Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

HRİSTİYANLIK VE İNANÇ ESASLARI

 

Dr. Hüdaverdi Adam

GİRİŞ

İnsanın yeryüzü hayatı, “ferdî” ve “içtimaî”olmak üzere iki yön arz eder. Cemiyet, tek tek fertlerden oluşan canlı ve dinamik bir yapıdır. Dolayısıyla, fertlerinin canlılığı ve dinamikliği nispetinde cemiyet de canlı ve dinamiktir. Bu sebeple, hedeflenen cemiyete uygun fertlerin yetiştirilmesi son derece büyük bir ehemmiyet arz eder.

İnsan, temelde ruh, nefis ve beden üçlüsünden oluşur. Biri diğerinden ayrıldığı zaman insan, “insan” olma özelliğini yitirir. Bu üç unsura karşılık, insanda Kalp, akıl ve irâdeden ibaret üç meleke vardır.

İşte insan, hayatı boyunca, sürekli olarak, “iyi ve kötü” veya “doğru ve yanlış” diye adlandırılan bu iki zıt yapı arasında seçim yapma mücâdelesini yaşar. Bu mücâdelenin motoru ya da lokomotifi, “iradedir. İradeyi yönlendiren ise “akıl” dır. Ancak, nefsî isteklerin, şahsî duyguların ve “öfke ve kin” gibi sâiklerin tesirinde kaldığı için “akıl”, her zaman, “doğru ve yanlış” arasında isabetli bir seçim yapamaz. Bu nedenle, aklın bir rehbere ihtiyacı vardır. Akla rehberlik yapacak olan ise “kalp”tir. Kalp, ahlâkî değerlerin ve fazîletlerin kaynağıdır.

İnsanlık tarihinin de şahitliği ile,doğruları, fazîletleri ve iyilikleri daima İlâhî dinler tayin ve tespit etmiştir. Bunu ifade ederken Allah (c.c): “Nitekim sizin içinizde, sizden bir Rasûl gönderdik. Size ayetlerimizi okuyor ve sizi (her türlü yanlış kabûlden ve insanlık yüceliğine leke getirecek her türlü maddî ve manevî kirden) tertemiz ediyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”[1] diye buyurur.

Allah, başka bir ayet-i kerîme’de bu gerçeğe işaret için şöyle der: “And olsun Biz, rasûllerimizi apaçık deliller ve mûcizelerle gönderdik ve beraberlerinde Kitap ve Ölçü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Bir de demiri indirdik: Onda hem çetin bir sertlik hem de insanlar için çok menfaatler  vardır. Çünkü (bununla) Allah, Kendisi’ne ve rasûllerine gıyabında yardım edenleri belli edecek. Şüphe yok ki Allah, en büyük kuvvet sahibidir, Azîz’dir.[2]

Demek ki insanın, öncelikle, Kur’ân ifadesiyle “âfâkî” ve “enfüsîâyetlere ihtiyacı vardır. Bu yüzden, her râsulün, her yol göstericinin, birinci ve aslî vazifesi, bu âyetleri tanıtmak, Kur’ânî ifadeyle, âyetleri okumaktır. İnsan, gerek âfakî ve gerek enfüsî âyetler üzerinde tefekkürle, imana ve bu imana dayalı fazîlete ulaşır; böylece ruhunu günahlardan ve şerlerden temizler.

Yalnızca temizlenmiş (tezkiye olmuş) bu ruh, insanlığa faydalı olabilir. Aksi takdirde, bilim ve teknoloji, insanlık için öylesine öldürücü bir araç haline gelir ki, milyonlarca insan, hayatını kaybeder; milyonlarcası da evsiz, dul ve yetim kalır.

İnsan, dünyevî cephesi sebebiyle bir kısım tutkularının âzad kabul etmez bir kölesi olup hevâsını ve birtakım ihtiyaçlarını tutku haline getirerek, nefsini ve arzularını ilâh, bunun neticesinde birtakım insanları da rabb ve melik ittihaz edebilir. Bu şekilde insanlıktan uzaklaşmış bazı kimseler, hemcinsleri üzerinde hâkimiyet sahibi olduklarında yeryüzünde zulüm ateşleri yakarlar; fakirleri ve zayıfları kendilerine kul ve köle edinirler.

Oysa mutlak âdil olan Allah, zulmü hiçbir zaman tasvip etmediğinden, adaletin yer yüzüne hâkim olabilmesi için tarihin belli dönemlerinde peygamberler göndermiştir. İnsan fıtratı, temelde değişmeden, aynı kaldığı için, bütün peygamberler aynı inanç esaslarıyla gelmiştir.  Bunlar, Allah’a, Peygamberlik müessesesine, Ahiret Günü’ne, Meleklere, İlâhî Kitaplara ve Kader’e inanmaktır. Bu manâda bütün İlâhî dinler birdir ve aynıdır.

Ancak, insanın, kültürel, coğrafî, içtimaî, eğitim ve iktisadî bakımdan belli dönemlerden geçmesi, değişik kavimlere  değişik peygamberlerin gönderilmesini ve dinin hukuk kısmında bazı değişikliklerin olmasını zorunlu kılmıştır.  Şartlar, peygamberlerin sonuncusunun gönderilmesine müsait hale gelince  Hz. Muhammed (s.a.v.) gönderilmiştir.  Onun getirdiği dinin de, inanç esasları  açısından önceki peygamberlerin getirdikleri dinlerden her hangi bir farkı yoktur.

Hz. Peygamberden önce, nübüvvet misyonunu îfâ eden, ilâhi mesajı insanlığa sunan Hz. İsa’dır. Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa (a.s.)’nın kendilerine gönderildiği zaman, İsrâil Oğulları’nın içinde bulunduğu durumu şöyle anlatır:

“Onlardan çoğunun günaha girmede, düşmanlıkta ve haram yemede yarıştıklarını görürsün.  Ne kötüdür yaptıkları!.”[3]

“Hiç olmazsa onların âlimleri ve din bilginleri, onları günah söylemekten ve haram yemekten alıkoysalardı ya!.  İşledikleri ne kadar kötüdür.”[4]

“Ey iman edenler! Ahbâr (Yahudi bilginleri) ve ruhbândan (Hristiyan rahipleri) çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar.”[5]

Hz. İsa (a.s.) kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman, onların durumunu şöyle açıklıyordu: “Ey engerekler nesli, siz kötü olduğunuz halde nasıl iyi şeyler söyleyebilirsiniz? Çünkü ağız yüreğin taşmasından söyler.  İyi adam, iyi hazinesinden iyi şeyler çıkarır; ve kötü adam kötü hazinesinden kötü şeyler çıkarır.[6]  Sakının da Ferisîler ve Sadûkîler hamurundan kaçının.[7]

Yazıcılar ve Ferisîler Mûsa’nın kürsüsünde otururlar; bundan dolayı bütün söylediklerini yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar.  Evet, onlar ağır ve taşınması güç yükler bağlayıp insanların omuzlarına korlar, kendileri ise parmakları ile onları kımıldatmak istemezler.  Fakat onlar, bütün işlerini insanlara görünmek için yaparlar.  Çünkü onlar, hamâillerini genişletip, esvaplarını, saçaklarını büyük yaparlar; ziyafetlerde üst yerin ve havralarda baş yerlerin ve çarşı yerlerinde selâmları ve insanlar tarafından ‘rabbi’ diye çağırılmayı severler.  Lâkin vay başınıza Yazıcılar Ferîsiler, ikiyüzlüler! Çünkü siz, göklerin melekûtunu insanların yüzüne kapıyorsunuz, zira kendiniz girmiyorsunuz, girenleri de bırakmıyorsunuz ki girsinler.  Vay başınıza Yazıcılar ve Ferîsiler, ikiyüzlüler! Zira bir mühtedî yapmak için denizi ve karayı dolaşırsınız; ve olunca da siz onu kendinizden iki kat cehennem oğlu edersiniz.

Siz kör kılavuzlar, vay başınızı!.  Nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını (öşrünü) veriyorsunuz ve Şeriatın daha ağır işlerini, adaleti, merhameti ve imanı bırakıyorsunuz.  Onları yapmalı idiniz, bunları da bırakmamalı idiniz.  Ey kör kılavuzlar, siz küçük sineği süzerek ayırırsınız, fakat deveyi yutarsınız.  Siz bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, fakat onların içi soygunculuk ve taşkınlıkla doludur.

Siz badanalı kabirlere benzersiniz ki dıştan güzel görünürler fakat içten ölü kemikleri ve her türlü murdarlıkla doludurlar...Siz peygamberlerin kabirlerini yaparsınız, salihlerin türbelerini donatırsınız.  fakat, peygamberleri öldürenlerin oğulları olduğunuza kendiniz şahitlik edersiniz."[8]

Hz. İsa İsrail Oğulları’na gönderildiğinde, dinin ruhu gitmiş, sözde âlimlerin elinde halkı soyma ve ‘din adamlarının ceplerini doldurma aracı haline gelmiş; Din adıyla yalnızca âlimlerin keyiflerine göre uyguladığı basit şekillerden ibaret birkaç kanun kalmıştı.

Böyle bir zamanda, tabiî olarak Hz. İsa (a.s.), Şeriatın  -neshedilen, Kur’ân’ın ifadesiyle, bazı haramların helâl kılınması neticesinde nesh geçiren Şeriatın-  yeniden rûhuyla yaşanabilmesi için, öncelikle sarsılan imanların düzelmesi, kirlenen nefslerin arıtılması ve yanlış kabullerin düzeltilmesi üzerinde duracak ve Risaletinin bütün ağırlığını bu noktaya teksif edecekti.

Bu durum, Kur’an-ı Kerimde şöyle ifade edilmektedir: “Benden önce indirilen Tevrat’ı tasdik edici olarak ve hem size haram edilenin bir kısmını helâl edeyim diye ve Rabbinizden bir âyetle (mûcize ile) geldim; artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”[9]

“Onların izi üzerinde Meryem Oğlu İsa’yı gönderdik ki önündeki Tevrat için bir tasdikçi olsun.  Ona İncil’i verdik.  Onun içinde bir hidâyet ve nur vardı.  O, önündeki Tevrat’ın tasdikçisi ve müttakîler için bir hidayet, bir öğüttü.  İncil ehli, Allah’ın o konuda indirdiğiyle hükmetsin.  Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar (Dinden çıkmış) fâsıklardır.”[10]

Bu durum İncil’de ise şu şekilde ifade edilir:

“Sanmayın ki ben Şeriatı, yahut peygamberliği yıkmaya geldim; ben yıkmaya değil, fakat tamam etmeye geldim.  Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vâki oluncaya kadar Şeriattan en küçük bir harf veya nokta bile yok olmayacaktır.  Bundan dolayı, bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir; ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin melekâtında kendisine büyük denilecektir.”[11]

“Ne mutlu ruhta fakir olanlara; çünkü göklerin melekûtu onlarındır.

“Ne mutlu yaslı olanlara: çünkü onlar teselli edilecekler.

“Ne mutlu halim olanlara; çünkü onlar yeri miras alacaklar.

“Ne mutlu salâha acıkıp susayanlara; çünkü onlar doyurulacaklar.

“Ne mutlu yüreği temiz olanlara; çünkü onlar Allah’ı görecekler.

“Ne mutlu sulh edicilere; çünkü onlar Allah oğulları diye çağırılacaklar.

“Ne mutlu salâh uğrunda eza çekmiş olanlara; çünkü göklerin melekûtu onlarındır.[12]

Dünyanın her tarafında mensupları bulunan ve dünya nüfûsunun beşte birinin dini olan Hristiyanlık, vahye dayanan ve özde tek tanrılı olmakla beraber sonradan teslise yer veren ilâhî menşeli bir dindir.  Hristiyanlık Nâsıralı Hz. İsa’yı merkez alan bir din olmasına rağmen, Havârîlerin arasına sonradan katılan Pavlos’un, Hz. İsa’nın haça gerilmesi ve tekrar dirilmesi gibi şahsiyeti merkezli yorumlarıyla değişik bir kimlik kazanmıştır.

Hristiyanlık ve İslamiyet kaynak itibariyle bir olmakla birlikte Hristiyanlık öğretilerinden pek çoğunun zaman içinde saptırılması sebebiyle İslamiyet ile aynı olan ve örtüşen bir çok unsuru bugün özelliğini yitirmiş durumdadır.  Ancak aslı korunamamış ve tahrife uğramış dahi olsa tevhid izlerinin bulunması mümkündür.  Bu tarz bir Hristiyanlık ise, -kendileri kabul etmeseler de- Barnaba incili gibi kutsal metinlerde daha açık bir şekilde göze çarpmaktadır.  Hristiyanların tanıttığı Hz. İsa ile Kur’an’ın takdim ettiği gerçek İsa ve Hristiyanlık birbirinden oldukça farklıdır.  Ulû’l-Azm Peygamberlerden birisi olarak, Kur'an-ı Kerîm’de Hz. İsa (a.s) dan çok geniş bir şekilde bahsedilir Burada, Kur'an-ı Kerîm’de Hz. İsa (a.s) nın nasıl anlatıldığını görelim.

 

KUR’ÂN-I KERÎM’DE HZ. İSA

İlâhî kitapların sonuncusu olarak gönderilen ve günümüze kadar tek harfi bile değişmeden bize kadar ulaşmış olan Kur’ân-ı Kerim, en doğru şekliyle Hz. İsa’yı ve getirdiği dini bize anlatır.  Kur’an, sadece Onu anlatmakla kalmaz, aynı zamanda Onu Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed gibi, kısacası diğer bütün peygamberler gibi sevip saymamızı ister.

Hz. İsa’dan yaklaşık olarak altı yüz yıl sonra gelen bu son  kitap, Onun hayat ve akîdesini gerçek şekliyle tanıtır ve kendisini Tevhidi tebliğ etmiş bir peygamber olarak Peygamberler arasında en mûtenâ bir mevkie yerleştirir.

 

Annesi

Hz. İsa’nın Kur’an’daki tanıtımı annesi Hz. Meryem’in ona hamile kalmasıyla başlar.  Kur’an-ı Kerim, muhtelif yerlerde Hz. Meryem’den bahseder.[13] O, namus ve şerefini muhafaza etmekle övülmüş, Cebrail ile görüşüp konuşma şerefine nail olmuş, dünya kadınlarına üstün kılınmış,[14] zamanındaki dünya kadınlarının en hayırlısı,[15] seçkin ve değerli bir insandır.

Hz. Meryem, bâkire olmasına rağmen, Mescid-i Aksa’da kendisini ibadete verdiği bir sırada[16] Hz. Cebrail ona bir erkek çocuk müjdeleyerek görünmüş,[17] Bundan sonra mucize eseri beşer eli dokunmadan Hz. İsa (a.s)’ya hamile kalmış,[18] utancından insanlardan uzaklaşmış,[19] vakti gelince de onu doğurmuş,[20] bu arada pek çok ilâhî ikrama nail olmuştur.[21] İlâhî teselli ile[22] insanların arasına karışmış ve beklediği gibi de onların tepkileri, iftiraları ve isnatları ile karşılaşmış,[23] Mu’cize olarak beşikte konuşan Hz. İsa (a.s), annesinin masum olduğunu haykırmış ise de[24] kavmi bildiğinden şaşmamış, sonunda, bunu ancak Hz. Zekeriya yapabilir diyerek onu şehîd etmişlerdir.[25]

Esasen, Hz. Âdem’i anasız ve babasız balçıktan yaratan Allah’ın kudreti açısından, Hz. İsa (a.s)Allah (c.c)ın babasız yaratılması zor değildir.[26] “Göklerde ve yerde kendisini âciz bırakabilecek hiç bir şey olmadığını ilan eden Allah”[27] “Allah’ın katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir.”[28] Buyurarak Hz. Âdem’in yaratılışını kabul eden fakat Hz. İsa’nınkini kabul etmeyen bu insanların çelişkilerine dikkat çeker.  Doğmamış ve doğurmamış olan Allah’a[29] evlat nisbet edilemez.  Hristiyanların Hz. İsa (a.s)’ya “Allah’ın oğlu demelerini reddeden Allah, onu annesine nisbet eder.[30]

 

Peygamberliği

Hz Zekeriyya’nın şehîd edilmesinden sonra,Allah tarafından “pınarı bulunan ve oturmaya elverişli bir yere yerleştirilen Hz. İsa”[31] gençlik çağına kadar orada kaldıktan sonra[32] Kudüs’e geri dönerek, otuz yaşında, kendisine peygamberlik verilinceye kadar orada yaşamıştır.[33]  Otuz yaşında iken,[34] İsrailoğullarına peygamber olarak gönderilen ve kavmine çeşitli mu’cizeler göstererek[35] gayb’dan haberler veren[36] Hz. İsa[37] ya ancak az sayıda insan iman etmiştir.[38]

O, bir peygamberdir ve bir misyonu vardır:  “Andolsun, Mûsa’ya o kitabı (Tevrat’ı) verdik ve arkasından, onun izinde nice peygamberler gönderdik.  Meryem oğlu İsa’ya da gayet açık deliller ve mûcizeler verdik ve Onu Rûhu’l-Kudûs’le takviye ettik..”[39]

Kur'an-ı Kerîm, Hz. İsa’nın da bir halkası bulunduğu peygamberler zincirini bize hatırlatır ve Hz. İbrahim’i andıktan sonra, şöyle devam eder; “Bundan başka İbrahim’e İshak ile Yakub’u da ihsan ettik.  Herbirini hidayete erdirdik.  Daha evvel Nuh’u ve Onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da hidayete erdirmiştik.  İşte Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.  Zekeriya da Yahya da İsa da İlyas da hep salihlerden idiler.  İsmail’i de Elyesa’yı da Yunus’u da Lût’u da hidayete erdirmiştik.  Ve herbirini âlemlerin üzerine çıkartmıştık.”[40]

Peygamberler zinciri, şüphesiz bunlarla bitmiş değildir.  Daha başkaları da vardır:  “...Hem gerek sana evvelce kıssalarını naklettiğimiz peygamberlere ve gerek sana kıssalarını nakletmediğimiz peygamberlere (vahiy verdiğimiz gibi), Allah Mûsa ile de konuştu.[41]

Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. İsa’nın da kendisiyle arasında hiç bir fark bulunmayan peygamberlerden biri olduğunu belirtmiştir.  Allah, Rasulüne bir âyette şöyle der: “De ki: “Biz, Allah’a iman ettik.  Bize indirilene de İbrahim’e  ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakub’a ve torunlarına indirilene de; Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rabb’lerinden verilenlere de inandık; onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız.  Ve biz, ancak Allah’a boyun eğen Müslümanlarız”[42]

Allah, bütün peygamberleri aynı maksatla göndermiş olup, şüphesiz Hz. İsa da onlardan farklı değildi:  “Arkadan da o peygamberlerin izleri üzerinde Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ki önündeki Tevrat için bir tasdikçi olsun.  Ona İncil’i verdik Onun içinde bir hidâyet ve nur vardı.  O, önündeki Tevrat’ın tasdikçisi ve müttakîler için bir hidâyet, bir öğüttü.”[43]

“Bir vakit de Meryem oğlu İsa şöyle dedi: “Ey İsrail Oğulları, ben size Allah’ın Rasulü’yüm; önündeki Tevrat’ın tasdikçisi ve benden sonra gelecek Peygamberin müjdecisi olarak geldim ki Onun ismi Ahmed’dir.”[44]

O da diğerleri gibi vazife yapmalıdır: “O (İsa) dedi ki: “Haberiniz olsun ben, Allah’ın kuluyum.  O, bana kitap verdi ve beni bir peygamber yaptı.”[45]  Onu reddedenler inanmamışlardır.  Fakat inananlardan bazıları onu yanlış anlamışlar ve onu Allah’a nisbet ederek Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmişlerdir:

“Allah, ancak Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler kâfir olmuşlardır.  De ki: “Eğer Meryem oğlu Mesih’i ve annesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek dilerse, Allah’tan kim bir şey kurtarabilir? Göklerin, yerin ve arasındakilerin mülkü Allah’ındır.  Dilediğini yaratır.  Allah, her şeye güç yetirendir.”[46]  “Hem Allah buyurduğu vakit: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi dedin o insanlara “Beni ve annemi Allah’ın yanında iki ilâh edinin” diye?” (İsa) dedi: “Seni tenzih ederim.  Benim için hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz.  Eğer söylediysem, muhakkak Sen onu bilirsin.  Ben ise Senin Zâtındakini bilmem.  Şüphesiz ki Sen, gaybları bilensin.  Sen bana ne emrettinse, ben onlara ancak onu söyledim.

Hem Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz, dedim ve aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerine şâhid idim.  Vaktaki beni içlerinden aldın, üzerlerine murâkıb ancak Sen kaldın.  Ve zaten Sen, her şeye şâhitsin.  Eğer onlara azab edersen, şüphe yok ki onlar, Senin kullarındır.  Ve eğer kendilerini mağfiret edersen, yine şüphe yok ki Sen, Aziz ve Hakîmsin.”[47]

“Yahudiler, “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dediler.  Hristiyanlar da “Mesih, Allah’ın oğludur” dediler.  Bu, onların ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir.  Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar.  Allah onları kahretsin, nasıl da saptırılıyorlar! Onlar, âlimlerini ve rahiblerini Allah’tan başka rabbler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de.  Halbuki onlar, ancak bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı.  Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur.  O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.”[48]

Bunlar, dinde aşırı gitmişlerdir.  Dolayısıyla ikaz edilmelidirler: “Ey Kitap ehli, dininizde aşırılığa gitmeyin ve Allah’a karşı ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu Mesih İsa, sadece Allah’ın rasûlü ve kelimesidir ki Onu Meryem’e ilkâ etmiştir.  Allah tarafından bir ruhtur O. Allah’a ve peygamberlerine inanın.  “Allah üçtür” demeyin.  Bundan vazgeçin, hakkınızda hayırlı olur.  Allah ancak bir tek ilâhtır.

O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir.  Göklerde ve yerde ne varsa Onundur. Vekil olarak Allah yeter.  Hiç bir vakit Mesih de Allah’ın kulu olmaktan çekinmez; mukarrebûn melekler de. Her kim Ona ibadetten çekinir ve kibirlenirse, bilsin ki O, hepsini Kendi huzûrunda toplayacaktır.  İman edip salih ameller işleyenlere Allah ecirlerini tamamıyla ödeyecek, hem de lûtfundan onlara fazlasını verecektir.  Ama ibadetten çekinenlere ve kibirlenenlere acıklı bir azapla azab edecektir.  Allah’tan başka kendilerine ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir onlar.”[49]

Hz. İsa, Peygamber olarak vazife yaptığı üç yıl boyunca,[50] Yahudileri Tevhîd’e davet etmiş, fakat kendisine on iki kişi (Havârî)’den başka inanan olmamıştır.  Kavmi, Ona inanmamakla kalmamış, Onu öldürmek için çeşitli yollara başvurmuşlardır.  En sonunda içlerinden birisini kontrol ederek kendilerine haber vermesi için, Hz. bulunduğu eve gönderirler.  Kaynaklarda ismi, “Taytayus” olarak geçen bu kişi, Allah tarafından  Hz. İsa’ya benzetilir.  Onlarda onu Hz. İsa zannederek, çarmıha germek suretiyle öldürürler.[51]

Allah (c.c), Hz. İsa’nın öldürülmesini, Yahûdîler’in, Onu çarmıha gererek öldürdük demelerini[52] reddederek, göğe (kendi katına) kaldırıldığını bildirir ve: “Allah demişti ki ‘Ey İsa! Seni (onlar değil) ben öldüreceğim.  Seni kendime yükselteceğim. İnkar edenlerden seni tertemiz (bir şekilde) ayıracağım.  Sana uyanları, kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün tutacağım.  Sonra, dönüşünüz banadır.  Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim.”[53] der.

Konuyla ilgili başka bir ayet ise şöyledir:” Ve biz, Allah’ın peygamberi olan, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük demeleri sebebiyle kendilerini lanetledik, rahmetimizden kovduk.  Halbuki onlar İsa’yı öldürmediler ve asmadılar.  Fakat öldürülen ve asılan kişi, kendilerine İsa gibi gösterildi.  Esasen, İsa’nın öldürülmesi hakkında kendileri de ihtilafa düşüp[54] kesin bir şüphe içindedirler.  Onların bu öldürme hadisesine ait bir bilgileri yoktur.  Ancak kuru (boş) bir zan peşindedirler.  Onu gerçekten öldürememişlerdir. Doğrusu Allah, onu yükseltip himayesine almıştır.  Allah azîzdir.  Hükmünde hikmet sahibidir.[55]

Otuz üç yaşında iken göğe çekilen Hz. İsa’nın[56] öldürülmediği konusunda, Hristiyan dînî gruplarından “Modalistler” ile “Gnostikler” de Kur'an-ı Kerîm’in bu izahına uygun bir inaç içindedirler.[57]

 

Misyonu

Hz. İsa Hz. Musa ve ondan sonra gelen peygamberlerin öğretilerinden sapmış olan Yahudilere gönderilmiş bir peygamberdir.  Anne rahminde, doğumda ve çocukluk döneminde Yahudi maddeciliğini sarsacak harikuladelikler kuşağında yaşadı. Peygamberliğini teyid için de Allah tarafından pek çok mucize ile te’yid edildi.  Fakat bir avuç havârî hariç Yahudiler peygamberliğini kabul etmedi.

Bunlar Kur’anda şöyle ifade edilir: “Ben size hakikaten rabbinizden bir mucize ile geldim.  Ben size çamurdan kuş şeklinde bir taslak yapar ona üfürürüm de Allah’ın izniyle hemen kuş olur ve Allah’ın izniyle anadan doğma körü, abraşı iyi ederim.  Ölüleri diriltirim.  Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri de size haber veririm.  Eğer mü’minlerseniz, elbette bunda sizin için bir alamet vardır.  Hem önümdeki Tevrat’ı tasdik edecek hem de size haram edilen iç yağı ve deve eti gibi bazı şeyleri helal kılmak için geldim.  Size bir mucize getirdim.  Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.  Şüphesiz ki Allah hem benim rabbim, hem de sizin rabbinizdir.  O halde ona ibadet edin.  İşte doğru yol budur.”[58] O, misyonunun en önemli bir parçası olarak kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik ettiği gibi, kendisinden sonra gelecek peygamberi de müjdelemiştir.[59]

Semaya Yükseltilmesi

Hz. İsa’nın hakka davet ettiği insanlar -bir avuç hâvârî hariç- onun bu davetine icabet etmemekle kalmamış, onu öldürmek için planlar yapıp komplolar hazırlamışlardır.  Fakat Allah onların plan ve komplolarını boşa çıkarmıştır.  Allah bu gerçeği bize şöyle ifade buyurur.

“İsa Yahudilerden küfrü (ve kendisini öldürmek istediklerin) sezince ‘Allah yolunda bana yardımcılar kim olacak? dedi.  Hâvârîler, ‘biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a iman ettik; şahit ol ki biz Müslümanlarız.  Ey Rabbimiz! indirdiğine iman ettik ve peygamberin İsa’ya tabi olduk.  Bizi şahitlerle birlikte yaz ‘ dediler.  (Yahudiler İsa’yı öldürmek üzere) hile yaptılar.  Allah da hilelerine karşılık verdi.  Allah, hilekarlara cezasını verenlerin en hayırlısıdır.  Hani Allah, ‘Ya İsa! Ben seni (n ruhunu) kabzedip bana kaldıracağım.  Seni küfredenlerden temizleyeceğim.  Ve sana bağlı olanları kıyamet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacağım.  Sonra dönüşünüz de yalnız banadır.  İhtilaf ettiğiniz şeyler hakkında o vakit aranızda hükmü ben vereceğim’ demişti.  Küfredenlere gelince, dünya ve ahirette şiddetli bir azapla cezalandıracağım.  Onlar için hiç bir yardımcı da yoktur.”[60]

Ayette de işaret edildiği gibi Hz. İsa ölmeden (öldürülmeden) semaya yükseltilmiştir.  Yani çarmıha gerilmemiştir.  Allah, Yahudilerin onu çarmıha gererek öldürme planlarını boşa çıkarmış ve onun yerine başkası asılmıştır.  Böylece Allah onu muhafaza etmiştir.  Bu gerçekleri Allah, bize şöyle beyan buyurur: “ Yine küfürleri ve Meryem’e karşı büyük bir iftirada bulunmaları ve ‘Biz Allah’ın peygamberi Mesih’i Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri sebebiyle (onlara azap ettik.) Halbuki onlar İsa’yı ne öldürdüler ne de astılar.  Lakin kendilerine bir benzetme yapıldı.  Gerçekten onun hakkında ihtilâf edenler kesin bir şüphe içindedirler.  Evet onların buna dair bilgileri yoktur.  Sadece zan peşindedirler.  Onu kesinlikle öldürmemişlerdir.  Doğrusu Allah, onu kendine kaldırdı.  Allah güçlüdür.  Hikmet sahibidir.  Ehl-i kitaptan hiç bir kimse yoktur ki, ölümünden önce mutlaka İsa’ya iman edecek olmasın.  Kıyamet gününde de İsa onların aleyhine şahit olacaktır.”[61]

Hz. İsa’nın yerine çarmıha gerilen kim idi? Kur’anda bu ayrıntı yer almaz ve bu soruya cevap verilmez.  Tefsir kaynaklarında bazı isimlerden söz ediliyor ise de bunlar Kur’an ve hadis tarafından desteklenmeyen ve kişisel tahminlerin ötesine geçmeyen bilgilerdir.

 

HRİSTİYANLIĞIN TAHRİFİ

Hz. İsa’nın tabîleri (Havârîler), gerek Onun zamanında, gerekse Ondan sonra zorlu yıllar geçirmişlerdir.  Şehirlere dağılan ve halkı Tevhid’e çağıran bu insanlar çok ciddî işkencelere uğramışlardır.  Bu gün Antakya, Kayseri, Tarsus ve Mersin civarındaki birtakım kalıntılar ve eserler bunun canlı şahidi olarak ortada durmaktadır.  Hz. İsa’nın getirdiği bu Tevhid Dinine en büyük darbeyi ilk vuran kişi, belki de, ismi kaynaklarda Saul veya Paul olarak geçen Pavlos olmuştur.

Pavlos, önceleri bu muvahhidlere en büyük zulmü yapanlardandı.  “Rasullerin Yaptıklarından söz edilirken, evden eve girerek kiliseyi perişan ettiği, erkekleri ve kadınları sürükleyip zindana attığı,[62] Hz. İsa’nın tabilerini bağlayıp getirmek için baş kâhinden izin istediği[63] anlatılır.

Ancak, Pavlos’un kendi ifadelerine göre, yine bir gün havâriler’i yakalamak üzere Şam’a gittiğinde, “Gökten bir nur ansızın çevresinde parlar ve yere düşüp, bir sesin kendisine “Saul, Saul, niçin bana ezâ ediyorsun?” Ben eza ettiğin İsa’yım;  kalk ve şehre gir ve ne yapman gerektiği sana söylenecek.” der.[64]  Bunun üzerine Saul Şam’a girer; Hananya adlı bir şâkirdine Hz. İsa rüyada görünerek, kendisine “Yahuda’nın evinde asıl adı Saul olan Tarsusluyu aramasını” söyler. Hananya, onun şâkirdlere ne kötülükler ettiğini, İsa’nın ismini çağıranların hepsini bağlamak için başkâhinden salâhiyet aldığını anlatır.  Fakat Hz. İsa, “Git, çünkü, ismimi milletler, krallar ve İsrail Oğulları önüne götürmek üzere o benim için seçilmiş bir alettir” der.  Bunu üzerine Hananya gider ve Saul’ü vaftiz eder; Rûhu’l-Kudüs’le dolan Saul, bundan böyle Hz. İsa’nın dinini her yerde yaymaya başlar.[65]

Bu hâdisenin uydurma olduğu açıktır.  Çünkü, Saul nurla sarıldığında yere düşüp de kendisine seslenildiğini duyunca, hemen “Ya Rabb” der. Halbuki, “Rabb”, bağlılarının, Hz. İsa için kullandıkları bir kelimedir. Ona inanmayan biri kendisine seslenenin o olduğunu nasıl anlayıp ta, hemen “Ya Rabb” diyebiliyor.  Eğer, hitap edenin O olduğunu bilmiyorsa, kendisine hitap edenin kim olduğunu bilmediği kişiye nasıl oluyor da “Ya Rabb” diye karşılık veriyor?

Ancak Hristiyanlığı içten yıkmak için, böyle bir mizansenin düzenlenmiş olabileceği akla daha yatkın gelmektedir.  Zira, böyle bir hikâye, Hz. İsa’nın mu’cizelerine ve fevkalâdeliğine alışmış Hristiyanlara câzip ve makûl gelecektir.

Bundan sonra, Saul’e, -belli bir noktaya kadar- en çok Barnabas yardım etmiştir. Fakat, Saul, bir süre muvahhid göründükten sonra sapık inançlarını yaymaya başlayınca Barnabas’la yolları ayrılmıştır.  Ve Barnabas, meşhur incil’ini, Saul’ün sapık inançları karşısında doğruyu ortaya koymak için kaleme almıştır.  İşin garip tarafı, İncil nüshaları, Hz. İsa’nın söylediklerinin ve yaptıklarının ikinci, hatta üçüncü ellerce nakledilmesinden oluşmuştur ve nakil zincirinden de yoksundurlar.  Bundan dolayı da doğrulukları, anlatanlara ve zamana bağlıdır.  Dolayısıyla, Saul’ün Hristiyanlığı kabulü ile ilgili hikâyeye inanmak için Saul’den başka bir şahidimiz yoktur.

Saul’ün (Pavlos) Hristiyanlığı nasıl tahrif ettiği, Romalılara yazdığı mektupta açık bir şekilde görülmektedir.  “...kudretle Allah’ın Oğlu ilân edilmiş olan kendi oğlu Rabbimiz İsa Mesih hakkındadır...size babamız Allah ve Rabb İsa Mesih’ten inâyet ve selâm olsun.”[66]

Bu gün önümüzde iki tür Hristiyanlık vardır:

1-Elimizdeki İncillerde ve Hz. İsa’nın bir havârisi olan Yakub’un Mektubu gibi metinlerde yazılı ve Şeriata ehemmiyet veren Hristiyanlık,

2-Yine mevcut “Bible”da gördüğümüz, “Rasûllerin İşleri”nde yer alan ve Hz. İsa’yı görmemiş bir adamın (Saul) icad ettiği Hristiyanlık.

Acaba, bunlardan ikisini de aynı anda  din olarak kabul etmek mümkün müdür? Halbuki, “Şeriat’ı yıkmak için değil, bilakis tamamlamak için geldiğini” söyleyen  bizzat Hz. İsa’nın kendisidir ve bu ifade, Dört meşhur İncil’den biri olan Matta’da açık bir şekilde yer almaktadır.[67]  Hristiyanlık’ta Şeriat’ın ilgası ve hükümlerinin değiştirilmesiyle başlayan tahrif, daha sonra pek tabiî olarak îtikad alanına sıçramıştır.  İtikad sahasında zamanla derinleşecek tartışma ve tahriflerde yine Saul’un küçümsenemeyecek tesirleri vardır.

DÖRT İNCİL

Bu gün elimizdeki Yeni Ahid’de Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan ve onlara izafe edilen dört ayrı  İncil nüshası vardır.  Bunların hepsi, Hz. İsa’nın yeryüzünden çekilişinden sonra geçen yani M.S. 40-100 yılları arasında, şimdi kaybolmuş bulunan birtakım eski belgeler esas alınarak yazılmıştır.

Eldeki bu İncil nüshalarının üstünkörü yapılacak bir mukayesesi bile, İncil yazarlarının ellerindeki malzemeyi gayet rahat kullandıklarını ve gayeleri istikametinde birtakım değişiklikler yapmakta beis görmediklerini anlamaya yetecektir.

İncillerin Hz. İsa’ya indirilen asıl İncil olmadığını gösteren önemli noktalardan biri de çelişkili ifadeler taşımalarıdır.  Bu nokta, bilhassa Kur’ân âyetlerinin ve hatta Sahabe-i Kiram’ın İslâm’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkındaki sözlerinin ne derece birbirleriyle uyum içinde olduğu nazar-ı dikkate alındığında daha bir önem kazanır.

İnciller’de çok fazla çelişkili ifadeler olmakla birlikte, bu çalışmanın hacmi ölçüsünde birkaç tanesini aktarmakla iktifa edeceğiz.

1- Hz. İsa’nın şeceresi hakkında verilen bilgiler Matta ve Luka’da çelişkilidir:

Matta’da Hezron Ram’ın babası iken, Luka’da Arni’nin babasıdır.  Yine Luka’da Hz. İsa ile Hz. İbrahim arasında elli beş isim verilirken, Ram’ın ismi geçmez. Matta’da ise aynı dönem için kırk iki isim verilir ve bunların arasında Arni görülmez.

Yine, Kral Davud’la Şaltiel arasındaki isimlerde her iki İncil’de tamamen farklıdır. Bu farklılık, Matta’ya göre Hz. İsa’nın Davud oğlu Süleyman, Luka’ya göre ise Davud oğlu Nathan soyundan gelmiş olmasındandır.  Bunun da apaçık bir çelişki olduğu ortadadır.  Matta ve Luka, Hz. İsa’nın dedesi hakkında da çelişkili bilgi verirler.  Matta’ya göre, Meryem’in nişanlısı Yusuf, Yakub’un oğlu iken, Luka’da Heli’nin oğlu olarak geçmektedir.

2-  Matta’da, “rüyada, Rabb’in meleğinin Yusuf’a görünüp, “herod, öldürmek için çocuğu arıyor; kalk ve çocuğu annesi ile birlikte Mısır’a götür ve ben ayrılmanızı söyleyinceye kadar orada kal” dediğinden bahsedilir.  Bu rüya üzerine Yusuf, kalkar, çocuğu ve annesini alıp, geceleyin Mısır’a doğru yola çıkar ve Herod ölünceye kadar da orada kalırlar.[68]

Luka’da ise, “çocuğun, Rabb’e takdim etmek üzere Kudüs’e götürüldüğünü, çünkü, Rabb’in kanununda, doğan her erkek çocuğun Rabb’e adanması gerektiğinin yazılı olduğu” ifade edilir.  Yine Luka’da, Yusuf ve Meryem’in, Rabb’in kanunun gerektirdiği her şeyi yaptıktan sonra, Galile’deki Nâsıra’ya döndüklerini, çocuğun orada büyüyüp kuvvetli hale geldiğini ve hikmetle dolup, Allah’ın inâyetinin çocuğun üzerinde olduğu kaydedilir.[69]

Matta’ya göre, Herod öldükten sonra Yusuf, İsa ve Meryem’le beraber Mısır’dan dönmüş ve Nasıra isimli şehre yerleşmiş; Herod’un yerine Arhelaos geçmiştir.  Fakat gariptir ki, bu İncil yazarı, daha sonra Hz. İsa’nın Hz. Yahya ile görüştüğünü ve bu görüşmenin Onun peygamberliği döneminde olduğunu, Hz. Yahya’yı Herod’un öldürttüğünü ifade etmekle kendi kendisiyle bile çelişkiye düşmektedir.

Diğer üç İncil’e göre ise, Hz. İsa tutuklandığında Herod hâlâ sağdır.

3-  Yahudiler, Mesih’ten önce İlya adında birinin geleceğine inanıyorlardı. Bu inancın gereği olarak, Hz. Yahya’ya bazı kâhinlerle Levilileri gönderdiler ve kendisinin beklenen İlya olup olmadığını sordurdular.  “Yahya sorularına cevap vermeyi reddetmedi. Açıkça “Ben, Mesih de İlya da değilim” dedi.[70]

Matta’da bu mevzû şöyle anlatılır: Hz. İsa, “Yahya, gelecek olan İlya’dır”[71]  der. Ve sonra şu bilgiler verilir.  “İlya önce gelir ve her şeyi yerine kor. Fakat ben size derim: İlya zaten gelmiştir fakat onu tanımadılar, ona her istediklerini yaptılar.  Aynı surette İnsanoğlu da onlardan elem çekecektir.  “İsa’nın kendilerine Vaftizci Yahya için söylediğini (yani, Yahya’nın beklenen İlya olduğunu ifade ettiğini) şakirdler o zaman anladılar.”[72]

4-  Matta, şâkirdleriyle beraber Eriha’dan çıkarken Hz. İsa’nın iki körü iyileştirdiğini yazar.[73] Markos’a göre ise, iyileştirilen âmâ sayısı sadece birdir.[74] Luka da bir kişiden bahseder ve ayrıca bu hadisenin Eriha’dan çıkarken değil, Eriha’ya girerken cereyan ettiğini kaydeder.[75]

İnciller, dikkatle okunduğunda, hemen her menkîbede bu tür çelişkilerin varlığı görülecektir.

5- Matta, Hz. Yahya’nın yemek yemediğini ve şarap da içmediğini belirtirken,[76] Markos onun çekirge ve yaban balı yediğini ifade eder.[77]

6- Yuhanna, Hz. İsa’nın “Eğer ben kendim için şehâdet edersem, şehâdetim doğru değildir.  Benim için şehâdet eden başkasıdır; ve benim için ettiği şehâdetin doğru olduğunu bilirim.” dediğini naklederken,[78] kendisini bir başka yerde şöyle nakzeder: “Ferisîler ona dediler: Kendin için sen şehâdet ediyorsun; senin şehâdetin doğru değildir.  İsa cevap verip onlara dedi: Ben kendim için şehâdet ediyorsam da şehâdetim doğrudur; çünkü ben nereden gelip nereye gittiğimi bilirim.”[79]

7- Hz. İsa’nın kendisini düşmanlarına teslim edecek olan şâkirdini nasıl açıkladığını ve tutuklanışını anlatırken de Matta ile Yuhanna birbiriyle açık bir  çelişki içindedirler.[80]

8- Petrus’un Hz. İsa’yı inkârı anlatılırken de inciller arasında sekiz noktada çelişkili bilgi verilmektedir.[81]

9- Hz. İsa’nın (güya) çarmıha gerildikten sonra nasıl dirildiğini anlatırken de Dört İncil, birbirleriyle çelişmektedirler.  Matta’ya göre, Mecdelli Meryem ile başka bir Meryem kabre giderler. Birden bir sarsıntı olur ve Rabb’in bir meleği gökten inip, kabrin ağzındaki taşı yuvarlayarak, üzerine oturur.  Sonra, kadınlara şunları söyler: “Korkmayın. Çünkü, haça gerilmiş olan İsa’yı aradığınızı biliyorum.  O burada değil; Çünkü, dediği gibi kıyam etti.  Gelin, Rabb’in yattığı yeri görün ve çabuk gidip şakirtlere: O, ölülerden kıyam etmiştir; ve, işte sizden önce Galilee’ye gidiyor; orada göreceksiniz.” deyin der.[82]

Markos, Mecdelli Meryem’in, Yakub’un anası Meryem ve Salome ile birlikte (üç kişi olarak) kabre gittiğini ve gözlerini kaldırdıklarında, taşın yuvarlanmış olduğunu gördüklerini, sonra da kabrin içine girdiklerinde, sağda oturan beyaz kaftan giymiş bir genci gördüklerini anlatır.[83]

Luka’da ise aynı hâdiseyle alâkalı olarak  şunları görüyoruz: “Seher vakti kadınlar kabre geldiler ve taşı kabirden yuvarlanmış buldular.  Rabbin cesedini ilerde bulamadıkları için şaşırmış dururken, parlak elbiseli iki adamın yanlarında beliriverdiğini gördüler.  Bu kişiler, onlara: “Niçin diriyi ölüler arasında arıyorsunuz? O burada değil, kıyam etti; daha Galilee’de iken, İnsanoğlunun, günahkârların ellerine verilmesi, haça gerilmesi ve üçüncü gün kıyam etmesi gerekir, diye onun size nasıl söylemiş olduğunu hatırlayın” dediler.  Kadınlar da, Onun sözlerini hatırladılar; kabirden dönüp, bütün şeyleri başkalarına söylediler.  Bu kadınlar, Mecdelli Meryem, Yoanna ve Yakub’un anası Meryem’dir.”  Luka, Hz. İsa’nın kendisini tanıtmadan iki şakirdi ile beraber Emmaus’a doğru yürüdüğünü de anlatır.  Fakat bu ilâve, diğer İncillerde yoktur.

Yuhanna ise, mezardan kıyam mevzûunda da diğer İncillerden ayrılır. Ona göre, Mecdelli Meryem kabre gitmiş ve taşın mezarın girişinden alındığını görmüştür.  Hemen Simun Petrus ve bir diğer şakirde koşarak, onlara Rabb’in mezardan alındığını söylemiştir.

Bunun üzerine Petrus ve diğer şakirt gidip, mezara girmiş, Meryem ağlayarak dışarıda kalmıştır.  Mezara girenler, orada keten bezlerini ve İsa’nın başına sardığı mendili bulmuşlardır.  Meryem, ağlarken eğilip kabrin içine bakmış ve içerde beyazlar giyinmiş iki melek görmüştür.  Sonra, arkasına döndüğünde İsa’yı orada bulmuş ve İsa, kendisine kimi aradığını sormuş, sonra da şunları söylemiştir: “Ben, daha Babanın yanına çıkmadım; fakat kardeşlerime git ve onlara: Benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Allah’ımın ve sizin Allah’ınızın yanına çıkmakta olduğumu söyle.” der.[84]

İnciller arasında, sadece bu kıyam hadisesinde bile görülen çelişkiler o kadar çok ve açıktır ki bu dört İncil’in, Hz. İsa’ya vahyedilen ve İlâhî Kitap olması hasebiyle hiçbir çelişki taşımaması gereken asıl İncil’in aynısı olduğunu iddia etmek için  ciddi hiçbir delil yoktur.

10- Matta, bir yerde Hz. İsa’nın, “Ne mutlu sulh edicilere; çünkü onlar, Allah oğulları diye çağrılacaklar”[85] dediğini naklederken, bir başka yerde, yine Hz. İsa’nın bu defa “Yeryüzüne sulh ve selâmet getirmeye geldiğimi sanmayın.  Ben selamet değil kılıç getirmeye geldim.  Çünkü ben, oğulla babasının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim”[86] dediğini aktararak, kendi kendini nakzeder.

Biz, her peygamber gibi Hz. İsa’nın da, yeryüzüne sulh, sükûn ve selâmet getirmek için geldiğine inanıyoruz.  Fakat, Onun getirdiği dini tahrif eden Hristiyanlar Haçlı Savaşları’nda ve müteakip asırlarda Müslümanları acımasızca katletmişlerdir.  Ancak, eldeki İnciller, Hristiyanlar belli gruplara ayrıldıktan sonra yazıldıkları  dolayısıyla da farklı ekollerin akîdelerini yaymak maksadıyla kaleme alındıkları için, İncil yazarları, ellerine geçen ilk belgeleri ve Hz. İsa’nın hayatı ve akîdesiyle alâkalı geleneksel malzemeyi bağlı oldukları ekolün görüşleri istikametinde değiştirip, kullanmakta tereddüt göstermemişlerdir. 

Bunu tabiî bir neticesi olarak ta, “yazıldıkları cemiyetin günlük ihtiyaçlarını giderme maksadı güttükleri belli olan İnciller ortaya çıkmıştır.  Bu İncillerde geleneksel malzeme kullanılmış; ancak, bu malzemeyi değiştirme ve yazarın maksadına uygun düşecek şekilde ilâve ve çıkarmalarda bulunmakta tereddüt edilmemiştir.”[87]

Hristiyanlığın ilk asırlarında yazılan İnciller, sadece elimizdeki “Bible”de yer alan İncilller değildir.  Yaklaşık 300 kadar İncil yazılmış fakat ikinci asrın sonlarına doğru Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri “yasal” kabul edilip, diğerleri Kilise tarafından “din-dışı” ve “apokrifal” (aykırı) ilân edilmiştir.  Bundan başka, kabul edilen İncillerde de zamanla değişiklikler yapılmıştır.

Eldeki İncillerin, Hz. İsa’ya vahyedilen asıl İncil’i ne ölçüde uygun olduğu mevzûunda, şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

1-Hz. İsa hayattayken, söylediklerinin veya yaptıklarının hiç biri kâğıda geçirilmemiştir.

2- Hz. İsa’nın dünyadan ayrılışından hemen sonra yazılan ve Onun sözlerini ve yaşayışını konu alan, ilk elden kaynakların hepsi kaybolmuştur.

3-Hz. İsa’dan hemen sonra Hristiyanlar arasında görüş ve hatta inanış ayrılıkları baş göstermiştir.

4-M.S. 40-100 veya 115 yılları arasında yazılan İnciller, daha sonra kaybolmuş bulunan belgelere dayanmaktaysa da eldeki malzeme istenildiği şekilde ve büyük bir serbestlik içinde kullanılmıştır.

5-İncil yazarlarından hiç biri, Hz. İsa’yı görmemiş ve işitmemiştir.

6-Hz. İsa’nın konuştuğu dil Aramice olduğu halde, İnciller Yunanca yazılmıştır.

7-İnciller, değişik ekollerin görüşleri istikametinde kaleme alınmış ve üç yüz kadar İncil içinden sadece dört tanesi seçilip, diğerleri imha edilmiştir.

8-İnciller, yazılışlarından sonra geçen, en az bir asır içinde çoğaltanlar tarafından ekollerine uygun olarak değiştirilmişlerdir.

9-Elde bulunan ilk el yazma İnciller,-Codex Sinaiticus, Codex Vaticanus, Codex Alexandrianus-dördüncü ve beşinci asırlara ait olduğundan, yazılışlarıyla dördüncü asır arasında geçen dönemde ne tür değişikliklere uğradıkları bilinmemektedir.

10-Dördüncü ve beşinci asırlara ait elyazma İnciller’in değişik yerlerdeki nüshaları arasında ciddi farklılıklar vardır.

11-Sonuç olarak, İnciller, aralarında ve kendi içlerinde bir sürü çelişkiyle doludur.

Giriş sayılabilecek bu bilgilerden sonra, şimdi de asıl konumuz olan (Muharref) Hristiyanlığın inanç esaslarının neler olduğunu görelim.

MUHARREF HRİSTİYANLIĞIN İNANÇ ESASLARI

Bütün şekilleriyle (Roma Katolik ve Protestan) Hristiyanlık denince akla: Rasûller (Apostles), İznik Konsülü ve Athanasius’dan ibaret olan  “Üç Temel Doktrin” gelir.

Bu Hristiyanlığın temel inanç esasları ise şunlardır:

1-  Teslis (üç ilâh inancı),

2-  İsa (Mesih)’in İlâhlığı,

3-  İsa’nın Allah’ın Oğlu oluşu,

4-  İlk günah inancı ve

5-  Keffâret.

 

TESLİS

Asıl itibariyle Hristiyanlık Allah’ın birliği,[88] Hz. İsa’nın O’nun rasûlü oluşu[89] ve İsrail oğullarına gönderildiği[90] inancına müstenittir. Kur’an-ı Kerim de Onun Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğunu[91] ve peygamber olarak İsrail oğullarına gönderildiğini[92] haber verir.  Ancak, tahriflerle sonradan Hz. İsa’ya bir ulûhiyet nisbet edilirken, Hristiyanlık “Tevhid” den “Teslis”e döndürülmüştür.  Yunanca “trias” tan gelen “Teslis” yani “trinite” tabiri ilk olarak 2. Asır sonunda Antakyalı “Theophine” tarafından kullanılmıştır.[93]

Teslis inancı, Hristiyanlık anlayışı içinde “Baş Tanrıda, Baba, Oğul ve Rûhu’l-Kudüs olmak üzere üç ayrı ilâhî şahsiyetin bulunduğuna, bir başka ifadeyle, aynı anda bir ilâhta üç ilâhın varlığına inanmaktır.[94]

Böylece Hristiyanlıkta bir taraftan ezelî ve tek olan müteâl bir ilah inancı terennüm edilirken diğer taraftan O’nun zâtının üç zattan meydana geldiği yani tecessüd ettiği ifade edilmekte, böylece apaçık bir şekilde tenakuza düşülmektedir.

Bu durum, Athanasius Doktrini’nde şöyle ifade edilir: “Bir Baba, bir Oğul ve bir de Rûhu’l-Kudüs vardır.  Fakat Baba, Oğul ve Rûhu’l-Kudüs’ün ilâhlığı yine bir ilâhlıktır; fakat aynı derecede azamet ve sonsuz celâl sahibi bir ilâhlık.  Baba ilâhtır, Oğul ilâhtır, Rûhu’l-Kudüs ilâhtır.  Bununla birlikte, (Gerçekte mevcud) üç değil, bir ilâh vardır.

Böylece Hristiyan inancı, bizi, bir yandan bu üçten her birinin ilâh ve rabb olduğunu kabûle zorlarken; diğer yandan, Katolik inancı, üç ilâh veya üç rabb bulunduğunu söylemekten  bizi men eder.”  Bunun ne kadar çelişkili olduğu meydandadır: Her şeyden önce, baba olup, oğul sahibi bulunan ilâh olamaz.  Kaldı ki, Allah, Ulûhiyeti gereği ezelî ve ebedî olmak durumundadır.

Doğan ve doğurulan, yaratıcı değil, yaratıktır.  Ayrıca, yukarıdaki ifadeler, matematiksel olarak “bir, bir daha iki, bir daha üç eder, aynı zamanda da bir eder” demek gibidir.  Eğer üç ayrı ilâhî şahsiyet varsa ve bunlardan her biri ilâhsa, (üç ilâh inancı Allah’ın birliğiyle te’lif edilemeyeceği için), o zaman tabii olarak, Teslis, bir sır olacak ve buna körü körüne inanılması gerekecektir: 

“En kutsal Üçleme, kelimenin tam anlamıyla bir sırdır.  Akıl, Üçlü bir İlâh’ın varlığını isbat edemese de vahiy, bunun böyle olduğunu öğretir.  Bu sırrın varlığı bize vahyedildikten sonra bile, insan zihninin, nasıl Üç İlâhî Şahsiyetin bir İlâhî Mahiyet taşıdığını kavraması imkânsızdır.”[95]

Halbuki, Hz. İsa (Mesih) (a.s.), Teslisten hiç  bahsetmemiştir.  Zira, Onun Allah inancı, kendinden önceki peygamberlerinkinden hiç farklı değildi.  O da kendinden önceki peygamberler gibi Tevhidi, yani Allah’ın Birliği inancını tebliğ etmişti.  “Rabb’in Allah’ına tapınacak ve yalnız Ona kulluk edeceksin”[96] “Dinle, ey İsrail; Allah’ımız Rab, bir olan Rabb’dir.  Ve Rab Allah’ını bütün yüreğinle bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin.”[97]

Hristiyanlık, elbette bu noktaya bir anda gelmiş değildir.  Çünkü, Teslis inancı, ilk olarak pavlos tarafından[98] Hz. İsa’dan asırlarca sonra ortaya atılmış[99] M. 325 yılında İznik’te toplanan konsil’de resmen tartışılmış;[100] daha sonra da Aziz Augustin tarafından tamamlanmış (disipline ve formüle edilmiş) tir.[101]  Pavlos’un Yunan felsefesini iyi bilmesinden yola çıkarak, pek çokları Hristiyanlığın bu mevzuda Yunan felsefesinden, özellikle de Yeni Eflatunculardan fazlasıyla etkilendiğini kabul ederler.[102]

Hz. İsa’dan 40-100 yıl sonra, ikinci-üçüncü nesilden insanlarca kaleme alınan ve birbirleriyle çelişen ifadeler taşıyan, eldeki İnciller bile Teslis inancından bahsetmez.  Hatta, Hristiyanlığa pek çok yabancı fikir ve akîde sokup, tahrifinde ilk ve en mühim rolü oynayan Saul (Pavlos) bile, Teslisten habersizdi.  Resmî tasdik ifade eden “Nihil Obstat and Imprimatur” mührü taşıyan  bile, Teslisin ilk Hristiyanlarca bilinmediğini ve ancak dördüncü asırda formüle edildiğini ifade ve itiraf etmektedir:

“Yirminci asrın şu ikinci yarısında, Teslis sırrının açık, objektif ve doğru, aynı zamanda teolojik (kelâmî) açıklamasını yapmak gerçekten zordur.  Roma Katolisizmi’nin olsun, Hristiyanlığın başka şekillerinin olsun, her hal û kârda Teslis tartışması, ortaya hayâlî bir görüntüden başka bir şey koymamaktadır.

İki şey var: Bir yanda, içlerinde gittikçe artan sayıda Roma Katoliklerinin de bulunduğu İncil yorumcularının, yeterli ehliyeti bulunmayan kişilerce Yeni Ahid’de Teslisten bahsedilmemesi gerektiğinin kabulü; diğer yanda, tarihçi ve Hristiyan kelâmcıların, Teslisten bahseden birinin ancak Hz. İsa’dan sonraki dördüncü asrın son çeyreğine uzanabileceğini itirafı.

Gerçekten “üç şahsiyetli bir İlâh inancı, Hristiyan inanç ve düşüncesine, dördüncü asrın son çeyreğinde girmiştir.”[103] Aynı ansiklopedide ifade edildiğine göre: “Üç şahsiyetli bir İlâh” formülü, dördüncü asrın sonundan önce Hristiyan inanç ve akîdesine girmemiştir.  Teslisin ilk şekli, bu “üç şahsiyetli bir îlâh” anlayışıdır  ki, bu tarihten önce Kilise Babaları arasında bile, bu zihniyetle uzaktan yakından alâkalı kimse yoktur.”[104]

Üç Uknumdan[105] müteşekkil bir Ulûhiyet anlayışını ifade eden “Teslis” inancı “Bir üçtür, üç birdir” gibi apaçık bir çelişki ve tezattan başka bir şey değildir.  Buna göre Allah’ın, hem bölünmez bir olduğu, hem de O’nda  birbirinden ayrı üç şahsın bulunduğu kabul edilmiş olmaktadır.

Ancak, dikkatle bakıldığında, incillerin hiç birinde, uknumlara delalet eden bir ibarenin yer almadığı tam  tersine  tevhid akîdesinin ifade edildiği görülecektir.  Bunun için Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Ey ehl-i kitap! Dininizde taşkınlık yapmayın.  Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyin.  Sadece hakkı söyleyin. Meryem oğlu Mesih (İsa) sadece Allah’ın peygamberi, Meryem’e bıraktığı bir kelimesi ve Allah’tan bir nurdur.  Artık Allah’a ve peygamberine iman edin de ‘Allah üçtür’ demeyin.  Sizin için hayırlı olmak üzere (bu iddiadan) vaz geçin.[106] buyurur.

Teslis doktrinini reddeden ve Hz. İsa’nın beşer oluşunu kabul eden anlayış sadece Müslümanlar tarafından değil aynı zamanda Ebionites, Cerinthians, Basiliddians, Capocratians ve Hypisistarians gibi ilk Hristiyan grupları ile Arians, Palicians ve Goths gibi Hristiyan fırkaları tarafından da benimsenmiştir.[107] Günümüzde de Asya ve Afrika’da teslis inancını reddeden kiliseler ile Hz. İsa’yı ilah olarak kabul etmeyen “Yehova Şahitleri” gibi ekoller vardır.

Hz. İsa’nın ve ilk incil yazarlarını söylemediği pek çok şey kilise görevlileri tarafından Hz. İsa’ya izafe edilerek, sonradan dine dahil edilmiştir.  Bu gün Hristiyan batı bunu sorgulamak ihtiyacı duymakta ve gerçeği aramaktadır.[108] Aslında bütün problemde Hz. İsa’nın şahsiyetinin yanlış anlaşılmasında yatmaktadır.[109]  Aslında dikkatle bakılacak olursa teslis anlayışı bu günkü kutsal kitapta bile “Bizim Rabbimiz bir rab’dır”[110] reddedilmektedir.  Allah, Kur’an-ı Kerim’de bu gerçeğe işaretle: “Allah üçten biridir diyenler de küfre varmışlardır.  Halbuki bir olan Allah’tan başka tanrı yoktur.  Eğer söyledikleri sözlerinden geri durmazlarsa onlardan küfre varanlara her halde elem verici bir azap dokunacaktır.”[111]  buyurur

 

HZ. İSA’NIN İLAHLIĞI

Hristiyanlık inancında ikinci esas, Hz. İsa’nın ilâhlığıdır. Athanasius Akîdesi, bu mevzuda “Ebedî kurtuluş için, Rab İsa Mesih’in aslında ezelî bir îlâh iken, insan şeklinde göründüğüne (hulûl) inanmak gerektiğini” ifade eder.

Hristiyanlar, Hz. İsa Mesih’in ezeliyetten gelen bir ilâh, İlâhî Üçlünün İkincisi olduğu inancındadırlar.  Onlara göre Hz. İsa’nın, ezeliyete sahip bir ilâh iken, iki bin yıl kadar önce insan şeklinde göründüğüne (hulûl) ve bâkire Meryem’den dünyaya geldiğine inanmak gerekir.”  Bu akîdenin de İncillerde bir delili yoktur.  Hz. İsa, böyle bir şeyden asla bahsetmediği gibi, kendisinin ancak bir insan olduğunu vurgulamıştır:

“Niçin bana iyi diyorsun? Biriden başka kimse iyi değildir; o da Allah’tır.”[112]

Hz. İsa, İnciller’e göre, Allah hakkında “Benim Babam, sizin Babanız; benim Allah’ım, sizin Allah’ınız” diye bahsetmektedir.”[113] O, Haç üzerinde acı çekerken de: “Eloi, Eloi, lama sabaktani?” yani “Allah’ım, Allah’ım, niçin beni bıraktın?” diye dua etmektedir.[114]  Bir ilâh’ın ağzından çıkması mümkün olmayan bu sözler, acı içinde kıvranan “çaresiz bir insanın” yaratıcısına, yakarışından başka bir şey değildir.  İlâh, herkesin kendisine ibadet ettiği, kendisi ise kimseye ibadet etmeyen varlıktır.  Nitekim, Hz. İsa’nın da her kul gibi, bir olan Allah’a ibadet ettiğini İncillerde okuyoruz:

“Sabahleyin, gün doğmadan çok evvel İsa kalktı; çıkıp bir ıssız yere gitti; orada dua (ibadet) etti.”[115]

Hz. İsa, hiçbir zaman ilâhlığını iddia etmemiş, tam tersine, daima bir peygamber ve Allah’ın kulu olduğunu tebliğ etmiştir.  “İsa onlara dedi: İbrahim’in çocukları olsaydınız, İbrahim’in işlerini yapardınız.  Fakat beni, Allah’tan işittiğim hakikati size söylemiş olan adamı şimdi öldürmeğe çalışıyorsunuz.”[116]

Hristiyanlar, Hz. İsa’nın ilah oluşuna delil olarak, ölüleri diriltmesini, hastaları iyileştirmesini, gaipten haber vermesini, çamurdan kuş yapıp ona ruh üflemesini gösterirler.Bu hârikulâde olaylar, mu’cize olarak Allah’ın emri ve kudreti ile olmuştur.[117]

Halbuki o, daha beşikte iken, kendisinin Allah (c.c)’ın bir kulu oluşunu ifade ederek: “Ben, şüphesiz Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı,”[118] der.  Aynı zamanda o, “Şüphesiz ki Allah, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir.  Ona ibadet edin.  İşte doğru yol budur.” Diyerek insanları Allah’a ibadet etmeye çağırır.[119]

Kıyamet gününde Allah Hristiyanların bu durumunu Hz. İsa’ya sorcağını beyan buyurma sadedinde Kur’anda şöyle der: “Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıpta beni ve annemi iki ilah edinin diye sen mi söyledin.’ dediğinde o ‘Seni tenzih ederim! Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz.  Eğer onu söyledimse sen muhakkak bilirsin.  Sen benim içimde olanı bilirsin.  Ama ben, senin zatında olanı bilmem.  Hiç şüphe yok ki sen, gaybı layıkıyla bilensin.  Ben onlara, bana neyi emrettinse ancak onu söyledim: Benim ve sizin rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim.  Ve aralarında bulunduğum müddetçe, üzerlerinde gözcü idim.  Ne zamanki beni aralarından aldın, üzerlerinde gözcü yalnızca sen kaldın.  Zaten sen her şeye şahitsin.  Eğer onlara azap edersen şüphesiz ki onlar senin kullarındır.  Kendilerini bağışlarsan şüphesiz ki güçlü ve hikmetli ancak sensin sen.” [120]

 

HZ. İSA’NIN ALLAH’IN OĞLU OLDUĞU İNANCI

Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancı, muharref Hristiyanlığın üçüncü önemli  akîdesidir.  Bu da diğerleri gibi, Hz. İsa’nın sözleri ve inancıyla bağdaşmamaktadır.  Her ne kadar “baba ve oğul” ifadeleri, İncillerde çokça geçmekteyse de bu, hiçbir zaman Hristiyanlar’ın inandığı şekilde değildir. 

Bir defa, “Çıkış”ta (Hurûc), İsrail İçin” “Allah’ın Oğlu” ifadesi geçmektedir.  [121]Aynı ünvan, “Mezmurlar”da Hz. Davud için kullanılmakta,[122] ayrıca  “Tarihler”de Hz. Süleyman da “Allah’ın oğlu” olarak anılmaktadır.[123]  Bu ifadenin, Allah’a yakınlık için  kullanıldığı açıktır.  Bunun dışında husûsî bir anlamı yoktur.  Zira bizzat Hz. İsa, “Babanın iradesini yerine getiren herkesin, göklerde Allah’ın oğlu olarak çağırılacağını” söylemiştir:

“Düşmanlarınızı sevin ve size ezâ edenler için dua edin ki siz de göklerde Babanızın oğulları olasınız.”[124]

“Ne mutlu sulh edicilere, çünkü onlar, Allah oğulları diye çağırılacaklar.”[125]

İncillerdeki bu ifadeler, -eğer kullanmışsa-“Baba” ve “Oğul” kelimelerinin Hz. İsa için ve gerçekte ne ifade ettiğini hiçbir şüpheye mahâl bırakmayacak derecede göstermekte ve onun bu kelimeleri mecaz olarak kullandığı anlaşılmaktadır.  Çünkü incillerde, Cenab-ı Hakk’ın yalnız onun değil, insanların da pederi olduğu ifade edilmektedir.[126]

Kaldı ki, Hz. İsa’nın bu kelimeleri kullanmış olduğu da şüphelidir.  Yukarıda geçtiği üzere, “baba” kelimesi, Hristiyan terminolojisine, Hz. İsa’dan en az bir asır sonra girmiş ve eldeki Dört İncil de o dönemde yazılmıştır.

Hz. İsa’nın bu kelimeleri kullandığını  kabul etsek bile bu, Onu, Hristiyanlar’ın anladığı şekilde-hâşâ- Allah’ın oğlu olarak kabul etmemiz için bir delil değildir.  Çünkü, Hz. İsa, kendisinden daima “insanoğlu” diye sözetmiş ve “Allah’ın oğlu” ifadesini kullandığı zamanlarda da onu Adem, İsrail, Davud ve Süleyman için hangi anlamda kullanmışsa, kendisi için de o anlamda kullanmıştır.  Zira, yukarıda da gördüğümüz gibi, kalbi muhabbet dolu ve hemcinsleriyle tam bir sulh içinde yaşayan insanlar onun için “Allah’ın oğulları”dır.

Hakimler ve peygamberler hakkında eskiden “ilâhlar” tabiri kullanılıyordu. Hz. İsa, açıkça Mezmurlar’a atıfta bulunarak,[127] “Ben dedim: Siz ilâhlarsınız; ve hepiniz, Yüce Olanın oğullarısınız. Fakat, insanlar gibi ölecek ve reislerden biri gibi düşeceksiniz.”diyordu.  Aynı şekilde ve aynı anlamda, Hz. İsa kendisine “Allah’ın Oğlu” demektedir.  Kaldı ki Luka da Hz. İsa’nın soy ağacını verirken, Ondan “Yusuf’un Oğlu” diye bahseder ve en son olarak “Şit oğlu, Adem oğlu, Allah oğlu” kabul eder.  Ayrıca Matta’da Hzi İsa’nın Hz. İbrahime kadar uzanan bir soy ağacından (şecere) bahsedilmektedir[128] ki bütün bunlardan  anlaşılacağı üzere, Onun Allah’ın oğlu meselesi, eğer demişse, hiç bir zaman Hristiyanlar’ın telâkki ettiği ve inandığı şekilde değildir.

325 yılında iki bin kişinin katıldığı iznik konsilinde karara bağlanan[129] Hristiyanların bu iddialarının bir sebebi de, Hz. İsa’nın, babasız olarak dünyaya gelmesi, kundakta iken beşikte konuşması, ondan önce hiç kimsenin böyle bir mazhariyete nail olmamasıdır.[130]

“Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir.  O, bundan münezzehtir.”[131] buyuran Allah “Rahman (olan Allah) çocuk edindi dediler. Yemin olsun ki siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.  Rahman’a çocuk isnad ettiler diye az daha gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecekti.  Halbu ki Rahman’a çocuk edinmek yaraşmaz.  Göklerde ve yerde hiç bir kimse yoktur ki Rahman’a kul olarak gelecek olmasın”[132]  diyerek bu iddiayı reddeder.

Hz. İsa’nın beşerî bir babaya sahip olmaması onun Tanrı veya Tanrının oğlu olmasını gerektirmez.  Çünkü Hz. Âdem’in yaratılışı ondan daha harikuladedir. Bu durumda onun da Allah’ın oğlu olması gerekir.  Üstelik onun sadece babası değil, annesi de yoktur.  “Muhakkak Allah indinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir.  Allah Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, o da oluverdi.”[133]

Enteresandır ki Hz. şimdiki İnciller’de bile Hz. İsa’nın “Allah’ın oğlu” olduğuna dair bir iddiası mevcut değildir.  Bu tabirin onun tarafından kullanıldığı kesin olarak bilinmemektedir.[134] Mevcut incillerde sadece iki yerde[135] Hz. İsa kendisinden “Allah’ın oğlu” olarak bahseder.  Diğerleri başkaları tarafından onun için kullanılmıştır. Kaldıki onun beşerîliğini vurgulayan “son of man” (insan oğlu) tabiri incillerde 81 defa geçmektedir ki,[136] bundan anlaşılması gereken onun da bir beşer olduğu gerçeğidir.

Kur’an bu gerçeğe “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir diyenler küfre varmışlardır.  Halbuki Mesih onlara ‘Ey İsrail oğulları! benimde rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.  Çünkü her kim Allah’a şerîk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar.  Onun yurdu ateştir.  Zalimler için hiç bir yardımcı yoktur’ demişti,”[137]; “Meryem oğlu Mesih, peygamberden başka bir şey değildir.  Ondan evvel de peygamberle gelip geçmiştir.”[138] ; gibi ayetlerle işaret ederken, Hz İsa’nın beşikte mucize olarak konuştuğunu ve “Ben Allah’ın kuluyum.  Allah bana kitap verdi.  Beni Peygamber yaptı.  Nerede olsam beni mübarek kıldı.  Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmayı, zekat vermeyi bana emretti.  Beni anama hürmetkar, serkeş ve bedbaht değil iyilik edici yaptı.” dediğini hikaye eder.[139]

 

İLK GÜNAH VE KEFFÂRET

Hristiyanlığa “ilk günah” inancını Pavlos’un soktuğunu daha önce belirtmiştik.  Muharref Hristiyanlık, -Hz. İsa’nın tebliğine zıt olarak- Hz. Adem’in kendisine yasaklanan “bilgi ağacı”nın meyvesini yemekle günah işlediğini, ve bütün insanlığın irsiyetle aynı günahı taşıyarak dünyaya geldiğini iddia etmektedir.  Bu inanca göre bütün insanlar Hz. Âdem’in işlediği bir günah yüzünden günahkar olmuşlardır.

Yine aynı iddiaya göre, âdil olan Allah, her günah için ödenmesi gereken bir “fiat” koyduğundan, “Allah’ın oğlu İsa Mesih” çarmıhta acı çekip, kutsal, günahsız kanını dökmekle insanlığı bu büyük günahtan kurtarmıştır.  Dolayısıyla, ne kadar günahkâr olursa olsun, Hz. İsa’ya inanan herkes, bütün günahlarından kurtulmuş olur.[140]  Bu inancın saçmalığı ortadadır.  Her şeyden önce, Hz. Adem, ancak kendi işlediklerinden sorumlu olan milyarlarca insandan sadece biridir.  Sonra, her bir insan, hem dinlerce, hem de beşerî hukuk sistemlerine göre, ancak kendi yaptıklarından sorumlu tutulur.  Kimse, başkalarının işlediği suç veya günahlardan dolayı hesaba çekilmez.  Kaldı ki her insanın günahsız doğduğu bizzat Hz. İsa (a.s.) tarafından açıkça ifade edilmiştir:

“Bırakın çocuklar bana gelsinler; onlara manî olmayın, çünkü Allah’ın melekûtu bu gibilerindir.  Doğrusu size derim: Kim Allah’ın melekûtunu çocuk gibi kabul etmezse, ona asla giremez.”[141]

Putperestlikten alınmış diğer inanç esasları gibi, “İlk Günah ve Keffâret” inancının da ne Hz. İsa’nın sözlerinde ne de önceki peygamberlerin ifadelerinde bir delili yoktur.  Meselâ, Ahd-i Atik’in “Yeremya” Kitabı’nda: “Artık o günlerde, babalar koruk yediler ve oğulların dişleri kamaştı demeyecekler.  Fakat, herkes kendi fesadı için ölecek; koruk yiyen herkesin kendi dişleri kamaşacak.” denilmektedir.[142]

Yeryüzünde  hayat başlayalı beri, büyük işkenceler çeken ve acılara maruz kalan, hiç şüphesiz yalnızca Hz. İsa olmamıştır.  Kaldı ki, eğer insanlığın günahları Hz. İsa’nın fedakârlığı ile affedilmişse, bu takdirde kişileri faziletli bir hayata çağırmanın anlamı ne olacak ve onları günah işlemekten alıkoymak nasıl mümkün olacaktır?

Ayrıca, asırlarca insanlara Kilise neden “endüljans”, yani “günahtan berâat kâğıtları” vermiştir?  Halbuki, Hz. İsa (a.s.) bizzat kendisi, İnsanları İlâhî emirleri yerine getirmeye çağırmıştır.  “Ve İsa ona dedi: İyilik için neden bana soruyorsun? İyi olan biri vardır; fakat sen hayata girmek istiyorsan, emirleri tut.”[143]

“...En küçük emirlerden bir tekini bile kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir; ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine büyük denilecektir.”[144]

Kur’an-ı Kerim, Hz Adem ve eşinin cennette ebedî kalabilmek arzusuyla yasak olan bir meyveyi cennette yediklerini, ancak hemen pişman olarak Allah’a tevbe edip af dilediklerini, ve affedildiklerini bildirir.[145] Ancak kimse kimsenin günahını yüklenemeyecektir.  Çünkü herkes kendisinden sorumludur.[146]

 

KUR’ÂN’IN HRİSTİYANLARA ÇAĞRISI

Kur'an-ı Kerîm’de Allah (c.c), kitap ehli olarak Hristiyanları ortak bir noktada buluşmaya çağırarak, Hz. Peygambere “Ey Ehl-i Kitab, sizinle aramızda ortak bir kelimeye gelin; şöyle ki: Allah’tan başka hiç bir ma’bûd tanımayalım ve Ona hiç bir şeyi ortak koşmayalım.  Allah’ı bırakıp da, bazımız bazımızı Rabb edinmesin.”demesini emrettikten sonra, devamla: Eğer yine de yüz çevirirlerse, : “Şahid olun ki biz ancak Müslümanlarız”[147] demesini ister.

Kur'an-ı Kerîm’de Hristiyanlarla ilgili olarak başka bir ayet-i kerime’de şöyle denilir:  “Biz Hristiyanız” diyenlerden de misaklarını (sağlam teminatlarını) almıştık.  Onlar da uyarıldıkları hakikatlerden hisse almayı unuttular.  Biz de aralarına Kıyâmet Günü’ne kadar sürecek düşmanlık ve buğz bıraktık.  Yakında Allah onlara ne yaptıklarını haber verecektir. 

Ey Kitap ehli! şimdi size Rasûlümüz (Muhammed) geldi.  Kitaptan gizlediğiniz bir çok şeyleri size açıklıyor;  bir çoğundan da geçiyor.  İşte size Allah’tan bir nûr ve açık bir kitap geldi.  Allah onunla rızasına tâbî olanı selâmet yollarına iletiyor ve izniyle onları karanlıklardan nûra çıkarıp, doğru bir yola hidâyet ediyor. 

“Allah, ancak Meryem oğlu İsa’dır” diyenler kâfir olmuşlardır.  De ki: “Eğer Meryem oğlu Mesih’i ve anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek dilerse, Allah’tan kim bir şey kurtarabilir?” Göklerin, yerin ve arasındakilerin mülkü Allah’ındır.  Dilediğini yaratır.  Allah, her şeye güç yetirendir.

Yahudiler ve Hristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve Onun sevgilileriyiz” dediler.  De ki: “Öyleyse, neden size günahlarınızdan dolayı azap ediyor?” Doğrusu siz, Onun yarattıklarından birer insansınız, O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.  Göklerin, yerin ve arasındakilerin mülkü Allah’ındır.  Dönüş de O’nadır.

Ey Kitap ehli! peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda size Rasûlümüz (Muhammed) geldi; hakikatlerini açıklıyor: “Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi” demeyesiniz diye.  İşte size bir müjdeci, hem de uyarıcı bir peygamber geldi.  Allah, her şeye kâdirdir.”[148]

Kur’an’ın bu çağrısı cevapsız kalmamıştır.  Hristiyan batı dünyasında toplumun önde gelen pek çok önemli siması yaptıkları açıklamalarla yakınlaşma süreci adına adımlar atmışlardır.  Burada onlardan bir kaç  örnek takdim edelim:  “İsrail Oğulları, gerçek manâda ümmet olmaktan çıkmışlardı ve bir olan Allah’a oğullar, kızlar veya ortaklar isnat etme günahı içindeydiler.  Kaba Arap müşrikliğinde bu düşünce çok daha açık ve daha cüretkârcaydı.

Böylece, yedinci asır Hristiyanları da bir tür putperestliğe kaymış durumdaydılar.  Teslis ve hulûl inançları, Tevhid’le çelişiyordu.  Açık manâlarıyla, üç eşit ilâh var kabul ediyor ve İsa’yı insan olmaktan Allah’ın oğlu olmak gibi bir konuma çıkarıyorlardı.  Mekke’de neş’et eden Peygamber, doğan her şeyin batmaya, dünyaya gelen her şeyin ölmeye ve sonradan olma, mürekkep ve dolayısıyla bozulabilir her şeyin de çürüyüp gitmeye mahkûm olması gibi aklî ve tabiî bir prensiple putlara, insanlara, yıldızlara ve seyyârelere ibadeti reddediyordu.

“İslâm’da molla (ruhban sınıf) idaresi, baskısı, düzeni ve ihtirası yoktur ve hiç bir zaman da olmamıştır.  Hukuk, Müslüman vicdanının rehberi ve imanının kürsüsüdür.  Atlas Okyanusu’ndan Ganj kıyılarına kadar Kur’ân, yalnızca (mücerret ve husûsi manâda) dînî değil, aynı zamanda hukûkî  bir kaynaktır.  Dolayısıyla, İnsanın davranışlarını ve iktisadî hayatını düzenleyen kanunlar, değişmez ve yanılmaz İlâhî İradenin koruması altındadır.

“Muhammed, mü’minlere dostluk, iyilik ve yardımseverlik ruhu üflediği gibi, içtimaî faziletleri de tavsiye ediyor ve getirdiği kanunlar ve koyduğu prensiplerle öç duygusuyla, kimsesizlerin, zayıfların ve fakirlerin ezilmesine de set çekiyordu.  Düşman kabileler, iman ve itaat çizgisinde birleşmişlerdi.”[149]

“Kur’ân’ın haklı olarak övünebileceği pek çok harikulâdeliklerinden ikisi de kendisine hiçbir zaman beşerî zaaf ve ihtiraslar isnadında bulunmadığı Ulûhiyet’ten bahsederken, takındığı heybet ve saygı tonuyla, Yahudiliğin kitaplarında maalesef çokça rastlanan her türlü gayr-ı ahlâki, müstehcen ve kirli fikirlerden bütünüyle müberrâ oluşudur.

Bu şekilde Kur’ân’ın yerleştirdiği din, en tavizsiz ve net şekliyle tek ilâh (Tevhid) inancına dayanır.  Bu din, Allah hakkında hiçbir anlaşılmaz ve karmaşık ifade ve inanç taşımaz.  Allah bu dinde, Kendisi yaklaşılamaz yüceliği ve heybeti içinde bir kenarda dururken, yerleşmiş kanunlarla kâinatı idare eden felsefî bir ilk sebep değil, her yerde hâzır-nâzır ve daima fâil bir güçtür.

Bu din, her türlü çelişkiden uzaktır.  Aklı yoracak hiçbir bilmece teklif  etmediği gibi insanları kendileri olmaktan uzaklaştıran kör taassup ve kesin ihtiraslara da prim vermez.  Böylece, insanın hayallerini açık, net ve değişmez bir kullukla tatmine çağırır.  “İslâm, hiçbir zaman zulmetmemiş, Engizisyon kurmamış ve insanları dinlerini değiştirmeye zorlamamıştır.  Sadece kendisini teklif etmiş, ama kabule mecbur tutmamıştır.  İslâm’ı kabulle, onun karşısında yenilenler bile hemen yenenlerle aynı haklara sahip hale gelmiş ve daha Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminden itibaren mağlûblar hep serbest bırakılmıştır.

İslâm, geldiği zamanda  geçerli olan çocuk katliamlarına son vermiş ve köleliği de adeta ortadan kaldırmıştır.  Tam bir adalet tesis etmiş, yalnızca kendisini kabul edenleri değil, karşısında mağlûb olup da kabul etmeyenleri de adaletinin şemsiyesi altına almıştır.  Vergileri düşürmüş ve sadece Müslümanlardan zekât, gayr-ı Müslimlerden de kendilerini koruma vergisi almıştır.  Ticaretin önündeki engelleri ve ağır vergileri kaldırmış ve başka dinlere bağlı olanları, kendine her türlü katkıdan azad etmiştir.”[150]

“Kur’ân, insana Allah‘ın haklarını açıkça tarif etmiş ve yaratılmışların Allah’tan ne bekleyebileceklerinin yanı sıra, Yaratan’la yaratılan arasındaki münasebetin keyfiyetini de öğretmiştir.  Kur’ân, tüm ahlâk ve düşünce kaidelerinin yanı sıra, kâinatta olup bitenlerle fazilet ve kötülüklerin gerçek mahiyetini de muhtevîdir.  Adalet prensipleri de vardır Kur’ân’da. Kur’ân, insanı fazilete, tevazua ve dengeye götürür ve onu kâmil insan olma yolunda her türlü sapmadan korur.”[151]

“Kur’ân, edebiyat sahasında da büyük ve eşsiz bir yenilik olarak arz-ı endam etti. Ne nazım, ne nesirdir o; fakat rûha işleyen bir şeydir.  Dînî olduğu kadar, edebî bir inkilâbında temsilcisidir.”[152]  “Unutmamalıdır ki Kur’ân’da konuşan yalnızca Allah’tır.  Peygambere gelince O, (sadece) vahyi tebliğ etmiştir.”[153]

“İslâm’ın, hâlis Tevhidi ilk defa en iyi şekilde tebliğ ettiğini ileri sürme hakkı vardır.  Bu hâlis Tevhid sebebiyledir ki İslâm, bütün kapalılıklardan uzaktır ve bükülmez bir güce sahiptir.  Kendinden önceki bütün dinler, ruhlar üzerindeki tesirlerini kaybederken, İslâm, bütün güç ve otoritesini korumaktadır.  İnsanlar tarafından zorla kabul edilmiş olmaktan uzak bulunan Kur’ân, kendisini hür iradelere ve kanaatlere takdim ederek yayılmış ve kabul görmüştür. 

Arapları mağlûp eden Türkler’in ve Moğollar’ın bilâhare İslâm’a girmeleri, Kur’ân hakkındaki kanaatlerinden ileri gelmiştir.  Kur’ân, Arapların arada bir uğradıkları Hindistan’da öyle bir kabul görmüştür ki şimdi orada elli milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır.”[154]

“Şimdi, Muhammed’in dalgası

İniyor ovaya

Gümüşten parıltılarla...

Ve ovalardan nehirler,

Dağlardan dereler

Neş’eyle çağırıyor Onu: Kardeş!

Kardeş, al kardeşlerini

Götür sonsuz Kaynağa,

Sonsuz Okyanus’a

Bizi bekleyen

Açılmış kollarıyla...

Kardeşlerini götürüyor O,

Çocuklarını ve hazinelerini

Yaradan’a, bekleyen

Aşk dolu, merhamet dolu.

“Bilmeğe çalışıyorum

Kur’ân sonsuz mu değil mi?

Ama inanıyorum

Müslüman olmanın gereğiyle

Bütün kitapların üstünde bir Kitaptır Kur’ân

 

“Bütün sâfiyetiyle hissediyordu İsa

Ve anlatıyordu Allah’ın bir olduğunu;

Kendisini ilâhlaştıran herkes

Yaralıyordu en kutsal duygularını.

 

“Daha fazla gizli kalmamalı gerçek,

Parlatılmalı, Muhammed’in yaptığı gibi;

Fethetti dünyayı O,

Anlatarak Allah’ın birliğini.”[155]

 


SONUÇ

Hz. İsa’nın şahsiyeti ile alakalı üç tür yaklaşım vardır.  Yahudiler onu reddeder ve yalancılıkla tavsîf ederler.  Hristiyanlar ise onu beşer üstü bir şahsiyete sahip olmakla nitelerler.  İslam bu iki uç görüşe aykırı olarak onu bir insan ve Allah’ın peygamberlerinden biri olarak kabul ederler.

Hz. İsa’nın kişiliği hakkındaki tartışma, İslamiyet ile Hristiyanlık arasındaki temel ayrılık noktalarından biridir.  Müslümanlar Hz. İsa’nın Allah’ın insanlara gönderdiği büyük peygamberlerden birisi olduğunu kabul ederler.  Hristiyanlar ise onun Tanrı veya Tanrı’nın oğlu olduğuna inanırlar.  Halbuki Hz. İsa böyle bir iddiada bulunmamıştır.

İslam’ın reddettiği Hristiyanlığın temel doktrinleri genel olarak Hz. İsa’nın kişiliği (şahsiyeti) etrafında oluşmuştur ki bunlar Teslis, Hz. İsa’nın Tanrılığı veya Tanrı’nın oğlu oluşu, İlk günah ve keffaret meselesidir.  Bütün bu dogmaların Hz. İsa’yı Allah’ın ona verdiği niteliklerin üstünde görme sonucunda ortaya çıktığı açıktır.

Yahudilik, Hristiyanlık, Hz. Mûsa ve Hz. İsa ile kitapları olan Tevrat ve İncil, kendilerinden önce gelen peygamberlerin ardından, hangi gaye ve sebeple gönderilmişlerse, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.v.) de aynı gaye ve sebeplerle gönderilmiş ve kendisine son İlâhî Kitap olarak Kur’ân verilmiştir.

Asırlardır Yahudiler ve Hristiyanlar ferd ferd veya gruplar halinde İslâm’a girerken, hemen hemen hiç bir müslümanın Yahudi veya Hristiyan olmaması, İslâm’ın on dört asırdır olduğu gibi, bu ve gelecek asırların da bütün problemlerini çözecek tek İlâhî Din olduğunun inkâr edilemez bir gerçeğidir.

Tevrat ve İncil, değiştirilip asıl halleriyle korunamazken, Kur’ân-ı Kerim, daha Hz. Muhammed (s.a.v.) hayattayken yazılmış, pek çok sahâbî tarafından ezberlenmiş ve tek bir harfi değiştirilmeden günümüze kadar gelmiştir.  İslâm tarihini art niyetleri istikametinde didik didik eden müşteşrikler bile, bu mevzûda aksi bir iddiada bulunamamışlardır.

İslâm’ın iman esasları ve bütün prensipleri apaçıktır ve öncelikle akla hitab eder.  İslâm’ın kucağı, dünya ve ahiret saadetini isteyen herkes için sonuna kadar açıktır.  Modern insana özlediği gerçek saadeti kazandıracak İslâm olduğu gibi, modern problemleri çözerek, asrın ihtiyaçlarına cevap verecek olan yegâne nizam da İslâmdan başkası değildir.

Kur’an, Yahudi ve Hristiyanlar hakkında “Kitap Ehli” terimini kullanır.  Bu iki dine inananlara, diğerlerine göre seçkin bir yer vererek “Bizim Tanrımız da, sizin Tanrınız da birdir. Biz ona teslim olmuşuzdur.”[156]

Böylece Kur’an, tarihin tanık olduğu en büyük Ökümenik (evrensel) davetini başlatmıştır.  Kur’an’ın onlardan istediği tek şey, diğer Peygamberlerin tebliğini tamamlayan Hz Muhammed’i de Peygamber olarak kabul etmeleridir.  Ayrıca Kur’an[157] Hz İsa’ya bağlı olan Hristiyanların  Müslümanlara sevgi beslediklerini bildirir.

628 yılında Hz Muhammed (s.a.v) Bizans imparatoru Heraklius’a gönderdiği mektupta Kur’an’ın “ Ey Ehl-i  Kitap, geliniz bizimle sizin aranızda  müşterek olan söze, yani: “Allahtan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.  Kimimiz kimimizi Allah’tan başka Rab edinmesin.  Eğer yüz çevirirlerse, bizim Allah’a teslim olduğumuza şahit olun” şeklindeki davetini yöneltti fakat Heraklius diplomatik bir şekilde bu daveti reddetti.

631 yılında Hz. Muhammed (s.a.v) Necran bölgesi Hristiyanlarını temsil eden 70 kişilik bir delegasyonu Medine de misafir etmiştir.  Bu sırada kendi mescidinde ayinlerini yapmalarına izin vermiştir.  Taraflar arasında tartışmalar neticesiz kalmış; Hristiyanlar İslam devletinin vatandaşları olarak yaşamak istediklerini bildirmişlerdir Sonunda, Hz. Peygamber onlara bir ahitname yazdırarak, kıyamete kadar geçerli olmak üzere onların temel hak ve hürriyetlerini teminat altına almıştır.[158]

İslam hukukunda gayrimüslim vatandaşlara “Hakları Peygamber tarafından teminat altına alınan kimse”anlamında “zimmî” denir.  Hz Muhammed “Kim bir zimmiye zulmederse, kıyamet günü onu savunmak üzere karşısında beni bulur” demiştir ki, bu, başka bir grupta olan kimselere verilecek hakların zirvesini oluşturmaktadır.

Hz. Muhammed’den sonraki ilk dört halife ve  Emeviler devrinde, Hristiyanlar mutlu yaşamışlardır.  Mesela doğu Hristiyanlığının en büyük bilgini sayılan  Jean Damascene’in babası bakanlık görevinde idi.  Kendisi, İslam’a karşı Hristiyanlığı savunan “ Bir Müslümanla konuşmalar” adlı kitabını, o devre hakim olan hürriyet atmosferi içinde yazıp yayınlayabilmişti.

Fakat buna karşılık onun taassubu o dereceye varmıştı ki, bütün bir Hristiyan aleminin orta çağ boyunca  İslam’a  düşmanlık etmesinden dolayı birçok Oryantalist, birçok  Hristiyan bilgini  onu sorumlu tutmaktadır. 

Abbasiler döneminde de  durum böyle devam etmiştir.  Bir cümle ile ifade edecek olursak Hristiyan cemaat her zaman İslam toplumunda, otonom bir idareye sahip olmuştur.

Osmanlıların İstanbul’u fethetmelerinden az önce, Ortodoksluğun hamisi Bizans zor durumdaydı.  Avrupa ise onlara yardım için Katolik olmalarını şart koşuyordu.  Ortodoksluğun hamisi imparator bunu kabul edemezdi.  Onun için Türkleri, kendilerince daha az zararlı gördüler.  Osmanlı devletinin en kalabalık gayr-i müslim azınlığı ortodokslar olup onların Patriği “Ökümenik” (Cihan Patriği) denen liderleri İstanbul’da oturuyordu.  Hristiyanların, Müslüman Türklerden tek farkları, devlet yönetimine katılmamaları, bir de askerlikten muaf olup ona bedel cizye vergisi vermeleriydi. 

Fakat orduya katılan Hristiyanlardan bu verginin alınmadığını görüyoruz.  Nitekim 16 ve 17. asırlarda Romanya’nın güneyinde oturan bir Hristiyan cemaatin verdiği askerler, Türk ordusunun önemli bir unsurunu teşkil etmiştir.[159]

Osmanlı toplumundaki dini müsamaha ve hürriyet o derecededir ki, çağdaş bütün toplumların bile örnek almaları gerektiği söylenebilir.  Zaten böyle bir müsamaha neticesinde toplumda asırlarca devam eden, barış ve anlayış havası gerçekleşmiştir.  Buna bir iki misal verelim:

Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı Süleyman iye  camii inşaatında, Ortodoks Hıristiyanlardan 28 usta ve işçi çalışmıştır ki  isimleri, 1533-1554 yıllarına ait Muhasebe defterlerinde yer almaktadır.[160]

Hristiyanlar mabetlerini onarmış, gerektiğinde yeniden inşa etmişlerdir.  Mesela 1849’da Nevşehir ilçesinde yapılan büyük kilisenin  Grek harfli Türkçe kitabesinde kilisenin yapımını benimseyen Sultan Abdülmecid’e övgüler yer almaktadır.[161]

Bu ahenk  19. asırda bazı Avrupalı Politikacıların siyasi maksatlarla Yunanlıları tahrik etmeleri sonucunda bozulmuştur.  Bu politikacılar, azınlıkların haklarını koruma iddiası ile kendi politik hırslarını tatmin etmek istiyorlardı.  Yoksa onlara verilmemiş hiçbir hak söz konusu değildi.  Bunların tahriklerine kapılan  Ortodoks Rumlar, Osmanlı Türk toplumunun iyi niyetine karşı nankörlük etmişlerdir.

Bunların yaptıkları karşısında Türk Ortodokslar onlardan ayrılmışlar ve  Birinci cihan harbi sonrası  dönemindeki Fener Rum Patrikhanesinin dini politikaya alet etmesi karşısında, bunu benimsemeyerek, Papa Eftim etrafında toplanarak ona muhalefet etmişlerdir.[162]

4 Kasım 1918 günü İzmir Rumları şehre giren Hristiyan Avrupa kuvvetlerini  Yunan bayrağı çekerek sevinçle karşılamışlardır.  Türklere duydukları kin bu kadar ileri gitmişti.  Sonunda 1923’de Lozan Antlaşması yapılmıştır.

Bu Antlaşmanın “Azınlıkların himayesi” bölümünde yer alan 38-44 maddeleri Hristiyanlara  Din, Kültür, Eğitim, velhasıl her türlü modern vatandaşlık haklarını fazlasıyla vermekteydi.  Hatta Müslüman Türk çoğunluğun sahip olduğu haklardan daha fazlasına sahip idiler.  45. Madde bunların mukabillerini, Yunanistan tarafından, kendi toprağında bulunan Müslüman azınlıklar hakkında da geçerli saymıştır.  Fakat bunların uygulanmasında bu güne kadar maalesef hep sıkıntı çekilmiştir.

1950’li yıllarda Yunanistan’ın, Kıbrıs’ı  kendi topraklarına  ilhak etmek istemesi sonucunda, oradaki Türklere işkence yapılmış; Kıbrıs Rumlarının liderliğine papaz Makaryos’un  geçmesiyle de  dînî denge tamamen bozulmuştur.

Müslüman Türk halkı, din adamlarını  politik tahrik içinde görünce hayal kırıklığına uğramış, 1956 yılında  6-7 eylül gecesi tahriklere kapılan bir kısım halk, bazı Rumların iş yerlerini tahrip etti ise de, öldürme olayı olmamıştır.  Neticede, Türk devleti Rumların zararlarını tazmin etmiştir.

Şimdilerde her iki taraftan olan dindarlar iyi geçinmektedirler.  Türk Diyanet  İşleri Başkanlığı ile Patrikhane arasında her hangi bir çekişme yoktur.  Ancak Bu gün bazı Avrupalı Politikacılar, İslam dinini, Türkiye’nin Avrupa topluluğuna girmesine engel yapmak istiyorlar.  Bu konuda Teoloji Formasyonu  da olan Avusturyalı gazeteci Dr. H. Gstreın, bir makalesinde bu konuda şöyle diyor:

“Yunan ve Kıbrıs Ortodoks Kiliseleri, - İstanbul Ortodoks Başpiskoposluğu  hariç- fanatik bir İslam düşmanlığının yayılmasına yardım ettiler.  Müslüman bir Türkiye’nin diyaloğu zorlaştıracağını iddia edenler var.  Bunlar, Müslüman  bir Türkiye’nin engin bir hoşgörü ve gerçek bir Avrupa insaniyeti örneği verdiği zamanları görmezlikten geliyorlar.  1492’de Katolik  İspanya, Yahudileri sürdüğünde onları misafirperverlikle karşılayan yalnızca  Türkiye oldu.  Benzeri civanmertliği Macarlar, Slovaklar, Transilvanyalılar, Polonyalılara da gösterdiler.”[163