz. Asiye
nazara verilir[283].
Buraya
kadar olan kısımlardan kadınlardan Peygamber olduğunu kabul
edenler ile delillerini kısaca gördük ve büyük bir iddiânın
ispatı için delillerinin yeterli olmadığını göstermeye
çalıştık.
Şimdi
de kadınlardan Peygamber olmadığını gösteren delilleri
görelim.
1-
Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm'de "Ancak
erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler."[284] buyurur. Ayet-i kerîmede erkeğin kadınlar
üzerine üstün olduğu beyân olunmuştur. Çünkü onlar kadınların
işlerine nezaret etmekte ve onları korumaktadırlar. Aklının
olgunluğu ve bedenlerinin kuvvetiyle erkekler kadınlardan temâyüz
etmişlerdir[285].
Ayetin
tefsirinde kadınların Peygamberliğinin mümkün olmadığı
te'yîd olunmaktadır[286]. Çünkü Nübüvvet
şerefine nâil olan birinin, konumu düşük olan birinden
seçilmesi doğru değildir. Zîrâ Nebîler, akıl yönünden
insanların en kâmili, hissî ve mânevî meşakkatlere tahammülde
en güçlü kişilerdir.
2-
Cenâb-Hakk başka bir âyet-i kerîmede "Allah'ın
insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması
sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınlar
üzerinde yönetici ve koruyucudurlar."[287] buyurur. Ayet-i kerîmede Allahu Teâlâ
erkeğin kavvâm (yönetici, koruyucu) olduğunu beyân buyurmuştur.
Çünkü, aklın kemâli, işleri hüsn-ü tedbir (güzel idare)
ve zorluklara karşı kudret gibi hususlarda erkekler,
erkeklikleriyle temâyüz etmişlerdir.
Ayet-i
kerîmeyi tefsir ederken İbn Kesîr, erkeğin, kadın üzerinde
kayyım (yani onun reisi, büyüğü) ve üzerinde hâkim olduğunu
belirtir. İbn Kesîr'e göre bunun sebebi erkeklerin kadınlardan
daha faziletli olmalarıdır. Ona göre erkek kadından daha
hayırlıdır ve bu sebeple Nübüvvet erkeklere has kılınmıştır[288].
Bu
delil de birincisi gibi, kadının Nübüvvet'ini nefyeder.
Çünkü kadın hissî ve mânevî olarak noksandır ve
Peygamber'liğin meşakkatlerine göğüs gerebilecek durumda değildir.
Herkes imkânı nisbetinde mükellef olacağına göre kadının
böyle bir vazife ile mükellefiyeti hikmet-i ilâhiyeye uygun değildir.
3-
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde
kadının eğe kemiğinden yaratıldığını; düzeltilmeye çalışıldığı
zaman kırılacağını, kendi haline bırakılınca da eğri
kalacağını[289]; diğer bir hadîs-i
şeriflerinde ise, İran'daki kisrâ'nın kızı ile ilgili
olarak "İdarecileri kadın olan bir topluluğun (kavim)
iflâh olmayacağını" ifâde buyurur[290].
Hadîs-i
şeriflerle Efendimiz (s.a.v.) kadının düzelmeye kabiliyeti
olmayacak şekilde fıtraten eğri yaratıldığını ifâdeyle,
onun akılda, sabırda ve tahammüldeki noksanlığına işaret
etmiştir. Kadın bu durumuyla velâyet'ten çok daha özel bir
durum arzeden Nübüvvet vazifesini îfâ edemeyecektir. Durumu
itibariyle böyle bir mükellefitle sorumlu da tutulamayacaktır.
4-
Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Efendimiz
(s.a.v.) kadınların en hayırlısının Hz. Meryem ile Hz.
Hatice olduğunu ifâde ederken[291],
Ahmed İbn Hanbel'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte ise
"Cennet kadınlarının en faziletlilerinin Hz. Meryem,
Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Sâriye" olduğuna işaret
buyurmuşlardır[292].
Hayırda
ve fazilette müsâvî oldukları bildirilen bu kadınlardan Hz.
Hatice ve Hz. Fatıma'nın Peygamber olmadıkları kesin olarak
bilinmektedir. Kadınlardan Peygamber geldiğini kabul edenlere göre
Hz. Meryem'in Peygamber'liğinde ihtilâf yoktur. Hz. Asiye'yi
ise bazıları Nebî olarak kabul etmişlerdir. Hz. Sâra, Hz.
Mûsâ'nın annesi ve diğerleri hadîs-i şerifteki Cennet
kadınlarının en faziletli olanları arasında
sayılmamışlardır.
5-Ahmed
İbn Hanbel'in Huzeyfe İbnu'l-Yemân'dan (r.a.) rivayet ettiği
hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in
Cennet gençlerinin; Hz. Fatıma'nın da Cennet kadınlarının
efendisi (seyyide) olduğunu beyân buyurmuşlardır[293].
Bu
hadîs-i şerifte Hz. Fatıma'nın Cennet kadınlarına siyâdet'inden
(efendiliğinden) bahsedilmektedir. Bu, Allah yanında ona (ve
tabîki Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e) verilen mânevî bir
rütbedir. Zîrâ siyâdet, Allah'ın seçmesiyle hâsıl olur.
Allah, bununla onları tekrîm ve temyîz etmiştir.
Görüldüğü
üzere Nübüvvet'in husûlü için mutlak vahyi yeterli
görenlere göre Allah kadınlardan da (Hz. Meryem gibi)
Peygamber göndermiştir. Fakat Cumhur'un re'yine göre, kişinin
zâtına müteallik gelen vahiyler bir din (şer') değildir.
Ancak olsa olsa beşaret, tevcîh ve benzeri bir şey olabilir.
Dolayısıyla
bu vahyin kendisine geldiği kimse de sadece bu vahiy sebebiyle
Nebî değildir. Kendisine vahiy geldiği kabul edilen kadınlara
gelen vahiy bu türdendir ve bununla onları Nebî kabul etmek
mümkün değildir.
Ama
eğer bir din ve şerîat sahibi ümmet içinde olan birine, o
din ile amel etmeyi te'kîd eden, o dinin lüzûmunu ifâde eden
insanları o din ve şerîate davet eden o dinin ilgili
gerekleriyle vahiy gelirse, o kişi bu durmda Nebî'dir, fakat
Rasûl değildir.
Eğer
birine, bir şerîat gelir, içinde bulunduğu topluluk bir din
ve şerîat üzere bulunmaz da, böylece bu vahiy onlara yeni
ahkâm getirirse; yada bir din ve şerîat sahibi bir toplulukda
bulunan birine o din ve şerîatı değiştiren, cüz'î ve
küllî bir şekilde nesheden bir vahiy gelir ve kendisine vahiy
gelen kişi o topluluğu bu dine ve şarîate davet ve tebliğ
ile emrolunursa, o kişi hem Nebî hem de Rasûl'dür.
[1]
En’âm Sûresi, 75-83
[2]
Yûsuf Sûresi, 6; A’râf Sûresi, 144
[3]
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, “ “
maddesi, 6/10-18
[4]
Râgıb el-İsfehânî,el-Müfredât fî ğarîbi’l-Kur’ân,
28
[5]
Al-i İmran Sûresi, 33
[6]
Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 3/132
[7]
Hâc Sûresi, 75
[8]
Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd (Tuhfetü’l-Mürîd),
8
[9]
Ankebût Sûresi, 27; Hadîd Süresi, 26
[10] A’râf
Sûresi, 27
[11] En’âm
Sûresi, 130
[12] Zemahşerî, el-Keşşâf,
2/39; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm,
7/86; Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd (Tuhfetü’l-Mürîd),
8
[13] Kurtubî, el-Câmiu
li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 7/85, 86
[14] İbnu’l-Cevzî,
Zâdu’l-Müyesser fî İlmi’t-Tefsîr, 4/295; Kurtubî,
el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 7/86; İbn
Hâcer (el Askalânî), Fethu’l-Bârî, 6/471, 473, 474;
Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68
[15] Sefârâyinî,
(Muhammed İbn Ahmed İbn Sâlim) Levâmiu’l-Envâri’l-Behiyye
ve Sevâtiu’l-esrâri’l-Eseriyye li-Şerhî Dürrati’l-Mudiyye
fî akdi’l-Fırkati’l-Mardiyye, 2/265, 2. baskı,
1402/1981
[16] Buhârî, Sahîh,
Kitâbu Keyfe kane bedee’l-Vahy, 1/5,6; Müslim, Sahîh,
Kitâbu’l-Cihâd ve’s-Seyr, Bâbu Kitâbu’n-Nebiyy,
3/1393-1397; Ahmed İbn Hanbel, 1/262, 263
[17] İbn Hâcer,
Fethu’l-Bârî, 1/36
[18] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
6/337
[19] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
6/336; Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd, 8; İbn
Âşûr (Şeyh Muhammed Tâhir İbn Âşûr), Tefsîru’t-Tahrîr
ve’t-Tenvîr, 21/149, Dâru’t-Tûnusiyye, 1984
[20] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
6/337
[21] Nisâ Sûresi,
5
[22] Ahmed İbn
Hanbel, Müsned, 6/100,101; Tirmizî, Sünen, 4/32;
Buhârî, 8/204, 205; İbn Hâcer, Fethu’l-Bârî,
12/121
[23] Nisâ Sûresi,
165
[24] Nisâ Sûresi,
41; Nahl Sûresi, 89
[25] Yûsuf Sûresi,
109; Nahl Sûresi, 43
[26] Bunu beyân
sadedinde Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde “Benim
bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz” buyururlar.
(Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Küsûf, 2/42,43; Müslim,
Sahîh, Kitâbu’l-Küsûf, 2/618; İmam Malik, Muvatta’,
Kitâbu Salâti’l-Küsûf, 1/186
[27] Kurtubî, el-A’lâm,
238
[28] Kurtubî, el-A’lâm,
238
[29] Al-i İmran Sûresi,
144
[30] Zümer Sûresi,
30-31
[31] Enbiyâ
Sûresi, 34
[32] Enbiyâ
Sûresi, 35
[33] Rahmân
Sûresi, 26-27
[34] Yûsuf Sûresi,
109
[35] İbn Atıyye, el-Muharriru’l-Vecîz,
8/96; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 4/295;
Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68
[36] Zemahşerî, el-Keşşaf,
2/277; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 4/295; İbn
Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/346;
Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68
[37] Yûsuf Sûresi,
100; Zemahşerî, el-Keşşaf, 2/276; Kurtubî, el-Câmiu
li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 9/267; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî,
13/68
[38] Furkân
Sûresi, 20; Enbiyâ Sûresi, 8-9; Ahkâf Sûresi,
9; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/346,
5/326, 327; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 4/295;
Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 4/595
[39] Zâriyât
Sûresi, 56
[40] Enbiyâ
Sûresi, 25
[41] Nahl Sûresi,
36
[42] Ahzâb Sûresi,
39
[43] Mâide Sûresi,
67
[44] En’âm
Sûresi, 90
[45] Ahzâb Sûresi,
21
[46] Kasas Sûresi,
77
[47] Duhâ Sûresi,
11
[48] Tekâsur
Sûresi, 8
[49] Nisâ Sûresi,
165
[50] Bakara Sûresi,
129,151; Âl-i İmran Sûresi, 164; Cum’a Sûresi,
2
[51] Kıyâme
Sûresi, 36
[52] Mü’minûn
Sûresi, 115
[53] Enbiyâ
Sûresi, 68, 70; Ankebût Sûresi, 24; Ğâfir Sûresi,
26; Meryem Sûresi, 46; Yâsîn Sûresi, 18, Duhân
Sûresi, 20
[54] Buhârî,
Sahîh, 1/4; Matbaatu’l-Âmire, İstanbul,
1315/1897; Müslim, Sahîh, 1/142, Kahire,
1374-1375/1955-1956
[55] Mü’min
Sûresi, 9
[56] Nahl Sûresi,
35
[57] Mâide Sûresi,
92, 99; Yâsîn Sûresi, 17; Nisâ Sûresi, 63; Nahl
Sûresi, 82; Zuhruf Sûresi, 40, 83; Kasas
Sûresi, 56; Zâriyât Sûresi, 55
[58] En’âm
Sûresi, 90; Hûd Sûresi, 29, 51; Furkan Sûresi,
57; Şuarâ Sûresi, 29, 109, 127, 145, 164, Sebe’
Sûresi, 47; Sâd Sûresi, 86
[59] Yâsîn
Sûresi, 21
[60] Meryem Sûresi,
51; Yûsuf Sûresi, 24
[61] Zümer Sûresi,
2
[62] Zümer Sûresi,
14
[63] Hûd Sûresi,
84
[64] İmam Mâlik, Muvatta’,
Kitâbu’l-Hacc, 246; Kenzu’l-Ummâl, 5/73
[65] Nahl Sûresi,
125
[66] Bakara Sûresi,
151
[67] Meryem Sûresi, 41,54, 56-57; Yûsuf
Sûresi, 46
[68] Tevbe Sûresi, 119
[69] Hucurât Sûresi,15
[70] Ahzâb Sûresi, 23
[71] el-Hâkka Sûresi, 44-47
[72] Şuarâ Sûresi, 105-108
[73] Şuarâ Sûresi, 123-125
[74] Şuarâ Sûresi, 141-143
[75] Şuarâ Sûresi, 160-162
[76] Tekvîr Sûresi, 21
[77] Kıyâme Sûresi, 16-19
[78] İbn Hişam , Sîre, 1/209
[79] Ebû Dâvud, Menâsık, 56; İbn Mâce,
Menâsık, 84
[80] Ebû Dâvud, Edeb, 80
[81] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Îmân,
24; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-Îmân, 107; Ebû Dâvud,
Kitâbu’l-Cihâd, 112; Kitâbu’l-Edeb, 164
[82] Yûnus Sûresi, 71
[83] Mümtehine Sûresi, 4
[84] Yâsîn Sûresi, 9
[85] Buhârî, Sâhîh, Kitâbu’l- Tefsîr,
9
[86] Yûsuf Sûresi, 108
[87] Hûd Sûresi, 29; Şuarâ
Sûresi, 109, 127, 145, 164, 180; Sebe’ Sûresi, 47
[88] Kasas Sûresi, 56
[89] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ,
54; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-Cihad, 105
[90] A’râf Sûresi, 60, 61, 62, 67-68
[91] A’râf Sûresi, 67
[92] Müddessir Sûresi, 1-3
[93] Müzzemmil Sûresi, 1-4
[94] İsrâ Sûresi, 15; Kasas
Sûresi, 59
[95] Nûh Sûresi, 5-10
[96] Şuarâ Sûresi, 3
[97] Kehf Sûresi, 6
[98] Şuarâ Sûresi, 214
[99] Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmân,
355
[100] Mecmâu’z-Zevâid, 8/302-303; Ahmed ibn
Hanbel, Müsned, 1/159
[101] İbn Hişâm, Sîre, 2/63
[102] İbn Hişâm, Sîre, 2/60
[103] İbn Hişâm, Sîre, 2/77, 78, 79;
İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/104, 105, 5/120, 121, 324;
Buhârî, Sahîh, Bed’ü’l-Vahy, 6, İlim, 7;
Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 1/243
[104] İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/104,
105; Buhâri Bedü’l-Vahy, 6
[105] Mâide Sûresi, 67
[106] Kur'an-ı Kerîm,
Hûd sûresi, 11/42-43, Yusuf sûresi, 12/32; Maide
sûresi, 5/67; Asım Efendi, Kamus, ASM maddesi; İbn
Manzur, Lisânü'l-Arab ASM mad. Dar-u sâdır,
Beyrut, ts.
[107] İsfehânî, Müfredât,
ASM mad. Dâru'l-Fikri'l-Arabî, 1976; Cürcânî, Ta'rifât,
ASM mad.; Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve'l-Enbiyâ, 54; Mektebetü'l-Gazâlî,
Dimaşk, 1985
[108] Sâbûnî, Maturidiye
Akaidi, (Terc. Bekir Topaloülu) 121-122; Diyanet İşleri
Bakanlığı, Ankara, 1979
[109] Pezdevî, Ehl-i
Sünnet Akaidi, (Terc. Şerafettin Gölcük) 240, 244; Kayıhan
yayınevi, İstanbul, 1980
[110] Sâbûnî, en-Nübüvvetü
ve'l-Enbiyâ, 70; Mektebetü'l-Gazâli, Dimaşk, 1985
[111] İbn Hümam,
(Kemalü'd-Din Muhammed b. Abdulvahid), el-Mûsayere
(fi'l-Akaidi'l-Müriciye fi'l-Âhira) 198; Bulak, 1317
[112] Sâbûnî, en-Nübüvvetü
ve'l-Enbiyâ, 70
[113] Cürcânî (Ebu
Ali), Şerhu'l-Mevâkıf, el yazma nüsha, 688-689; Matbaatu'l-Âmire,
1307; Kadı İyaz, eş-Şifâ, 2/109, 115; Daru'l-Fikr,
Beyrut, 1988
[114] Cüveynî, (İmamu'l-Harameyn)
Kitâbü'l-İrşâd, 356; Tahkiki; Dr. Yusuf Musa, Matbaatu's-Saâde,
Mısır, 1950
[115] Sâbûnî, en-Nübüvvetü
ve'l-Enbiyâ, 57
[116] Sâbûnî, en-Nübüvvetü
ve'l-Enbiyâ, 57
[117] İbn Hümam, el-Müsâyere,
195
[118] Taftâzânî (Sadeddin Mes’ud b. Ömer,
öl:793/1389), Şerhu’l-Makâsıd, 2/174; Matbaatu’l-Bosnevî,
1305/1887
[119] Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid,
61, 1305/1294
[120] Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd,
2/173-174
[121] Hucurât Sûresi, 13; Mâide
Sûresi, 18; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb,
3/568, Matbaatu’l-Âmire, 1308/1890
[122] Fâtır Sûresi, 24; Rûm
Sûresi, 47; Nahl Sûresi, 36; Yûnus Sûresi,
47
[123] İbrâhim Sûresi, 9; A’râf
Sûresi, 65, 73, 137; Hûd Sûresi, 50, 61; Câsiye
Sûresi, 16
[124] Bakara Sûresi, 31, 33, 35, 36,
37; A’râf Sûresi, 19, 22, 24; Tâhâ Sûresi,
117; Mâide Sûresi, 27; Âl-i İmrân Sûresi, 33;
Kalem Sûresi, 50; Şûrâ Sûresi, 13, En’âm
Sûresi, 87; Ahmed b. Hanbel (Ahmed b. Muhammed b. Hanbel,
öl:241/855), el-Müsned, 5/265; Matbaatu’l-Meymeniyye,
Kahire, 1313/1895; Tirmizî (Muhammed b. İsa, öl:279/892); Sünen,
2/202; 1315/1897; Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid, 62;
Devvânî Celâl (Celâleddin Muhammed b. Es’ad, öl:908/1502),
71, 1305/1887; Aliyyü’l-Kârî (Ali b. Muhammed Sultânu’l-Herevî,
öl:1014/1606), Şerhu fıkhi’l-Ekber, 101, İstanbul,
1303/1885
[125] Ahzâb Sûresi, 40; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 5/278; Ebû Dâvud (Süleyman b. Eş’as
es-Sicistânî, öl:275/888), Sünen, 14/139, Matbaatu’s-Saâde,
Mısır, 1370/1951; Buhârî (Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil,
öl:256/870), Sahîh, 4/144, 162; 5/129, 226, İstanbul,
1315/1897, Matbaatu’l-Âmire; Müslim (Ebu’l-Huseyn
Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî el-Nisâbûrî, öl:261/875), Sahîh,
1/185, 371; 2/1013; 3/1471; 4/1828, 1870, 1871
[126] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/226;
Ahmed Ziyâeddin, Râmûzu’l-Ehâdis, 368, İstanbul,
1275/1858
[127] Hûd Sûresi, 27; Furkan
Sûresi, 7; Mü’minûn Sûresi, 33
[128] Enbiyâ Sûresi, 3; Yâsîn
Sûresi, 15; Teğâbün Sûresi, 6; Mü’minûn
Sûresi, 24; Fussilet Sûresi, 14; Furkan Sûresi,
21
[129] İbrâhim Sûresi, 11; Mâide
Sûresi, 75; Nisâ Sûresi, 171; Kehf Sûresi,
110; Fussilet Sûresi, 6
[130] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, (
) ve ( ) maddeleri, 15/302, 1/162, tarihsiz, Dâr-ı
Sâdır Baskısı, Beyrut; İbn es-Semîn (Şihâbüddin Ahmed
İbn Yûsuf İbn Muhammed İbn Mes’ûd İbn İbrâhim
el-Halebî eş-Şâfiî (öl:756/1300), 561; Tahkîk: Mahmûd
Muhammed es-seyyid ed-Dağîm, 1. Baskı, 1407/1978
[131] İbn Teymiye, Kitâbu’n-Nübüvvât,
223; İbn Bâzîş (Ebû Ca’fer Ahmed İbn Ali İbn Ahmed İbn
Halfu’l-Ensârî, öl:540/1145), Kitâbu’l-İknâ fî’l-Kıraâti’s-Seb’,
1/403, 1. Baskı, 1403/1982
[132] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, (
) maddesi, 1/164; İsfehânî (Ebu’l-Kâsım el-Huseyn İbn
Muhammed er-Râğıb el-İsfehânî), el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân,
481, 482, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-Lübnan; İbn
atıyye (Ebû Muhammed Abdulhak, öl:541/11446), el-Muharriru’l-Vecîz
(Tefsîru İbn Atıyye), 6/100, 1. Baskı, 1398/1977; İbn es-Semîn,
Umdetu’l-Huffâz, 561
[133] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, (
) maddesi, 15/302; Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fî
Ğarîbi’l-Kur’ân, 482; İbn es-Semîn, Umdetu’l-Huffâz,
561
[134] İbn Teymiye, Kitâbu’n-Nübüvvât,
223
[135] Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât
fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 195; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab,
( ) maddesi, 11/285; Misbâhu’l-Münîr, 86;
el-Mu’cemu’l-Vasît (Mecmâu’l-Lugati’l-Arabiyye),
1/344
[136] el-Mu’cemu’l-Vasît, (
) maddesi, 1/344
[137] Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât,
195; İbn es-Semîn, Umdetu’l-Huffâz, 203
[138] Mu’cemu’l-Vasît, 1/344
[139] Mu’cemu’l-Vasît, 1/344
[140] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab,
11/284
[141] Kâdı Abdulcebbâr (İbn Ahmed), Şerhu’l-Usûli’l-Hamse,
567, Tahkîk:Dr. Abdulkerim Osman, 1. Baskı, 1384/1965, Matbaatu’l-İstiklâl
[142] İbn Imâd (el-Hanbelî), Şezerâtu’z-Zeheb
fî ahbâri men Zeheb, 3/285-287, Dâru’l-Âfâk
el-cedîde, Beyrut-Lübnan; ez-Ziriklî (Hayreddin), A’lâm
Kâmûsu Terâcimi li-Eşheri er-Ricâli ve’wn-Nisâi Mine’l-Arab,
ve’l-Mü’sta’rabîne ve’l-Müsteşrikîn, 4/327, Dâru’l-İlm
li’l-Melâyin, Beyrut
[143] Mâverdi (Ebu’l-Hasan Ali İbn
Muhammed), 20, 24, 27, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut, Lübnan, 2. Baskı, 1401/1981
[144] İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî,
Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâtıi’l-Edille fî Usûli’l-i’tikâd,
355; Tahkîk:Dr. Muhammed Yûsuf Mûsâ ve Ali Abdu’l-Mun’im
Abdulhamîd
[145] Âmidî (Seyfuddin el-Âmidî), Ğâyetu’l-Merâm
fî Ilmi’l-Kelâm, 317, Kahire, 1391/1971, Tahkîk:Hasan
Mahmûd Abdullâtif; Âmidî, el-Mübîn fî Şerhi Meânî
elfâzı’l-Hukemâ ve’l-Mütekellimîn, 122, Kahire,
1403/1983, Tahkîk ve Takdim:Dr. Hasan Muhammed eş-Şâfiî
[146] Taftâzânî (Saduddin Ömer), Şerhu’l-Makâsıd,
2/173
[147] el-Îcî (el-Kâdı Abdurrahman İbn
Ahmed), el-Mevâkıf fî ılmi’l-Kelâm, 337; Âlemü’l-Kütüb,
Beyrut
[148] İmam eş-Şâfiî (Ebû Abdullah
Muhammed İbn İdris), Kitâbu’l-fıkhi’l-ekber fi’t-Tevhid,
28; 1. Baskı, Matbaatu’l-Edebiyye el-Özbekiyye
[149] el-Bağdâdî (Abdulkâhir İbn tâhir),
154; 1. Baskı, İstanbul, 1346/1927
[150] el-Ferrâ (Ebû Zekeriyya Yahya İbn Ziyâd),
Meânî’l-Kur’ân, 2/229, Âlemü’l-Kütüb,
Beyrut; Taberî (Ebû Câfer Muhammed İbn Cerîr, öl:300/912), Câmiu’l-Beyân
an Te’vîli’l-Kur’ân, 17/198; İsfehânî, el-Müfredât
fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 110; İbn Hacer (Fethu’l-bârî’nin
müellifi), Tefsîru Ğarîbi’l-Hadîs, 66, Dâru’l-Ma’rife,
Beyrut-Lübnan
[151] İbn Hazm (Ebû Muhammed Ali İbn Ahmed
İbn Saîd, öl:456/1063), Kitâbu’d-Dürra Fîmâ Yecibü
İ’tikâdühü, 380-381; Tahkikî ve ta’lîk:Dr. Ahmed
İbn Nâsır İbn Muhammed ve Dr. Saîd İbn Muhammed İbn Mûsâ,
1. Baskı, 1408/1988, Matbaatu’l-Medenî; İbn Hazm, el-Usûl
ve’l-Fürû’, 2/276; Tahkîk:Dr. Muhammed Âtıf el-Irâkî
ve arkadaşları, 1. Baskı, 1978, Matbaatu Hasan, Mısır; İbn
Hazm, el-Fasl fi’l-Mileli ve’l-ehvâi ve’n-Nihal,
5/119, 120; tahkîk:Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman
Umeyra, 1. Baskı, 1402/1981, Mektebetu Ukâz
[152] Zemahşerî (Ebû’l-Kâsım Cârullah,
öl:583/1187), el-Keşşâf An Hakâikı’t-Tenzîl fî
Uyûni’l-Akâvîl fî Vücûhi’t-Te’vîl, 3/37; Dâru’l-Ma’rife,
Beyrut-Lübnan
[153] Fahruddin er-râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49; Dâru’l-Kütüb el-Ilmiyye, Tahran, 2. Baskı,
Tarihsiz
[154] Beydâvî, tefsîr, 6/305, Dâru’s-Sâdır,
Beyrut
[155] Şeyh Muhammed Yûsuf eş-Şeyh, et-tTa’lîkât
Alâ Şârihi’l-Cevhera, 110; Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye,
1. Baskı, 1373/1955; el-Allâme eş-Şeyh İbrâhim
el-Lekkânî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd (Tuhfetü’l-Mürîd),
8, 127; 1. Baskı, 1403/1983; Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye,
Beyrut
[156] Meselâ bkz. Hacc Sûresi, 52; A’râf
Sûresi, 94, Zuhruf Sûresi, 6
[157] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[158] Kâdı Abdulcebbâr (İbn Ahmed), Tenzîhü’l-Kur’ân
ani’l-Metâin, 273, 274; Dâru’n-Nahda el-Hadîse, Beyrut-Lübnan.
Hatırlanacağı
üzere Nebî kelimesi ( ) kökünden alındığı
takdirde yücelik ve yükseklik ifâde ediyordu. (İbn Manzûr, Lİsânu’l-Arab,
( ) maddesi, 15/302; Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât
fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 482; İbn es-Semîn, Umdetu’l-Huffâz,
561)
[159] Meselâ bkz. Ahzâb Sûresi, 40
[160] Kâdı Abdulcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse,
568, 1. Baskı, 1384/1965
[161] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[162] Mâide Sûresi, 41, 67; Bakara
Sûresi, 143; Âl-i İmrân Sûresi, 81, 144; A’râf
Sûresi, 158
[163] Meselâ bkz. Âl-i İmrân Sûresi,
168; A’râf Sûresi, 157; Enfâl Sûresi, 64, 65,
67, 70
[164] Mâverdî, A’lâmü’n-Nübüvve,
38; Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 23/49
[165] Mâverdî, A’lâmü’n-Nübüvve,
38; Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 23/49
[166] Hacc Sûresi, 52
[167] Zemahşerî (Ebû’l-Kâsım Cârullah,
öl:583/1187), el-Keşşâf An Hakâikı’t-Tenzîl fî
Uyûni’l-Akâvîl fî Vücûhi’t-Te’vîl, 3/37; Dâru’l-Ma’rife,
Beyrut-Lübnan; Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49, 2. Baskı, Tahran, Kurtubî (İmam Muhammed İbn Ahmed
el-Ensârî), el-Câmiu lî-Ahkâmi’l-Kur’ân, 7/298;
Matbaatu Dâri’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1373/1953;
Âlûsî (Allâme Ebu’l-Fadl Şihâbuddin es-Seyyid Mahmud
el-Âlûsî el-Bağdâdî, öl:1270/1853), Rûhu’l-Meânî
fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm, 17/172; Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî,
Beyrut-Lübnan
[168] Ahzâb Sûresi, 7. âyetinde olduğu
gibi.
[169] Meselâ Rahmân Sûresi, 68; Şerhu’l-Usûli’l-Hamse,
568
[170] Bağavî (el-İmam Muhyi’s-Sünne Ebû
Muhammed el-Huseyn İbn Mes’ûd, öl:516/1122), Tefsîru’l-Bağavî
(Meâlimu’t-Tenzîl), 1/125, Dâru Tîbe li’n-Neşr ve’t-Tevzî’,
1409/1988; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân,
2/36, 3/208, 14/127, 17/185, 186; Şerhu’n-Nevevî Alâ
Sahîhi Müslim, 1/44; İbn Kesîr (Hâfız), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
7/482; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 17/172; Ebû Hayyân
Muhammed ibn Yûsuf el-Endelûsî, en-Nehru’l-Mâd mine’l-Bahr,
6/198, Dâru’l-Fikr, 2. baskı, 1398/1978
[171] A’râf Sûresi, 94
[172] Ahzâb Sûresi, 45-46
[173] Zuhrûf Sûresi, 6
[174] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[175] A’râf Sûresi, 157
[176] A’râf Sûresi, 158
[177] Meryem Sûresi, 51
[178] Meryem Sûresi, 54
[179] Kurtubî (İmam Muhammed İbn Ahmed
el-Ensârî), el-Câmiu lî-Ahkâmi’l-Kur’ân, 7/298;
İbn Atiyye el-Endelûsî (Ebû Muhammed Abdulhak, öl:
541/1146), el-Muharriru’l-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz
(Tefsiru ibn Atiyye), 6/100,101;Zemahşerî el-Keşşâf, 2/97,
3/37; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 17/172
[180] Hâşiyetü’ş-Şihâb (İnâyetü’l-Kâdî
ve Kifâyetü’r-Râdî), alâ Tefsîri’l-Beydâvî,
4/225; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 9/79
[181] İmam el-Müslim ibn el-Haccâc el-Kuşeyrî,
Sahîhu’l-İmâm Müslim, Kitâbu’z-Zikri ve’d-Duâ
ve’t-Tevbe ve’l-İstiğfâr, 4/2081, 2082; Dâru
ihyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan, 1.baskı,
1375/1955; Tahkîk: Muhammed Fuad Abdul Bâkî; el-Buhârî
(Ebû Abdullah Muhammed ibn İsmâil), Sahîhu’l-İmâm
Buhârî, Kitâbu’l-Vudû’, 1/71 ve Kitâbü’t-Tevhîd,
9/174; Dâru ihyâi’t-Türâsi’l-Arabî,
Beyrut-Lübnan, İmam Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 4/285,
290, 292, 293, 294, 296, 299, 300, 302, Dâru’l-Meârif,
Mısır, 1375/1956
[182] Askalânî (İmam Ahmed ibn Ali ibn Hâcer),
Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, 1/358; Daru’l-Fikr,
Tashih: eş-Şeyh Abdulaziz bin Bâz
[183] Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 5/178,
179, 266, Dâru’l-Meârif, Mısır, 1375/1956; Hâkim (İmam
Ebû Abdullah), el-Müstedrek ala’s-Sahîhayn, 2/262,
597, Beyrut-Lübnan; Hâkim, Ebû Ümame’nin rivayetinin
Müslim’in şartlarına göre sahîh olduğunu belirtir. Zehebî
de ona muvâfakat eder. (bkz. 2/262); Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ,
9/4, Matbaatu Meclisi Dâirati’l-Meârifi’l-Osmaniyye,
Haydarâbâd, Hindistan, 1356, 1937; Muhammed ibn Abdullah
el-Hatîb et-Tebrîzî, Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1599, Mektebetü’l-İslâmî,
2. baskı, 1399/1979; Tahkîk, Muhammed Nâsuruddin Albânî; Heysemî
(Hâfız Nûreddin Ali ibn Ebû Bekr), Mecmâu’z-Zevâid ve
Menbâu’l-Fevâid, 1/164, 165, 8/213, Müessesetü’l-Maârif
li’t-Tıbâati ve’n-Neşr, Beyrut, 1406/1985; İbn Kesîr
(Hâfız), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 2/422, 423;
Suyûtî (İmam Abdurrahman Celâleddin es-Suyûtî), ed-Dürru’l-Mensûr
fi’t-Tefsîri’l-Me’sûr, 1/126; Daru’l-Fikr, li’t-Tıbâati
ve’n-Neşr ve’t-Tevzî’, 1.baskı, 1403/1983; Âlûsî,
Rûhu’l-Meânî, 17/172; Hâşiyetü’ş-Şihâb
(İnâyetü’l-Kâdî ve Kifâyetü’r-Râdî), alâ
Tefsîri’l-Beydâvî, 6/305; Daru’s Sâdır, Beyrut
[184] Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/37;
Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 23/49; Hâşiyetü’ş-Şihâb
(İnâyetü’l-Kâdî ve Kifâyetü’r-Râdî), alâ
Tefsîri’l-Beydâvî, 6/305; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî,
17/172
[185] En’âm Sûresi, 6
[186] A’râf Sûresi, 133
[187] Sebe’ Sûresi, 16
[188] A’râf Sûresi, 162
[189] Hicr Sûresi, 22; Rûm Sûresi,
51
[190] Ahzâb Sûresi, 9
[191] Meryem Sûresi, 83
[192] Kamer Sûresi, 31
[193] Meselâ bkz. Hacc Sûresi, 75
[194] Ahzâb Sûresi, 40
[195] Mâverdi, A’lâmü’n-Nübüvve,
38; Hâşiyetü’ş-Şihâb alâ Tefsîri’l-Beydâvî,
4/225, 6/305
[196] İmam eş-Şafiî, el-Fıkhu’l-Ekber,
28
[197] Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlu’d-Dîn,
154
[198] Beydâvî, Tefsîr, 6/305
[199] Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd,
2/173
[200] Mâverdi, A’lâmü’n-Nübüvve,
38
[201] Ferrâ, Meânî’l-Kur’ân,
2/229
[202] Bağdâdî, Usûlu’d-Dîn, 154
[203] İbn Hazm, Kitâbu’d-Dürra fîmâ
Yecibü İ’tikâdüh, 38, 381; el-Usûl ve’l-fürû,
2/286, el-Fasl,5/119, 120
[204] İbn Ebû’l-İzz el-Hanefî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviye,
121; Mektebetü Dâri’l-Beyân, Dimaşk, 1.baskı,
1405/1984; Beyrut;Tahkîk: Beşir Muhammed Uyûn
[205] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49; Hâşiyetü’ş-Şihâb alâ Tefsîri’l-Beydâvî,
6/305
[206] Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/37
[207] Mâverdi, A’lâmü’n-Nübüvve,
38; Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 23/49
[208] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[209] İbn Haldun, el-Mukaddime, 98; 4.
baskı, 1398/1977
[210] Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd,
2/173
[211] Hâşiyetü’ş-Şihâb (İnâyetü’l-Kâdî
ve Kifâyetü’r-Râdî), alâ Tefsîri’l-Beydâvî,
4/225; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm,
9/79
[212] Hâşiyetü’ş-Şihâb (İnâyetü’l-Kâdî
ve Kifâyetü’r-Râdî), alâ Tefsîri’l-Beydâvî,
4/225; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm,
9/78, 79
[213] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[214] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[215] Râğıb el-İsfehânî (Ebu’l-Kâsım
el-Hüseyin İbn Muhammed; el-İ’tikâd, yayınlanmamış çalışması),
130; Câmiatu’l-Ümmü’l-Kurâ
[216] Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd
(Tuhfetü’l-Mürîd), 8, 1. baskı, 1403/1983
[217] Kurtubî, Tefsîr, 4/82, 12/80; ve
el-A’lâm, 237, 238; Dâru’t-Türâsi’l-Arabî, Kahire
[218] İbn Teymiye, Kitâbu’n-Nübüvvât,
172, 173; Mektebetü’r-Riyâd el-Hadîse
[219] Lekkânî, et-Ta’lîkât alâ Şârihi’l-Cevhera,
110; Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, 1. baskı,
1373/1955; ve Tuhfetü’l-Mürîd Şerhu Cevheratu’t-Tevhîd,
8/127
[220] Hâşiyetü’ş-Şihâb (İnâyetü’l-Kâdî
ve Kifâyetü’r-Râdî), alâ Tefsîri’l-Beydâvî,
4/225, 6/305; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 17/172, 173
[222] Kadın’ın Peygamberliği meselesini
daha sonra ele alacağımız için konunun detayına burada
girmiyoruz.
[223] Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 5/178,
179, 266; Hâkim, Müstedrek, 2/262, 597; Beyhakî, Sünen,
9/4; Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 1/126
[224] Taberî Ebû Câfer Muhammed İbn Cerîr,
Târîhu Taberî (Târîhu’r-Rüsul ve’l-Mülûk), 1/152,
153, 312, 313; İbn Asâkîr, Tehzîbü Târîhu Dimaşk
el-Kebîr, 6/356, 357; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
2/424; Alâaddîn Ali el-Müttakî (İbn Hüsameddin el-Hindî
el-Burhan Fevrî, öl:975/1567), 16/131-134, Hadis No: 44158;
Müessesetü’r-Risâle, 1399/1979
[225] Nisâ Sûresi, 163; İsrâ
Sûresi, 55
[226] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân,
6/17; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
2/422
[227] Tahâ Sûresi, 9-13; Neml Sûresi,
29-35
[228] Hûd Sûresi, 69-73
[229] Âl-i İmrân Sûresi, 45; Meryem
Sûresi, 16-21
[230] Bağavî (İmam, Muhyi’s-Sünne,
Ebû Muhammed el-Hüseyn İbn Mes’ûd, öl:516/1122), Meâlimu’t-Tenzîl
(Tefsîru’l-Bağavî), 5/223, 224, Dâru Tayyibe li’n-Neşri
ve’t-Tevzî, 1409/1988; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî,
3/154
[231] Yûsuf Sûresi, 109; Nahl
Sûresi, 43; Enbiyâ Sûresi, 7
[232] İmam Buhârî (Ebû Abdullah Muhammed
İbn İsmâil), Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/208, 209,
Dâru İhyâi’t-Türâs el-Arabî, Beyrut-Lübnan; Müslim (İbn
Haccâc el-Kuşeyrî), Kitâbu’z-Zühd, 4/2275, 2277,
Hadis No:10; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/292, 408, 462,
482, 508; Dâru Sâdır, Beyrut
[233] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
23/49
[234] İmam Cessâs (İmam Ebû Bekr Ahmed İbn
Ali er-Râzî), Ahkâmu’l-Kur’ân, 5/236-241; Dâru
İhyâi’t-Türâs, Beyrut-Lübnan, 1405/1984; el-Herâsî (İmâmüddin
İbn Muhammed), Ahkâmu’l-Kur’ân, 4/348, 349; Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut-Lübnan, 1. baskı, 1403/1982; İbn Arabî, (Ebû Bekr
Muhammed İbn Abdullah); Ahkâmu’l-Kur’ân, 3/1553,
1554; Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-Lübnan, Tahkîk:Ali
el-Becâvî
[235] Umûmiyet ve husûsiyet için bkz.
Beycûrî, Cevheratu’t-Tevhîd (Tuheftu’l-Mürîd), 8;
İbn Neccâr (Allâme Muhammed İbn Ahmed İbn Abdulaziz İbn Ali
el-Fetûhî el-Hanbelî, öl:972/1574), Şerhu’l-Kevkebi’l-Münîr
(Muhtasâru’t-Tahrîr ev el-Muhtebîr el-Mühtekir Şerhu’l-Muhtasar
fî Usûli’l-Fıkh), 1/71; Tahkîk: Dr. Muhammed Zehîlî ve
Dr. Nezîh Hammâd, Ümmü’l-Kurâ Üniversitesi Kültür
Merkezi Yayınları, Dâru’l-Fikr, 1400/1980; İbn Teymiye
(Ahmed İbn Abdulhalim), el-İman el-Mektebu’l-İslâmî,
1381/1961
[236] Ahzâb Sûresi, 4
[237] Ahmed İbn Sa’d İbn Hamdân el-Ğâmidî,
Akîdetü Hatmu’n-Nübüvveti’l-Muhammediyye, 30-50;
1. baskı, 1405/1985
[238] Bakara Sûresi, 151; Âl-i
imrân Sûresi, 164; Hacc Sûresi, 75; Kehf Sûresi,
110; Fussilet Sûresi, 6; İsrâ Sûresi, 90-95; Hûd
Sûresi, 27; Furkân Sûresi, 7; Mü’minûn
Sûresi, 33
[239] İbn Hazm (Ebû Muhammed Ali İbn Ahmed
İbn Saîd İbn Hazm), el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâi Ve’n-Nihal,
5/119; Tahkîk: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman
Umeyra, Mektebetü Ukâz, 1. baskı, 1402/1981
[240] İbn Hacer (İmam Ahmed İbn Ali İbn
Hacer el-Askalânî), Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî,
6/471, 473, Tashîh: Şeyh Abdulazîz Bâz, Dâru’l-Fikr;
es-Sefârînî (Muhammed İbn Ahmed İbn Sâlim), Levâmiu’l-Envâr
el-Behiyye ve Sevâtıi’l-Esrâr el-Eseriyye li-Şerhı’d-Dürrati’l-Mudiyye
fî Akdi’l-firkati’l-Mardiyye, 2/266, Menşûrâtu
Müessesetü’l-Hâfikîne, Dimaşk, 2. baskı, 1402/1981
[241] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
4/346
[242] Kurtubî (Muhammed İbn Ahmed el-Ensârî),
el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 4/83, 84, 88, Matbaatu
Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1373/1953
[243] Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd
(Tufetü’l-Mürîd), 8
[244] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî,
6/471, 473; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 14/147
[245] İbn Hazm (Ebû Muhammed Ali İbn Ahmed
İbn Saîd), el-Fasl, 5/120; el-Usûl ve’l-Furû’,
2/275, 276; Tahkîk: Dr. Muhammed Âtıf el-Irâkî ve arkadaşları,
1. baskı, Mısır, 1978
[246] Hûd Sûresi, 71-73
[247] İbn Hazm, el-Fasl, 5/120
[248] Âl-i İmrân Sûresi, 42, 43
[249] Âl-i İmrân Sûresi, 45-47
[250] Meryem Sûresi, 16-21
[251] İbn Hazm, el-Fasl, 5/120; Kurtubî
, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 4/83, 84, 88
[252] Meryem Sûresi, 58
[253] Meryem Sûresi, 41
[254] Meryem Sûresi, 56
[255] Yûsuf Sûresi, 46
[256] Mâide Sûresi, 75
[257] İbn Hazm, el-Fasl, 5/121;
el-Usûl ve’l-Furû’, 2/276
[258] Kasas Sûresi, 7
[259] İbn Hazm, el-Fasl, 5/120, 121
[260] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ,
4/192, 200, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî,
Beyrut-Lübnan, Müslim, Sahîh, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe,
4/1886, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan, 1.
baskı, 1375/1955; Tirmizî (Muhammed İbn İsa İbn Sevrâ), Sünen,
Kitâbu’l-Et’ıme, 4/275, Tahkîk:Ahmed Muhammed Şâkir,
Dâru İhyâi’t-Türâs, Tarihsiz; İbn Mâce (Muhammed İbn
Yezîd el-Kazvînî), Sünen, Kitâbu’l-Et’ıme,
2/1091, Tahkîk: Muhammed Fuad Abdulbâki, el-Mektebetü’l-İlmiyye,
Beyrut-Lübnan, Tarihsiz; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 4/396, 409;
el-Mektebetü’l-İslâmîli’t-Tıbâati ve’n-Neşr
[261] Bakara Sûresi, 253
[262] İbn Hazm, el-Fasl, 5/121; Kurtubî
, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 4/83
[263] Buhârî, Sahîh, Kitâbu fedâili’l-Kur’ân,
6/224; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmân, 1/134; Ahmed
İbn Hanbel, Müsned, 2/341, 451
[264] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ,
4/206; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmâre, 3/1471, 1472;
İbn Mâce, Sünen, Kitâbu’l-Cihâd, 2/958, 959; Ahmed
İbn Hanbel, 2/297
[265] Kurtubî , el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân,
2/506-643
[266] Mâide Sûresi, 44
[267] Âl-i İmrân Sûresi, 50
[268] Hadîs-i şerifte başka bir yerde
bulunan din kardeşini ziyaret için çıkan bir adama Allah’ın
melek gönderip, onun vasıtasıyla ona hitâb ettiği
anlatılır. (bkz. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/292, 408, 462,
482, 508, 15/44, Dâru’l-Meârif, Mısır, 1375/1956, Şerh ve
fihrist, Ahmed Muhammed Şâkir)
[269] Hadîs-i şerifte kel, kör ve abraş
(cilt) hastalığına yakalanmış üç kişinin imtihanı ve
bunların içinde kör olanın imtihanı kazanması, Allah’ın
ona melek göndererek razı olduğunu bildirmesi anlatılır.
(bkz. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/208, 209;
Müslim, Sahîh, Kitâbu’z-Zühd, 4/2275, 2277, Hadis
No: 10)
[270] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
4/345
[271] Meryem Sûresi, 58
[272] Bağavî (Muhyi’s-Sünne Ebu Muhammed
el-Huseyn İbn Mesud), Tefsîru’l-Bağavî (Meâlimu’t-Tenzîl),
5/239, 240, 1409/1988; Zemahşerî (Cârullah), Keşşâf, 2/414,
415; Ebu’l-ferec İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser,
5/244, Mektebetü’l-İslâmî, 4. baskı, 1407/1987; Râzî,
et-Tefsîru’l-Kebîr, 212/233, 243; Kurtubî, el-Câmiu
li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 11/120; Beydâvî, Tefsîr,
6/166, 167; Ebu Hayyân, en-Nehru’l-Mâd Mine’l-Bahr,
6/198, 2. baskı, 1398/1978; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
5/237; es-Suyûtî (Abdurrahman Celâleddin), ed-Dürru’l-Mensûr
fi’t-Tefsîri’l-Me’sûr, 5/525; 1. baskı, 1403/1983; Hâşiyetü’ş-Şihâb
ala’l-Beydâvî, 6/166, 167; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî,
16/107, 108
[273] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân,
1/120
[274] Kurtubî, el-Câmiu
li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 4/83
[275] Hadîd Sûresi, 19; Nisâ
Sûresi, 69
[276] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
4/346
[277] Hadîd Sûresi, 19; Nisâ
Sûresi, 69
[278] Ebû Dâvud, Sünen, Bâbu fi’l-Hulefâ,
4/211, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan;
Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/651;
İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, 1/48
[279] 23 Numaralı dipnot’a bkz.
[280] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’z-Zekât,
2/149; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmân, 1/86; Ebû
Dâvud, Sünen, 4/219, 220; Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-İmân,
5/10; İbn Mâce, Sünen, Kitâbu’l-Fiten,
2/1326, 1327; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/66, 67, 373,
374
[281] İbnu’l-Esîr el-Cezerî (Ebu’s-Saâdet
el-Mübârek İbn Muhammed, öl:606/1209), Câmiu’l-Usûl
fî Ehâdîsi’r-Rasûl, 9/124, 125, Mektebetü Dâru’l-Beyân,
1392/1972; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne en-Nebeviyye,
5/28, 1. baskı, 1406/1986; Mecmûatu’l-Fetâvâ, 4/395,
396; İbn Hacer Askalânî, Fethu’l-Bârî, 6/447
[282] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ,
4/200, 5/47; Müslim, Sahîh, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe,
4/1886; Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/702,
703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/802, 855; İbnu’l-Esîr,
Câmiu’l-Usûl, 9/124
[283] Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb,
5/703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 3/135, 2/755; Hâkim,
Müstedrek, Kitâbu Ma’rifeti’s-Sahâbe, 3/157, 158,
Beyrut-Lübnan
[284] Bakara Sûresi, 228
[285] Râgıb el-İsfehânî (Ebu’l-Kasım
el-Hüseyn İbn Muhammed), el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân,
167; Beydâvî, Tefsîr, 2/313 (Hâşiyetü’ş-Şihâb
ile birlikte basılan nüsha), Tahkîk:Muhamed es-Seyyid
Kilânî; Dâru’l-ma’rife, Beyrut-Lübnan; es-Semîn (Şihâbüddin
Ahmed İbn Yûsuf İbn Muhammed İbn Mes’ûd İbn İbrahim
el-Halebî eş-Şâfiî); Umdetü’l-Huffâz, 174,
Tahkîk: Mahmud Muhammed es-Seyyid ed-Dağîm, 1. baskı,
1407/1987
[286] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
1/398; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 2/135
[287] Nisâ Sûresi, 34
[288] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,
2/256; Bağavîi Tefsîr (Meâlimu’t-Tenzîl), 2/207;
İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 2/74; es-Semîn, Umdetu’l-Huffâz,
473
[289] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ,
4/161; Müslim, Sahîh, Kitâbu’r-Radâ’, 2/1090,
1091; Dârimî, Sünen, Kitâbu’n-Nikâh, 2/148;
Tirmizî, Sünen, Kitâbu’t-Talâk, 3/493, 494; Ahmed İbn
Hanbel, Müsned, 2/428, 449, 497, 530, 6/279
[290] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Fiten,
9/70; Kitâbu’l-Meğâzî, 6/10; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Fiten,
4/527, 528; Nesâî, Sünen, Kitâbu Âdâbi’l-Kudât,
8/226; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5/50; Beyhakî, Sünen,
3/90, Matbaatu Meclisi Dâirati’l-Maârif el-Osmaniyye,
Haydarâbâd, Hindistan, 1356/1937
[291] Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ,
4/200; Müslim, Sahîh, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe,
4/1886; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/702,
703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/802, 855
[292] Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb,
5/703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 3/135, 2/755; Hâkim,
Müstedrek, Kitâbu Ma’rifeti’s-Sahâbe, 3/157, 158,
Beyrut-Lübnan
[293] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, Kitâbu
fedâili’s-Sahâbe, 2/788; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıbi’l-Hasan
ve Huseyn, 5/660, 661