Temel Hak ve Hürriyetlerden olan İnanç ve
fikir hürriyeti, bugün üzerinde sıkça durulan ve tartışılan
bir konudur.
Zaman zaman bazı kişi ve gruplar
tarafından, kasıtlı olarak, İslam’ın kılıç dini olduğu;
insanların hak ve hukukuna saygı göstermediği şeklinde görüş
ve iddialar ileri sürülmektedir.
Yine aynı şekilde Müslümanlar, insanları
zorla İslâm’a sokmaya çalışmak; diğer dinden kişilerin
inanç ve ibadetlerine saygı göstermemek ve kendi fikirlerini
baskı ile kabul ettirmek şeklinde itham edilmektedirler.
Halbuki İslam, her şeyden çok akıl ve
hürriyete değer veren bir dindir. Çünkü İslam aklı
olmayan insanı mükellef olarak görmediği gibi, hürriyeti
elinden alınmış ve icbar edilerek kişilerin işledikleri günahları
da affeder.
Kişilerin cebren inandırılmalarını hoş
görmeyen İslam, “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”[1] mesajıyla inanmanın ya
da inkar etmenin hür ve serbest bir atmosferde gerçekleşmesini
ister.
Hürriyet sadece dini kabul için değil
aynı zamanda yaşamak içinde en temel şarttır. Bundan dolayı
“Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere
yurtlarından çıkarılan Müslümanları, hürriyetlerini elde
edene kadar savaşmaya teşvik eder.[2] Hatta bunu yapamayıp ta kişilerin dinlerini
yaşamada zorlandıkları takdirde dilleri ile inkar ettiklerini
bile söyleyebilirler.[3]
Ama elbette bu onların en son yapacakları
şeydir. Asıl olan kişilerin inanç hürriyetlerini korumaları
ve zor kullanarak onları dinlerinden çevirmeye çalışanlara
fırsat vermemeleridir. Eğer böyle olmazsa içinde Allah’ın
isminin anıldığı mescitler yıkılır giderdi.[4]
İnsanoğlu doğuştan getirdiği pek çok
hak ve hürriyete sahiptir. İnsan olma vasfından dolayı,
onun getirdiği bu hak ve hürriyetlere “Temel Hak ve
Hürriyetler” ismi verilmiştir.
Modern anayasaların birçoğu “fert veya
toplum hakları” fikrini kabul etmiştir. Geçmişte bu hürriyetler,
devletin fertler üzerindeki mutlak otoritesi ve hakimiyeti
sebebiyle tanınmamıştır. Ancak daha sonraları bu haklar
ortaya atılmış ve zamanla geliştirilmiştir.
Bu haklar çeşitli şekillerde tavsif
edilmiştir. Bazen devletin fertlere karşı gelemeyeceği
özel imtiyazları ifade ettiği için, “ferdî hak ve
hürriyetler”; bazen de insana, insan sıfatı için verilen
tabii haklardan ayırmak için “Medenî haklar” şeklinde tavsif
edilmişlerdir.
Anayasaların çoğu bu haklara, iktidar
karşısında fertlerin imtiyazlarını ihtiva ettikleri için
“kamu hak ve hürriyetleri” ismini vermişlerdir.
“Ferdî hürriyetler”’in çeşitli
ayırımları vardır. Bazıları onları iki ana kısma
ayırmaktadırlar.
1- Maddî muhtevalı hürriyetler: Ferdin
maddi menfaatlerine taalluk eden, şahsî hürriyet,mülk edinme
hürriyeti ve seyahat etme hürriyeti ile çalışma hürriyetini
içine alır.
2- Mânevî muhtevalı hürriyetler:
Fertlerin mânevî menfaatlerine taalluk eden inanç hürriyeti
ki, fikir hürriyeti ile öğretim hürriyetini de içine alır.[5]
İslam Hukukunda hürriyet fikri, modern
siyasi fikir hayatında geçilen safhaları yaşamamıştır. Halbuki
modern siyasi düşünce ancak birkaç asır devam eden şiddetli
çarpışmalar ve kanlı ihtilallerden sonra, hürriyet fikrini
tanımış, çeşitli milletler, hürriyet fikrine kavuşmak için
kan ve canlarından pek pahalı ücretler ödemişlerdir. Böylece
bugünkü modern anayasalarda, sağlam bir hürriyet fikri yerleşmiştir.[6]
İslam hukukunda fertlerin sahip oldukları
“Temel Hak Ve Hürriyetler”i “siyasi” ve “umumi”
haklar olmak üzere iki grupta ele almak mümkündür.
Siyasi haklara seçme, seçilme, müşavere
(şûra), murakabe, azletme ve adaylığını koyma ile amme
hizmetlerinde istihdam edilme gibi haklar girmektedir.
Umûmi haklara ise eşitlik ve hürriyet
hakkı girmektedir.[7] Eşitlik, kanun önünde,
kaza önünde ve fırsat önünde eşitlik olmak üzere üçe ayrılmaktadır.
Hürriyet ise konumuzun bir parçası olması hasebiyle üzerinde
genişçe duracağız.
Biz bu çalışmamızda Temel Hak ve Hürriyetlerden
birisi ve en önemlisi olan “inanç ve fikir hürriyetini”
incelemeye çalışacağız. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi
açısından burada “Hak” ve “Hürriyet” kavramları
üzerinde durmamız gerekecektir. Çünkü ancak bu iki
kavramı anlam, kaynak ve boyutları açısından ele aldıktan
sonra inanç ve fikir hürriyeti konusunu incelememiz mümkün
olabilecektir.
Hak kelimesi çeşitli manaları ihtiva
etmektedir. Hak, bir manada kaide demektir. Hak olan söz, (iş
veya hareket); doğru, uygun, yerinde ve yaraşır bir söz
demektir. Bir iş veya davranışa mezkur vasıfları izafe
ederken sanki zihnimizde bir kefesinde iş, fiil, ve hareketin;
öbür kefesinde ise bunları tartıp değerlendirdiğimiz bir
ölçü ve kaidenin bulunduğu terazi vardır. İşte bu,
haktır.
Şu halde hak fikrinde bir kaide ve bu
kaideye vücut veren, onun manevi ve mantıki temelini teşkil eden
bir duygu, bir ideal vardır.
Hakkın bizim kullanacağımız diğer bir
manası ve yönü ise: selahiyet ve iktidardır. Mülk hakkı,
alacak hakkı,[8] seyahat veya toplanma
hakkı[9] vb. haklardır.
Hak üçüncü olarak: sağlam bir inanç,
hayırlı bir iş, faydalı bir bilgi, iyi bir ahlâk anlamında
kullanılır.[10] Kur’an-
Kerim bu mânâda İslam’a “Hak” adını vermektedir.[11]
İnsanların sahip olduğu hakların
kaynağı nedir? Bu hakları doğuştan mı, yoksa sonradan mı
kazanmaktadırlar?
“Asıl olan, Cenab-ı Hakkın bir
yaratığı olan kulun, esasen hiçbir şeye malik olmadığı ve
hakkı olmadığıdır. Çünkü Rabbi önünde hiçbir gücü
yoktur. Nasıl olabilir ki? Allah, her şeyin hâlikı olması
sebebiyle yerdeki ve göktekilerin sâhibi ve varlığının
başlangıcıdır. Fakat Allah’ın rahmeti ve fazlı,
kullarına nimetlerden fazla olarak istediği şeyi vermektedir.
Bu ihsan, insan için bir hak olmuştur. Çünkü Allah onlara
rahmet ettikten sonra kesin bir şekilde vermiştir.[12]
Diğer bir ifade ile İslam Hukukunda “hukuk”,
Allah’tan sâdır olmuştur. Akitler ancak Allah’ın hükmü
ile netice verir. Bu netîceleri gerçekleştirmek için hukuk
bir sâiktir. Yani, bu haklar, Allah’ın irâdesi ve hükmü
ile neticelerini vermeye bir sebep yapılmıştır. Bu sebebe
de hukuktan bazı sebepler bağlanmıştır. Hakları veren
Allah’tır. Çünkü bu hukuku indiren Odur ve ilk kaynak
olarak Kur’anı vahyetmiştir. Mülk, temellük ve mübah
olan şeyleri alma, Allah’ın hükümlerinden destek alır. Mülk
edinebilecek şeye mülkiyet hakkını veren ve mülk
edinilemeyecek şeyden yasaklayan da Odur. “[13]
İslam Hukukçuları Hak kavramının
muhtevasını incelerken bunu üç sınıfa ayırmaktadırlar:
1) Hukûkullah: Allah’ın
üzerimizdeki hakları ki, bizi yaratan, yücelten ve bize yol
gösterin Allah’a karşı saygıyı ve yarattıklarına
karşı (Ondan dolayı) hoş görüyü ve şefkati içerir. Aynı
zamanda sadaka, haraç, öşür, cezalar ve kefaretler gibi
menfaate taalluk eden hakların hepsini içine alır.[14]
2) Hukûku’l-İbâd:
(İnsanların üzerimizdeki hakları): Bu, kendileri ile aynı
evrende ve aynı toplumda birlikte yaşadığımız insanlara
karşı hak ve görevlerimizin makul, insani ve erdemli bir
temele, hukûkî bir çerçeveye oturtulması demektir.
İnsanlara karşı din, dil, renk, ırk,
soy, cins, siyasi görüş farkına bakılmaksızın bir takım görevlerle
yükümlülüklerimiz vardır. Onların temel hak ve
özgürlükleri bizim de temel hak ve özgürlüklerimizin
teminatıdır.[15]
3) Hukûku’n-Nefs: Bu
da bizim kendi nefsimize karşı duymamız gereken hakkı içine
almaktadır. Yani maddi ve manevi hayatımızı tehlikeye
atmamamızdır.
Bunlar içinde en önemlisi kul hakkıdır.
Kul Hakkının korunmasını talep etmek, idari, kazâi ve siyasi
başvuru kanalı ile olur. Kul hakkına hiçbir dîni otorite
müdahale edemez. Cenab-ı Hak da hak sahibi razı olmadıkça
veya hakkını ödemedikçe kul hakkını affetmemektedir. Halbuki
Allah kendi hakkını lütfuyla veya kulun tevbesi neticesinde dilerse,
affetmektedir.[16]
Bu kısımda her şeyden önce İslam
hukukunda hürriyet kavramının ana hatlarını ortaya koymamız
gerekmektedir.
Sözlüklerde, hürriyet kelimesi için,
zorlamanın yokluğu, tutuklu olmayan bir varlığın hali, bir
eylemde bulunma veya bulunmama iktidarı gibi. yapılmış birden
çok tanım bulmak mümkündür[17]. Hatta istenirse bu tanımların sayısı
daha da artırılabilir. Fakat yapılan tanımların hiçbiri
maalesef tam ve külli bir tanım değildir.
Bu sebeple, sıklıkla kullanılan hürriyet
kelimesi ile farklı anlamlar kastedildiği için, herkes tarafından
kabul edilebilecek bir tanım yapmak mümkün görülmemektedir.
Anlamlar, onu kullananın felsefi inancına, siyasi görüşüne
göre değiştiği gibi, kelimenin kullanıldığı anlamların
farlılığına göre de değişir.
Ancak hürriyetin farklı açıklamaları
arasında aranan ortak nokta İnsanın hür olup olmadığı
meselesidir. Bu konudaki herhangi bir açıklama, karşıt iki
görüşten birisi içerisinde yer alır. Hürriyet meselesi
her ele alınışta, sonuç muhakkak bu kapılardan birisine açılır.[18]
Hürriyet kavramının -genel bir tarifi yok
ise de- “Adalet kanununda ve te’dipte, kimsenin kimseye
taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru olarak
korunması, herkesin meşru hareketlerinde tam serbest olması”[19] şeklinde bir tarifin
yapılması -bizce de- mümkündür.
Başka bir ifadesiyle hürriyet, kişinin
kendisinin veya başkasının maddi ve manevi hayatına tecavüz
etmemesidir.
Hürriyet mefhumunu hukuk açısından bu
şekilde ele alsak bile felsefi açıdan hürriyeti bu
çerçevede ele alıp incelemek mümkün olmamaktadır. Ancak
İslam felsefecileri ve Kelamcılar, İnsanın, kendisine verilen
irade-i cüz’iyye sebebiyle, tasarrufundan hukuk nazarında ve
Allah önünde mes’ul olduğunu, Allah’a karşı sorumlu
bulunduğunu, ancak iradesi dışındaki hadiselerde ilâhi
iradenin söz konusu olduğunu belirtmişlerdir.[20]
Hürriyet problemi, modern toplumların
karşılaştıkları önemli meselelerden biridir. Bir toplum
ile diğeri arasında hürriyeti anlamada, bu toplumun
fertlerinin içinde yaşadıkları siyasi ve sosyal şartlara
uygun olarak, farklar ortaya çıkmaktadır.[21]
İslam hukukçuları ile Kelamcıların,
üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak durdukları hürriyet
mefhumunu hukuk açısından genel hatları ile şöyle
özetleyebiliriz:
1-İslam Hukuku dînî bir hukuk sistemidir.
Hürriyet kavramı da bu sebeple İslam akidesi üzerine kurulmuştur
ve bu açıdan değerlendirilecektir.
2-Hürriyet, “ kendisine de başkasına da
zarar vermemek” tarzında bir anlayışla kabul edilmiştir. “1789
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinin 4. Maddesine
göre “hürriyet, başkalarına zarar vermeyen her şeyi”
yapmaktır, yapabilmektir
Montesquieu’nun fikirlerinden alınan bu
anlayışla İslam’ın hürriyet anlayışı arasında bir
kısım temel farklar vardır.
İçki içmek, uyuşturucu kullanmak,
bedenine veya ruhuna eziyet etmek gibi, kanunların suç kabul
ettiği veya etmediği fiillerin hepsi İslam’a göre, insana
zarar verdiği için “hürriyet”in himayesinden istifade
edemezler.[22]
3-Mutlak hürriyet yoktur. İnsanın, her
aklına geleni ve arzu ettiğini yapması hürriyet sayılamaz.
Böyle bir davranış hürriyetin himayesinden istifade edemez.
Bu sebeple hürriyetler sınırlıdır ve sınırlanabilir.
Günahlardan sakınmayarak hür yaşamak
isteyenler, sefih, fasık, ehl-i dalâlet gibi terimler ile
tavsif edilmişlerdir. Bu kimseler gerçekte hür yaşamış
olmuyorlar. Tam tersine nefs-i emmarenin veya şeytanın
esareti ve istibdadı altına girmektedirler.
4- Görülüyor ki, İslam Hukukunda hürriyet,
hükümlerin sınırı içinde bir hürriyettir. Müellifler bu
sebeple “şer’î hürriyet” tabirini kullanmışlardır.
Bu konuyu Hak kavramında detaylı olarak
incelediğimizden dolayı oraya havale ederek şunu söyleyebiliriz:
Hürriyet, İslam toplumunun kaçınılmaz
bir özelliği ve insanın -adeta- ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu yönüyle Hürriyet, şahsa bağlı, başkasına devredilemez
ve vazgeçilemez bir özelliğe de sahiptir. O, hiçbir gaye uğruna
feda edilemeyen mukaddes bir emanettir. Çünkü haklar ve
hürriyetler Allah’ın insanlara bahşettiği bir nimettir. Şümullü
ve geneldir. Başlangıçtan beri vardır ve ilga edilemez.
Hürriyetler sınırsız değildir. Onu
kötüye kullanmaya karşı tedbir alınmalıdır. Çünkü
hürriyetin yerinde ve doğru şekilde kullanılmaması onun
kaybedilmesine yol açar. Ayrıca sınırsız hürriyetin duvarsız
odaya benzediğini belirtmekte fayda vardır.[23] Dolayısıyla diğer hürriyetler gibi inanç
ve fikir hürriyeti de bazı sınırlamaları tabidir.
Ancak asıl olan hürriyettir, sınırlama
istisnaidir. Çünkü İslam Hukukunun temel bir kaidesi”
Eşyada asıl olanın mübah olması (ibahe) dır”. Hakkında
yasaklayıcı açık bir nass bulunmayan, açıkça yasaklayıcı
bir tasarrufa mevzu olmamış bir davranış serbest ve helaldir.
Yasaklanması, haram kılınması, ancak hakkında açık bir hükümle
mümkündür. Çünkü hukukun temel bir hükmü olan “Beraat-i
zimmet asıldır”[24]
anlayışı, temel hak ve hürriyetler mevzuunda da tatbik
edilebilir.
İnanç hürriyeti, şahsın itikadında,
dininde veya inancında hür olması demektir.[25]
İnanç hürriyeti kavramı altında:
1) İman etme,
2) Bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre
amel etme,
3) Dinini öğrenme, öğretme, neşir ve
tebliğ,
4) Dinin emirlerini yerine getirme gibi
muhtevalar ele alınıp işlenmelidir.[26]
İnanç hürriyetinin muhtevası ile ihtiva
ettiği konulara kısaca değinmede fayda vardır. Bunlar (ana
hatlarıyla):
a- Hiç kimseyi dini duygusundan veya inancından
dolayı baskı altına almamak,
b-Başka dinlere mensup kimselerin
yaptıkları âyin, dua, ibadet, kilise ve mabetlerine
dokunmamak,
c- Dinlerin kendilerine mübâh kıldığı
yiyecek ve içeceklere dokunmama,
d- Şahsi davalarının (evlenme, boşanma,
nafaka gibi işler), dinlerinin kendilerine verdiği hürriyet
çerçevesinde icra olunmasını temin etme,
e- Dini ve şahsi haklarını koruma; akıl,
mantık, ahlak sınırları dahilinde onlara, dini mücadele ve
münakaşa hürriyetini tanıma,[27] şeklinde özetlenebilir.
Genel olarak insanlık tarihi
incelendiğinde, inanç hürriyetinin baskı altında
tutulduğunu görürüz. Çünkü insanlara inanmada tam bir
hürriyet verilmemiş ve kişiler çoğunlukla muayyen bir
inanca bağlanmaya zorlanmışlardır.[28]
Hemen her devlette inanç hürriyeti, diğer
hürriyetlere nazaran farklı bir yer işgal eder. Çünkü
devletler, umumi olarak hürriyetlere geniş yer veriyorlarsa, bu
hürriyetler, daha da geniş bir tatbikat sahası ister; eğer hürriyetleri
tehdit edici bir mevzuat varsa, bunun, hürriyetin mahiyetine
uygun şekil ve derecede tatbik edilmemesinden dolayı,
vatandaşları ızdırap içinde yaşarlar.
İnsanların kafalarındaki ve bilhassa
kalplerindeki kıymet hükümleriyle ulvi olarak kabul ettikleri
değerlere ihtiram etme ihtiyaçları, hatta mecburiyetleri,
geniş bir serbesti içinde onların, bu hürriyetten istifade
etmelerini icap ettirir. İnanç hürriyetinin diğer hürriyetlerden
farklı olan bu özelliği, onun incelenmesini
zorlaştırmaktadır. Ayrıca yine bu hürriyetin hususiyeti
sebebiyle, onun bilinmesi, hudutlarının tayin edilmesi ve
tatbikatının bunlara uygun olarak yerleştirilmesini sağlamak
gerekir. [29]
Fikir hürriyeti; insanın bilme ve
bildiklerini başkasına bildirmesi ile ilgili faaliyetlerini
kapsar. Bilimsel araştırma, basın, söz, toplantı, eğitim
ve öğretim hürriyetleri fikir hürriyetleri içinde mütalaa
edilebilir.[30]
İslam hukukçuları, fikir hürriyetine
büyük önem vermişlerdir. Bu, iki önemli sebebe dayanmaktadır:
Evvela, İslam Hukukunun ana kaynakları bu
konuda genel bazı esaslar getirmiştir. İkincisi de fikir hürriyeti,
İslam hukukunun kabul ettiği bazı önemli müesseseler ile yakından
ilgilidir. Bu ilgi dolayısıyla, fikir hürriyetinin işlenmesi
lüzumu duyulmuştur.[31]
İslamiyet, fikir hürriyetini garanti etmiş;
Kur’an-ı Kerim de, Allah’ın, doğru bir şekilde
kullanılması ve sahibini hak ve sevaba götürmesi için yarattığı
aklı kullanması konusunda insanları teşvik etmiştir.[32]
Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de, düşünmüyor
musunuz?, bilmiyor musunuz?, idrak edemiyor musunuz?, akıl
erdiremiyor musunuz? Şeklinde biten ayetlere çok sık
rastlanmaktadır. [33] Bu da
bize İslam’ın, fikir ve düşünce hürriyetini en geniş
şekliyle, kendi kural ve kaideleri ile kabul ettiğini göstermektedir.
İslam, düşünce hürriyetini tanımakla,
düşünceyi açıklama hürriyetini teşvik ederek, insana düşüncesini
tam ve kamil bir şekilde açıklama hürriyeti getirmiştir.[34]
İslam’ın düşünceye verdiği ehemmiyet
o kadar büyüktür ki , baba ve ataları taklide dayanan bir
imanı benimsememiştir. Çünkü böyle bir iman, zorlukların
önünde duramaz.[35] Orta
çağda, insanlar fikirlerinden dolayı cezalandırılırken,
İslam devletlerinde, devlet başkanlarının icraatlarına bile
itirazlar görülmekte ve bunlar, fikir hürriyetinin sınırları
içinde kabul edilmekteydi. Bu sebeple fikir hürriyeti, İslam
Hukukunun en önemli müesseselerinden biri olarak kabul edilmiştir.
İslam, inanç ve fikir hürriyeti
konusundaki mesajını insanlığa 14 asır evvel Medine
semalarından Hz. Peygamber (s.a.v) vasıtasıyla
ulaştırmıştır.
İslam dininin temel kaynakları Kitap, Sünnet,
İcma ve Kıyas olmak üzere dörttür. “Edille-i Erba’a”
dediğimiz bu dört esas İslam dini ve bu dine ait hükümlerin
temelini teşkil eder. Bunlardan birinci sırada ve en önemli
olanı elbette ilâhî kelam olan Kur’an-ı Kerim’dir. Bu
bakımdan konunun önce Kur’an-ı kerim’de nasıl ele
alındığını görmemiz gerekir.
İslam’da inanç hürriyeti ile alakalı
temel bir prensibi ifade ederken Allah (c.c.): “Dinde zorlama
yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.
Artık kim şeytanı tanıyıp da Allah’a iman ederse, o,
muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa
yapışmıştır. Allah hakkıyla işitici, (her şeyi)
kemaliyle bilicidir.”[36]
buyurur.
Bu ayet-i kerimedeki ifade mutlak bir nefiy
şeklinde varit olmuştur. “Dinde zorlama yoktur” hükmü
zorlamanın bütün çeşitlerini nefy ediyor. Nahiv
alimlerinin tâbiri ile buradaki nefy “Nefy-i cins” içindir.
Yani zorlama cinsinden bütün hareketleri yasaklıyor. Bu
ifade ile dini hususta zorlama metodu kökünden silinip atılmaktadır.
Bu çeşit bir Nefiy şekliyle yasaklama tesir bakımından daha
derin, delâlet yönünden ise daha kuvvetlidir.
Ayet-i kerime bundan başka, insanın
vicdanını ikaz eden, hidayete teşvik edip, hidayet yolunu gösteren
bir ifadeye baş vurmuyor. Ayet, apaçık olduğunu ilan
ettiği iman hakikatını ayrıca beyan etmiyor. Sadece “Gerçekten
hak ile batıl iyice ayrılmıştır.” buyuruyor.[37]
Yine Peygamberini muhatap alarak Onun
şahsında Cenab-ı Hak:
“Böyle iken sen, hepsi mü’min olsunlar
diye insanları zorlayıp duracak mısın?”[38] diye buyurmaktadır.
İslamiyet, esasını, uyanık düşünce ve
olgunlaştırılmış fikirden alan, kanaat ve vicdana dayanan
bir inanç teşekkül etsin diye insanları düşünme ve araştırmaya
davet etmiş, körü körüne taklitten sakındırmıştır. Bu
sebeple Kur’an-ı Kerim, mücerret taklitten kaynaklanan müşriklerin
inancını şöyle anlatmaktadır.
“Onlara (Müşriklere); “Allah’ın
indirdiğine uyun!” denildiği zaman onlar: “Hayır, biz
atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye ulaşırız.”
Derler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış
idiyseler.” [39]
İslam inanç hürriyetini müdafaa için
harbi kabul etmiştir. Zira müşrikler, Müslümanların
dinlerini ilana mani oluyorlar, bu sebeple onlara baskı
yapıyorlardı.
Bu münasebetle Allah (c.c.) bu konuda şöyle
buyurmaktadır:
“Kendileriyle mukâtele edilenlere (Yani
Düşmanların hücumuna uğrayan Mü’minlere), uğradıkları
o zulümden dolayı, (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüphesiz
ki, Allah onlara yardım etmeye elbette kemaliyle kadirdir. Onlar
(o Mü’minler ki) haksız yere ve ancak “Rabbimiz Allah’tır!”
diyorlar diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah bazı
insanların (şerrini diğer) bazısı ile def etmeseydi, içlerinde
Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, haralar ve
mescitler muhakkak yıkılıp giderdi. (Dinine) yardım
edenlere elbette Allah da yardım eder. Şüphesiz ki, Allah
kavîdir, yegane galiptir.”[40]
Kur’an, aynı şekilde birçok ayetlerinde
insanların İslam dinine zorlanmalarının caiz olmadığını
beyan etmiş, peygamberlerin ve Müslümanların vazifesinin,
insanları, ibadet ve güzel nasihatler ile uyararak İslam’a
davet olduğunu belirtmiştir. Bu konuda Allah (c.c.) şöyle
buyurmaktadır:
“(Habibim) seninle mücadele ederlerse (Şöyle
de: “Ben, bana tabi olanlarla birlikte, kendimi Allah’a
teslim etmişimdir.” Kendilerine kitap verilenlere ümmilere
(arap müşriklerine) de ki: “Siz de İslam’ı (Allah’a
teslim olmayı) kabul ettiniz mi?” Eğer İslam’a girerlerse
muhakkak doğru yolu bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse artık
sana düşen (vazife) ancak tebliğdir. Allah kulları (nı )
layıkıyla görücüdür.”[41]
Yine Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel
öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi
ise onunla yap.”[42]
Bir başka ayette ise:
“İçlerinden zulmedenler müstesna olmak
üzere ehl-i kitap ile ancak en güzel yoldan başka bir suretle
mücadele etmeyin ve deyin ki: “Bize indirilene de, size
indirilene de inandık. Bizim Allah’ımız da, sizin Allah’ınız
da birdir. (Şu kadar ki) biz (ancak) Ona teslim olanlarız.”
[43]
Başka bir ayet-i kerimede ise inanç
hürriyetine İslam’ın ne kadar önem verdiğini daha bariz
bir şekilde görebiliriz.
Cenab-ı Hak nebisinin şahsında:
“De ki: O (Kur’an) Rabbinizden (gelen)
bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin,”[44] buyurur.
Bir başka ayette ise aynı anlamda:
“De ki; Ey insanlar, size Rabbinizden hak
gelmiştir. Artık kim hidayeti kabul ederse o, ancak kendi
faydası için hidayete ermiş, kim de saparsa o da yalnız kendi
zararına sapmış olur. Ben sizin başınızda bir bekçi değilim,”[45] buyurulmaktadır.
“Dinde zorlama yoktur” prensibi esasen
İslam’ın müsamaha esasına uygundur. Bu prensip, İslam’ı
tebliğ prensibi ile de alakalıdır. Çünkü Peygamber
(s.a.v) in vazifesi sadece tebliğdir.[46] gibi ayetler tebliğin yumuşak sözlerle yapılacağını,
insanların tedricen ikna edileceğini, aklın
zorlanamayacağını ifade etmektedir. Hiçbir ayette dine
girme konusunda bir zorlama veya cebirden bahsedildiği görülmez.
Çünkü “İtikat ve inanç tamamen ikna ve kalp ile tasdik;
yani kabul iledir, zorlama ile değildir.[47]
Bundan ötürü İslam, din adına vicdanlar
üzerinde bir tahakküme izin vermemiştir. Bu sebeple birinin
diğerinin imanı üzerinde nüfuz yürütme selahiyeti anlamında,
İslam’da Hıristiyanlık olduğu gibi bir “Ruhban Sınıf”
yoktur. Dolayısıyla, İslam dünyasında tarihin hiç bir
döneminde dini tahakküm üzerine kurulu birer cinayet yuvası
durumundaki “Engizisyon Mahkemeleri” de görülmemiştir.
Bunun tabii bir sonucu olarak, Hıristiyan dünyada
yaşanan vicdanlar üzerine baskı kurulması hadisesini, İslam
alemi hiç bir zaman yaşamamıştır. Hıristiyan dünyasında
“Günah çıkarma” anlayışıyla vicdanlar baskı altına
alınıp, serbest düşünen, papazların çizdiği dar ve
sınırlı sahanın dışına taşıp yeni keşifler yapan
insanlar din adına ağır işkenceler altında inlerken[48] İslam bu baskıyı kökünden
yıkmıştır.
Bunu sadece anlatmakla iktifa etmeyerek en güzel
şekilde yaşayan ve vazifesi sadece tebliğ olup vicdanlar
üzerinde baskı yapma yetkisi olmayan[49] Peygamber efendimiz (s.a.v) “Bende -sizin
gibi- bir insanım. Dininizle ilgili bir şey emredersem onu
derhal alınız. Fakat -dünya işleriyle ilgili- kendi görüşümden
bir şey emredersem, insan olduğum için, görüşümde hata da,
isabette edebilirim.”[50]
buyurur.
Kuran-ı Kerimin inanç hürriyetine bakışını
-ana hatlarıyla- bu şekilde gördükten sonra fikir
hürriyeti konusunda söylediklerine bakalım.
İslamiyet, görüş ve düşünce
hürriyetini garanti etmiş; Kur’an-ı Kerim de, Allah’ın
doğru bir şekilde kullanılması ve sahibini hak ve sevaba götürmesi
için yarattığı aklı -yerinde- kullanması hususunda
insanları teşvik etmiştir.
Kur’anı tetkik edecek olursak, “akıllanırlar,
düşünürler, bilirler, tedbirli davranırlar, iyice öğrenirler”
gibi düşünmeye ait birçok kelime yanında insanı fikir, görüş
ve bilgi sahibi olması için düşünmeye davet eden pek çok
ayet-i kerime olduğunu görürüz. “Bu, insanı Allah’a ve
Allah tarafından gönderilenlere inanmaya ve ondan gelene bağlanmaya
götüren bir yoldur.”[51]
Bu ayet-i kerimelerden bir kısmı
aşağıda verilmiştir:
“De ki: “Göklerde ve yerde neler var,
bakın.”[52]
“onlar...göklerin, yerin yaratılışı
hakkında inceden inceye düşünürler.”[53]
“.....Bütün bunlarda iyi düşünecekler
için elbette âyetler (deliller, ibretler) vardır.”[54]
“...Yukarıdan bir su indiriyor da onunla
arza, ölümünden sonra can veriyor. Hakikat, bunda da aklını
kullanacak bir kavim için elbette ayetler (ibretler) vardır.”[55]
“O, göklerde ne var, yerde ne varsa
hepsini, kendi (canibi) nden size râm etmiş. Şüphe yok ki,
bunda iyi düşünecek bir kavim için, kati âyetler
(delâletler, ibretler) vardır.”[56]
İslam, insanın evvela düşünmesini,
sonra iman etmesini istemekte ve düşünmeden iman etmeyi hoş görmemektedir.
Tabi ki bu husus, yalnızca nakil (yolu) ile bilinebilecek
şeylere şamil değildir.
Bu mevzu da da şu ayetleri göstermek
mümkündür:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar
şeylerle denizde süzülüp giden gemilerde, Allah’ın gökten
indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, deprenen her
hayvanı orada üretip yaymasında, rüzgarları ve gökle yer
arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde düşünen
kimseler için deliller vardır.”[57]
“Ey Muhammed de ki: Size tek bir öğüdüm
vardır: Allah için ikişer ikişer; ve teker teker kalkınız,
sonra düşününüz. Göreceksiniz ki, arkadaşınızda bir
delilik yoktur. O yalnızca çetin bir azabın öncesinde sizi
uyarmaktadır.”[58]
“De ki: “Göklerde ve yerde neler var,
bir bakın?”[59]
“Kendi kendilerine, Allah’ın gökleri,
yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri gerçek olarak ve
belirli bir süre için, yarattığını düşünmezler mi?...”[60]
“Öyleyse insan hangi şeyden
yaratıldığına bir baksın. O, erkek ile kadının beli ile
göğüsleri arasından gelen bir sudan yaratılmıştır.”[61]
“Bu insanlar devenin nasıl
yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların
nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar
mı?”[62]
Cenab-ı Hak, insana düşünmesi için aklı
vermiş ve bu aklı kullanabilmesi için ona iki yol göstermiştir.
Fakat hiç bir zaman hangi yolu seçeceği konusunda bir ikrah
(zorlama) da bulunmamıştır. Sadece yol göstermiştir. İnsan
aklına kapıyı açmış, fakat iradeyi elinden almamış,
tercihi insana bırakmıştır:
“...Allah size böylece âyetlerini (pek
güzel) açıklar. Olur ki dünya hususunda da Ahiret işinde
de iyice düşünürsünüz... Eğer Allah dileseydi sizi
muhakkak zahmete sokardı...” [63]
Fikir hürriyetinin alt başlığı olarak
telakki edilen fikrini açıklama hususunda da Cenab-ı Hak
insanları hür ve serbest bırakmış, hatta insanları düşündükleri
şeye çağırmakla emretmiştir:
“Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır
ki, (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler,
kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar
muradına erenlerin ta kendileridir.” [64]
Kur’an-ı Kerim’in inanç ve fikir
hürriyetine bakışını değerlendirdikten sonra şimdi de
konunun, İslam’ın Kur’andan sonra, ikinci kaynağı olan Sünnette
(hadis’te) nasıl ele alındığını görmeye çalışalım:
İslam dininin temel kaynaklarından
ikincisi Hazret-i Peygamber (s.a.v) in sünnet-i seniyyesi’dir.
Hz. Peygamberin 23 senelik tebliğ hayatına
baktığımız zaman insanların inanç ve fikir hürriyeti açısından
son derece hür ve serbest oldukları çok açık bir şekilde görülmektedir.
Peygamber efendimiz: “Sözümü işitip
iyice belleyen ve onu işittiği gibi başkalarına nakleden
kişinin Allah gözünü gönlünü aydın etsin. Kendisinden
daha anlayışlı (fakîh) olanlara ilim taşıyan niceleri,
Anlayışlı olmayanlara da ilim taşıyan niceleri vardır.”[65] buyurmakla insanlara
fikir açıklama hürriyeti tanıdığı gibi bunu teşvik de
etmektedir.
Başka bir hadis-i şeriflerin de ise O:
“Sizden biriniz bir kötülük gördüğü
zaman onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse
diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu
(sonuncusu), imanın en zayıf mertebesidir.” [66] buyurmuşlardır.
Görüldüğü gibi Hazreti Peygamberin
sünnetinde insanlara iyi ve güzel sözlerle nasihat etme
tavsiye edilmektedir. Ama asla bir zorlama yoktur. Çünkü
O, Rabbinden aldığını aynen tebliğle vazifeliydi.
İslam’da dinin icapları uygulama hürriyetinin,
başka bir dinde benzeri görülmüş değildir. Bidayetinden
beri İslam devletlerinde Hıristiyan ve Yahudilere ait kilise
ve havralar harıl harıl çalışmıştır. Çünkü Resûlullah
(s.a.v), onların dinlerinde serbest olmalarını istemiştir. [67]
İslam’ın ilk anayasası olarak kabul
edilen Medine Anayasasına bakıldığı zaman Hz. Peygamberin
insanların dinlerine tanıdığı hakları çok bariz bir
şekilde görmekteyiz. Çünkü söz konusu anayasanın 25.
maddesinde “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların
dinleri kendilerinedir. Buna, gerek mevlaları ve gerekse
bizzat kendileri dahildirler.” [68] hükmü yer almaktadır.
Ayrıca Peygamberimizin Necranlılar ile
yaptığı antlaşma da da şu madde bulunmaktadır:
“...Bu, Resülullah Muhammed’in Necranlılara
yazdığı nâmedir!....Onların malları, canları, arazileri,
meskenleri, hazır bulunan ve bulunmayan, aşiretleri, dinleri,
alışverişleri, az veya çok ellerinde bulunan her şeyleri
Allah ve Resulünün zimmetindedir. Papazları, din adamları
ve kahinlerinden hiçbiri değiştirilemez.” [69]
Hz. Peygamber (s.a.v) Hudeybiye’de Müşriklerle
yaptığı antlaşma metnini yazdırırken, Hz. Ali’ye “Bismillahirrahmanirrahim”
yaz demişti. Fakat Müşriklerden (heyet başkanı
sıfatıyla) Süheyl, buna karşı çıkarak, oraya Rahman ve
Rahim isimlerinin yazılmasını kabul etmedi ve “Bismikellahümme”
yaz dedi. Hz. Peygamber bunun üzerine Hz. Ali’ye öyle yaz
dedi. Sonra da Hz. Ali’ye “Bu, Allah’ın Resulü Muhammed
ile Süheyl b.Amr arasındaki sulh (anlaşması) dur” şeklinde
yazmasını emredince Süheyl yine itiraz ederek “Eğer biz
senin Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik seninle
savaşmazdık, buraya kendinin ve babanın ismini yaz” dedi. Resulullah
da buraya kendisinin ve babasının isminin yazılmasını
emretti.[70]
Bu olay bize, insanların inançlarına gösterilen
müsamaha ve hürriyetin en büyük örneklerinden biridir.
İslam Hukukunun ikinci kaynağı olan Sünnet’te
fikir açıklama hürriyeti olarak telakki edebileceğimiz bir
istişare ve şûrâ prensibi vardır. Bu konuda sahabe’nin
büyüklerinden Hz. Ebu Hüreyre (r.a): “Ben, Allah’ın Resulünden
daha fazla, ashabı ile istişare eden birini görmedim.” [71] der.
Bu nakil bize göstermektedir ki,
Peygamberimiz ashabının fikirlerini açıklamalarını teşvik
etmiş ve bunu bizzat kendisi yönlendirmiştir.
Bir başka hadiste:
“Biliniz ki, Allah ve Resulü müşavereden
her halde müstağnidirler ve lakin Allah Teala, bunu benim
ümmetime bir rahmet kıldı. Onlardan her kim istişare ederse
rüşd’den (doğrudan) mahrum olmaz, herkim de terk ederse hatadan
kurtulamaz.” [72]
Buyurulmaktadır.
İşte bu şekilde fikir açıklama hürriyeti,
istişare prensibi dolayısıyle tatbik sahası bulmuş
olmaktadır. İstişarenin temeli, fikir açıklama hürriyetini
tam olarak garanti etmektedir.
Buraya kadar Kur’an ve Sünnetin inanç ve
fikir hürriyetine bakış açısını değerlendirdikten sonra
şimdi bunların ışığında sahabe tatbikatına bir göz atalım.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in “insanların en
hayırlısı benim asrımdakilerdir” diye buyurduğu ve “onlar
yıldızlar gibidir”, şeklinde tavsif ettiği o mübarek
insanların inanç ve fikir hürriyeti konusundaki uygulamalarını
da görmemiz gerekir.
İslam tarihinde başta Asr-ı saadet
dediğimiz Peygamberimizin yaşadığı asırda ve ondan sonra
gelen Raşit Halifeler devrinde hiç kimse dinini bırakmaya ve
İslam’a girmeye zorlanmamış, yine hiç kimse, dininin
icaplarını yerine getirmekten men edilmemiştir.
İslam’ın doğuşundan sonra kısa bir
zamanda , İslam orduları birçok yerleri almışlar, nüfus açısından
çok kalabalık olan ülkelere girmişlerdir. Müslümanlar bu
yerlerin sakinlerini, dinlerini bırakmaya zorlayabilirdi. Fakat
onlar başkalarının dinine ve dinlerinin icaplarına
dokunmamışlar, herkesi dinlerinde serbest bırakmışlardır.
Hz. Ebu Bekir (r.a) ordu kumandanlarına gönderdiği
mektupta: “Tebaamız olan kimseleri, dinlerini bırakmaya ve
İslâm’a girmeye zorlamayın. Papazları, kiliselerinde
serbest bırakın. Onlara baskı ve eziyet (etmek için)
ellerinizi uzatmayın.” diye emretmiştir.[73]
Peygamberimizin Necran halkına tanıdığı
hürriyeti aynı şekilde onlara tanıyan Hz. Ebu Bekir halife
olunca onlara şöyle bir yazı göndermiştir:
“...Bu Resulullah’ın halifesi Ebu Bekr
tarafından Necranlılar’a yazılan namedir. Ebu Bekr, Allah
ve Resulü adına Necranlıların canlarını, mallarını,
arazilerini, dinlerini, kendilerine bağlı kimseleri,
ibadetlerini, hazır olan ve olmayanlarını, papazlarını,
rahiplerini, -papaz ve rahiplerinin hiçbirini değiştirmemek
üzere- Resulullah’ın onlar için yazdığı ahitnameye
bağlı kalarak himayesi altına aldı...”
Hz. Ebu Bekir’den sonra gelen diğer
halifeler de aynı şekilde bu ahitnameyi tazeleyip, onların
dinlerini, ibadetlerini, rahip ve papazlarını ve diğer
hususları himayeleri altına almışlardır.[74]
Halifelerin yapmış oldukları bu icraat
İslam’ın diğer din mensuplarına tanıdığı din hürriyetine
en güzel bir delil teşkil etmektedir.
Hz. Ömer, harpte esir düşerek hürriyetini
yitirmiş kölesine Müslüman olmayı teklif etmiş köle bunu
reddedince “dinde zorlama yoktur” ayetini okumakla iktifa
etmişti.[75] Zira
ameller niyetlere göre olduğuna göre[76] gönülden benimsenmeyen bir şeyin hiç bir
kıymeti yoktur. Bunun için de kalpte meydana gelen bir
tasdikten ibaret olan iman, zorla kabul ettirilemez.
Hz. Ömer (r.a), Ehl-i kitab’ın gönülleri
rencide olmasın diye kilisenin dışında namaz kılar, içeriye
girmekten çekinirdi. Hıristiyan ve Yahudiler, İslam’ın
kendilerine sağladığı bu inanç hürriyetinin güveni altında
asırlarca yaşadılar. İslam’da buldukları bu hürriyeti
herhangi bir Hıristiyan devletin gölgesi altında
bulamamışlardır.[77]
Hz. Ömer, Kudüs’ün Hıristiyan halkına
verdiği emanda da onlardan hiçbirinin dinlerini değiştirmek için
zorlanamayacağını belirtmiştir.[78]
Şu olay da bize Sahabenin bu konudaki
titizliğini göstermektedir:
İbn Kayyım’ın belirttiğine göre, Hz.
Ömer’in hilafeti döneminde Mısır’da oturan bir
Hıristiyan hanım, Amr b. As’ın evini zorla yıktığını
halifeye şikayet eder. Bunun üzerine Halife, Amr b. As’ı
çağırarak meseleyi sorar. Amr cevaben: “Bir cami yapılacaktı,
evi ona mani oluyordu. Para karşılığında vermeyince
kendisi için Beytulmal’den bir miktar para ayırmaya ve evi
yıkmaya mecbur kaldım” dedi. “Hz. Ömer, evin yeniden yapılarak
hanıma teslim edilmesine ve caminin yıkılmasına karar verdi.
Ve Amr b. As’a bu istikamette emir verdi.[79]
Bu olay, hem inanca gösterilen hürriyete,
hem de bir Hıristiyan kadının halifenin karşısında, bir Müslüman
valiyi şikayet etmekteki hürriyetine yani fikir serbestisine en
güzel bir örnektir.
Halid b. Velid, Amr b. As gibi bazı vali ve
kumandanlar, fethettikleri bölgelerdeki zimmîlerin, kendi
dinlerinin şiarı olan şeyleri, Müslümanlar arasında
taşımalarına da izin vermekteydiler.[80]
Buraya kadar zikrettiğimiz olaylar bize
sahabenin inanç hürriyetine bakış açısını göstermekteydi.
Şimdi de fikir ve fikir açıklama hürriyeti hususundaki bazı
tatbikatları görmeye çalışalım:
İslâm’ın verdiği fikir ve düşünce
hürriyeti neticesinde Müslümanlar, emirleri altında
bulundukları idarecileri tenkit etmişler, onları
kınamışlar; muamelelerinde ve işlerinde onları kontrol
etmişlerdir.
Tenkid edilen halife veya valiler, bu
tenkitleri dinler, hoşgörü ile karşılar, hatta onları tenkide
teşvik ederler. Çünkü tenkitler, onlara hem sevap kazandırmakta
hem de hatalardan uzaklaştırmaktadır.
Hz. Ebu Bekir, halife olduğu zaman îrâd
ettiği hutbe, İslam nazarında hürriyet mefhumunun kapsam ve
rolünü en güzel şekilde açıklayan bir örnektir. O, bu
meşhur konuşmasında başlarına idareci seçildiği halka şöyle
seslenir:
“Ey insanlar! Ben, en hayırlınız
olmadığım halde üzerinize halife oldum. Beni hak üzere
görürseniz, bana yardım ediniz; hata üzere görürseniz, bana
engel olunuz. Allah’a ve Resûlune itaat ettiğim müddetçe
bana itaat ediniz. Allah’a isyan edersem, bana itaat
vazifeniz değildir.”[81]
Hz. Ömer ile bir kadın arasında geçen
şu olay, fikir hürriyetinin genişliğini en iyi şekilde açıklayan
örneklerdendir. Hz. Ömer (r.a), bir defasında hutbe îrâd
ederken, mehirlerin artırılmasının aleyhinde bulunmuş ve
sınırlandırılmasını istemişti. Caminin en gerisinde
bulunan kadın, ona cevap vererek bu hareketinin Kur’an hükümlerine
muhalif olduğunu söylemiş ve ona:
“Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine
başka bir zevce almak isterseniz, öbürüne yüklerle (mehir)
vermiş olsanız bile içinden bir şey almayın (kendisine hem)
bir iftira ve açık bir günah (yükler), hem alır mısınız?”[82] ayetini okumuştur.
Bunun üzerine Hz. Ömer, kendi kendine: “Herkes,
hatta kadınlar bile (dini) senden daha iyi biliyor ya Ömer, Kadın
isabet etti, Ömer ise hata etti.”[83] Diye söylenmiştir.
Yine bir gün Hz. Ömer, Hutbede
Müslümanlara: ”Dinleyin ve itaat edin” der. Cemaatten
birisi ayağa kalkarak, “Ya Ömer, dinlemiyor ve itaat de
etmiyorum.” Der. Hz. Ömer, kendisine sebebini sorunca da:”Beytülmalden
memurlara dağıtılan kumaş bir elbise için az geldi. Onu
hiç kimse dikip giyemedi. Ömer uzun boylu bir kimse olmasına
rağmen nasıl dikip giydi? Diye sorunca, Hz. Ömer, meseleyi aydınlığa
kavuşturmak için safların arasında bulunan oğlu Abdullah’a
işaret eder. Abdullah (r.a) yerinden kalkarak; Beytülmalden
bana düşen kumaş payımı babama hediye ettim. İkisini
birleştirince bir elbise için kâfî geldi.”diye durumu izah
eder. Adam: “İşte ey Mü’minlerin emiri, şimdi dinliyor
ve itaat ediyorum. “ der ve yerine oturur.[84]
Hz. Ömer, bir hutbesinde:
“Ey insanlar! Sizden kim bende bir hata
görürse, düzeltsin.” deyince bir adam ayağa kalkarak:
“Vallahi sende bir hata görürsek kılıcımızla
düzeltiriz.” Dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bu ümmet
içinde, Ömer’i kılıcı ile düzeltecek birini yarattığı
için Allah’a şükrederim” [85] diye hamd ve dua etti.
İnanç ve fikir hürriyeti hakkında
sahabenin bu örnek tatbikatlarını gördükten sonra inanç
hürriyetinin kısım ve muhtevalarına geçebiliriz.
İnanç hürriyetinin kısımları
(muhtevaları)
İnanç hürriyeti aşağıdaki konuları
ihtiva etmelidir.
a) İman etme,
b) Bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre
amel,
c) Dinini öğrenme, öğretme, neşir ve
tebliğ[86]
d) İslamda savaşın meşruiyyeti, [87]
e) Ridde (dinden dönme, irtidat) olayı
f) İnanç hürriyetinin sınırları, [88]
Genel olarak inanç hürriyetinin kabul
edilen bu muhtevası, İslâm hukuku bakımından da söz
konusudur. Şimdi kısaca ana hatlarıyla bunları görmeye
çalışalım.
Buna bazen “itikad”, bazen “inanç”
bazen de sadece “iman” ismi verilmektedir. İmanın, “Amentü”
adı verilen altı esası vardır ki, Ayet ve hadisler, bunlara
iman etmenin gerekliliği üzerinde durmuşlardır. İslâm
Dininin birinci ve en ulvî hedefi kısaca “Amentü” de
özetlenen “iman” dır“ Âmentü” deki esaslar ayetlerde
belirtildiği gibi hadislerde de açıklanmıştır. [89]
“İman etme” konusunda şu hususa da
temas etmek lazımdır:
İslâm Dini son ve en ulvî din olmasına
rağmen, kabul etmeleri ve inanmaları için insanları
zorlamamış, kimseye de böyle bir hak tanımamıştır. Çünkü
İslam, “Dinde zorlama yoktur”[90] temel prensibi ile gelmiştir. Bu prensibe
göre birini herhangi bir dini kabule zorlamak, inanç
hürriyetine aykırıdır. Aynı zamanda, böyle bir şeyin
vukuu hem lâik hukuk, hem de İslâm Hukukunda mümkün değildir.
Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetinde de insanlara
iyi ve güzel sözlerle nasihat etme tavsiyesini görüyoruz; ama
asla zorlama görmüyoruz. Çünkü O, Rabbi’nden aldığını
aynen tebliğle vazifelidir.[91]
Çünkü “bu din, bütün kuvvetiyle
insanoğlunun idrakine hitap eder. Düşünen kafalara, bedahet
sahibi mantıklara, infial halinde olan vicdanlara hitap ettiği
gibi, fıtratın en gizli noktalarına da hitap eder.[92]
Hz. Ömer (r.a) in Kudüs’ün Hıristiyan
halkına verdiği emânda da onlardan hiçbirinin dinlerini değiştirmek
için zorlanamayacağı belirtilmiştir. Çünkü Gayr-ı Müslimlere
tanınan haklar ve onların Müslümanlarla yaptıkları
anlaşmalar İslam’da açık ve net hükümlerle ele alınmış
bulunmaktadır.[93]
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi bu
hususta Medine Anayasasında da hükümler bulunmaktadır. “Yahudilerin
dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna
gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dâhildirler.[94]
Ayrıca Hz. Peygamberin (s.a.v) Necranlılar
ile yaptığı anlaşmalarda: “Necranlılar ve tâbileri için,
malları, din ve cemaatleri, kiliseleri ve mâlik oldukları
diğer şeyler hususunda Allah’ın himayesi ve Muhammed’in
teminatı vardır.”[95] hükmü
yer almaktadır.
Nitekim tarih boyunca Müslümanlara ait
topraklarda kilise ve havralar hep himaye edilmiştir. Hatta
İmam Şâfiî, ehl-i kitaptan bir kadınla evlenen Müslüman
erkeğin hanımına İslâmiyet’i teklif etmesini, “onlara
verilen temînata aykırı bir davranış” sayarak caiz görmemiş;
aynı düşünceyle Şam’ın Müslümanlar tarafından
fethinden sonra, câmiye çevrilen bir kilisenin yarısında
Hıristiyanların ibadetlerine müsaade edilmiştir. [96]
b) İkinci olarak, belirtelim ki İslâm
Hukuku, Gayr-ı Müslimlerin Müslümanlara baskı yapması
halinde, -yine inanç hürriyetini korumak gayesiyle- baskı
yapanlara karşı harp ilanını meşru kabul etmiştir. Bu
konuyla ilgili olarak Kur’an;ı Kerimde:
“Haksızlığa uğratılarak, kendilerine
savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin
verilmiştir. Onlar haksız yere ve “Rabbımız Allah’tır”
diyorlar diye yurtlarından çıkartılmışlardır. Allah
insanların bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle
savmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan
manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp
giderdi...”[97]
buyurulmuştur.
Uzun tarihi boyunca İslam, hem savaşlara
katılmış, hem de kılıç kullanmıştır. Bunu söz konusu
eden bir kısım insanlar, İslamın, inanç hürriyetini kabul
etmediğini ve Müslümanların, dinlerini zorla kabul
ettirdiğini iddia etmektedirler. Bunun için kısa da olsa bu
konuyu izah etmekte fayda mülahaza ediyoruz:
İslam, savaşı, başkalarını zorla
İslam’a sokmak için değil, cihat mefkuresinden doğan bir
takım muayyen hedefler için kullanmıştır. Bunları şöyle
sıralayabiliriz:
l- İslam, Müslümanların karşı
karşıya bulundukları eziyet ve fitneleri bertaraf etmek için
cihadı meşru saymıştır. Böylece Müslümanların can, mal
ve akide emniyetini sağlamıştır. İslam nazarında akideye
tecavüz, insanlara itikatlarından dolayı yapılan eziyet ve
inanç sahiplerini yolarından çevirmeye çalışmak, bizzat
hayata tecavüz etmekten daha fenadır. İslam’a göre,
akide, hayati değerlerin en büyüğü ve en yücesidir. Müslüman,
hayatını ve malını korumak için savaşabileceğine göre,
akidesini ve dinini müdafaa etmek için de elbette savaşabilir.
[98]
2- İslâm Hukuku, Gayr-ı Müslimlerin baskı
yapması halinde, inanç hürriyetini korumak gayesiyle, baskı
yapanlara karşı harp edilmesini kabul etmiştir. [99] Müslümanlar da
kendilerini muhafaza ve müdafaa edebilmek için savaş yapmak
mecburiyetinde kalmışlardır.
3- İslam, akide hürriyetini temin ettikten
sonra davet hürriyetini yerleştirmek için de cihadı
etmiştir. İslâmî hakikatler beyan edilip, tebliğ
edildikten sonra dileyen iman eder, dileyen küfreder. Ve dinde
zorlama yoktur.[100] Ama
dinin tebliği engellenir, davete mani olunursa bu da cihat için
bir sebep sayılmıştır.
Belirtilmesi gereken bir diğer önemli
nokta da şudur: İman etme, inanç hürriyetinin muhtevasına
dahildir, ama, inanmamak bu hürriyetin muhtevasından
sayılamaz. Bir diğer deyişle, inanmayan kimse inanç
hürriyetinin himayesinden istifade edemez. Çünkü asıl olan
bir şeye inanmaktır. Zira inanmak, vecibe altına girmek
demektir. Bunun aksine olan görüşler “cevhersiz ve
değersiz bir hürriyet anlayışı ve hiç bir zaman bir cemaatın
ve bir devletin temeli olamayan ferdin keyfini -Kant’ın
ifadesi ile “vahşi hürriyeti”- temel yapan insan hakları
telâkkisinden hareket etmektedir.”
İslâm Dinine inandıktan sonra, kişi,
dinden çıkmak, yani Hıristiyan veya Yahudi olmak ya da İslâm’a
inanmadığını söylemek veyahut şirki ifade eden bir fiilde
bulunmak suretiyle İslâm sınırından çıkarsa, o kişi inanç
hürriyetinin himayesinden istifade edemez. Bu gibi kimselere
“Mürtet” denilir. Bu harekete de “İrtidat” veya “Ridde”
ismi verilir.[101]
Bu tarz bir harekette bulunan kişi, inanç
hürriyetinin himayesinden istifade edemeyeceği gibi, İslâm
ceza hukuku gereğince, ayrı ve müstakil bir suç işlemiş
sayılacağı için, aynı zamanda cezaya da çarptırılır.
İrtidat, Lügatte dönmek, rücu’ etmek
anlamındadır. Istılahta ise, esasen Müslüman olan bir
şahsın, daha sonra dönüp başka bir dine intisap etmesi veya
hiçbir din ile mukayyet bulunmayıp mutlak anlamda dini inkar
etmesi demektir. Bu hale “”riddet” de denilir. Böyle
bir harekette bulunan yani, İslâm’ı terk eden şahsa da “mürtet”
adı verilir.[102]
Dinden dönmenin hukuki neticeleri (nin tahakkuku)
bakımından akıl ve hürriyet şarttır. Aklı başında
olmayan veya tehdit altında, mecburen dininden dönen (dönmüş
görünen) kimseler mürtet sayılmazlar. [103]
Bir kişinin mürtet olabilmesi için:
l) Resullullah (s.a.v) e sövme,
2) (İçkinin haram olmadığını söylemek
gibi) Kat’i delillerle sabit olup, hakkında hiçbir şüphe
bulunmayan haramları inkar,
3) (Beş vakit namaz gibi) Dinde yapılması
kat’i olan şeyleri inkar,.
4) (Kur’an gibi) Kat’i delillerle sabit
olan îtikâdî hususları inkar,
5) Kat’i delillerle sabit olan farzları
inkar,
6) Kendisinden dinin aleyhinde, kavli veya
fiili hallerin tezahür etmesi,
7) Allah ve Peygambere sövmek,
8) İmanın erkanını inkar,
9) İslam’ın şartlarından herhangi
birini veya tümünü inkar,
10) İslamiyet’i tahkir edici söz ve
fiillerde bulunmak,
11) Kafirlere benzemek için onların
dinlerinin nişanlarını takmak,
12) Bazı küfür sözler (Elfaz-ı Küfür)
söyleme,
14)İslam’ın emir ve nehiylerini hafife
alıp, onlarla alay etmek vb. şeylerin olması gerekmektedir.[104]
Ridde’nin haram oluşu Kur’an, Hadis ve
icma’ ile sabittir.
Kur’an;ı Kerimden delil:
“Ey insanlar, içinizden kim dininden
dönerse, şunu bilsin ki; Allah Müminlere karşı alçak
gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve güçlü, kendisinin
onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir millet
getirir. Ve onlar Allah yolunda savaşırlar, hiçbir kınayanın
kınamasından çekinmezler. Bu, Allah’ın dilediğine
verdiği bol nimetidir. Allah, Vâsi’dir, Alîmdir.” [105]
“...İçinizden dininden dönüp, kâfir
olarak ölen olursa, bunların bütün yaptıkları ameller dünya
ve ahrette boşa gider. İşte cehennemlikler onlardır ve
orada devamlı kalıcıdırlar. “ [106]
İrtidat suçunun dünyevî cezasının
ölüm olduğu Hz. Peygamber (s.a.v) in hadislerinde: “Her kim
dinini değiştirirse onu öldürün.”[107] Şeklinde belirtilmiş bulunmaktadır.
Başka bir hadiste de:” Üç kişiden
başkasının kanı Müslüman’a helal değildir: İmandan
sonra küfreden, İhsandan sonra zina eden, haksız yere
başkasını öldüren.”[108]
Hz. Ebu Bekir, kendi döneminde irtidat
edenleri öldürdü. Buna Hz. Ömer ve sahabeler muvafakat
ettiler. Bu da icma oldu.
Bütün bunlarla anlaşılıyor ki, irtidat,
çok büyük bir günah olup, haram oluşu ayet, hadis ve
sahabenin Hz. Ebu Bekir’in mürtetleri katletmesindeki icmaı
ile sabit olmuştur.
Mürtedin cezası konusunda katledilmesi
vaciptir veya vacip değildir şeklinde iki görüş vardır. Ancak
Hz. Peygamber ve ashabının uygulamasında mürtetler katledilmişlerdir.[109]
Burada hemen belirtmemiz gerekir ki bu cezanın
tatbik edilebilmesi için, o kimsenin, kendisine fırsat
verilmesine ve yeniden İslâm’a dönmesi için dâvet
edilmesine rağmen irtidadında ısrar etmesi icap eder.
Bunun için Müslüman bir kişi irtidat
edince; ona tekrar İslam arz olunur. Şayet şüphesi varsa,
böylece o izale edilmiş olur. Aksi takdirde üç gün
hapsedilir. Bu süre içinde tekrar Müslüman olursa mesele
kalmaz. Olmazsa ancak o zaman öldürülür.
İslam nazarında, harbî bir kafirin hayat
hakkı vardır. Hariçte ise sulh yaparak, dahilde ise cizye
vererek; hayatını muhafaza eder. Fakat mürtedin hayat hakkı
yoktur. Çünkü, vicdanı tefessüh ettiğinden dolayı toplum
hayatı için bir zehir hükmüne geçer.
Mürtet ve ridde olayı hakkındaki bu kısa
malumattan sonra asıl konumuza yani inanç hürriyeti meselesine
dönelim:
İslâm Hukukuna göre, vatandaşların,
bağlı bulundukları dinin hükümlerine uygun amel etme hakları
vardır.
Bu mevzuda Gayr-ı Müslimler için mevcut
olan hak, Müslümanlar için evleviyetle vardır. Herkes,
inandığı dinin esaslarına göre amel etme hakkına sahiptir.
Bu hususta hiç şüphe yoktur.
İslâm Hukukunda dinin öğrenilmesi, öğretilmesi,
neşir ve telkin hakkı da tanınmıştır. Hatta dinini öğrenme
ve öğretme farz olarak kabul edilmiştir.
Her hürriyet sınırlıdır ve
sınırlanabilir. İnanç hürriyeti de şartlara göre bazı
sebeplerle sınırlanabilir, hatta sınırlanmalıdır. Zira
İnanç hürriyetinin de bir kısım tabiî sınırları vardır.
İnsanlara inanç ve Akîde ile ilgili
bilgiler verilirken İslâm’ın temel esaslarına aykırı
hareket edilemez. Hiç kimsenin, dinin temel kurallarına
aykırı bir muhtevayı halka aktarmasına müsaade edilemez. Kur’an,
hadis ve muteber kaynaklarda haram olduğu belirtilen hususları
helal kılan veya aksine, helâl şeyleri haram sayan bir
davranış, dinin bizzat kendisine aykırıdır. Bu sebeple, bu
şekilde hareket eden kimse, dini neşir ve öğretme hürriyeti
ve hakkından istifade edemez. O kimsenin bu konudaki
hürriyetine, hareket serbestisine engel olmak, bizzat dinin
emirleri cümlesindendir.
Bu gibi kasıtlı ve art niyetli
faaliyetlere devlet otoriteleri de müsaade edemez. Hatta bunu
yapan kişiler, yanlış ve hatalı konuşmalarından vazgeçmez
ve konuşmalarına devam ederlerse, tâziren cezalandırılırlar.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, İslâm
Dininde zorlama yoktur. Bu sebeple, dinin hükümlerine göre
amel edeceğim veya dinin hükümlerini neşretme hakkım var
diye, onu zorla halka ve özellikle Gayr-ı Müslimlere kabul
ettirmeye çalışmak, inanç hürriyeti muhtevasına dahil edilemez
Bu fiillere, dinin bizzat kendi hükümlerine zıt olacağı için
mani olunur, hatta gerekirse fâili cezalandırılır.
Kamu düzenine aykırı davranışlar ile
dinî âyin ve törenlerin yasaklanması da mümkündür. Çünkü,
İslâm Hukukuna göre kamu düzeninin, İslâm’ın temel hüküm
ve kurallarına aykırı olarak düzenlenmesi mümkün değildir.
Bu bakımdan, kamu düzenine aykırı olan dini ayin ve törenlerin
yasaklanması da makul ve İslam Hukukuna uygun olacaktır.
İslam amme hukukuna ait kitaplarda Muhtesib’in
vazifeleri teferruatlı bir şekilde gösterilmiştir. Bu
vazifeler arasında, insanların müşterek haklarına riayet de
bulunmaktadır. Amme intizamını temin etmenin, insanların müşterek
haklarına ve menfaatlerine dahil olduğunda ise şüphe yoktur.
Bir ibadet, ayin veya törenin hangi
hallerde genel ahlaka aykırı olabileceğini kestirebilmek bazen
zordur. İbadet, ayin ve törenlerin meydanlarda ve sokaklarda
yapılması genel ahlaka aykırı olmasa bile, kamu düzenine
aykırı olur.
Yukarıda belirttiğimiz bu esaslar, İslam
Hukukunun naslarına uygun ve zamanla yapılan yorumlara da
aykırı olmayan bilgilerdir.[110]
Basiret sahibi olmanın başlangıcı olarak
kabul edilen fikir ve düşünce hürriyeti[111] ülkemizde son zamanlarda üzerinde en çok
durulan konulardandır. Bu sebeple, değişik branşlardaki
ilim adamları, hukukçular ve münevverler bu mevzu da görüşlerini
açıklama ihtiyacı hissetmişlerdir.
Diğer taraftan fikir hürriyetinin sınırlı
ve sınırsız olduğu şeklinde iki ana kısımda toplanabilen görüşler
de, bu hürriyetin pratik ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Çünkü
bu görüşlerden birini beğenmek veya kabul etmek, fikir hürriyetinin
tatbikattaki değerine tesir edecektir.
İslam insan aklını evhamlardan,
hurafelerin, taklit ve ananelerin karanlığından kurtarıp, ona
serbestçe düşünme hürriyetin sunmuş, aklın kabul etmediği
her şeyi hudut dışına atmıştır. Bundan dolayı İslam,
meseleleri akıl ve mantık ölçülerine vurmayı, aklın kabul
etmediği şeyleri yapmamayı emreder. Çünkü İslam, haddi
zatında akıl esasına dayanır.[112]
Düşünce ve görüş hürriyeti, İslam’ın
gerçekleştirdiği ve her devirde desteklediği temel ilkelerden
biridir. Çünkü, İslam, kendinden önce, asırlarca esaret
zincirine vurulmuş olan akıl ve düşünceyi hürriyete kavuşturmak
için gelmiştir.[113]
İslam’ın fertlere verdiği seçme, müşavere,
murakabe ve el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyü ani’l-Münker
gibi hak ve vazifeler, fikir ve fikir açıklama hürriyetini
zaruri kılmaktadır.[114] Böylece,
İslam Hukuku her şahsın, düşünme ve düşüncesini istediği
yolla açıklama hürriyetine sahip olduğunu bize ifade
etmektedir.[115]
Günümüz İslâm Hukukçuları, fikir hürriyetine
çok büyük önem vermişlerdir. Çünkü, fikir hürriyeti,
İslâm Hukukunun kabul ettiği ve özelliğini teşkil eden
bazı önemli müesseseler ile yakından ilgilidir. Bu ilgi
dolayısı ile, fikir hürriyetini işlemek lüzumu duyulmuştur.
Bu lüzum o kadar kuvvetlidir ki, İslâm
Hukukçuları bu mevzulardaki çalışmalarında fikir hürriyetinin
değeri ve zorunluluğu üzerinde herhangi bir yan açıklamaya
ihtiyaç duymaksızın, doğrudan doğruya konuya girmişler ve
tafsilât vermemişlerdir.[116]
Diğer taraftan, İslâm Hukuku, fikir
hürriyetini, batı dünyasına nazaran çok daha önceden tanımıştır.
Gerçekten de, batıda ancak l8. Asrın sonunda fikirlerin
serbestçe açıklanması kabul edilmişken, İslâmiyet, Ortaçağda
bu hürriyeti tanımış ve tatbikatını da yapmıştır.
Ortaçağda, fikirlerinden dolayı insanlar
cezalandırılırken, İslâm Devletlerinde, devlet başkanlarının
icraatlarına bile itirazlar görülmekte ve bunlar, fikir
hürriyetinin sınırı içinde kabul edilmekteydi.
Bu sebeple fikir hürriyeti, İslâm
Hukukunun en ehemmiyetli müesseselerinden birisi olarak kabul
edilmiştir.
İslâm Hukukunda, fikir hürriyetinin gereği,
mânası, tatbikatı ve hudutları İslâm Hukukundaki diğer
bazı müesseseler sebebiyle ortaya çıkmaktadır.
Fikir hürriyetinin temellerinden veya
kaynaklarından birincisi, İslâmiyet’in akla verdiği
ehemmiyet ve insanı düşünmeye teşvik özelliğidir.[117]
Kur’an, aklı geriye itip, düşünmeyi
bir kenara atıp başkalarını şuursuzca taklit etmeyi, evham
ve hurafelere inanmayı, akıl ve mantık ölçülerine
vurmadan eski adet ve ananelere sarılmayı şiddetle kınar. Zira,
İnsanla hayvanı birbirinden ayıran yegane özellik, düşünme
hassasıdır.[118]
Allah, sahibini hak ve sevaba götürmesi
için yarattığı aklı kullanması için, insanları teşvik
etmiştir. Kur’an-ı Kerimde “akıllanırlar”,”düşünürler”,
“bilirler”, “tedbirli davranırlar”, “İyice öğrenirler”
gibi düşünceye teşvik edici birçok âyet buluruz. Bu
âyetler, insanı fikir, görüş ve bilgi sahibi olması için
düşünmeye sevk ve davet etmektedir.[119]
Bu hususta misal olarak şu âyetler
gösterilebilir:
“De ki;... Allah size böylece âyetlerini
açıklar. Olur ki, dünya hususunda da, âhiret hususunda da
iyice düşünürsünüz.”[120]
“De ki göklerde ve yerde neler var, bakın.”
[121]
“Onlar...göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında inceden inceye düşünürler.”[122]
“Yeri düzenleyen, orada dağlar, nehirler
var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü
gece ile bürüyen Odur. Bütün bunlarda iyi düşünecekler
için elbette âyetler (deliller); ibretler vardır.” [123]
“Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi,
gökten su indirip, ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi,
Onun varlığının delillerindendir. Bunda aklını kullanan
bir kavim için âyetler, ibretler vardır.”[124]
“O göklerde olanları, yerde olanları
hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Şüphe yok ki
bunda, düşünen kimseler için, âyetler, ibretler vardır.”[125]
Bunlar ve benzeri diğer âyetler, hep
insanların akıllarını kullanmalarını istemiş, onları düşünmeye,
inceleme ve araştırmaya teşvik etmiştir.
Kur’an insanlarını akılarını ilga
etmelerinden dolayı onları ayıplamakta; kendi hayatları,
yaratılışları, yerlerin, göklerin yaratılışı vs.
mevzuunda tefekküre düşünceye, çağırmaktadır.
İslâm, insanın önce düşünmesini,
sonra iman etmesini ister. Düşünmeden kabul etmeyi hoş görmez.
Tabiî ki bu husus, ancak “nakil” yolu ile bilinecek
hususlara şâmil değildir.[126]
Bu mevzuda şu âyetler örnek
gösterilebilir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar
şeylerle denizde süzülüp giden gemilerde, Allah’ın gökten
indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, deprenen her
hayvanı orada üretip yaymasında, rüzgarları ve gökle yer
arasında emre âmâde duran bulutları döndürmesinde düşünen
kimseler için deliller vardır.”[127]
“Ey Muhammed de ki: Size tek bir öğüdüm
vardır: Allah için ikişer ikişer; ve tek tek kalkınız,
sonra düşününüz. Göreceksiniz ki arkadaşınızda bir
delilik yoktur. O yalnızca çetin bir azabın öncesinde sizi
uyarmaktadır.”[128]
“De ki: Göklerde ve yerde neler var, bir
bakın. “[129]
“Kendi kendilerine, Allah’ın gökleri,
yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri gerçek olarak ve
belirli bir süre için, yarattığını düşünmezler mi?...”[130]
“Öyleyse insan hangi şeyden
yaratıldığına bir baksın. O, erkek ve kadının beli ve göğüsleri
arasından atıla gelen bir sudan yaratılmıştır.”[131]
“Bu insanlar devenin nasıl
yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların
nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar
mı?”[132]
Hz. Peygamber bir hadisinde “Din
Nasihattir” buyurmuşlardır. “Kime?” diye sorulduğunda,
“Allah’a, kitabına, resûlüne, Müslümanların imamlarına
(idarecilerine) ve bütün Müslümanlara” şeklinde cevap
vermişlerdir.[133]
Başka bir rivayette de, sahabelerden biri “(Allah
Rasülüne) Her Müslüman’a nasihatte bulunmak üzere biat
eyledim” demiştir.
Bu hadis, İslâm dininde çok geniş ve
manalı kabul edilmiştir. Hatta bu hadisi İslâm âlimler,
İslam Dinini içinde toplayan dört hadisten biri saymışlardır.
Nasihat günlük lisanımızda, öğüt
verme mânasında, garaz ve ivazdan sâlim olarak fikir beyanı
demektir. Bu şekilde geniş mânası olan bu kelime, insanlara
doğru ve faydalıyı öğretmek ve telkin etmek anlamında
kullanılmaktadır.
Hadiste geçen Allah’a, Kitabına, Resûlüne
ve Müslümanların imamlarına nasihat ile bunları kabul ve
onlara itaat etmek manası kastedildiği belirtilmektedir. Müslümanlara
nasihat ise, onların lehine olarak faydalı ve doğru olan
hususları, fikir açıklamak suretiyle bildirmektir. Her
Müslüman, diğer Müslümanların lehlerine olan hususlarda ona
nasihatte bulunmak, doğru yoldan ayrılmışsa, onu ikaz etmek mükellefiyetindedir.
Hadisten anlaşıldığına göre, her
Müslüman hem nasihate muhtaç, hem de nasihat edici durumundadır.
Çünkü Müslümanlar, diğer Müslümanların lehine faaliyette
bulunmakla mükelleftirler. Bu mükellefiyetin muhtevası,
onları kötülüklerden sakındırmak ve iyilikleri göstermektir.
Ancak bu takdirde açıklanan fikir, nasihat vasfını
kazanacaktır. Daha ilerde de bahsedeceğimiz gibi İslâm
hukukunda fikir hürriyetinin muhtevası “iyiliği emretmek, kötülükten
sakındırmaktır.” Bu muhtevaya sahip olduktan sonra her Müslüman
diğerlerine nasihat edebilir.[134]
Bu durum bilhassa fikir hürriyetinin vasıtaları
ile bunların kullanılmasında daha iyi görülür. Bundan dolayı
da Radyo, televizyon ve kitle haberleşme vasıtaları Müslümanların
bu mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için kullanılması
icap eden vasıtalardır.
Görülüyor ki, İslâm Dininde en mühim
dört hadisten biri kabul edilen bu hadis gereğince, fikir hürriyeti,
yerine getirilmesi icap eden bir vazife olarak kabul edilmiştir.
İslâm Hukukuna göre devlet başkanı ve
diğer idareciler, tebaa tarafından kontrol edilebilir.
Bunun kaynağı hususunda daha önce bahsi
geçen şu hadis zikredilebilir: “Hz. Peygamber “din nasihat
tır” buyurdu. “Kime” diye sorduk. “Allah’a, kitabına
ve peygamberine ve Müslümanların imamlarına (idarecilerine)
ve bütün Müslümanlara” buyurdu.
Bir diğer hadiste bununla ilgili olabilecek
şekilde: “Allah’a yemin ederim ki, ya doğruluğu emreder ve
kötülükten sakındırırsınız. Yoksa Allah size azap
gönderir. Sonra Allah’a (dua ederek) yalvarırsınız; fakat
duanız kabûl edilmez”[135] denilmektedir.
Bir diğer hadiste ise: “ İnsanlar zâlimi
görür de ona zulümden el çektirmezlerse, Allah’ın genel
cezasına uğramaları yaklaşmış demektir.” buyurulur.
Burada emredilen iki husustan biri,
insanlara, bilhassa idarecilere, doğruyu yani İslâm’ın hükümlerini
söylemek, ona doğru yolu göstermek; diğeri ise, zalim
kimselere karşı direnmek, ve (kuvvet kullanarak) onu işten el
çektirmektir. Burada konumuzu ilgilendiren birinci şıktır.
Hadiste “nasihat” diye belirtilen
davranış, fikir açıklama faaliyetinin bir diğer çeşididir
ve bu faaliyet bütün ümmete tavsiye edilmiştir. Bu iş,
tavsiyenin de ötesinde ümmet için bir vazife kabul
edilmektedir. Bu sebeple, fikir açıklamak ve idarecileri
tenkit sureti ile, doğru yolu göstermeye çalışmak yalnız
bir hürriyet değil, aynı zamanda ifası gerekli bir vazifedir.[136]
İslam’da fikir açıklamanın bir hürriyet
olmaktan daha çok bir vazife olarak kabul edilmesi, fikir hürriyetine
verilen önem ve ehemmiyetin bir delili olarak kabul edilebilir.
Bugün bu hak günümüzde çok çeşitli
imkanlarla kullanılabilir. Böylece önceki dönemlerde söz,
nâdiren de mektup, şiir v.s. ile yazılı olarak yapılan
tenkitler, günümüzde kitap, gazete, dergi, film, televizyon,
radyo gibi çok geniş bir medya ve iletişim ağları
vasıtasıyla yapılabilir.
Ayrıca plüralist toplumun bir özelliği
olarak çeşitli seviyede örgütlenmiş kuruluşlar da bu
kontrol hakkını kullanabilirler.
Seçme hakkı, İslam’da “Şûra” esası
ve İslâm devlet idaresinin ana hedeflerinden olan “İslâm
Hukuku kaidelerinin tatbiki” dolayısıyla söz konusu olmaktadır.
Gerek devlet başkanının ve gerekse mümessillerinin
seçiminde vatandaşların seçme hakkı söz konusudur. Her
ikisi de Müslümanları ilgilendiren temel meselelerdendir. Bu
sebeple, seçilenlerin, Müslümanların görüşüne uygun olması
gereklidir. Bu ehemmiyetine binaen seçim yapılırken,
fertlerin görüşünü açıklaması bir zaruret olmaktadır.
Diğer yandan, İslâm hukukunun tatbikinden
bütün Müslümanlar mesuldür; ve bu husus İslâm devlet
idaresinin temel esaslarındandır. [137]
Bu mevzuda konumuza ışık tutacak mahiyette
:“Ey iman edenler! Kendiniz ana babanız ve yakınlarınız
aleyhine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin.”[138] gibi[139] âyetler de vardır.
Anlaşılacağı üzere, ümmet, adaletin
tatbikinden sorumludur. Ancak günümüzde Müslümanların
doğrudan doğruya adaletin tatbikine nezaret etmeleri
imkansızdır. Bu sebeple temsilci seçmek zarûret haline
gelmiştir. Dolayısıyla tebaa kontrol hakkını ve
sorumluluğunu seçimlere katılarak ifa edebileceği için -aday
veya seçmen olarak- seçime katılmak bir vazife haline
gelmektedir.
Burada adaylık tabirinden iki şey
anlaşılmaktadır:
1) Devlet memurluklarına veya bir göreve
kendi şahsını teklif etmek. Bu tarz bir adaylık tecviz
edilmemektedir. Nitekim, Peygamber (s.a.v) bu konu ile ilgili
olarak bir Sahabî’ye:
“Ya Abdurrahman, devlet hizmeti isteme,
şayet isteyerek alırsan bütün mesuliyetlerini kendin
yüklenirsin. Eğer istemeden gelirse yardım görürsün”[140] buyurmuştur. Ancak
kişinin başkaları tarafından aday gösterilmesinde herhangi
bir sakınca yoktur; bu caizdir.
2- Halkın seçimi ile meydana gelen
heyetlere aday gösterilmeyi ise, İslâm Hukukçuları bir “zaruret”
olarak kabul etmektedirler. Çünkü meselenin ihtisasa
ihtiyaç göstermesi ve nüfusun çoğalması, idareye ehil
kimselerin kendilerini aday göstermelerini zorunlu kılar. Çünkü,
Ümmet, onları bu yol ile tanıyacak ve seçecektir. Bu netice
sebebiyle, “aday göstermek” hayırlı bir faaliyet olarak
kabul edilebilir.
Tabii böyle bir durumda propaganda da söz
konusudur. Bu propagandalar, şahısların fikirlerini açıklamalarına
vesile ve vasıta olmaktadır. Zamanımızda seçim
propagandalarının, radyo ve televizyon ve diğer kitle
iletişim araçları ile de yapılması, fikir hürriyetine,
kuvvetli ve çok daha tesirli bir vasıta kazandırmış
olmaktadır.
Ancak propaganda yapılırken,
başkalarını kötülemek yoluna gidilmemeli; Sadece “kendini
tanıtmak, düşüncelerini ve çalışma metodunu açıklamakla
iktifa edilmelidir. [141]
Bunlar aynı zamanda, fikir hürriyetinin sınırları ile ilgili
olduğu için, yeri gelince orada da ele alacağız.
İslâm Amme Hukukunda devlet idaresini ve
idarecileri tenkit etmek, hatta ötesinde aksi ve zıt görüşleri
dile getirmek, kabul edilen ve çok rastlanılan bir
tatbikattır.
İslâm’ın ilk yıllarında olduğu gibi,
İslâm’ın devlet sistemi haline gelmesinden sonra da,
fertler, devlet idaresini sert tenkitlere tabi tutmuşlardır. Devlet
başkanları, bunu teşvik etmiş, hatta kendilerini tenkit
etmeyen vatandaşlarını ayıplamamışlardır.
İdare edenlerin ve edilenlerin devlet
idaresini tenkitte zaruret görmelerinin temel sebebi, aşağıda
da göreceğimiz gibi, İslâm’da çok büyük bir önem ifade
eden “el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyu ani’l-Münker”
temel prensibidir. Bu prensip, âyetlerde ve hadislerde çokça
zikredilmiştir. Devlet idaresini ve idarecileri tenkit de bu
emrin bir tatbik şekli olmaktadır. Bu tatbikat ise, fikir
hürriyetinin kullanılması demektir.
Müslümanlar, fikir hürriyetini serbestçe
kullanmaları neticesinde, devlet idarecilerini tenkit ve kontrol
edebilmişlerdir. Bu hususta enteresan olan bazı vakıalar
İslâm Hukukunda fikir hürriyetinin sahası ve ehemmiyeti
hakkında bize bilgi vermektedir:
Hz Ömer (r.a) ile bir kadın arasında
cereyan eden -ve daha önce naklettiğimiz- şu hadise, devlet
idarecilerini tenkit hakkı dolayısıyla ortaya çıkan fikir
hürriyetinin genişliğini en iyi şekilde açıklayan bir
olaydır:
Hz. Ömer (r.a) bir defasında hutbe
okurken, mehirlerin artırılması aleyhinde bulunmuş ve bunun
sınırlandırılmasını istemiştir. Camiinin en gerisinde
bulunan bir kadın ona cevap vererek, hareketinin Kur’an hükümlerine
muhalif olduğunu söylemiş ve ona Kuran’dan deliller
göstermiş; Bunun üzerine Hz. Ömer kendi kendine: “Kadınlar
bile, senden iyi biliyor ya Ömer! Kadın isabetli konuştu,
Ömer ise hata etti.” Demiştir.
Hz. Ömer (r.a) bir hutbesinde: “Ey
insanlar! Sizden kim bende bir hata görürse, düzeltsin.“
deyince, bir adam ayağa kalkarak: “Vallahi sende bir hata görürsek
kılıcımızla düzeltiriz.” Dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer
(r.a): “Allah’a şükrederim ki, bu ümmet içinde Ömer’i
kılıç ile düzeltecek birisini yaratmıştır.” Diye şükretti.
Hz. Ebubekir (r.a) halife seçildiğinde
yaptığı konuşmasında: “Ey insanlar! Ben en hayırlınız
olmadığım halde üzerinize halife oldum. Beni hak üzere
görürseniz, bana yardım ediniz; hata üzere görürseniz engel
olunuz. Allah’a ve Resûlüne itaat ettiğim müddetçe bana
itaat ediniz. Allah’a isyan edersem, bana itaat etmeniz
gerekmez.” Demiştir.
Fikir hürriyeti, siyasî meselelerde,
Abbasiler döneminde, özellikle de insanları kanaat ve sözlerinden
dolayı şiddetli bir şekilde muhakeme eden Halife El-Mansur
zamanında çok sınırlandırılmıştır. İlim hürriyeti
ise, zaman zaman görülen münferit hadiseler dışında uzun müddet
parlak bir şekilde devam etmiştir.[142]
Bu örnekler İslâm Hukukunda devlet
idaresini tenkit hakkının fikir hürriyetine ne kadar genişlik
kazandırdığını ve kazandırabileceğini göstermektedir.
Şûra, danışmak, istişare ve meşverette
bulunmak, istişarenin yapıldığı yer ve müessese karşılığında
bir isimdir. Şura muayyen vasıfları taşıyan ve bu gaye için
seçilmiş kişilerden teşekkül eder.
Şûrâ, konuşma ve düşünceyi hür ve
serbest bir şekilde ifade edebilmenin değişik bir yoludur. Kur’an
Müslümanların Şûrâyı bir müessese haline getirmelerini
isteyerek,onları hem düşünmeye , hem de düşündüklerini
sözlü olarak ifade etmeye çağırmaktadır.[143]
Bundan dolayı “Şûrâ”, Kuran’da
belirtilen ve tesisi Müslümanlar üzerine vacip olan bir
prensiptir. Bununla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de “Onların
işleri aralarında meşveret iledir.”[144] buyurulmaktadır. Başka bir âyette ise,
Hz. Peygambere hitaben: “...İş hususunda onlarla meşveret et”[145] diye emir
olunmaktadır.
Bu emir, fertler için olduğu gibi
idareciler için de söz konusudur. İdareciler için emir,
“Şûrâ” esasının tatbikidir. İslâm devletinde
Şuranın tatbiki bugünkü mânası ile daha ziyade parlamentoya
benzemektedir. Nüfus adedi çoğaldığından, yetkili
olanların hepsinin teker teker müşavereye katılmaları mümkün
değildir. Bu sebeple kendileri ile meşveret edilecek
kimselerin halk tarafından seçilip Şûra Meclisini meydana
getirmeleri mümkün ve lazımdır.[146]
Burada Şûranın nasıl teşekkül edeceği
hususu bizim konumuz değil. Onun için üzerinde duracak değiliz.
Ancak konumuzla ilgili olarak belirtmemiz gerekiyor ki, Şûra
prensibinin tatbiki idare edenlere söz hakkının verilmesi ve
tenkit hürriyetinin tanınması neticesini doğurmaktadır. Şûra
çalışmaları esnasında, fikirler ortaya atılacak, münakaşalar
yapılacak, idarecilerin varsa yanlışları, yanlış
uygulamaları tenkit edilecek ve kanun hakimiyeti tatbik edilmiş
olacaktır. Hatta bu sebeple denilebilir ki, “Şûra prensibi
fikir hürriyeti olmadan tatbik edilemez.”
İslâm Hukukçuları, Şûra’da her
türlü fikrin belirtilebileceğini, buna imkan verdiği için
de, parlamentonun, çok ehemmiyetli bir yeri olduğunu
belirtiyorlar. Böylece, parlamento kabul edilmekte ve gerek
genel olarak, gerekse parlamento içinde, fikir açıklama
imkanı tanımayan rejimler tenkit edilmektedir. Çünkü, “Parlamentolu
demokrasiyi kabul eden fakat fikir hürriyetine saldıran ve onu
ortadan kaldıran devlet, açık bir abes ile iştigal ediyor
demektir.”
İslâm Hukukuna göre, İdareciler, tebaa
ile meşverette bulunmak mecburiyetindedirler. Bu, Tebaanın
onlar üzerindeki hakkı olduğu gibi, idarecilerin de
vazifesidir. “İş hususunda onlarla istişare et” [147] emri ilahisi bunu
ifade etmektedir.[148]
Burada Allah’ın Peygamberine istişâre
etme emri, devlet başkanı ve her seviyedeki idareciler için
evleviyetle câridir. İslâm Hukukçuları bu hususta müttefiktirler
ve haklı olarak bu tarz hareketi “Ümmetin idareye katılması”
şeklinde tavsif etmektedirler.
İslâm Hukukunun ikinci kaynağı olan Sünnette
de istişârenin tatbikatını görmekteyiz. Ebu Hüreyre (r.a)
bu mevzuda: “Ben, Allah’ın Resûlünden daha fazla ashabı
ile istişâre eden birini görmedim.” der. Bunun tatbikatına
dair birçok örnekler vardır. Dört halife de aynı metot
üzerine gitmişlerdir.[149]
İstişâre o kadar ehemmiyetlidir ki, istişâreye
riayet etmeyen devlet başkanının azli gerektiği bile kabul
edilmiştir. Hatta Hz. Ömer (r.a), halifeliği zamanında,
sahabelerle istişâre edebilmek için, onların şehir dışına
çıkmalarını bile yasaklamıştır. Ancak hemen belirtmek
lazımdır ki, istişâre her meselede ve bazı çok önemli
olmayan küçük işlerde gerekmeyebilir, hatta bu, fiilen de
imkansızdır. Ayrıca istişâre edilecek kimseler de o konuda
söz ve ihtisas sahibi kimseler olmalıdırlar. Diğer
taraftan, akide ve iman esasları gibi açık ve kesin konularda
da, istişâre olmaz.
İşte fikir hürriyeti, istişâre prensibi
dolayısıyla da tatbik sahası bulmuş olmaktadır. İstişârenin
normal neticesi şahısların fikirlerini açıklama imkan ve
yetkisine kavuşmalarıdır. Çünkü, İstişârenin temeli,
fikir hürriyetini tam garanti etmektir.
Meşveret prensibi, esasen üzerinde ayrıca
durulması gereken, geniş kapsamlı bir prensiptir. Biz
burada, fikir hürriyetini netice veren bir prensip olarak ve
sadece bu açıdan ele aldık.
İstişâre prensibi ile şûra prensibi bir
ve aynı şeylermiş gibi görülmemelidir. Aslında bunlar,
birbirine yakın ve hatta birbiri içinde prensipler olsa bile;
ayrı oldukları ve tatbik edildikleri ve ayrı tatbik
edildikleri görülmektedir.
Teknik mânâsı ile ele alınırsa şûrâ,
ümmetin ileri gelenlerinin bir araya gelerek, bugünkü anlamıyla
yasama organını teşkil etmeleridir. Bu organda, Şûrânın
konusuna giren meseleler müzakere edilecek ve kararlar
verilecektir.
Bu müessese, İslâm’da devlet idaresinin
önemli bir prensibidir. Çünkü bir taraftan, şûraya dahil
olanların fikirlerini açıklamalarını ve serbestçe tenkitte
bulunmalarını mümkün kılarken; diğer taraftan da, devlet
başkanı ve diğer yetkililerin (bakanlar v.s.) şûra üyeleri
ile beraber bir müşavere faaliyeti gerçekleştirmelerini
sağlar. Bu şekli ile şûrâ ve meşveret aynı anda gerçekleşmekte
ve birbiri içinde görülmektedir.
Devlet idarecilerinin ümmetle müşaverede
bulunmaları da bir idare prensibidir. Bu hususta ümmetin hakkı,
idarecilerin de mükellefiyeti vardır. Mesela bir beldenin
idaresi ile ilgili olarak, belediye reisi, -mesela- sağlık
konusu ile ilgili olarak, mütehassısların fikrine müracaat
ederek, onlarla meşverette bulunacaktır. Ya da, -teknik
konular olsun veya olmasın- belediye reisinin bizzat karar
veremediği mevzularda, uygun gördüğü ilgililerle istişârede
bulunacaktır. yani, meşveret için ayrıca bir meclisin
kurulmasına ve meseleyi müzakere etmesine ihtiyaç yoktur.
Görülüyor ki, “Şûrâ prensibi” ile
“meşverette bulunmak esası” böylece ayrı ayrı durumlarda
da ortaya çıkabilecekleri gibi aynı anda birbiri içinde
olarak da görülebilmektedirler. Fakat her iki durum da,
İslam Hukukunda fikir hürriyetinin bir kaynağı olmaktadır.[150]
Anayasamızda 21. Madde ile, herkes “bilimi,
... serbestçe açıklama, yayma ve bu alanda her türlü araştırma
hakkına sahip” kılınmıştır. Üniversitelerimizdeki
Akademik personelin (Öğretici kadronun) akademik hürriyeti, bu
hakkın tatbik şeklidir. İlim adamları kanaatlarını,
yazmak, söylemek veya diğer yollarla açıklamak hürriyetlerini
kullanırlar. Müçtehitlerin içtihat faaliyeti de bu
cümleden mütalaa edilmelidir.
“İçtihat”ın kelime anlamı, bir
meseleyi gerçekleştirmek için gayret sarf etmek demektir. Terim
olarak içtihat, Fakîhin ayrı ayrı (tafsili) delillerden ameli
hükümleri çıkarmak (istinbat) için, bütün imkanını
harcaması demektir.
Bu tarihe göre içtihat ikiye ayrılmaktadır:
1-Hükümleri çıkarıp açıklamakla
ilgili içtihat,
2-Hükümleri tatbikle ilgili içtihat.[151]
Kimlerin müçtehit olabileceği ve içtihat
yapma şartları gibi konulara burada girmeye burada gerek
yoktur. Ancak konumuzla ilgili olarak şu hususları
belirtebiliriz:
1-İçtihat faaliyeti fikri bir faaliyettir.
2-İçtihat zaruri bir faaliyettir. Çünkü,
içtihat:
a) Hakkında hiç bir nass bulunmayan saha,
b) Nass’ın açık ve kesin olmadığı
saha olmak üzere iki sahada yapılır.[152]
Nassın açık ve kesin olduğu yerde içtihat
yapılamaz. Mevrid-i Nass’da içtihada mesağ yoktur.[153]
Görülüyor ki iki halde de içtihat yapmak
bir zaruret olarak karşımıza çıkmaktadır.
3-İçtihat, İslam’da teşvik
edilmiştir. Bu durum, hadislerle belirtilmiştir. Çünkü,
İçtihat, İslam Hukukunun yazısız kaynağıdır. Gerekli
şartlara riayet ederek içtihat yapan, şayet isabet ederse iki
sevap; isabet etmezse bir sevap alır.[154]
Görülüyor ki, hata yapması veya içtihadına
uyulmaması ya da tatbik edilmemesi halinde bile sevap kazanması
söz konusudur. Bu durum, tabii olarak içtihat faaliyetinin
gelişmesine sebep olmuştur.
4- İçtihat, toplu (yani müçtehitlerin
birleşerek içtihat yapmaları tarzında) olabildiği gibi,
ferdi de olabilir. Her iki halde de içtihat faaliyeti,
sonuçta bir “fikir hürriyetinden istifade” faaliyetidir.
5- Zaman zaman bu faaliyeti tahdit eden
tatbikat görülmüşse de, prensip itibariyle içtihat her zaman
yapılabilir. [155]
Herhangi bir fikri açıklamak için
günümüzde kullanılmakta olan vasıtaları şöyle sıralayabiliriz:
a) Yazı ile, (bunlar kitap, gazete veya
dergi vs. olabilir.)
b) Söz ile,
c) TV ve Radyo gibi iletişim araçları
ile,
d) Fiil ve hareketlerle,
e) Resim veya fotoğrafla,
“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine
sahiptir; düşünce ve kanaatleri söz, yazı, resim ile veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir.”
1961 Anayasasının 20.; 1982 Anayasasının
25 ve 26. Maddelerine göre, düşünce hürriyeti ve açıklama;
söz, yazı, resim, radyo ve TV. vb. şekillerle
yapılabilmektedir.
İslam Hukuku tatbik edildiği dönemlerde
basın ve benzeri vasıtalar bilinmediğinden ya da az
yayılmış olduğundan, İslam Hukukçuları bu hususta
yorumlara gitmemişlerdir. Peygamber efendimiz döneminde
fikirlerin açıklanması için kullanılan en etkili ve geçerli
yol şairlerin söyledikleri şiirler idi. Nitekim o
dönemlerde şiirleri ile İslam’a hakaret eden birkaç şairin
öldürülmesini Peygamberimiz emretmiş ve emir derhal tatbik
edilmiştir.
Yalnız fikir açıklama vasıtalarından
hangisi kullanılırsa kullanılsın, bunlar bugün olmayıp
yarın karşımıza çıkabilecek başka vasıtalar da olabilir.
Ancak şu unutulmamalıdır ki, müspet ve meşru bir maksada
gitmek için gayri meşru’ veya menfi bir yol veya araç
kullanmak İslam Hukukuna göre caiz değildir.
Bu kısımda, Fikir yani düşünce
hürriyeti ile neler yapılacaktır? Bu hürriyeti kullanan
kimseler hangi hususları belirteceklerdir? Gibi sorulara cevap
aramaya çalışacağız.
Ancak, düşünebilmek için, her şeyden
önce düşünmesini bilmek lazımdır.[156] Kur’andan vahyedilen ilk ayet insana
okumayı emreder.[157]
Çünkü okumakdüşünmenin en önemli önşartlarından
biridir. İnsanların okumasını sınırlamamak için Allah,
okumayı emrederken, insana neyi okuyacağını bildirmemiştir.
Bundan da anlaşılacağı üzere, okumak
çok önemlidir. Zira öğrenme okuma yoluyla olur. Okumasını
bilemeyen aynı zamanda düşünmeyi de bilemez.
Düşünmenin diğer bir yolu gezip görmedir.
Bundan dolayı Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de bir ayet-i
kerime’de “Yeryüzünde dolaşın; Allah’ın yaratmayı
nasıl başlattığını bir görün”[158] diye emrederken; başka
bir ayet-i kerime’de “Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden
önce ve kendilerinden daha kuvvetli olan ve yeryüzünde daha
çok eser bırakan kimselerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler
mi?”[159] buyurur.
Ancak, şu bir gerçek ki, yukarıda başta
sorulan soruların cevabı, kesin olarak verilemez. Çünkü,
insanların hangi hususlarda fikir beyan edebilecekleri
belirtilmemiştir ve belirtilemez de. Zira, böyle bir tespit,
imkansız olduğu gibi, ona hudutlar getireceği için aynı
zamanda mahzurludur da.
Biz bu konuya fikir hürriyetinin sınırları
kısmında detaylı girmeye çalışacağız. Ancak, bu konuda
İslam Hukukunda genel olarak iki ana muhteva bulunmaktadır.
1- Doğruyu öğretmek, tavsiye etmek,
(el-Emru bi’l- ma’ruf)
2- Kötülüklerden sakındırmak, (en-Nehyü
ani’l-Münker)
Bu konularda, meseleyi anlama açısından,
bir kısım ayetlere bakmakta fayda vardır:
“Ant olsun asra ki, muhakkak insan kesin
olarak bir ziyandadır. Ancak iman edip yararlı iş
işleyenler ve de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler
bunun dışındadır.” [160]
“Mü’min erkekler de, Mü’min kadınlar
da birbirinin velileridir; iyiyi emrederler, kötülükten alıkorlar;
Namazı kılarlar, Zekatı verirler. Allah’a ve Resulüne
itaat ederler. İşte Allah, bunlara rahmet edecektir. Allah,
şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”[161]
“Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki
(Onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten
vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin
ta kendileridir.” [162]
Bu iki hususu te’yid eden bir diğer
ayet-i kerimede: “(Öyle Mü’minler) ki, onlar boş sözlerden,
faydasız şeylerden yüz çeviricidirler.” [163] Buyurulur.
Bu ayette Mü’minlerin önemli bir vasfı
olarak “Doğruyu tavsiye etmeyen, kötülükten de sakındırmayan
boş lakırdılar” tecviz edilmemektedir. Çünkü, bu kabil
faaliyetler fikir hürriyetinin muhtevasını teşkil
etmemektedir.
Yine aynı mevzuda olmak üzere:“Bunlar,
yalan yanlış boş sözler işittiklerinde ondan yüz
çevirirler.”[164]
Ayeti zikredilmelidir.
Dinin nasihat olduğunu ifade eden hadis-i
şerife daha önce değindiğimizden, tekrar olarak buraya
almıyoruz.
Buraya kadar, İslam Hukukunda fikir hürriyetini
düzenleyen esaslar hakkında gördüklerimiz bizi şu
neticelere götürmektedir:
1- İslam’da fikir hürriyeti, sadece bir
hak değil, aynı zamanda bir vecibedir. Çünkü insanlara
iyilikleri söylemek ve fenalıklardan onları sakındırmak farz
kılınmıştır. Hatta bununda ötesinde bu vazifeyi yapmamak
helak ve felaket sebebidir.[165]
2- İslam’da İnsanların düşünmesi ve
düşüncelerini açıklaması, teşvik edilmiş; bununla da
iktifa edilmeyerek Müslümanlara bir vecibe olarak yüklenilmiştir.
Bu sebeple idare edenler onlardan bu hakkı geri alamazlar;
fikirlerini açıklamalarına engel olamazlar ve bu hususta
kısıtlayıcı hükümler getiremezler. İslam’da bu hürriyet
fertler için garanti edilmiştir.
3- Fertler bu haktan vazgeçemezler. Fikir
açıklamak bir vecibe olarak kabul edilince, artık Müslümanların
bundan vazgeçmeleri söz konusu değildir. Çünkü bu
hürriyet, insan için zaruridir; ancak bu hürriyetten istifade
sayesinde insan vazifesini ifa etmiş olur.
4- Herhangi bir konuda, istenilen şekilde düşünmek
serbesttir. Düşünen kimse ceza korkusundan emin olmalıdır.
İslam Hukuku, yasaklanmış sözleri veya fiilleri düşünmekten
değil, bunları yapmaktan dolayı insanı mesul tutar.
5- İslam’ın getirdiği ve temsil ettiği
bu çok geniş hürriyetten sadece Müslümanlar değil, Müslüman
olmayan vatandaşlar da istifade ederler. Onlar inançları
konusunda tamamen serbesttirler. Bu konuda onlara hiç bir
şekilde baskı yapılamaz.
6- İslam’da devlet idaresini tenkit etmek
de fikir hürriyeti kapsamındadır. Çünkü devleti idare
edenlerin islâmî hükümlerden uzaklaşmamaları ve yönetimin
adaletle idaresinin devamı ancak bu sayede sağlanabilir.
7- Söz ile fikir açıklama özellikle teşvik
edilmiş, hatta vacip kılınmıştır. Yeter ki, söylenenler
ahlaka ve toplum menfaatlerine aykırı olmasın ve İslam
Dininin yasakladığı hususları ihtiva etmesin.[166]
8- Müslüman olmayan vatandaşlar İslam’a
ve topluma zarar vermemek, kamu düzenine ve toplum ahlakına
aykırı olmamak kaydı ve şartı ile bu hürriyetlerden aynen
Müslümanlar gibi faydalanırlar.[167]
9- İslam’da fikirlerin yazı ile açıklanması
da mümkündür. Çünkü fikirlerin açıklanması teşvik
edildiğine göre, bu konuda kullanılan vasıta önemli değildir.
Çünkü “Kalem ile fikir açıklama da söz ile fikir açıklamaya
benzer.” [168]
Hudutsuz veya sınırsız hürriyet duvarsız
odaya benzetilmiştir. Hiçbir sistemde hürriyetler sınırsız
değildir. Binaenaleyh, İslam Hukukunda da hürriyetlerin sınırsız
olması mümkün değildir.
Fikir hürriyetinin sınırları hususunda,
İslam Hukukçuları arasında şu hususlar tespit edilmiş
bulunmaktadır:
1- Fikirler serbestçe açıklanmalıdır.
Ancak açıklanırken Allah’ın rızası ve toplumun
menfaatleri düşünülmelidir. [169]
“Din bir nasihat tır” hadisi, Müslümanların,
diğer Müslümanlar karşısındaki bu vazifelerini serbestçe
yerine getirebilmelerini gerekli kılar. Aksi halde onlara
engel olunmuş sayılır.
2- Fikirler açıklanırken, insan
başıboş bırakılmamıştır. Peygamber, insanlara hitap
ederken, metot ve delil hususunda Allah ona yol göstermiştir.
Buna göre o, insanlara hikmetli ve güzel sözlerle hitap
etmeli; inanmayanlara hakaret etmemelidir.
3- Fikirler açıklanırken, fert ve
toplumun istifadesi göz önünde tutulmalıdır. Çünkü,
fikir hürriyetinin “doğruyu tavsiye ve kötülükten sakındırma”
şeklinde bir muhtevası vardır. Fikir hürriyetinin sınırlarını
belirleyen de işte bu muhtevadır. Bundan dolayı şahıslara
veya topluma faydalı olan fikirler ifade edilmelidir. İnsanlara
fayda vermeyen; doğruyu ve iyiyi belirtmeyen; kötülükten
uzaklaşma yollarını göstermeyen fikirlerin açıklanmasında
fayda yoktur. Bu durum, bilhassa kitle haberleşme vasıtaları
ile yapılan fikir açıklamalarında özel önem taşımaktadır.
Çocuklar için hazırlanan yazılı veya
resimli yayınlar; bir istifade sağlamayan romanlar, röportajlar
vs. ile faydalı şeyler telkin etmeyen filmler, sahne ve ses
çalışmaları vs. hep bu açıdan ele alınarak
değerlendirilmelidir. Bunlar sadece zamanı israf ettikleri için
faydasız, hatta zararlıdır. İslam’da israf bütün çeşitleri
ile haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu gibi
davranışlar fikir açıklama kapsamına giremez.
Esasen Mü’minlerin özelliklerinden biri
de, lüzumsuz şeylerle uğraşmamaktır. Bundan ötürü boş
sözlerle faydasız işlere zaman ayrılması, tecviz
edilmemiştir.
4- Fikirler, iyi bir niyetle ifade
edilmelidir.[170] Çünkü
fikir hürriyetinin arkasında hakikate ulaşma gayreti
mevcuttur. Bundan ötürü sadece intikam almak maksadıyla
fikir beyan edilemez.
5- Fikirler, toplumun ifadesi olmalıdır.
Yani toplumun menfaatleri dile getirilmeli ve gözetilmelidir.[171]
6- Fikir hürriyetinin bu genel hudutlarından
başka bir de özel olarak dikkat edilmesi gereken bazı hususlar
vardır. Bunların başında başkalarını küçük görme ve
ayıplarını teşhir etmek maksadıyla, ya da mal veya makam
elde etmek için bu hürriyetin kullanılamayacağı meselesi yer
alır.[172] Bu
husus kitle haberleşme vasıtalarında ve seçim zamanındaki
propagandalarda bilhassa söz konusu olmaktadır.
7- Fikir hürriyeti kullanılırken, mutlaka
İslâmî prensiplere uyulmalıdır. Fikir hürriyeti maskesi
altında, söz gelişi Hz. Peygamber (s.a.v) e, din ve diyanete
dil uzatılamaz. Bu hususta fikir hürriyetinden söz edilemediği
gibi fail de, bu hürriyetten istifade edemez. [173]
8- Ahlak kaidelerine uygun hareket
edilmelidir. Bu hürriyet insanları çekiştirmek, sövmek,
hakaret etmek ve onlara çamur atmak için kullanılamaz.[174]
9- Fikir hürriyeti, cemiyeti ifsat etmek
veya muhaliflerini ezmek için de kullanılamaz. Çünkü,
Müslümanlar, devlet idaresini tenkit ederken fesat çıkarmak
gayesi güdemez, kuvvet kullanamaz ve tehdit edemezler.[175]
Bundan dolayı “Eğer bir grup, hariciler
gibi isyankar görüşlerini belirtirse, öldürülmeleri caiz
olmayacaktır. Çünkü onların katli, ancak baş
kaldırmaları durumunda caizdir.”[176]
Burada fikir hürriyetini kullanma
neticesinde şahısların suç işlemesinin söz konusu olup
olmadığı hususunda belirtilen görüşlere temas edeceğiz.
Bilindiği gibi, fikir suçları, fikir hürriyetinin
sınırlı olduğu yerlerde ve zamanlarda söz konusu olabilir.
Sınırlı olan fikir hürriyeti, neticede fikir suçlarını da
beraberinde getirir.
Biz burada bu suçları şu şekilde tasnif
edebiliriz:
a) Şahsa karşı işlenen fikir suçları:
Fikir açıklama yolu ile şahıslara ağır
hücumlar yapıldığı İslâm tarihinde görülmüştür. Bu
gibi tecavüzler affedilmiştir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v),
harp ganimetlerinin tevziine itiraz ederek kendisine çok ağır,
sözlü tecavüzlerde bulunan bir bedevinin cezalandırılmasını
reddetmiştir. Bu gibi tecavüzler Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye de
yapılmış, ancak yapan şahıslar affedilmişlerdir.
Ancak hemen belirtmemiz gerekir ki, Hz.
Peygamber (s.a.v) sadece şahsına yapılan tecavüzü affetmiştir.
Peygamberlik vasfını inkar ya da nübüvvet ve risâletini
tahkir ve tezyif edici fikirleri, affetmemiştir. Çünkü bu
kabil fikirlerin açıklanması, ayrı bir suç teşkil eder. Zira,
saf bir tenkit düşüncesinden uzak, intikam hissini tatmin
edici ve “fikir” le alakası olmayan davranışlar tecziye
edilecektir. Açıklanan şey de, artık “fikir” olarak
kabul edilemez.
b) Dine Karşı Fikir Suçları:
Fikir açıklama yolu ile İslâm dinine ve
akidelerine karşı faaliyet gösterilemez. Çünkü, sadece
akla gelen veya niyetten geçen şeyler için düşüncelere ceza
söz konusu değildir. Bunlar bir vasıta ile ifade edilerek,
başkalarının teşvişine sebebiyet vermediği sürece cezalandırılamazlar.
İslâm Dinine karşı yıkıcı
faaliyetler, bilhassa Raşit Halifeler devrinde İslâm Dinine
giren, daha doğrusu girmiş gibi görünen bazı kavimler
tarafından, gösterilmiştir. Bu kavimler, bu yolla kendi
saltanatlarını devam ettirmek amacını güdüyorlardı. Mesela,
bazı kimseler Hz. Ali (r.a) nin ilah olduğunu iddia edip
yaymışlar; Hz. Ali (r.a) , dinden çıktıklarını kabul
ederek onları öldürtmüştür. Aynı şekilde Hz. Ömer ve
Osman’ın da bu kabil davranışları cezalandırdıkları
tarihî hadiseler arasındadır.
Burada hürriyetlerin suiistimal edilmesi
üzerinde durmakta da fayda mülahaza ediyoruz:
Hürriyetlerin kullanılmasına hiç bir
şekilde müdahale edilemez. Eğer müdahale ediliyor, bu
müdahale de suç teşkil ediyorsa, ceza davası açılabilir. Eğer
suç teşkil etmiyorsa idâri tedbir alınması istenebilir.
Ayrıca bu hürriyetlerin kötüye kullanılmasına
da müsaade edilemez. Hürriyeti kötüye kullanmak ondan
mahrumiyeti doğurur. Buna karşı da gerekli tedbirlerin
alınması gerekir.
İslâm Hukukunda “hürriyetleri yok
etme hürriyeti” kabul edilemez. Zaten batı demokrasilerinde
bile, yukarıda bahsettiğimiz gibi, hürriyetleri yok etme
derecesinde bir hürriyet tanımanın mümkün olmadığı kabul
edilmiştir.[177]
1982 Anayasasının 24. Maddesi ”Din ve
Vicdan Hürriyeti” başlığını taşımakta ve şu hükümlere
yer vermektedir:
“Herkes vicdan ve dinî inanç ve kanaat
hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak
şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse ibâdete, dinî âyin ve törenlere
katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin
gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk
öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu
dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve
öğretimi ancak kendi isteğine, küçüklerin kanunî
temsilcisinin isteğine bağlıdır.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî
veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına
dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
amacıyla her ne suretle olursa olsun dini ve din duygularını
yahut kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye
kullanamaz...
Anayasanın 25. Maddesi öte yandan, düşünce
ve kanaat hürriyetini garanti etmekte ve herhangi bir sınırlama
getirmemektedir. 26. madde ise açıklama ve yayma hürriyetini
düzenlemektedir.
“Herkes düşünce ve kanaatlerini söz,
yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak
açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî
makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da
vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü radyo,
televizyon, sinema ve benzeri yollarla yapılan yayınların izin
sistemine bağlanmasına engel. değildir.
Çünkü bu hürriyetlerin kullanılması,
suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet
sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması,
başkalarının şöhret veya haklarını özel ve aile hayatlarının
yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya
yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi
amaçlarıyla sınırlanmaktadır.”
Bu maddenin kaleme alınmasında, düşüncenin
ve düşünceyi ifade etmenin dinle hiçbir ilgisi olmayacağı
gibi bir varsayımdan hareket edildiği intibaı vardır. Halbuki
düşünce olarak dinin getirdiği kurumların hayata geçirilmesi
noktası üzerinde durulabilir.
Ancak 13. maddenin 2. paragrafında “Temel
hak ve hürriyetlerle ilgili özel sınırlamalar, demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz.” denilmek
suretiyle, Avrupa sözleşmesi çerçevesinde geliştirilen
sınırlandırma kriterlerine atıf yapmış bulunmaktadır. Bu
sebeple Anayasa hükümlerinin mümkün olduğu ölçüde Avrupa
sözleşmesi hükümleri ile uyumlu şekilde anlaşılıp
yorumlanması gerekir.
Şu halde fertlere dinî düşüncelerini
rahatça açıklama, bunları yayma ve bu düşüncelerine uygun
olarak yaşama hakkının en ufak bir engelle karşılaşmadan
tanınması gerekir. Demokrasinin ve laiklik prensibinin gereği
budur; bundan dolayı bu hak vatandaşlara ihsan olarak değil,
bir hak olarak verilmelidir.[i]
Buraya kadar işlemeye çalıştığımız
inanç ve fikir hürriyeti konusunda netice olarak şunları söyleyebiliriz:
İslam’ın aslını teşkil eden Kur’an
ve Hadis-i Şeriflere bakıldığında inanç ve fikir
hürriyetine çok büyük bir değer ve ehemmiyet verildiği
anlaşılmaktadır.
İslam’a göre “Dinde zorlama
yoktur” düsturu ile bütün insanlar inanç yönünden
dilediklerini seçebilme hakkına sahiptirler. İslâm, bu
konuda zorlama değil sadece yumuşak bir dille tebliğ vazifesi
getirmektedir. Yalnız Müslümanların hak ve hukuku
tehlikeye girdiği zaman cihat faaliyeti karşımıza çıkmaktadır
ki, cihat, Müslümanların haklarını muhafaza ve İslâm’ın
getirmiş olduğu mutluluktan herkesin istifade etmesi için gerekli
olan müeyyidelerden biridir.
Hiç bir Müslüman, başka birinin İslâm’a
girmesi için ona bir zorlamada bulunamaz. İnsanlar,
akıllarını kullanarak İslâm’ı seçmeli, araştırma ve
tahkik neticesinde Müslüman olmalıdırlar. Bu nedenle
amcası Ebu Talip gibi bazı insanların İslam’ı kabul
etmemesinden dolayı üzülen Peygamberimize Cenab-ı Hak
üzülmemesi gerektiğini, çünkü kendisinin sadece tebliğci
olduğunu bildirmiştir.
Ancak İslâm’ı kabul ettikten, onu
din olarak seçtikten sonra kişi, İslâm’ın kanun ve
kurallarına uymakla mükelleftir. Burada kişiler serbest
bırakılmamışlardır. Şahıslar, Müslüman olduktan sonra
çeşitli mükellefiyetlerle karşı karşıyadırlar. Bu
mükellefiyetler yerine getirilmediği veya inkar edildiği zaman
çeşitli cezâî müeyyideler getirilmiştir. İşte bir
Gayr-ı Müslim’e hayat hakkı tanındığı halde bir Mürted’e
hayat hakkı tanınmamasının sebebi de burada yatmaktadır.
İslâm beldelerinde tarihin hiç bir
döneminde Müslümanların dışındaki din sahiplerinin dini
inançlarına karışılmamış; ibadetlerine ve ibadethanelerine
dokunulmamıştır. Çünkü, İslâm, inanç hürriyetini
korumakta ve ona çok büyük bir değer vermektedir.
Aynı şekilde, İslâm Hukukunda fikir
hürriyeti geniş bir tatbik sahası bulmuştur. Çünkü
İslam’da bir esas olarak kabul edilen şûra, seçme hakkı,
idarecilerin raiyyetle meşverette bulunma, istişare etme
mecburiyeti ve adaylık hakkı gibi müesseseler ile
Müslümanlara tanınan kontrol yetkisi ve idarecileri ve
hükümetin icraatını tenkit imkânı, bu hakkın geniş bir
şekilde tatbik imkanını sağlamıştır.
Diğer taraftan, İslâm Dininin akla
büyük değer vermesi, kişiyi düşünmeye teşvik etmesi,
hatta zorlaması; düşünmeyenleri ve fikrî bir faaliyet
göstermeyenleri ayıplaması sebebiyle, İslam dünyasında
geniş bir yelpazede fikir açıklama faaliyeti müşahede
edilmiştir.
Bu faaliyetler, İslâm tarihinde, zengin
bir içtihat faaliyeti olarak ortaya çıkmıştır. Siyasî
sebeplerle zaman zaman bu gibi fikrî faaliyetler engellenmiş
ise de, genel olarak çok iyi bir seyir çizgisi göstermiştir.
Fakat, İslam dünyasında, bir müddetten
beri içtihat kapısının kapandığı şeklindeki yanlış
kanaat ve iddialar, fikir açıklama faaliyetini
zayıflatmıştır. İslâm düşüncesinin, -özellikle teşriî
alanda- maruz kaldığı en büyük tehlikelerden biri,
içtihat kapısının kapalı sayılarak, bir duraklama ve
donuklaşma devrinin başlaması olmuştur.
Bundan dolayı, yetkili olanlar için,
içtihat kapısını açarak teşvik ederek, İslâm fikrinin
gelişmesini sağlamak ve sağlamlaştırmak, İslâm’ın bize
yüklediği dinî bir vazife ve bir borçtur.
İslam’a göre Müslümanlar, fikirlerini
diledikleri her türlü meşru yol ve vasıta ile
kullanabilmektedirler. Bu hak aynı şekilde, iyi niyet, İslam
esaslarına saygı, Müslüman toplumun hak ve hukukuna riayet ve
dini esasları çiğnememek şartıyla İslam’ın dışındaki
insanlara da verilmiştir. Onlar, bunu fiilî bir harekete
dökmedikleri sürece, fikirlerinde hür ve serbesttirler. Çünkü
İslam, inanç ve fikir hürriyetini bir hayat düsturu olarak
benimsemiştir.
Uygulanıp uygulanmaması tamamen devletle
ilgili bir mesele olmakla birlikte, gerek uluslararası
belgelerde ve gerekse devletler hukukunda, inanç ve fikir
hürriyeti, temel bir hak olarak vatandaşlara verilmiştir.
Batılı ülkelerde hak bilinci ve
hürriyetlere olan saygı müesseseleştiği için, pratikte beğenilmese
de, incitse de karşı görüşlere müsamaha etmek ve demokratik
olmanın bir şartı olarak görülmektedir. Batılı
devletlerde inançları yüzünden fertlerin yargılanmaları
geride kalmıştır.
Sosyalist ülkelerde, rejim tamamen
dinsizlik üzerine bina edilmiş olmasına rağmen,
Anayasalarında din kurumu muhafaza edilmiştir. Fakat dini
yayma propagandasına izin verilmezken, dinsizlik için
propaganda yapma bir anayasal haktır.
Ayrıca bu sistemler içinde fikir
hürriyeti ancak sistemle bağdaştığı ölçüde müsamaha
görmektedir.
Her vatandaş, mensubu olduğu devlette
bazı temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Bunlardan birisi,
inançlarını yaşama ve fikirlerini ifade edip, yazma ve düşünme
hakkıdır.
Fakat, gerek İslâm devletleri, gerek
sosyalist veya demokratik devletler olsun, her sistem kendi
rejimini muhafaza etmek için, bu hak ve hürriyetlere çeşitli
sınırlamalar getirir. Bu da gayet normal bir olaydır. Çünkü
sınırsız hürriyet duvarsız bir odaya benzer. Duvarsız bir
oda olamayacağı gibi sınırsız bir hürriyet de düşünülemez.
Ağırakça Ahmet, İslâmî Devlet
Düzeni, İstanbul, 1978
Akdemir Süleyman, Düşünce
Özgürlüğünün Teorik Temelleri ve Anayasal Sınırları,
İslâmî Araştırmalar Dergisi, Nisan 1990, Ankara 1990
Akgündüz Ahmet, Belgeler Gerçekleri
Konuşuyor, c:1, İzmir, 1979
Akgündüz Ahmet, Eski Anayasa Hukukumuz
ve İslam Anayasası, İstanbul, l989
Armağan Servet, İslam Hukukunda Temel
Hak ve Hürriyetler, Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları; Ankara, 1987
Arnold T.W. İntişar-ı İslam Tarihi,
(Terc. Halil Halid); İstanbul, 1343
Assaf Ahmed Muhammed, Kabesât Min
Hayâti’r-Rasûl, Beyrut, 1397/1977
Aşur M.Tahir, Makâsıdu’ş-Şerîati’l-İslâmiyye,
(Terc. Vecdi Akyüz-Mehmet Erdoğan, İslam Hukuk Felsefesi)
İstanbul, 1988
Ayli Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme,
1983
Bayrakdar Mehmet, İslam’da Düşünce
Özgürlüğü, Ankara, 1995
Berki Ali Himmet, Mecelle;
İstanbul, 1985
Bilmen Ömer Nasuhi; Istılahat-ı
Fıkhiye Kamusu, (1-8), İstanbul, ts.
Brohi A.K., İnsan Haklarına Müslümanca
bir Yaklaşım, (Terc. Tanju Yunt), 1987
Bulaç Ali, İslam ve İnsan Hakları,
Kitap Dergisi, sayı:23, Ocak 1989
Duman Süleyman, Modern İnsan
Hakları Metinleri ve Veda Hutbesi, Diyanet Aylık
Dergisi, 2. Sayı, (Şubat), Ankara; 1991
Ebu Yusuf, Kitab-ul-Haraç, (çev.
Ali Özek), İstanbul, 1973
Ebû Zehra Muhammed, İslam Hukuku
Metodolojisi, (Çev: Abdülkadir Şener), Ankara, 1979
el-İsfehânî Râğıb; el-Müfredât fî
Garîbi’l-Kur’an, Kahire, 1324
el-Kardâvî Yusuf, İman ve Hayat, (Terc.
Abdulvahhâb Öztürk), İstanbul, 1979
el-Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed
el-Ensârî, el-Câmiu li-ahkâmi’l-Kur’an, (1-20),
Beyrut, 1985
Ergin Osman, Mecelle-i Umûr-i Belediyye,
İstanbul, 1330
es-Samenî Numan A. İslam Fıkhında Mürtede
Ait Hükümler, (Terc. O. Sonyiğit- A.Tekin), İstanbul,
1970
Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, Mısır,
ts.
Güneş Arif, İslamda Din ve Vicdan Hürriyeti,
Diyanet Aylık Dergisi, Şubat 1992, (2. Sayı), Ankara- 1991
Gürkan Ahmet, İslam Kültürünün Garb’ı
Medenileştirmesi, İstanbul, 1965
Hamîdullah Muhammed, Rasûlullah
Muhammed, (Terc. Salih Tuğ), İstanbul, 1973
Hey’et, (şeyh Nizam,...) Fetevây-ı
Hindiye, (1-6), Beyrut, 1980
Heyet, Büyük Kültür Ansiklopedisi,
(1-12), Ankara, 1984
Heyet, el-Mu’cemu’l-Müfehres
li-elfâzı’l-Hadîsi’n-Nebeviyye, (1-8), İstanbul, 1982
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arap, Bulak
İnam Ahmet, Düşünce Özgürlüğüne
Felsefî bir Yaklaşım, İslâmî Araştırmalar
Dergisi, Nisan 1990,
İnsan Hakları Derneği Aylık Yayın
Organı, Ocak 1989, (15. sayı)
İnsan Hakları Kurultayı Bildirgesi,
İnsan Hakları Derneği Bülteni, Ocak 1989 (3.sayı)
Kadri Hüseyin Kazım, İnsan Hakları
Beyannamesinin İslâm Hukukuna göre izahı,
İstanbul,Tarihsiz;
Kandehlevi Muhammed Yusuf, Hadislerle Müslümanlık,
(Terc. Ahmet M. Büyükçınar, A. Ömer Tekin, Ö. Faruk Harman)
Kapan Münci, İnsan Haklarının
Uluslararası Boyutları, İstanbul, 1987
Karaman Hayreddin, İslam Hukuk Tarihi,
İstanbul, 1989
Karaman Hayreddin, Mukayeseli İslam
Hukuku, (1-3), İstanbul, 1986
Kuran Ercüment, Türkiyede Fikir
Hareketinin Dünü, İslâmî Araştırmalar, Nisan,
1990, Ankara 1990 (2.Sayı)
Kutup Seyyid, Fî Zılâli’l-Kur’an,
Beyrut, l988/ Kahire,1980
Mevdûdî Ebu’l-Alâ, Hilâfet ve
Saltanat, (Terc. Ali Genceli), İstanbul, 1972
Mevdûdî Ebu’l-Alâ, Modern Çağda
İslâmî Meseleler, (Terc. Yusuf Işıcık), Konya 1980
Nebhan Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm
fi’l-İslam, (Çev: Servet Armağan, İslam Anayasa ve
İdare Hukukunun Genel Esasları), İstanbul, 1980
Osman Abdulkerim, İslam’da Fikir ve
İnanç Hürriyeti, (Çev: Ramazan Nazlı); İstanbul, 1979;
Ankara, 1987
Öner Necati, Felsefe Açısından Hürriyet
Kavramı, Diyanet Aylık Dergisi, Şubat 1991, (2.sayı),
Ankara 1991
Öner Necati, İnsan Hürriyeti,
Ankara, 1990
Özmen Aydoğan, İnsan Hakları İle
İlgili Temel Metinler; Ankara,1967
Rosenthal F., The Muslim Concept of
Freedom, Cambridge, 1958
Selahaddîn Muhammed, Özgürlük Arayışı
ve İslam, (Terc. N. Ahmet Asrar), İstanbul, 1980
Sencar Muzaffer, Belgelerle İnsan
Hakları, İstanbul, 1988
Şibli Mevlana, Asr-ı Saadet,
İstanbul, 1921-1936
Şirvânî Harun Han, İslamda Siyasi Düşünce
ve İdare, (Terc. Kemal Kuşçu), Ankara, 1965
Tunçay Mete, Cumhuriyet Dönemi Düşünce
Özgürlüğü, İslâmî Araştırmalar, (2.sayı) Nisan
1990,
Üdeh Abdulkadir, İslam Ceza Hukuku ve
Beşeri Hukuk, (Çev. Akif Nuri), İstanbul, l976
Vafi Abdulvahid, Hukuku’l-İnsan fi’l_İslam,
Kahire, l979
Yazıcıoğlu Said, Hürriyet Kavramı,
Diyanet Aylık Dergisi, şubat 1991, (2.sayı), Ankara 1991
[1] Kehf, 18/29
[2] Hac, 22/39; Enfâl, 8/39
[3] Nahl, 16/106
[4] Hac, 22/40
[5] Nebhan, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam, (Çev: Servet Armağan, Servet, İslam Anayasa ve İdare Hukukun Genel Esasları) 185, İstanbul, 1980
[6] Nebhan,, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam, 186
[7]Karaman Hayreddin, İslam Hukuk Tarihi, 21, İst. 1989
[8] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 70, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları; 1987, Ankara
[9] Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 59 (Çev: Ramazan Nazlı); İst. 1979; Ank. 1987
[10] Fetih, 48/28, İsrâ, 17/81,105
[11] Nebhan, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam , 98
[12] Nebhan, Faruk Muhammed, 93
[13] Nebhan, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam ,94
[14] Bulaç, Ali, İslam ve İnsan Hakları, Kitap Dergisi, Ocak 1989, sayı 23
[15] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 70-71
[16] Bkz. Nebhan, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam
,94
[17] el-İsfehânî, Râğıb; el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, 1/109 vd; Kahire, 1324; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arap, 253, Bulak; Rosenthal, F., The Muslim Concept of Freedom, 7-13; Cambridge, 1958
[18] Öner, Necati, İnsan Hürriyeti, 2-3; Ankara, 1990
[19] Yeğin, Abdullah, Yeni Lügat, (Hürriyet maddesi), 238, İstanbul,1983
[20] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 71
[21] Nebhan, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam , 181
[22] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 72
[23] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 73
[24] Berki, Ali Himmet, Mecelle, md. 8; İstanbul, 1985
[25] Ayli, Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme, 113, 1983,
[26] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 118
[27] Osman, Abdulkerim, İslamda fikir ve inanç hürriyeti, (çev. Ramazan Nazlı), 28,
[28] Nebhan, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam , 189
[29] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 117
[30] Öner, Necati, İnsan Hürriyeti, 88
[31] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 126
[32] Nebhan, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam , 193
[33] Hadid,57/17; En’am, 6/98, Casiye, 45/13, Muhammed, 47/24, Bakara, 2/218-219, A’raf, 7/185, Yunus, 10/16, Al-i İmran, 3/191, Ra’d, 13/3, Rum, 30/24, Sebe, 34/164,
[34] Nebhan, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam , 195
[35] Osman, Abdulkerim, İslamda fikir ve inanç hürriyeti, 35
[36] Bakara, 2/256
[37] Kutup Seyyid, Fî Zılâli’l-Kur’an, I/ 290-29l; Beyrut, l988
[38] Yunus, 10/101
[39] Bakara, 2/170
[40] Hacc, 22/39-40
[41] Al-i İmrân, 3/20
[42] Nahl, 16/125
[43] Ankebut, 29/46
[44] Kehf, 18/29
[45] Yunus, 10/l08
[46] Maide, 5/93, 99; Al-i İmran, 3/64; Tevbe 9/29
[47] Armağan, Servet, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 121
[48] Gürkan, Ahmet, İslam Kültürünün Garb’ı Medenileştirmesi, 128, İstanbul, 1965
[49] Al-i İmran, 3/20; Nisa, 4/80; Maide, 5/92, 99; En’am, 6/107; Nahl, 16/35; Rum, 30/53; Zümer, 39/41; Şura, 42/48; Zariyat, 50/45
[50] Müslim, Fezail, 139, 140
[51] Nebhan, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam 193
[52] Yunus , 10/101
[53] Al-i İmran, 3/l9l
[54] Ra’d, 13/3
[55] Rûm, 30/24
[56] Câsiye, 45/l3
[57] Bakara, 2/l64
[58] Yunus, 10/l0l
[59] Sebe, 34/46
[60] Rum, 30/8
[61] Târık, 86/5-7
[62] Gâşiye, 88/l7-20
[63] Bakara, 2/2l9-220
[64] Al-i İmran, 3/l04
[65] Ebu Davud, ilim, l0; Tirmizi, İlim, l0; İbni Mace, Mukaddime, 18; Dârimî, Mukaddime, 24
[66] Tirmizî, Fiten; 11
[67] Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 32
[68] Akgündüz Ahmet, İslam Anayasası, 43,İstanbul, l989
[69] Ebu Yusuf, Kitab-ul-Haraç, (çev. Ali Özek), 126-127; İstanbul, 1973
[70] Ayli, Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme, 296
[71] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 137
[72] Armağan, Servet, Servet; A.g.e.; a.y.
[73] Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 29
[74] Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, l27-128
[75] Şibli, Mevlana, Asr-ı Saadet, 7/348; İstanbul, 1921-1936
[76] Buhari, Bed’ul-vahy 1, İman 41, Nikah 5; Müslim, İmaret 155; Ebu Davud, Talak 11; Tirmizi, Fezailu’l-Cihad 16; Nesai, Taharet 59, Talak 24; İbn Mace, Zühd 26; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 1/25, 43
[77] Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 31
[78] Arnold, T.W. İntişar-ı İslam Tarihi,(Terc. Halil Halid) 50; İstanbul, 1343; Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l23
[79] Ergin, Osman, Mecelle-i Umûr-i Belediyye, 1/226-229; İstanbul, 1330; Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 30
[80] Karaman, Hayrettin; Mukayeseli İslam Hukuku, 3/265
[81] Nebhan, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam ; l96
[82] Nisa, 4/20
[83] Assaf, Ahmed Muhammed, Kabesat Min Hayati’r-Rasül, 301, Beyrut, 1397/1977; Muhammed Muhammed Yusuf, es-Semiru’l-Vaiz, 2/101; Kandehlevi, Muhammed Yusuf, Hadislerle Müslümanlık, Terc. Ahmet M. Büyükçınar, A. Ömer Tekin, Ö. Faruk Harman) 4/1562-63; Nebhan, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam ; 195
[84] Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 37
[85] Nebhan, Faruk Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam ; l96
[86] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, ll8
[87] Ayli, Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme, 384
[88] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, ll8
[89] Müslim, İman, 1
[90] Bakara, 2/256
[91] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, ll8
[92] Kutup, Seyid; Fî Zılâli’l-Kur’an; 290-29l
[93] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, ll9
[94] Akgündüz, Ahmet, İslam Anayasası, 42
[95] Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, l26
[96] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, ll9
[97] Hacc, 22/39-40
[98] Kutup, Seyid; Fî Zılâli’l-Kur’an; 29l
[99] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l20
[100] Kutup, Seyyid, Fî Zılali’l-Kur’an, 29l
[101] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l22
[102] Bilmen, Ömer Nasuhi; Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu, .3/340-34l; İstanbul
[103] Karaman, Hayrettin; Mukayeseli İslam Hukuku, 3/231
[104] Ayli, Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme, 414
[105] Maide, 5/54
[106] Bakara, 2/217; Ayrıca Bkz. Nahl, 16/l06; Nisa,4/l37; Tevbe,9/74;
[107] Sahih-i Buhârî, 9/19; İstanbul
[108] Ayli, Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme, 410
[109] Ayli, Abdulhakim Hasan, el-Hürriyâtu’l-Âmme, 416
[110] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 124
[111] Gazali, İhya-i Ulumu’d-din, I IV Kahire, c. IV, s. 411
[112] Üdeh Abdulkadir, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, (Çev. Akif Nuri),1/46, İstanbul, l976
[113] Osman, Abdulkerim, İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, 34-35
[114] Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslam Hukuk Tarihi, 1/116
[115] Vafi Abdulvahid, Hukuku’l_İnsan fi’l_İslam, 229; Kahire, l979
[116] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 126
[117] Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 127
[118] Üdeh, Abdulkadir, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk ;1/47
[119] Nebhan, Faruk
Muhammed, Nizam’ul-Hükm fi’l-İslam; 192
[120] Bakara, 2/218
[121] Yunus, 10/l6
[122] Al-i İmran,3/ l9l
[123] Râ’d, 13/3
[124] Rum, 30/24
[125] Casiye, 45/l3
[126] Armağan, Servet; İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 128
[127] Bakara, 2/l64
[128] Sebe, 34/46
[129] Yunus, 10/l0l
[130] Rum, 30/8
[131] Tarık, 86/5-7
[132] Gaşiye, 88/l7-20
[133] Ebu Davud, Edep, 59;
Nesâi, Bey’at, 22; Tırmizi, Birr, Sıla, l7; Darimi, Rikak,,
41, Ahmed İbn Hanbel, l/35l, 2/297; Müslim, İman, 95,97,99
[134] Armağan, Servet; İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l30
[135] Riyazu’s-Salihin, 1/
234 ;l9l numaralı hadis
[136] Armağan, Servet; İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l31
[137] Osman, Abdulkerim,
İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, l07
[138] Nisa, 4/l35
[139] Maide, 5/l,28; Tevbe, 9/7l; Araf, 7/3; Nûr, 24/2
[140] Buhari, .9/ll4
[141] Armağan, Servet; İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l33
[142] Armağan, Servet; İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l34
[143] Bayrakdar, Mehmet, İslam’da Düşünce Özgürlüğü, 42
[144] Şura, 42/38
[145] Al-i İmran, 3/l59
[146] Armağan, Servet; İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l35
[147] Al-i İmran, 3/l59
[148] Karaman, Hayreddin,
Mukayeseli İslam Hukuku, 1/l0l
[149] Armağan, Servet;
İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, l36
[150] Armağan, İslam Hukukunda Temel Hak ve
Hürriyetler, 138
[151] Ebu Zehra, Muhammed, İslam Hukuku
Metodolojisi, (Çev: Abdülkadir Şener), 325, Ankara, 1979
[152] Üdeh, Abdulkadir,
İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, 296
[153] Mecelle, 14. Madde
[154] Buhari, İ’tisam, 21
[155] Armağan, İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 139,140
[156] Bayraktar, Mehmet, İslam’da Düşünce Özgürlüğü, 11; Ankara, 1995
[157] Alak, 96/1
[158] Ankebut, 29/20
[159] Mü’min, 40/21
[160] Asr, 103/1-3
[161] Tevbe, 9/71
[162] Al-i İmran, 3/104
[163] Mü’minun, 23/3
[164] Kasas, 28/55
[165] Maide, 5/79
[166] Armağan, İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 43
[167] Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 1/265
[168] Armağan, İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 144
[169] Armağan, İslam Hukukunda Temel Hak ve
Hürriyetler, 145; Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 1/116
[170] Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 1/
116
[171] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel
Hak ve Hürriyetler, 145
[172] Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 1/
116
[173] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel
Hak ve Hürriyetler, 146
[174] Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 1/116
[175] Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel
Hak ve Hürriyetler, 146
[176] Selahaddin Muhammed, Özgürlük Arayışı
ve İslâm, (Çev. N. Ahmet Asrar), 274; İstanbul, 1989
[177] Armağan, Servet, İslam
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 74
[i] Özmen, Aydoğan, İnsan Hakları İle
İlgili Temel Metinler; Ankara,1967; EnsarVakfı Hukuk Komitesi,
Din ve Vicdan Hürriyeti,163. Madde; İnsan Hakları Derneği
aylık yayın organı, Ocak 1989,15. Sayı; 1. İnsan Hakları
Kurultayı Bildirgesi, İnsan Hakları Derneği Bülteni, Ocak
1989, 3. Sayı; Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler,
228-254; Akgündüz, Ahmet, İslam Anayasası, 13-15; Büyük
Kültür Ansiklopedisi, 3/1080, Ankara, 1984; Sencar Muzaffer,
Belgelerle İnsan Hakları, İstanbul, 1988; Kadri, Hüseyin Kazım,
İnsan Hakları Beyannamesinin İslâm Hukukuna göre izahı,
İstanbul,Tarihsiz; Kapan, Münci, İnsan Haklarının
Uluslararası Boyutları, 106-109, İstanbul, 1987; Duman, Süleyman,
Modern İnsan Hakları Metinleri ve Veda Hutbesi, Diyanet Aylık
Dergisi, Şubat 1991 2. Sayı, Ankara; Vafi, Abdulvahid, Hukuku’l_İnsan
fi’l_İslam, 200.