Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

TEŞRÎ DEĞERİ AÇISINDAN HZ. PEYGAMBERİN SÜNNETİ

Bilinmek için kainatı yoktan var eden yüce yaratıcı, kainatın meyvesi insana mesajlarını ulaştırmak için, onların içinden[1] en elyak olanlarını kendisine muhatap ve insanlara elçi olarak seçmiştir.[2] Bunlar yeryüzünde Allah’ın şâhidi[3] ve emniyet sahibidirler.[4] Böylece Allah ile kulları arasında mukaddes bir iletişim sağlanmış[5]; “vahiy” olarak gönderilen “ilâhî mesaj” en seçkin elçiler (peygamberler) tarafından kullarına ulaştırılmıştır.  Elçilerin en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.v) ile yüce Allah “Kur’an” mesajını göndermiştir.

Hz. Muhammed (s.a.v) Allah’ın kerîm kitabını kullarına ulaştırmış; Hakk’tan aldığını halka “tebliğ” ve “tebyîn” ve yer yer de tefsîr etmiştir.   Nebî eliyle insanlara gönderilen ve insanın bütün ihtiyaçlarına cevap verecek bu ilâhî mesaja “Din” diyoruz.  Şüphesiz -bu açıdan- insanın dine olan ihtiyacı her şeyin üstündedir.  Din, ilâhî hükümler mecmuasıdır.  Bu hükümleri vaz’ eden Allah’tır.  Bu hükümleri, insanların ihtiyaçlarını, tabiatlarını, isteklerini, gelecek gün ve zamanda olacak işleri bilen birinin vermesi gerekir.  Bu sıfatlar ise, sadece, insanı yoktan var eden Allah’ta bulunabilir.

Allah’ın koyduğu bu kanunlar mecmuası, hayatın bütününü içine alır; küçüğünü büyüğünü, gizlisini açığını, insana kolay ve zor geleni, istediği veya istemediği her yönünü kuşatır.  Allah (c.c.): “Ondan başka ilah olmayan rabbından sana vahyolunan şeye tabi ol ve müşriklerden yüz çevirir”[6] buyurarak, nebisinin şahsında Müminlerin Kur’ana yönelmelerini ister.  Çünkü Kur’an insanın ihtiyaç duyduğu her şeyi içine alır.  Allah (c.c.) bu gerçeği açıklarken: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır,”[7] buyurur.  Çünkü O, bu kitabında her şeyi açık açık anlatmıştır[8]

İslâmiyet’in hemen hemen başlangıcından bu yana, dînî meseleler üzerinde müzâkere, münazara ve hatta münakaşalar yapıla gelmiştir.  Değişik fikir ve düşüncede olan insanlar kendi görüşlerinin revaç bulması istikametinde çalışma içerisine girmişlerdir.  Bunu yaparken de fikirlerini sağlam temellere dayandırma yolunu seçmişlerdir.  Zira, kaynağın, me’hazin kudsiyeti, insanların elini kolunu bağlayacak, ve tenkit kapılarını kapatacaktı.

Bizde çalışmamızı bu iki ana kaynağa inhisar ettirerek, sünnet’in dindeki yerini, önemini ve özellikle de hüküm ifade etmesi açısından bağlayıcılığını tespite çalışacağız.

 

KUR’AN-I KERİM’E GÖRE HÜKÜM VERME YETKİSİ

Kur’an-ı Kerim’e göre, -yukarıda da belirttiğimiz gibi- kanun koyucu, insanı yaratan, onun dünya ve ahiret hayatında menfaatine ait şeyleri bilen Allah’tır.  Allah Teâla bu mutlak hakimiyetini te’kîd ederek: “Hüküm sadece Allah’a aittir.  O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir,” [9] buyurur.

Ayrıca,“Bu işten bize bir şey var mı diyorlar? Deki bütün iş Allah’a aittir.”[10] ve “O kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır.  İlkte de sonda da (dünyada da, ahirette de) hamd Ona mahsustur, hüküm de Onundur.  Ona döndürüleceksiniz.”[11] mealindeki ayetler hakimiyetin bir olan Allah’a ait, kanun ve emrin de onun elinde olduğunu açıklamaktadır.  Hiçbir kimse ve hiç bir şey Onun dengi (misli) değildir.

Allah’tan gelen hükmün dışında Nebi (s.a.v.) nin durumu da böyledir.  Emir ve nehiyde ona vahyolunandan başkasına uyamaz.  Bu sebeple Kur’an ifadesiyle o, “Ancak bana vahyolunana tabi olurum” [12] der.  Allah, (c.c.) mutlak hâkim, dirilten ve öldüren, fayda ve zarar verendir.  Bu oldukça açıktır.  Ve bütün bu hakimiyet sıfatları sadece Onda toplanmıştır.  Kainatta hiçbir kimsenin bu sıfatları taşıması da bu saltanata da ulaşması da mümkün değildir.

O, her şeye galip gelen, görüp gözeten, bilen, ayıp ve hatadan münezzeh, kuddûs, müheymin, bütün yaratıklarına emniyet ve eman verendir.  Bütün saltanat Onun elindedir.  Onun dışında hiç bir kimse fayda ve zarar veremez, hükmüne karşı koyamaz.  “O yaptığından sorulmaz ama onlar (tanrılar, kullar) sorulur.  [13] Çünkü, sadece Onun hükmü geçer.  Ona karşı koyabilecek ve karşı çıkabilecek hiç bir kudret ve kuvvet yoktur.  Çünkü:

“O, kulların üzerinde gücü yetendir”[14]

“O, gizli ve aşikareyi bilendir; büyüktür, yücedir.”[15]

“Allah (c.c.) dilediğini hüküm veren (hükmeden) dir.”[16]

“Hüküm veren Allah’tır.  Hükmünün arkasına düşüp onu geri çevirecek yoktur.”[17]

Bu sebeple Allah (c.c) indirdiklerine mutlak olarak uyulmasını isteyerek: “Benden size bir hidayet geldiği zaman kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz, sıkıntıya düşmez.  Ama kim beni anmaktan yüz çevirirse onun içinde dar bir geçim vardır.” [18] buyurur.

Allah, (c.c.) Hâkim-i Mutlak olduğunu, insanlar arasında anlaşmazlık halinde onunla hükmedilmesi için kitaplar indirdiğini bildirerek: “İnsanlar tek bir ümmet idi.  Allah, peygamberleri müjdeciler, uyarıcılar olarak gönderdi.  Onlarla beraber anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.”[19] der.  Hz. Peygamber’in şahsında bunu te’yid ve te’kid ederek: “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların keyfine uyma ve Allah’ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmamalarından sakın” [20] buyurur.

Bütün bunlardan, hüküm ve karar verme yetkisinin Allah’a ait olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olarak anlaşılmaktadır.  İslâm, insanların (Mü’minlerin) bu hükümlere uymalarını ve bunlarla hükmetmelerini ister.  “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman inanmış erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[21]

İslâm’da asıl, temel ve esas Allah’ın hükmüdür.  Onu hayatlarına tatbik eden insanlar huzurlu olur.  Bu sebeple Kur’an, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyi emrederken, batıl ehlinin isteklerine uymaktan sakındırır ve dinin haricinde verilen hükmün cahiliyye hükmü olduğunu haber verir.  Çünkü, hükmün en iyi ve faziletli olanı Allah’ın kullar için seçtiği hükümdür.

“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.  Onların keyfine uyma ve onların, Allah’ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın.  Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyordur.  Zaten insanların çoğu yoldan çıkmıştır.”[22]  Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”[23]

İslâm’ın getirdiği açıklamalar ve koyduğu kanunların hepsi, ibadet için değildir. İslâm, toplum ve ferde zararlı olan işleri öğretmek için gelmiş; bu amaçla, malları ve nefisleri korumak içinde hükümler vaz’ etmiştir.

“Ey iman edenler öldürmede kısas size farz kılındı.”[24]

“Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesiniz”[25]

“Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurun” [26]

“Namuslu kadınlara zina suçu atıp dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini kabul etmeyin”[27]

Kur’an’ın vaz ettiği hükümlerin temelinde, adaletin yaygınlaştırılması ve eşit şekilde uygulanması vardır.  Bundan dolayı Allah (c.c): “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin.”[28] diye emreder.

İslâm, din ile devleti bir arada tutar.  Onlardan birinin varlığını diğerinin devamı için gerekli görür.  Çünkü, Din, ancak, onu koruyan ve tebliğ eden bir devletle, bir de onun gerektirdiği şeylerle amel etmekle ayakta durur ve devam eder.  Devletin nizam ve düzeni de ancak dinin getirdiği düzenlemeler ve emirlerle sağlanır.  Bu sebeple, dini devletten, devleti de dinden ayırmak mümkün değildir.  Bundan dolayı İslâm’da devlet, dinin ayakta durmasını, din de devletin, sulh ve istikametini sağlar.

Kuran’ın, pek çok prensibiyle, hükümet ve idarenin fertlerle ilişkilerini düzenlediğini görürüz.  Çünkü nizam ve düzen, bu ikisinin birlikteliği ile varlığını sürdürür: “Ey iman edenler! Allah’a, Rasulüne ve sizden (kendinizden ve inançlı) olan [29] “ulû’l-emr”e, itaat edin.  Şayet bir şey de ihtilaf ederseniz onu Allah’a ve Rasulüne havale edin.”[30]

“Hayır Rabbın hatırı için, onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.”[31] Allah’ın indirdiği hükme itibar etmek, imanın alametidir.  “De ki Allah ile onun ayetleri ve elçisiyle mi alay ediyorsunuz.  Hiç özür dilemeyin siz inandıktan sonra inkar ettiniz.“[32]  Buraya kadar geçenlerden, hüküm verme yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu İslâm’ın da, Müslümanların her yönüyle hayatlarını düzenleyici olarak geldiği üzerinde durulmuştur.  Bütün varlıkların, kainattaki olmuş ve olacak, gelmiş ve gelecek her olayın, velhasıl her şeyin mahiyetini ancak Allah’ın bildiği ve ancak Allah’a malum -mutlak gayb nev’inden- değişmez, sabit ve kalıcı “İlmî” vücutları vardır.

Bunu ifade etmek için Allah (c.c):

“Her şey ki, biz onu imam-ı mübin’de sayıp kaydettik.”[33]

“Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.”[34]

“Yanımızda zapt eden, koruyan bir kitap vardır.”[35]

 “Yerde ve nefislerinizde size isabet eden hiçbir musibet olmasın ki, onu yaratmadan önce, bir kitapta bulunmamış olsun.”[36]

“Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden kaçmaz.  Ne bundan küçük, ne bundan büyük hiçbir şey yoktur ki, kitab-ı mübin’de bulunmamış olsun.”[37]

“İlim ancak Allah katındadır.”[38]

“Ya ilk nesiller ne durumdadır?” dedi.  “Onların ilmi, Rabbimin katında bir kitaptadır” dedi.”[39]

Burada belirtmemiz gerekir ki her şeye kendi derecesinde önem veren Kur!anın ana maksatları Tevhid, Nübüvvet, Meâd, Adalet ve İbadettir.  Bundan dolayı bütün Kur’an ayetleri, bu dört esas çerçevesinde döner.  Kur’an’da ana maksatlar, herkese hitap edip, herkesle ilgili olduğundan, en geniş ve en açık biçimde açıklanmış; diğer konular ise, kendi önemleri derecesinde Kur’an’da yerlerini almışlardır.  Bu nedenle bazı konular sarahaten, bazı konular ayrıntılarıyla, bazı konular kapalı ve icmalî tarzda, bazı konular işaretle, bazı konular sembol, bazıları temsil, bazıları kinaye, bazıları mecaz, bazıları ise, teşbih ve istiare yoluyla açıklanmıştır.  Öyle ki, İbn Abbas gibi “Hıbr’ül-ümme” namını almış bir büyük sahabi, bunu ifade için: “Devemin ipini kaybetsem Kur’an’da bulurum” demiştir.[40]

Çünkü Kur’an, âmî, yani akıl, düşünce ve zihnî kapasite bakımından en düşük kişiden, derece derece, en zeki, zihnî kapasitesi en geniş kişilere kadar her tabakaya seslenir.  Bu yüzden öyle bir ifade kullanır ki, herkes ondan hissesini alır.

 

KUR’AN-I ANLAMADA HZ. PEYGAMBER’İN ROLÜ

Zâtıyla birlikte Rasûlüne itaati emreden Allah (c.c) Kur'an-ı Kerîm’de ona itaati kendi sevgisine, mağfiretine bir vesile ve ahiret saadetinin bir ön şartı olarak açıklamakta;[41] onun verdiği hüküm karşısında hissedilen burukluğun iman te’lîf edilemeyeceğine dikkatimizi çekmektedir.[42]

Kur'an-ı Kerîm’de Hz. Peygamberin insanlara örnek olmak[43], bir takım şeyleri onlara helal ve haram kılmak[44], Kur’an’ı teblîğ ve tavzîh[45] gibi bir kısım görevlerinin olduğu açıklanmaktadır.  Bu ifadeler Kur’an’daki her şeyi, en kâmil şekliyle gören, anlayan ve okuyan Rasûlullah (s.a.v)’ın aynı zamanda onu, hem kendi zamanındaki hem de gelecekteki insanlar için çeşitli şekillerde açıkladığını beyan etmektedir.

Biz sana da zikri indirdik ki insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın[46] ayeti ile Hz. Peygamberin sünnetinin önemi vurgulanmaktadır.  Zira ayette geçen “insanlara indirilen” ile “Kur’an” kastedildiğine göre “zikir” den maksat “Vahy-i Gayr-ı Metlûv” yani “sünnet” olmalıdır.  Kur’an-ı Kerim’de geçen zikir kelimelerine yüklenen anlama dikkat edilecek olursa Tevrat,[47] vahiy veya risâlet,[48] yada Kur’an[49] anlamına geldiği görülecektir ki hepsinin “vahiy” paydasında birleştikleri görülecektir.  Bu sebeple, Kur’an’dan sonra ikinci kaynak Hz. Peygamber’dir.

Sünnetin dinde hüccet olduğunu gösteren delillerden birincisi ise Hz. Peygamberin ismetidir.  Rasulullah (s.a.v), mucizenin delaleti ve ümmetin icmaı ile tebliği zedeleyecek şeyleri kasten yapmaktan masumdur ve yine sahih görüşe göre bu konuda hata ve yanılmaya düşmekten korunmuştur.  Onun bu alanda hataya düşmesini kabul edenler ise, böyle bir durumda Allah Teala tarafından tasvip edilmemesinin şart olduğunda icma etmişlerdir.

Ebu Davud ve Tirmizi’nin, Mikdam b. Ma’dikerib’ten (ra) rivayet ettikleri hadis-i şerifte geçen; “Dikkat edin! Bana, Kitab (Kur’an) ve onun bir misli verilmiştir.  Ensesi kalın, karnı tok bir adamın, koltuğuna yaslanarak: ‘Size bu Kur’an’la amel vaciptir.  Onda helal bulduğunuzu helal, haram bulduğunuzu haram sayın, başka şeye bakmayın’ demesi yakındır.  Gerçek şu ki, peygamberin haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[50] İfadeleri net bir şekilde bize, sünnetin değerini ifade etmektedir.

Vahiy iki kısımdır: Birincisi Kur’an-ı Kerim’dir ki, o, tilavetiyle ibadet edilen ve manası gibi lafzı da Allah’tan olan ilâhî kelamdır.  İkincisi Hadis-i Kudsi ve Hadis-i Nebevî’dir ki, manası Allah’tan lafzı ise Hz. Peygamber (s.a.v) dendir.

Bütün bunlar, Allah katından olunca, hepsi kıyamete kadar halkın önünde duran deliller olmaktadır.  Yine Hz. Peygamber (s.a.v)’in tebliğde yalandan korunmuş olmasıyla, ağzından çıkan;

“Ameller niyetlere göre değerlendirilir.”[51]

“İddia sahibine delil, inkar edene yemin gerekir.”[52]

“İslam beş temel üzerine kurulmuştur.”[53] gibi ahkama delalet eden sözlerinin de yalandan korunmuş haberler ve deliller olduğu ortaya çıkmaktadır.

Ebu Davud’un Irbaz b. Sariye’den rivayet ettiği hadis-i şerifte geçen:

“Size Allah’tan korkmanızı, başınızdaki idareci, habeşli bir köle de olsa dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim.  Sizden uzun müddet yaşayanlar, pek çok ihtilaf görecektir. O durumda size, benim sünnetim ve hidayet üzere yürüyen raşid halifelerin gidişatı gerekir.  Onlara sımsıkı tutunun.  Azı dişinizle (dört elle) sarılın.  Sonradan uydurulan ve dine sokulan işlerden sakının.  Şüphesiz dince makbul olmayan yeni şeyler bid’attır.  Her bid’at bir dalalet, her dalaletin sonu ateştir.”[54] sözlerinin de delil olduğu ortaya çıkar.

Bu hadiste geçen sünnete sarılma emrinin hüccet oluşu sabit olunca Hz. Peygamber (s.a.v)’in söz, fiil veya tasviplerinden oluşan bütün sünnetlerin birer delil olduğu da anlaşılır.

Bu mevzuda ikinci delil, Allah’ın ashab-ı kiramı sünnete sarılmaya teşvik ve bunu yapanları takdir etmesidir.  Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v) ümmetini, sünnetine sarılmaya teşvik ediyor ve ona muhalefetten de sakındırıyordu.  Sahabe-i Kiram da Onun bu konudaki emrine yapışıyor, ona uyuyor, bütün söz, fiil ve takrirlerinde kendisine tabi oluyor ve Ondan sadır olan her şeyi, kendilerine ittiba etmeyi, uymayı gerekli kılan bir delil olarak görüyorlardı.  “Rasulullah (s.a.v) altından yapılmış bir yüzük takındı.  Bunu gören insanlar da birer altın yüzük takındılar.  Sonra Efendimiz (s.a.v): ‘Ben altından bir yüzük takınmıştım’ deyip onu attı ve ‘Onu bir daha asla takınmayacağım’ buyurdu.  Bunun üzere insanlar ellerindeki yüzüklerini attılar.”[55]

İndirilen bir hüküm, kendilerince anlaşılmaz bir durumda olunca, gerçek olduğuna inanmadıkları için değil, ancak hikmetini anlamak için onu Hz. Peygamber (s.a.v) sorup, hakikatını anlamaya çalışıyorlardı.

Bazen, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bir takım fiillerinde - bu fiillerin özellikle Efendimiz’e has kılınmış olabileceğini düşündüklerinden- kendisine tabi olmuyorlar; bazen de Rasulullah (s.a.v)’ın kendilerine emrettiği bir fiili, Efendimiz (s.a.v) yapmadığı zaman: “ Bu emir, o işin mübah ve ruhsat olduğunu bildirmek içindir.  Efendimiz (s.a.v) onu yapmadığı için emredilenin dışındakini yapmak daha faziletlidir” diye düşündüklerinden o fiili yapmıyorlardı.

Yoksa bu çeşit davranışlar Rasulullah (s.a.v)’a uymanın vacib olmadığını ve Ona muhalefetin de yasaklanmamış olduğunu kabul ettiklerinden kaynaklanmıyordu.  Çünkü onların diğer davranışları, bunun aksini göstermektedir. Bununla birlikte onlar, başlarına gelen hadiselerde, çözüm için sadece Kur’anla yetinmiyorlardı.  Bilakis, sorma imkanı buldukları müddetçe, Rasûlullah (s.a.v)’a danışıyorlardı.  Muaz b. Cebel’den gelen bir rivayete göre: Muaz (ra) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v), beni Yemen’e vali olarak gönderdiği zaman bana; ‘Önüne bir dava getirildiği zaman nasıl hüküm verirsin?’ buyurdu.  Ben; ‘Allah’ın kitabıyla hükme bağlarım’ dedim. Efendimiz (s.a.v); ‘Allah’ın kitabında bir çözüm bulamazsan ne yaparsın?’diye sordu.  Ben; ‘Allah Rasûlü’nün sünnetiyle hüküm veririm.’ dedim.  Efendimiz (s.a.v); ‘Allah Rasulünün sünnetinde de bir çözüm bulamazsan, ne yaparsın?’ buyurdu.  Ben de; ‘Kendi görüşümle içtihad ederim, meseleyi yüz üstü bırakmam’ dedim.  Bu cevap üzerine Rasulullah (s.a.v) göğsüme vurarak; ‘Rasulünün elçisini Onun razı olduğu şeyde muvaffak kılan Allah’a hamdolsun...’ diye hamdetti.”[56]

 

RASÛLULLAH’IN (S.A.V) BEYAN ŞEKLİ

Rasûlullah’ın (s.a.v) beyanında asıl olan, Kur’an’da yer alan mücmel ifadelere açıklık kazandırmaktır.  İmam Şâfiî’ye göre sünnetin bu mevzudaki rolü Kur’an’ı te’yîd ve te’kîd, Kur’andaki nassları tavzîh (mücmelin tafsîli, umumun tahsîsi ve mutlakın   takyîdi ) ve Kur’an’da bulunmayan konulara dair hüküm verme olmak üzere üç ana noktadadır.[57]

Namazların vakitleri, rükû ve secdeleri ile diğer hükümleri; zekatın nisapları ve zamanı, zekata tabi olup olmayan mallar; oruçla ilgili hükümler, hadesten ve necasetten taharet, hac ile ilgili (Arafatta vakfe gibi) pek çok ahkâm, usûlüne uygun boğazlama, av ile ilgili meseleler, yenmesi helal ve haram olanlar, nikah hükümleri ve buna bağlı olarak talak, ric’at, zıhar, lian gibi diğer konular; alış veriş ile ilgili hükümler, ceza hukuku ile ilgili kısas vb. hükümler Kur’an’da mücmel olarak gelmiştir.  Bunlara dair tafsilat hadislerde verilmekte, açıklamalar hadislerde yapılmakta ve uygulamalar orada gösterilmektedir.  “İnsanlara indirileni açıklayasın diye sana zikri indirdik.”[58] ayet-i kerimesinde ifade edilen husus da bu olmaktadır.[59]

Rasûlullah, (s.a.v) bu beyan etme işini çeşitli şekillerde yapmıştır.

 

1- Hükmü açık ve belli olan iki uç arasında kalan ve hükmü belli olmayan şeyleri, hükmü belli uçlardan birine katmak suretiyle:

Kur’an, iki uç hakkında hüküm verir, bu iki uç arasındaki alanda ise hükmü belli olmayan şeyler bulunur ve bunlar her iki tarafın da hükmünü alma imkanına sahip olur.  İşte bu alanda yer alan şeyler hakkında Rasûlullah (s.a.v) açıklamada bulunur ve o şeyin iki uçtan hangisine katılacağını belirler. Mesela:

Allah Teâlâ, temiz olan şeyleri helal, pis ve iğrenç olan şeyleri de haram kılmıştır.  Bu iki ucun arasında, bunlardan her birine katılması mümkün olan pek çok şey bulunmaktadır.  İşte Rasulullah (s.a.v), bu konuda gerekli açıklamalarda bulunmuş ve köpek dişli olan yırtıcı hayvanlar ile pençeli kuşların yenmesini yasaklamıştır.[60]

Aynı şekilde Allah Teâlâ,, deniz hayvanlarını, temiz olan şeyler arasında olmak üzere helal kılmış, lâşeyi de haram olan iğrenç şeyler arasında saymıştır.  Bu iki ucun arasında deniz de ölenlerin hükmü belirsiz kalmıştır.  Acaba denizde kendiliğinden ölen bir hayvanın hükmü nedir?

İşte bu konuya sünnet ışık tutmuş ve Rasulullah (s.a.v) konuyla ilgili olarak: “Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir.” Buyurmuş; deniz tarafından karaya vuran ve Ebu Ubeyde tarafından getirilen balıktan da yemiştir.[61]

Başka bir misal vermemiz gerekirse, Allah Teâlâ, meyteyi yani usulüne göre boğazlanmadan ölmüş hayvanı haram, usulüne göre boğazlanmış hayvanı da helal kılmıştır.  Boğazlanmış bir hayvanın karnından ölü olarak çıkan yavrunun hükmü, bu iki esas arasında kalmaktadır ve her iki tarafın da hükmünü alabilecek durumdadır.  Rasûlullah (s.a.v): “Yavrunun boğazlanması, annesinin boğazlanmasıdır.”[62] buyurmuş ve yavrunun annesinin bir parçası sayılması tarafını, onun müstakil varlık olduğu tarafına tercih etmiştir.

Buna son bir misal verelim: Miras ayetinde; “Eğer kadınlar (kızlar) ikinin üzerinde ise, bırakılanın üçte ikisi onlarındır.  Şayet bir ise yarısı onundur.”[63] buyurulmaktadır. Buna göre, iki kızın durumu beyan edilmiş olmamaktadır.  Onlarla ilgili hükmün belirlenmesi sünnete kalmış ve onlarda, ikiden fazla kızın hükmüne katılmıştır.

 

2-Furûyu usûle katarak:

Kur’an-ı Kerim’de bazı esaslar vardır ki bunlar, benzeri durumların hükmünün de kendi hükümleri gibi olduğuna işarette bulunur ve bunların mutlak olarak zikredilmeleri bazı kayıtlı olanların da onlar gibi olduğunun anlaşılmasını sağlar.  Kur’an’da bir asıl bulunduğu zaman, sünnet ya onun manasında olanı, ya ona katılacak olanı veya ona benzer olanı, ya da ona yakın olanı getirmiş olacaktır.

Rasûlullah (s.a.v)’ın söz konusu hadisi kıyas yoluyla ya da vahye müsteniden söylemiş olması arasında bir fark yoktur.  Her hâlukârda o söz onu da kapsamış olacaktır.  Meselâ: Allah Teâlâ, “Elbette alış veriş de riba gibidir”[64] buyurarak ribayı yasaklarken, cahiliye ribasını (Nesîe) haram kılmıştır.  Cahiliye ribasından maksat, alacaklının borçluya: “Ya borcunu ödersin ya da artırırsın” demesi ve onun da kabul etmesi suretiyle borcun yeni bir borç karşılığında feshedilmesidir.  “Eğer tevbe ederseniz ana paranız sizindir.  Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz,”[65] meâlindeki ayet de buna delalet etmektedir.

Burada söz konusu olan yasak, karşılıksız olan bir fazlalık yüzündendir.  Sünnet, işte bu noktayı göz önünde tutarak, karşılıksız fazlalığın her türlüsünü yasağın kapsamına sokmuştur.  Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Altın altın ile, gümüş gümüş ile, buğday buğday ile, tuz tuz ile misli misline, dengi dengine ve elden ele olacaktır.  Kim arttırır veya fazla alırsa şüphesiz o riba almış ve vermiş olur.  Bu sınıflar muhtelif olduğu zaman, elden ele olmak kaydı ile istediğiniz gibi alıp satın![66]

Allah, nikahta iki kız kardeşin bir arada tutulmasını haram kılmış ve: “Bunların dışında kalanlar size helal kılındı.”[67] buyurmuştur.  Rasûlullah (s.a.v)’da, kıyas kabilinden olmak üzere “bir kadın ile teyzesinin ya da halasının, aynı nikah altında bir arada tutulmasının haram olacağı hükmünü” getirmiştir.[68]

Zira Allah Teala’nın, sözü edilen kadınların aynı nikah altında cem edilmesini haram kılmasını gerektiren illet burada da mevcuttur.  Bu hükmü getiren hadiste Rasûlullah (s.a.v) bunu:Çünkü eğer siz bunu yaparsanız, akrabalık ilişkilerini koparmış olursunuz[69] ifadeleriyle bildirir.

Allah Teâlâ, miktarları belli olan miras paylarını açıklamıştır.  Bunlar yarım, dörtte bir, sekizde bir, üçte bir, altıda bir olarak belirlenen paylardır.  Asabe’nin mirasını ise sadece işaret yoluyla zikretmiştir.

Bu meyanda ana babadan bahsederken : “Çocuğu yoksa, anası babası ona varis olur; anasına üçte bir düşer”[70]; çocuklardan bahsederken: “Erkeğe iki dişinin hissesi vardır”[71] buyurur.  Kelale ayetinde de: “(Ölen) kız kardeşin çocuğu yoksa, (erkek kardeş) ona tamamen varis olur...Eğer mirasçılar erkek ve kadın kardeşlerse, erkeğe iki dişinin hissesi kadar vardır”[72] buyurulur.  Bu ayetler, belirlenmiş miras payları alındıktan sonra, geri kalan kısmın asabeye ait olacağını gösterir.

Geriye, mesele olarak, burada ismi geçmeyen dede, amca, amca oğlu vb.  gibi erkek akrabaların durumu kalmaktadır.  İşte bu konuda Rasûlullah (s.a.v), devreye girerek : “Belirlenmiş payları sahiplerine verin! Geriye kalan kısım ise, en yakın erkeğe aittir”; bir başka rivayette: “En yakın erkek asabeye aittir”[73] buyurarak onların durumunu da Kur’an’da zikri geçen erkeklerin hükmüne katmıştır.

Allah Teâlâ, süt haramlığı ile ilgili olarak : “Sizi emziren anneleriniz ve süt kız kardeşleriniz size haram kılındı”[74] buyurmuştur.  Rasûlullah (s.a.v) da, nesep dikkate alındığı zaman kimler haram oluyorsa, süt yoluyla onların da haram olacağını belirtmiş ve böylece (süt yoluyla) hala, teyze, erkek kardeş kızı, kız kardeş kızı vb. kimselerin hükmünü, Kur’an’da geçen iki gurubun hükmüne katmıştır.  Bu katma işi, asıl ile fer’ arasında fark olmadığı belirtilerek yapılan kıyas yolu iledir.  Rasûlullah (s.a.v) konu ile ilgili olarak: “ Şüphesiz ki Allah, nesepten dolayı haram kıldığını sütten dolayı da haram kılmıştır”[75] buyurmuştur.

Allah Teâlâ, “rakabe mülkiyeti” nin satışını Kur’an’da zikretmiş ve onu helal kılmıştır.  Bazı şeyler hakkında olmak üzere “icareden” de bahsetmiştir.

Mesela: “Onu getirene bir deve yükü (ödül) vardır”[76] ayetinde “cu’l” a; “Kim fakir ise uygun bir şekilde yesin!”[77] ayetinde yetim malının idaresi hakkında icareye, “Zekat işlerinde çalışanlara..”[78] ayetinde zekat memurluğuna ve, “Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin!”[79] ayetinde süt anne icaresine atıfta bulunmuş, diğer menfaatler hakkında bir hüküm getirmemiştir.

Sünnet ise, bu konuda mutlak cevaz hükmünü getirmiş ve insan, hayvan, ev ve arazi gibi her türlü “rakabe menfaatleri” nin icareye konu olabileceğini belirtmiştir.

 

3-Kur’an istikrasından küllî esaslar çıkarması kabilinden beyanı:

Rasûlullah’ın (s.a.v) bir diğer beyan tarzı da Kur’an’ın çeşitli delillerinden ortaya çıkan ortak manaları dikkate almasıdır.[80]

Deliller, farklı konular hakkında gelmiş olabilir; Ancak onların hepsinin örtüştüğü ortak bir mana bulunur.  Rasûlullah (s.a.v)’da işte bu ortak manayı dikkate almak suretiyle sünneti ortaya koyar.  Rasûlullah’ın (s.a.v) “Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur”[81] hadisini Kitaptan çıkarması işte bu yolla olmuştur.

Çünkü Kur’an, çeşitli münasebetlerle, insanların başkalarına zarar vermemelerini emretmektedir.  “Haklarına tecavüz etmek için onları, zararlı olacak şekilde tutmayın!”[82] “Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın!”[83] ; “Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın!”[84] ayetleri bu meyandadır.

Bu ilkeden hareketle Rasûulullah (s.a.v), cana, ırza, nesle, akıl ve mala karşı haksızlık etmeyi, tecavüzde bulunmayı, öfke, zulüm ve başkalarına zarar vermeyi ya da verilen zarara, zararla mukabele anlamı taşıyan her şeyi yasaklamıştır.

Yukarıda geçen izahlardan sünnetin, Kur’an-ı Kerimden ayrı bir teşri’ kaynağı olmasının ve Kur’an gibi bazı şeyleri helal, bazı şeyleri de haram kılarak farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, adab, mekruh, müfsid adına ölçüler koymasının yanı sıra,[85] “Kur’anı-ı Kerimin mücmel ayetlerini tafsil, umûmi hükümlerini tahsis, müşkilini tavzîh, müphem olanı açıklama, garip kelimeleri beyân etme, tavsîf ve tasvîr ederek müşahhas hale getirme, neshe delâlet etme, edebî incelikleri ihtivâ eden ayetlerin maksûdunu bildirme gibi belli başlı hususlara taalluku vardır.[86]

Allah, Hz. Peygamberi Kur’anı açıklamaya yetkili kıldığını bildirmektedir[87] ki bundan, izaha muhtaç bazı ayetlerin, Rasûlü tarafından açıklanacağı anlaşılmaktadır.[88] Hz. Peygamberin tefsiri ümmetinden hiç kimsenin üzerinde söz söyleyemeyeceği, fikir beyân edemeyeceği bir kısım hususlardır ve bunlar daha çok onun gaybî meselelere; ibâdât, muâmelât ve ukûbatla ilgili pratiğe ait konulara ya da medlûlleri anlaşılamayan bazı ifadelere dair açıklamalarıdır.

Cennet ve Cehennem ahvâli, kabir azabı, geçmiş ümmet ve kavimlerin başlarından geçenler ile ilgili açıklamaları bu kabildendir.  Kur’an’ın, sahâbe dahil ümmetin alimleri tarafından bilinemeyecek olan “es-Salâtu’l-Vustâ” ve “es-Seb’u’l-Mesânî” gibi bazı tabirleri vardır ki Hz. peygamberin beyânı olmaksızın bunların anlaşılması neredeyse imkansızdır.[89] Bu bakımdan, kur’anı tefsîr etmek isteyen kişilerin -diğer şartlarla birlikte- ilk planda sahîh bir surette peygamberimizden rivayet edilen tefsirlere vakıf olmak ve bunlardan kat’î olarak tahdît ifade edenlerin hududunda durmak mecbûriyeti vardır.[90]

Her gün, beş vakit namazımızda, en azından kırk defa okuduğumuz Fatiha sûresinde ”Gazaba uğrayanlar (üzerlerine gazap hak olanlar) dan ve dalâlete düşenlerden” bahsedilir.[91]

Âyette, “Üzerlerine gazap hak olanlar ve dalâlete düşenler” umumî bir mana ifade ediyorsa da, bir hadîs-i şerifte ”Üzerlerine gazap hak olanlar Yahudiler, dalâlete düşenlerse Hıristiyanlardır”[92] buyurularak, âyet tefsir edilmektedir.

Allah Rasûlü (s.a.v), bu tefsiriyle, eğer bu açıklamada bulunmasaydı, âyette ifade olunan müphem hakikat anlaşılamayabilirdi.  O, bu tefsiriyle hem âyette kendilerine dikkat çekilen kavimleri nazara vermekte, hem de gazaba uğramış ve sapıp gitmiş insanların ruh portresini çizerek, kimlerin hangi amellerle gazaba uğrayacağını, kimlerin de dalâlete düştüğünü ve düşeceğini beyan buyurmakta ve meseleye her yönüyle tam bir açıklık getirmektedirler.

“İman ettiler ve îmanlarına zulüm karıştırmadılar: İşte, emniyet onlar içindir ve onlar, hidayete ermişlerdir.”[93] ayeti nâzil olunca, zulmün manasını çok iyi bilen Hz. Peygamber’in ashabı, haklı olarak endişeye düştüler ve Rasûlullah’a gelerek:”Hangimiz var ki, zulmetmemiş olsun?” dediler.  Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v), ”O, sizin zannettiğiniz gibi değil; O, Hz. Lokman’ın oğluna”(Oğulcuğum):” Allah’a şirk koşma; muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür” dediği gibidir [94] şeklinde açıklamada bulundular.  Böylece, onların tedirginliklerini gidermiş oldular.

Allah Rasûlünün bu yorumundan, buradaki zulmün, mücerret bir haddini bilmemezlik, bir tecavüz değil, şirk buutlu bir haksızlıktır olduğunu anlıyoruz. Eğer Allah Rasûlü (s.a.v), âyete böyle bir yorum getirmemiş olsaydı, bizim, bu müphemin altından neredeyse imkansız olurdu.

Namazlara devam edin (namazları hassasiyetle takip edin ve kusursuz kılın); Salât-ı vustâyı da”[95] âyetindeki “salât-ı vusta”(orta namaz)’dan maksat nedir? Hz. Âişe ve ibn Mes’ud burada kastedilen namazın “ikindi namazı” olduğu kanaatindedirler.

O kadar ki, Hz. Âişe, hizmetçisine, kendisi için bir mushaf yazmasını emrederek “bu âyete geldiğinde, kendisini haberdar etmesini” tembihler.  Sıra o âyete gelince: “salâtu’l vustâ ve salâtu’l asr” şeklinde yazdırır ve: “Rasûlullah’tan böyle işittim” buyurur.[96]

Kur’an-ı Kerim’de bulunan bazı müphem meseleleri tefsir eden Hz. Peygamber, bunun yanında, bir kısım mücmel meseleyi de tafsil etmiştir.  Meselâ Kur’an-ı Kerîmde: pek çok yerde “Namazın ikamesi” emredilir.  Fakat, namazın nasıl kılınacağı açıklanmadığı gibi, kesin olarak vakitleri de belirtilmez.

Bazı müfessirler, “Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl.  Çünkü, güzel işler, kötülükleri giderir.”[97] âyetinden beş vakit namazı istinbat etseler de: “Namaz mü’minler üzerine muayyen vakitlerde yazılı bir farzdır”[98] âyetinde ifade olunduğu üzere, mü’minler üzerine belli vakitlerde farz kılınan namazın hususî vakitleri, Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesi ile tayin edilmiştir.

Bununla alâkalı bir hadîs-i şeriflerinde o, şöyle der:

“Cibril (as), bana Kâbe’nin yanında iki defa imam oldu.  İlk defasında, zeval vaktinde gölge na’lin’in tasması kadar olduğu zaman öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olunca ikindiyi, oruçlu orucunu bozduğu vakitte akşamı, şafak kaybolduğunda yatsıyı ve oruçluya yemek içmek haram olduğu vakitte ise sabah namazını kıldı. 

İkincisinde ise, öğle namazını, her şeyin gölgesi kendisinin bir misli olduğunda, ikindi namazını iki misli olduğunda, akşamı evvelki vaktinde (yani daha önce kıldığı vakitte), yatsıyı gecenin sülüsüne (üçte biri) doğru ve ortalık iyice aydınlandığı vakit de sabah namazını kıldı.  Sonra da bana dönerek, “Ya Muhammed! senden önceki enbiyanın vakti budur ve namaz vakti, işte bu iki vakit arasıdır” dedi.[99]

Allah Rasûlü, namaz vakitlerini bu şekilde ümmetine talîm buyurduğu gibi; namazların farzlarını, vaciplerini, müstehaplarını, mekruhlarını, müfsidlerini, rükû ve secdelerini, kıraati, tahiyyâtı ve selâmla namazdan çıkılması gibi namazla ilgili bütün meseleleri de öğretir.

Böylece O, mücmel olarak gelen, “namazı ikâme edin” emrini tafsil ve tebyîn ettikten sonra: “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, işte öyle kılın,”[100] diye emreder.

Namaz gibi, hac menâsikini tafsil eden de yine sünnettir.  O, hayatında bir defa hac yapmış ve bizzat, bindiği merkûbun üzerinde ve herkesin görebileceği şekilde menâsiki îfâ buyurmuş; oruçlu olup olmadığını belli etmeye varıncaya kadar, haccın bütün menâsikini gözler önüne sermiştir.  Sonra da: “Menâsikinizi alın (belleyin)”[101] diyerek söz ve davranışlarının teşri’deki yerine dikkatimizi çekmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de mirastan umumî olarak bahsedilir ve “Allah, size çocuklarınız hususunda vasiyette bulunuyor. Erkeğe, iki kadının payı kadar vardır”[102] buyurulur.

Umûmî manada, herkes bu âyetin şümûlüne dahildir.  Ancak, Peygamber Efendimiz ”Biz peygamberler topluluğu, geriye miras bırakmayız.  Bizim bıraktığımız, ancak sadakadır,”[103] demek suretiyle, Kur’an’ın bu umûmî hükmünü tahsis etmiş olmaktadır.

Aynı şekilde, Hz. Peygamber: “Kâtil mirasçı olamaz”[104] hadîsi ile, Kur’an-ı Kerim’in mirasla alâkalı umumi hükmünü tahsis etmiştir.  Böylece, babasını öldürenin babasından, amcasını öldürenin amcasından, dayısını öldürenin dayısından, kardeşini öldürenin de kardeşinden miras alamayacağı hususu, hükme bağlanmaktadır.

Sünnet, bazen Kur’an-ı Kerim’in mutlak bir hükmünü takyîd eder.  Mesela, “Mallarınızı aranızda (çalıp çırparak, ihtikarla, riba ile) bâtıl bir surette yemeyin.  Ancak, anlaşma ve karşılıklı rızaya dayalı ticarî mübadeleyle yiyin”[105] âyetini de, sünnet, “Meyvelerin, tam, belirli hale gelinceye kadar satılmaması hükmünü ifade ederek”[106] âyette anlatılan hususa ayrı bir kayıt getirmiştir.

Sünnet’in yasamadaki yeri ve bağlayıcılığının üzerinde durduğumuz; sünnetin delil oluşunu incelediğimiz bu çalışmada, meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için Allah Rasûlü’nün Kur’ân-ı Kerîm’deki konumuna temas etmemiz gerekecektir.

Her şeyden önce o zaman dilimindeki atmosferin farklılığı unutulmamalıdır.  Bir mutluluk çağı yaşanmaktadır.  İnsanların içerisinde bir peygamber bulunmakta ve ona devamlı vahiy gelip durmaktadır.  Yeni ve en son bir din tesis edilmektedir.  Artık, Allah elçilerinin sonuncusunu da göndermiştir.  Ve herkes bunun farkındadır.  Yeni ve orijinal pek çok hadise cereyan etmekte, hayat fevkalâdelikler kuşağında yaşanıp gitmektedir.  Bütün bunların sonunda çölde hayatlarını devam ettiren bu bedevi topluluk, kıyâmete kadar, gelecek insanlara hoca olmaya hazırlanmaktadırlar.

Hz. Peygamber’in ashabı, kendilerine yüklenen bu misyonun farkında ve de şuurunda olarak, meseleye ciddiyetle eğilmişlerdir.  Zaten “Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.”[107] gibi âyetler de, dîne sahip çıkma adına, onlara vazifenin ağırlığını hatırlatmaktaydı.  Onlar da bunu dinlediler, bellediler, yaşadılar, ve naklettiler.

Allah Rasûlü (s.a.v) tebliğ vazifesini yaparken, sadece anlatmakla yetinmiyor, anlattıkların bizzat kendisi yaşayarak temsil de ediyordu.  O, “Emîn” adıyla anılıyordu.  Ashabının fevkalâde itimadını kazanmıştı.  Sahâbe-i kirâm onun bütün işlerinde bir hikmetin bulunduğu inancındaydılar.  Bir defasında, Hz. Ömer, “Haceru’l-esved”i öpmüş, sonra da: “Ey taş! Ben biliyorum ki sen bir taşsın; ne faydan, ne de zararın var.  Allah’a yemin ederim ki ben, Allah Rasûlü’nü seni öperken görmeseydim seni öpmezdim.”[108] demişti.  Bu da göstermektedir ki, onlar tam bir teslimiyet içerisinde Allah Rasûlü’ne arkadaşlık yapmış ve bu dîne sahip çıkmışlardır.

 

Hz. PEYGAMBER (s.a.s.)’İN KUR’AN-I KERİM’DEKİ KONUMU

Allah (c.c), insanlara rehberlik etsin diye gönderdiği nebilerini bir kısım imtiyazlarla donattığı gibi, onları insanları tek olan Allah’a kulluğa yönelterek onları Allah’tan gayrısına ibadetten sakındırmak[109] Allah’ın ayetlerini okumak[110] kitabı[111] ve hikmeti öğretmek[112] gibi bazı vazifelerle mükellef tutmuştur.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in, Allah’ın büyük bir lütfu olduğunu belirtir.[113] Bundan dolayı insanlara düşen şey, Onu sevmek ve itaat yani iman etmektir.[114] Zira, O, insanların uyabileceği üstün ahlak sahibi[115] en güzel ve mükemmel bir rehberdir.[116]

“(Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[117]

“O (Allah) ki, ümmîler içinde, kendilerinden bir rasül ba’s buyurdu.  (O Rasül) onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları temizliyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor.”[118]

“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır.  Eşleri, onların analarıdır.”[119]

 “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[120]

"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.  Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”[121] gibi âyetlerde de ifade edildiği üzere, Hz. Peygamber (s.a.v), bütün âlemlere rahmettir.  O, bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcıdır.  Dolayısıyla O, “ne getirmişse almalı, neyi men etmişse ondan uzaklaşmalıdır.”[122]

 

Hz.Peygamber (s.a.s.)’in Kur’ân-ı Kerîm’i Açıklama Yetkisini Hâiz Olması:

“(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.”[123]

“(Rasûlüm!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.  Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.  O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” [124] Âyet-i kerîmelerden anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur’ân-ı Kerîm hakkında söz söyleme selâhiyetini bizzat Allah’tan almıştır.

Allah, nebîsine gönderdiği vahyi Kur’an ile sınırlamamış, Onun heva’sından değil, ancak kendisine vahy edileni konuştuğunu bildirmiş;[125] Ona kitap ve hikmeti indirmiş ve bilmediklerini öğretmiştir.[126] Onu sürekli olarak kontrolünde bulunduran Allah[127] yanılsa bile Onu düzeltmiştir.[128]

Bu yönüyle o, -daha önce de temas ettiğimiz gibi- bazen Kur’an’da geçen müphemi tefsir ve mücmeli tafsil ederek, bazen de hükümlerini tahsis ve takyit ederek Kur’anı anlamamızı sağlamıştır.

Allah Rasûlü’ne İtaatin Lüzumu:

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e de itaat edin ve sizden olan Ulü’l-emr’e (idarecilere) de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[129]

Meâl çalışması yapan şahısların çoğunun, bu âyet-i kerîmeye meâl verirken gözünden kaçan bir nüans vardır ki o da şudur: Bu âyette iki defa geçen “itaat edin” emrinin birincisi Allah’a, ikincisi de Allah Rasûlü’ne aittir.

Ulü’l-emr dediğimiz idarecilerle alâkalı itaate gelince bu, onların Allah Rasûlü’ne olan bağlılıklarıyla doğru orantılı olarak değişkenlik arz edebilecektir. Diğer bir ifade ile Hz.Peygambere itaat, aynen Allah’a itaat gibi olduğundan aynı fiil her ikisine de ayrı ayrı kullanılmasına mukabil, idarecilere itaatin nisbeti, onların Allah Rasûlü’ne itaat oranına bağlanmış, ayrıca onlar için de aynı emir fiili tekrarlanmamıştır. Bu sebeple, Âyete meâl verirken bu espriye dikkat etmeye çalıştık.

Bir meseleyi Allah’a götürme, Kur’ân-ı Kerim’e müracaat etme, Rasûlüllah’a götürme ise, Rasûlullah’ın sağlığında bizzat kendisine, vefatından sonra da onun beyanına ve halifelerine götürme şeklinde yorumlanmalıdır.Bu sebeple, âyette geçen “Ulü’l-emir”den maksadın Râzî’ye göre ehl-i icmâ olması lazım geldiği hususuna da burada işaret etmiş olalım.[130]

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”[131] Mealindeki âyette ise, Hz.Peygamber’e karşı gelenler cehennemle tehdit edilmişlerdir.

İtaat ve isyanla alâkalı âyet ve hadislere bakıldığında, itaatin zorunlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira, bu ona inanmanın tabii bir neticesidir.[132] Hz.Peygamber de kendisine itaate teşvikte bulunuyor, itaat edenleri müjdeliyor, âsi olanları da korkutuyor ve tehdit ediyordu: “Yüz çevirenler hariç ümmetimin tamamı cennete girecektir.” Ashâb sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Yüz çevirenler kimlerdir?” Allah Rasûlü (s.a.v): “Bana itaat eden cennete girer, bana isyan edense (cennetten) yüz çevirmiş olur.”[133]

 

Hz.Peygamber’in Kur’ân’da Bulunmayan (Helal ve Haram ifade eden) Hükümler Koyması:

Allah, “O, onlara temiz şeyleri helâl kılıp, pis şeyleri haram kılar”[134] buyurarak Hz. Peygambere, helal ve haram kılma yetkisini izâfe etmiştir. Benzerî bir ayet-i kerimede Allah (c.c) “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın”[135] diye buyurur.

 “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[136] “Allah ve Rasûlü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur,”[137] şeklindeki ayetlerden de anlaşılıyor ki, Allah Rasûlü (s.a.v), Kur’ân’ın hiç bahis mevzuu yapmadığı konularda, hüküm koyma hak ve yetkisine sahiptir. Ve bu selâhiyeti Ona, Allah (c.c.) vermiştir.

Zaten O (s.a.v) da, bu selâhiyetini kullanarak, Kur'an-ı Kerîmde, ölü hayvan etinin yenmesi yasaklandığı halde,[138] deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu bildirmiş ve “Denizin suyu temiz ölüsü ise helaldir”[139] buyurmuştur. Başka bir hadis-i şeriflerinde ise O, konuyla ilgili olarak “İki ölü ve iki kan bize helal kılınmıştır. İki ölü çekirge ve balık; iki kan ise ciğer ve dalaktır”[140] der.

Bu cümleden olarak Hz. Peygamber, Kur'an-ı Kerîmde nikahı haram kılınanlar arasında yer almamasına rağmen[141] bir kadının aynı anda halası, teyzesi ve yeğenleri (Kız ve erkek kardeşinin kızları) ile birlikte bir erkeğe nikahlanamayacağı (haram olduğu) hükmünü vermişlerdir.[142]

Aynı şekilde, katır, merkep, arslan, kaplan, fil, kurt, kirpi, maymun ve köpek gibi hayvanlarla kartal, atmaca, şahin, ve doğan gibi kuşların etlerinin yenilmesinin haram oluşu -Kur'an-ı Kerîmde yer almamasına rağmen- hadis-i şeriflerle sübût bulmuştur.[143]

Erkeklerin ipek elbise giymeleri ile altın takmalarının haramlılığı[144] ile nikahta, nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de aynı şekilde -hadislerle- sabit olmuştur.[145]

Şüphesiz Hz. Peygamber’in bu yetkisi, Allah (c.c) dan bağımsız olarak düşünülmemelidir. Mesela Onun ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etini yasaklaması hükmü Kur'an-ı Kerîmin “O, size temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar”[146] ayetine râcîdir.

Esasen burada şu önemli noktayı belirtmede fayda var: Hz.Peygamber (s.a.v) “İsmet” sıfatının gereği, daimî koruma altındaydı. Bazen ikaz ediliyor, bazen kendisine moral takviyesinde bulunuluyordu.

Namazına mani bir durum meydana gelince, kendisine hatırlatılıyor: Hanımlarından birisine atılan iftira, âyet-i kerîme ile yapanların yüzüne çarpılarak bizzat Allah tarafından tezkiye ediliyordu.[147] Ya da münafıkların savaşa çıkmamaları hususunda izin verdiği için “Allah seni affetsin; neden onlara izin verdin?”[148] itâbına maruz kalıyor; birisine yüzünü ekşitip, arkasını dönse hemen, bu işin doğru olmadığı kendisine ifade ediliyordu.[149]

Şimdi, bu konumdaki bir insan, Kur’ân’da olmayan bir mesele hakkında hüküm veriyordu da bu hükme itirazvârî herhangi bir âyet-i kerîme nazil olmuyordu ise, demek ki Hz.Peygamber (s.a.v)’in verdiği hüküm, Allah’ın hükmüne tamamen uygunluk içindeydi. Ve bundan ötürü de “neden böyle hükmettin?”, “bu yanlış bir karar” vs. nev’inden bir ihtar veya tenkit olmuyordu.

Başka türlü olsaydı ne olacağı belliydi. Bunu beyan sadedinde Cenâb-ı Hak: “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız. Doğrusu o (Kur'an), takvâ sahipleri için bir öğüttür,”[150] buyurur. Hz.Peygamber’in başına böyle bir musibet gelmediğine göre demek ki Onun muradı, aynen Allah’ın da muradı olmaktadır. Onun için biz “Kur’ân-ı Kerîm vahy-i zâhir ise Allah Rasûlü’nün sözleri de vahy-i bâtındır.” diyebiliriz.

Bu meseleye şöyle de yaklaşılabilir: Allah (c.c.), kıyâmete kadar gelecek insanlara, din olarak seçtiği İslâm’ı ve bu dînin peygamberini gönderiyordu. Bu öyle bir dindi ki, Allah, onun muhafazasını üzerine almıştı.[151] Hiç değişmeyecek, bozulmayacak, orijinalliğini hiç kaybetmeyecekti. Hiç, böyle bir dîne, -o dînin peygamberi tarafından dahi olsa- yanlış şeyler sokuşturulabilir miydi? O peygamber, böyle bir şeye kalkışabilir miydi? Kalkışsa bile Allah (c.c.) müdahale etmez miydi?

Evet, Hz.Muhammed (s.a.v)’in verdiği hükümlere, vahyin ses çıkarmaması, onun doğruluğuna, Allah indindeki kabulüne en büyük ve en sâdık şâhididir.

 

BAĞLAYICILIK AÇISINDAN SÜNNET

Hadisler “mütevâtir” ve “âhâd” olmak üzere iki ana grupta tasnîf edilmiştir. Âlimlerin çoğunluğu mütevâtir haberlerin yakîn yani kesin bilgi ifade ettiği hususunda görüş birliği etmişlerdir. Haber-i vâhidler hakkında Hanefîler, Şâfiîler ve Malikîler genel olarak zannî yani kesin olmayan bilgi ifade ettiğini ileri sürerken Ahmed İbn Hanbel kesin bilgi (ilm-i yakîn) ifade ettiğini belirtir.[152] Şevkânî ve Zâhid el-Kevserî gibi bazı âlimler ise haber-i vahidlerin, ancak bir kısım karîneler ve bazı şartlarla ilim ifade edebileceği kanatiindedirler.[153] Haber-i vahidlerle amel noktasında bazı şartlar ileri sürülse de, amel edilmesi hususunda ittifak olduğunu söylemek mümkündür.[154]

Sünnet’in muhtevasının tamamen farz olan emirlerden veya işlenmesi haram olan yasaklardan ibaret olduğunu söylemek mümkün değildir; bugüne kadar hiç bir İslâm âlimi de böyle bir görüş ileri sürmemiştir. Tam aksine, ilk asırlardan itibaren İslâm âlimlerinin, Sünnet’i bağlayıcılık açısından bir sınıflandırmaya tâbi tuttuklarını görmekteyiz. Hatta Allah Rasûlü’nün söz, fiil ve tavırlarının, vahye bağlılık ve bağlayıcılık açısından tasnife tâbi tutulması daha Onun hayatında başlamıştır.

Onun bütün davranışlarının vahiyden kaynaklandığını bildiren âyet[155] ve hadislerin[156] yanında, öyle olmadığını, peygamberlerin de birer insan olduklarını,[157] rey ve içtihadı ile hükmedebileceğini[158] ve yanılabileceğini,[159] dünyevî konuları kendisinden daha iyi bilebileceklerini[160] bildiren hadisler ve yaptığı hatalardan dolayı bizzat kendisini uyaran âyetlerin[161] bulunması böyle bir ayırımı zaruri kılmaktadır.

Ayrıca yaptığı bazı tasarruflarının veya yapmadığı şeylerin her zaman için bizzat kendi idealine de uygun düşmediğini bizzat kendi ifadelerinden anlıyoruz. “Eğer şimdiki bildiğimi bilseydim...”, “Şöyle şöyle olmasaydı şunu yapardım veya yapmazdım...” gibi ifadeleri de[162] böyle bir ayırıma delâlet eder.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v)’e karşı fevkalâde bağlılıkları ile yüksek bir mevkiye sahip olan ashâbın bazı durumlarda böyle bir ayırımın mevcudiyetini gösteren tavır takınmaları; Onun bazı tasarruflarının vahye mi yoksa rey ve içtihada mı dayalı olduğunu sormaları, eğer reye dayalı ise kendi reylerini de rahatlıkla ileri sürebilmeleri[163] böyle bir ayırımı ifade etmektedir.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, (öl:1176/1762) meşhur eseri “Huccetullahi’l-Bâliğa”da hadislerinin kaynağını “vahiy” ve Hz. Peygamberin içtihadı” olarak belirlerken “Hz. Peygamber’in hadislerinden hüküm çıkarma” başlıklı bölümde, hadisleri bağlayıcılık yönünden “tebliğ ile alakalı olanlar” ve “tebliğ ile alâkalı olmayanlar” olmak üzere iki kategoriye ayırır. Birinci grupta ahiret, gayb ve kısmen ibadetle alakalı meseleler; ikinci grupta ise tıp ve benzeri tecrübeye dayalı konular ile Hz. peygamberin âdetlerini ifade eden hadisler mütâlaa olunur.[164]

Bunlardan ilki “Risâletin tebliği” maksatlı hadislerdir ki bunlar genel olarak bağlayıcı niteliktedir.

Tebliğ maksatlı olmayan ikinci gruptaki hadisler ise böyle değildir. Bunlar Hz. Peygamberin beşer olarak ortaya koyduğu hususlar ile şahsî tecrübelerinden, âdet ve örften kaynaklanan ve dînî bir amaç gütmeksizin yaptığı işlerden oluşmaktadır. Yine o, bu kısma, bütün ümmeti bağlayıcı olmaksızın, sadece günün şartları gereği özel bir durum karşısında ortaya koyduğu çözümleri de dahil etmektedir. Bunlar birinci gruptakilerin aksine bağlayıcı bir nitelik arz etmemektedir.

İbn Kuteybe, hem hükmü hem de delâleti cihetiyle yaptığı tasnifte hadisleri: Hz. Cebrâil’in Allah’tan alarak Hz. Peygambere getirdiği, Allah’ın Hz. Peygamberin rey ve içtihadına bıraktığı, Edep ve ahlak ile ilgili olan sünnetler olmak üzere üç kategoriye ayırır. İbn Kuteybe, son kısmın terkinin azabı gerektirmediği inancındadır.[165]

Kaynağı itibariyle sünneti tasnif eden İmam Serahsî’ye göre hadisler “vahy-i zâhir” ve “vahy-i bâtın” olmak üzere ikiye ayrılır. Ona göre, Hz. Cebrâil’in Allah’tan alarak Hz. Peygambere getirdikleri ile Cebrâil’in işaretiyle Hz. Peygamberin yaptığı açıklamalar vahy-i zâhir’i; Allah’ın bir hakikatı Hz. Peygamberin kalbine verdiği ilham vahy-i bâtını oluşturur. İmam Serahsî sünnet’in hepsinin vahiy olmadığı, bir kısmının Hz. Peygamberin içtihadı olduğu kanaatindedir.[166]

Sünnet’in kaynağı ve delâleti ile ilgili bu tasniflerden sonra bağlayıcılığı mevzuuna geçebiliriz.

Sünnet’in beyanlarının bağlayıcılığı Kur'an-ı Kerîm’de “Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka bir yolu seçmek yaraşmaz."[167] gibi pek çok ayet-i kerime ile bizzat Allah (c.c) tarafından ifade edilir. Sünnet’in bir kısmı amelî, bir kısmı ise ilmî açıdan bağlayıcıdır.

Amelî Açıdan Bağlayıcı olan Hadisler: Hz. Peygamberin ibâdât, muâmelât ve ukûbat gibi pratikle ilgili beyanları bu kabildendir ki sünnet olmaksızın bunların anlaşılması hemem hemen imkansızdır. “Altını ve gümüşü biriktirip yığanlar...”[168] âyetindeki “kenz” den maksadın “zekatı verilmeyen mallar” olduğunu ifade eden hadisler[169], “Hırsız erkek ve hırsız kadının yaptıklarına karşılık Allah’tan bir cezâ olarak ellerini kesiniz.”[170] ayetindeki hırsızlığa ait cezânın, bir dinarın dörtte biri değerinde ve daha üstünde bir şeyin çalınması halinde tahakkuk edeceği kaydını getiren hadisler[171] “Allah size çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder”[172] ayetindeki mirasla ilgili hükmü tahsîs ederek “peygamberlerin miras bırakmayacağı” hükmünü ifade eden hadisler[173], mûrisini öldüren vârisin miras alamayacağını hükme bağlayan hadisler[174] ile namazın nasıl kılınacağı, zekatın nisapları ile nelerden verileceğine dair hadislerin hepsi bu cümledendir.

İlmî Açıdan Bağlayıcı Olan Hadisler: Hz. Peygamberin, gaybî meseleler, âlemin yaratılışı, geçmiş ümmet ve milletlerle ilgili hadiseler, cennet ve cehennem ahvâli ile ilgili konulara dair hadisleri bu nevîdendir. Bu mevzuların salt akıl ve insanın kesbi ile halledilmesi mümkün değildir. Tevâtür yoluyla bize gelen haberler kesinlik ifade etmekte ve bağlayıcılık arz etmektedir. Haber-i vahidlerin kesin bilgi ifade etmediğini ileri sürerek Hz. peygamberin bu konulara dair beyanlarını bir kenara bırakmak -Kur’an ayetleri ışığında bakıldığı zaman- aceleden verilmiş bir hüküm gibi görünmektedir. Bu sebeple bir takım şartlar ve karînelerle Hz. Peygamberin bu türden beyanlarının bağlayıcı olduğu hususunu dikkate almanın lüzumuna inanıyoruz.

Buna dair bazı misaller arz etmemiz gerekecek. “Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra tekrar dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz, şu muhakkaktır ki biz sizi topraktan, sonra insan suyundan, sonra alakadan, daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık,”[175] ayetinin tefsirinde Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Sizden her birinizin yaratılışı ilk kırk gün zarfında derlenip toplanır. Bunun kadar bir zaman zarfında alaka olur. Sonra bu kadar bir müddet içinde bir çiğnem et parçası olur. Daha sonra melek gönderilip ona ruh üflenir ve (dört söz yani) rızkını, ecelini, amelini, bedbaht mı yoksa bahtiyar mı olacağını yazması emredilir. emredilir.”[176]

Hz. peygamber “O gün huzura alınırsınız; size ait hiç bir sır gizli kalmaz,”[177] âyetini beyân ederken “İnsanlar kıyamet günü Allah’a üç kere arz olunur. bu arzların ikisi, cidâl ve i’tizârlardır. Üçüncüsüne gelince, işte o zaman fahîfeler elde uçuşur, kimi sağından, kimi ise solundan alır,”[178] buyurur.

Yine “Allah iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözde daima sebat ihsan eder,”[179] ayeti hakkında Hz. Peygamber “Bu ayet kabir azabı hakkında nâzil olmuştur. Kabirde ölüye’Rabbin kimdir?’ diye sorulur. O da ‘Rabbim Allah, peygamberim Muhammeddir’ der. İşte bu ayetteki ‘sâbit sözün medlûlüdür’ der.[180]

Bütün bunlarla aslında Hz. Peygamber Allah’ın kendisine yüklediği Kur’anı insanlara açıklama vazifesini yerine getirmektedir. Kur’anı indiren Allah, onunla yetinmeyerek, insanların “Kur’an üzerinde düşünmeleri” ve “öğüt almaları” için nebisine onu açıklama yani “tebyîn ve tefsîr” vazifesini verir: “Biz sana bu Kur’anı, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye indirdik. Taki düşünüp öğüt alsınlar.”[181] Başka bir ayette ise bunu teyid ederek Allah (c.c) “biz sana kitabı, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan kavim için (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun için gönderdik.”[182] buyurur.

Allah, Kur'an-ı Kerîmde Hz. Peygamberin inananlar için bir lütuf olduğunu ve ona hikmet de verildiğini bildirir[183] ve ona inanılmasını emreder.[184] Ona inan inanmak da yeterli değildir, onun mü’minler tarafından her konuda örnek alınması lazımdır.[185] Eğer Kur’an ayetleri tek başına yeterli olsaydı herhalde ayrıca onun örnek alınmasını tavsiye abes olurdu. bu hususu “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti[186] talim edip bilmediklerinizi öğreten[187] bir peygamber (Rasûl) gönderdik,”[188] meâlindeki âyet gayet güzel ifâde etmektedir. Onun insanlara öğrettiği sadece Kur’an değildir. Kur’an’ın dışında “hikmet”[189] ve “bilmedikleri şeyleri” de öğretmektedir ki, bu iki kavram doğrudan onun kur’an dışındaki beyanlarına (ve tefsirlerine) yani sünnetine işâret etmektedir. Demek ki nebînin tebliğinde sadece kur’an yeterli değildir. Dolayısıyla bu gün bizim içinde “sadece Kur’an” yeterli görülemeyecektir.

Allah, Hz. Peygambere sadece Kur’anı tebliğ ve tebyîn vazifesini değil aynı zamanda ona Kur’anda bulunmayan bazı hükümler koyma yetkisini de verir. Onun sünneti bu yetki çerçevesinde oluşmuş bir kısım -sahîh- beyanlarını da ihtiva eder ki, inananlar için -Allah’ın Kur’andaki emri ile- bağlayıcıdır. Nitekim Allah “Allah ve Rasûkü bir işte hüküm verdiği zaman artık Mü’min kadın ve erkeğe o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur,”[190] buyurur. Eğer bir kısım çevrelerin anladığı şekilde “Kur’an bize yetecek ve sünnete gerek duymayacak” isek ve de “Rasûlullah Kur’anın dışında hüküm vermeyecek idi ise” Kur’an’da yer alan bu ibareler abes olmaz mı? Halbuki Kur’an’da abes şeyler olmadığı gibi, Allah da abesle iştigâlden münezzehtir.

Nebîsini, Kur’an’da bulunmayan hükümler vermeye yetkili kılan Allah, aynı zamanda onu haram ve helal kılma yetkisiyle donatarak ”Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın,” buyurur.[191] İşte Hz. Peygamber de Allah’ın verdiği bu yetkiye dayanarak -daha önce yerinde belirttiğimiz gibi- ölü ve kan haram sayıldığı halde “Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir.” buyurarak “haram olmayan bir ölü” hakkında hüküm koymuştur. Aynı şekilde kan oldukları halde ciğer ve dalağında helâl olduğuna hükmetmişlerdir. Kur’an’da geçmeyen katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, maymun ve köpek gibi hayvanların yenmesinin haram oluşu da onun bu kabil hükümlerindendir. İnananlara düşende gönül rahatlığı içinde onun hükümlerini kabûl etmektir.

Allah (c.c), Kur'an-ı Kerîm’de peygambere itaati, kendine itaat olarak ilan ederken[192] peygamberin verdiği (emrettiği) şeyi (hükmü) almayı (yapışmayı), yasakladığı şeyden de sakınmayı ve kaçınmayı emreder.[193] Hz. Peygambere mutlak itaati emreden Allah, Kullarını sevmeyi ve bağışlamayı bu itaat şartına bağlamıştır.[194]

Bu ve benzerî ayetlerde söz konusu edilen itaat ile, Allah’a itaatin yanında ayrıca nebîsine itaatin lüzumuna dikkat çekilmiş ve üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Dolayısıyla inananlar hem Allah’ı hem de peygamberini ayrı ayrı kabullenerek itaat etmelidirler. Aksi takdirde cezası ağır olacaktır. “Kim Allah’a ve peygamberine karşı gelirse ve sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”[195] O, Allah öyle muallâ bir mevkîye sahiptir ki değil ona itaat etmemek ve verdiği hükmü kabûl etmemek, huzurunda yüksek sesle ulu-orta konuşmak bile amellerin uçup gitmesine sebeptir.[196] Bu sebeple sahîh sünnetin bağlayıcı bir değere sahip olduğu hususunun hiç bir îzaha ihtiyaç bırakmayacak şekilde bağlayıcı olduğu sonucuna gitmek zor olmayacaktır.

Yeri gelmişken, burada Peygamberlikle alâkalı şu iki meseleyi ifadede fayda mülâhaza ediyoruz:

Peygamberlerin gördüğü rüyalar da vahiydir. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.v), salih rüyayı peygamberliğin 46 parçasından biri olarak değerlendirmiştir.[197] Bunu izah sadedinde Hz. Âişe (r.a.): “Allah Rasûlü bir rüya gördüğünde O, ertesi gün sabah aydınlığı gibi zuhur ederdi.”[198] demiştir.

İbrâhim (a.s.) rüyada üç gün üst üste oğlu İsmâil’i boğazladığını görünce bunu İsmâil (a.s.)’a söylemiş, o da: “Babacığım sana emredilen şeyi yerine getir, inşâallah beni sabredenlerden bulacaksın.”[199] Şeklinde mukabelede bulunmuştur. Bunun üzerine her ikisi de teslim olmuş, Hz.İbrâhim oğlunu yere sermiş ve bıçağı boğazına çalmıştır.[200]

Peygamberlikte esas olan kişiye bir kitap indirilmesi değil onun Allah tarafından peygamber seçilmesidir. Allah, bütün insan topluluklarına peygamber göndermiş, onlardan bir kısmının hayat hikayelerini bize nakletmiş, bazılarından ise hiç bahsetmemiştir.[201] Bundan da anlaşılacağı üzere Allah bütün peygamberlerine vahiy gönderilmiş fakat hepsine kitap indirilmemiş, geçmiş peygamberlerin şeriatlarıyla amel etmişlerdir. Kendilerine kitap (ve suhuf) verilen peygamber sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Allah kendilerine kitap vermediği peygamberlere emir ve yasaklarını bildirmiş nasıl bir hayat sürecekleri hakkında yol göstermiştir. Ancak bu vahiyler bir kitap haline gelmemiştir.

Hz.Mûsâ (a.s.) daha kendisine levhalar halinde Tevrat nazil olmadan, Firavun’a gidip uyarıda bulunmakla emrolunmuştur.[202] Firavun’la karşılıklı konuşmalar cereyan etmiş,[203] o, Musâ (a.s.)’ı ve kavmini kovalarken boğulmayla karşı karşıya kalınca îmân etmiş fakat o andaki îmânı kabul olmamış,[204] ve kâfir olarak ölmüştür. Halbûki Hz. Mûsâ’ya Tevrat’ın nazil olması, İsrâil oğullarının Firavundan kurtulmasından sonraki zamana tevafuk etmektedir.

Demek ki Allah peygamberlerine vahy ettiği kitabın dışında da onlara vahiyde bulunmuştur. Nitekim “lut kavmi”ni helak etmeden önce meleklerini hem Hz. ibrahim[205] hem de Hz. Lût’a[206] göndererek hadiseyi önceden haber vermiştir. Peygamber olmayan Hz. Meryem’e Allah’ın hitabı[207] ve kendisine kitap verilmeyen Hz. Zekeriyya’ya melek vasıtası ile gönderilen “çocuğu olacağına dair müjde”[208] de kitapta yer alan bir vahiy değildi. Bu şekilde ayetlerden başka vahiyler de gelmektedir ki bu cümleden olarak Hz. peygambere de Kur’an dışında vahiyler gelmiştir. “Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak (kalbine yerleştirmek) ve okutmak bize aittir. O hald biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Şüphesiz sonra onun beyan ve izahı bize aittir.”[209] Burada söz konusu olan kitabı “beyan” ve “izah” ile kastedilen kitabın dışındaki vahiy yani Hz. Peygamberin sünneti olmalıdır. Kur’anın dışında Hz. Peygambere vahyedilen hususlara dair burada bazı örnekler zikredebiliriz.

Mescid-i Aksânın Kıble edinilmesi: Bilindiği gibi Müslümanlar önceleri Mescid-i Aksa istikametine yönelerek namaz kılıyorlardı. Hz. Peygamber Mescid-i Haram’a yönelerek namaz kılmak istiyor ve bu mevzuda Allah’ın müsaadesini bekliyordu. “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir...”[210]

Burada Hz. Peygamberin Mescidi Haram istikametine dönmek için ilâhî bir emir beklediğini görüyor ve bundan anlıyoruz ki o, Mescid-i Aksa’ya yine ilâhî bir emirle döndürülmüştür. İstemesine rağmen kıble değişikliğini de gerçekleştirememektedir. Ancak, Kur’an-ı Kerimde Mescid-i Aksa istikâmetine dönülmesi için bir emre ve vahye rastlamıyoruz. Demek ki Hz. Peygambere bu konuda Kur’an’da yer almayan bir vahiy gelmişti.

Tahrîm sûresinde bahsi geçen gizli şey: Hz. Peygamber hanımlarından birine “sır olarak” bir şey söylemişti. Hanımı bunu başkasına söyleyince Allah nebîsini bu durumdan haberdar etmiş, o da hanımına serzenişte bulunmuştu. “...Birazını haber verip, birazından sarf-ı nazar ettiğinde (hanımı) ‘bunu sana kim haber verdi’ dedi. O da ‘Bana alîm ve habîr olan (Allah) haber verdi’ dedi.”[211] Ancak Kur'an-ı Kerîm’de haberi ihtivâ eden böyle bir âyet yer almamaktadır. Demek ki Kur’anın dışında bir vahiyle bildirilmiştir.

Hz. Peygamber Kur’an dışında Allah (c.c)’dan vahiy aldığını “.....yapmakla emrolundum”, “...yapmaktan nehyolundum”, “Cibrîl (bana gelerek) şöyle dedi” gibi ifadeleri ile de açıklamaktadır. Sadece (vahy-i metluv veya vahy-i zahir olan) Kur’anı kabûl ederek (vahy-i gayr-ı metluv veya vahy-i bâtın olan) sünneti terk etmek bu bağlamda pek mümkün görünmemektedir.


SONUÇ

Hz. Peygamberin sünneti dinin ve Kur’an’ın anlaşılmasında ilk ve en önemli bir kaynaktır. Bu sebeple kendimizi hiç bir şekilde onlardan müstağnî saymamız mümkün değildir.

Sünnet-i Seniyye’nin nevîleri vardır. Bunlardan bir kısmı iman ve amel esasları ile ilgilidir ve dinde tafsilatıyla açıklanmıştır. Bunlara sünnet’in Farz ve vâcip kısmı da dememiz mümkündür. Din, bu ahkâm üzerine müesses olduğu için, bu kısım “dinin muhkemâtından” ve hiç bir şekilde değiştirilemez. Bunların değişmesi dinin tahrifi ve inkarı, dinin inkarı anlamına geleceği için sünnrt’in bu kısmına uymaya, “İttibâ” ya mecburiyet; terkinde ise “azap” ve “ikap” vardır. Her Müslüman ona uymak (ittibâ) ile mükelleftir.

Sünnet’in ikinci kısmı, yine dinde beyan edilmiş; uyulması müstehap olan sünnet’in Nafileleri diyebileceğimiz kısmıdır. Mü’minler bunlara müstehap nev’inden (İstihbâbî olarak) uymakla mükelleftirler. Fakat terkinde azap ve ikab yoktur. Uyulmasında ve yapılmasında yani uyulmasında ise büyük sevap vardır.; Sünnet’in bu kısmı’nın tağyir ve tebdili bid’attır, dalâlettir ve büyük bir hatadır.

Sünnet’in üçüncü kısmı, peygamber efendimizin “Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi” yani Örf ve âdetlerinden ibarettir.” ki Onun bir insan olarak sergilediği fıtrî davranışlarını ifade eder.

Onun bütün davranışları Hikmetli olduğu ve bir maslahatı ifade ettiği için, şahsî, ailevî ve ictimâî hayatımız itibariyle, bu davranışlarında onu taklit ve ittibâ etmek elbette ki gayet güzel (müstahsen) dir. Ona uymak (mütâbaat) la, âdâb ve âdetler ibadet hükmüne geçecektir. Bunlara uymamaya (muhalefet), bid’at denilemez. Fakat, efendimizin her davranışı “Beni Rabbim terbiye etti. Ve ne güzel terbiye etti” hadisi mûcibince, bir “edep” olduğu için “Âdâb-ı Nebeviye”ye bir nevi muhalefettir ve onların nûrundan mahrumiyeti ve o hakiki edebden istifade edememeyi sonuç vermektedir.

Birinci ve ikinci gruptaki sünnet-i seniyyesi, nübüvveti, üçüncü grupta yer alan sünnet-i seniyyesi ise onun beşeriyeti ile alakalıdır. Sîret kitapları daha çok onun bu beşerî yönü üzerinde dururlar. Bunlardan birinci ve ikinci grupta yer alan sünnet bağlayıcı olduğu halde üçüncü gruptakiler değildir. Şah Veliyyullah ed_Dihlevî de bu noktanın altını çizmektedir.

Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte İslâm’ın iki temel direğinden birisidir. Onsuz bir İslâmiyet düşünülemez. Dolayısıyla Sünnet, sadece Kur’ân-ı Kerîm’i yaşama ekollerinden bir ekol değil, kendisiyle İslâmiyet’in tamamlandığı bir rükündür. Hz. Peygamber (s.a.v) de sadece bir tebliğci değil; temsili tebliğinin önünde, İslâm’ın -sanki- tecessüm etmiş bir halidir. Sünnet’i devre dışı bırakarak, sünnet’in haricinde bir İslâm’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.

Böyle bir tavır, bir şuurun neticesi ise bu tavır, islam’a karşı bir ihanet ve dalalettir. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.v): “Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed (s.a.v)’in yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi, sünnete muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır. Ve, her bid’at dalâlettir.”[212] Buyurur.

İnsanın mükellefiyetinde esas ve önemli olan Allah’ın hoşnutluğunu elde etmektir. Allah ise, kendi hoşnutluğunu, Allah Rasûlü’ne itaate bağlamıştır.[213] Allah Rasûlü’nün dediğini yapmak ve onun tarafından sevilmek, Allah’ın dediğini yapmak ve Onun tarafından sevgiye mazhar olmak demektir. Gerisi Allah yolundan sapma ve dalâlete düşmedir. Bunu ifade için Hz. Peygamber: “Size iki şey bırakıyorum ki onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünneti.”[214] Buyurmuştur.

Hz. Peygamber, başka bir hadis’te, kendisine itaat’in Allah’a itaat anlamına geldiğini belirterek, “Bana itaat eden, şüphesiz Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden de hiç şüphesiz Allah’a isyan etmiştir”[215] der.

Allah Rasûlü, sanki asırlar öncesinden bugünü görerek, “Kur’ân bize yeter” mâsumâne ifadelerinin altında, sünnetin kenara itilmek isteneceğini ifade etmiş ve: “Sakın herhangi birinizi, koltuğuna gerilip oturmuş, ve kendisine emir veya nehiylerimden biri gelir de, “biz onu bilmeyiz; (Allah’ın kitabı var, sünnet diye bir şey bilmeyiz) Kitâbullah’ta ne varsa ona uyarız” diyor olarak bulmayayım.[216] Demiştir.

Kur’an’ı bilenler, vahyin mahiyet ve amacını kavrayanlar anlama işinin Peygambersiz olmayacağını çok iyi bilirler. Bizim, Rasûlullah’ın (s.a.v) beyanlarından sarf-ı nazarla Kur’an’a ulaşmamız, onu anlamamız ve anlaşılır kılmamız, yaşanabilen bir hayata geçirmemiz mümkün değildir. Rasûlullah (s.a.v), gerek sözleriyle ve gerekse fiilleriyle Kur’an’ı bize açıklamıştır. Bu açıdan Sünnet, Kur’an’ın bir açılımıdır dememiz imkan dahilindedir.

Nasıl ki Kur’an, kendi içinde birbirini açıklıyorsa, yani, Medenî sûureler Mekkî sûrelerin açılımı mahiyetinde ise; Medenî sureler olmadan Mekkî surelerden, yaşanılabilir, mükemmel bir dînî hayat çıkarmak mümkün değilse, sünnet olmadan da Kur’an’ı anlamak ve onu hayata geçirmek mümkün değildir. Çünkü sünnet, yaptığı beyan göreviyle Kur’an’ın açık bıraktığı alanları  doldurmakta ve din böylece tamamlanmaktadır.

Bu, kur’an’ın nazil olmaya başladığı andan itibaren hep böyle olmuştur. Ancak Yunan felsefe’sinin İslam dünyasına girmesiyle birlikte, şimdilerde de bazı müsteşriklerin garazkar çalışmalarıyla, “sünneti sorgulama” teşebbüsleri başlamıştır.

Unutulmamalıdır ki Vahiy, aynı  zamanda inkılapçı özelliği ile her zaman toplumun arkasından gelmemekte, aksine çoğu kez, toplumu belli bir hedefe doğru yönlendirmektedir. Bu durumda, vââ’dan hareket etmek zorunda olan peygamberin, belirlenen hedefe ulaşabilmesi için işin başında ortamın gereklerini dikkate almış olması ve ona uygun bir uygulamaya girişmesi ve zaman ilerledikçe bunları terketmesi mümkün olabilir.

Bu itibarla biz, Rasûlullah (s.a.v)’ın beyanlarını, uygulamadan ayırmak istiyoruz. Beyanın vahye dayalı olduğunu, fakat uygulamanın, ortamla yakın ilişkisi olduğunu; dolayısıyla hiçbir uygulamanın kendi ortamından soyutlanarak evrenselleştirilmesinin mümkün olmayacağını düşünüyoruz. İmam Şafii’nin, “Her kim, Rasûlullah’tan kabul etmişse, Allah’tan kabul etmiştir[217] sözünün, tamamıyla beyana yönelik sünnet olması gerektiğini düşünüyoruz.

 

 

Dr. Hüdaverdi Adam

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 



[1] Yunus, 10/16

[2] Âl-i Îmrân, 3/33-34; Hac, 22/75; En’âm, 6/124

[3] Ahzâb, 33/45; Nisâ, 4/41

[4] Mü’minûn, 23/24; Yunus, 10/78; Şuarâ, 26/107-110

[5] A’râf, 7/59; 65,73,85; Mâide, 5/117; Nahl, 16/35

[6] En’am, 6/106

[7] En’am, 6/38

[8] İsra, 17/12

[9] Yusuf, 12/40

[10] A’li İmran, 3/154

[11] Kasas, 28/70

[12] En’am, 6/50

[13] En’am, 6/18

[14] En’am, 6/18

[15] Ra’d, 13/9

[16] Maide, 11

[17] Ra’d, 13/41

[18] Taha, 20/123, 124

[19] Bakara, 2/213; Sa’d, 38/26

[20] Maide, 5/49

[21] Ahzap, 33/36

[22] Maide, 5/49

[23] Maide, 5/50

[24] Bakara, 2/178

[25] Maide, 5/38

[26] Nur, 24/2

[27] Nur, 24/4

[28] Nisa, 4/58

[29] İslam Gerçeği, (Heyet), 95; Ankara, 1995

[30] Nisa, 4/59

[31] Nisa 4/65

[32] Tevbe 9/67,66

[33] Yasin, 36/12

[34] Münafikun, 63/7

[35] Kaf, 50/4

[36] Hadid, 57/22

[37] Yunus, 10/61

[38] Ahkaf, 46/23; Mülk, 67/26

[39] Taha, 20/51-52

[40] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4662, İstanbul, 1971

[41] Âl-i İmrân, 3/31-32; Nisâ, 4/13-14

[42] Bakara, 2/151; Nisâ, 4/64-65; Nahl, 16/64; Âl-i İmrân, 164

[43] Ahzâb, 33/21

[44] Mâide, 5/67; Kıyâme, 75/15

[45] Nahl, 16/44

[46] Nahl, 16/44

[47] Tâhâ, 20/105

[48] Araf, 7/63

[49] Nahl, 16/44

[50] Ebu Davud, Sünnet, 6

[51] Buhari, Talak, 11; Müslim, İmaret,155; Ebu Davud, Talak, 11

[52] Buhari, Şehadet, 1; Müslim, Akdiyye, 1

[53] Buhari, İman,1; Müslim, İman, 19; Tirmizi, İman, 3

[54] Ebu Davud, Sünnet, 5; İbn-i Mace, Mukaddime, 6

[55] Buhari, İ’tisam, 4, Libas, 46

[56] Ebu Davud, Akdiyye, 11; Tirmizî, Ahkam, 3

[57] İmam eş-Şâfiî, er-Risâle, (Tahkîk: Ahmed Muhammed Şakir) 91-93; Beyrut, ts.

[58] Nahl, 16/44

[59] Şâtıbî, (Ebu İshak İbrahim b. Musa), el-Muvâfakât fî Usûli’ş-Şerîa, 4/23-24

[60] Müslim, Sayd, 15,  Et’ime 32; Tirmizi, Sayd, 9

[61] Ebu Davud, Tahare, 41; Tirmizi, Tahare, 52

[62] Ebu Davud, Edahi, 18; Tirmizi, Sayd 10

[63] Nisa, 4/11

[64] Bakara, 2/275

[65] Bakara, 2/279

[66] Buhari, Buyu’, 78 ; Müslim, Müsakat,81-83

[67] Nisa, 4/24

[68] İmam eş-Şafii, (Muhammed b.İdris), er-Risale, Tahkik: Ahmed Muhammed Şakir, 227; 1309

[69] Şatıbi, Muvafakat, 4/37

[70] Nisa, 4/11

[71] Nisa, 4/11

[72] Nisa, 4/176

[73] Buhari, Feraiz,5,7,9,15 ; Müslim, Feraiz, 2,3

[74] Nisa, 4/23

[75] Ahmed İbn Hanbel, Müsned,2/182 ; el-Mektebetü’l-İslami, 5. Baskı, Beyrut, 1985,  Tirmizi, Rada’, 1

[76] Yusuf, 12/72

[77] Nisa, 4/6

[78] Tevbe, 9/60

[79] Talak, 65/6

[80] Şatıbi,  Muvafakat,  4/44

[81] Muvatta, Akdiye, 31 ; Ahmed İbn Hanbel, Müsned,  5/327 ; İbn Mace, Ahkam, 17

[82] Bakara, 2/231

[83] Talak, 65/6

[84] Bakara, 2/233

[85] A’râf, 7/157

[86] Suat Yıldırım, Peygamberimizin Kur’anı Tefsiri, 31; İstanbul, 1983

[87] Nahl, 16/44,64; Bakara 2/151; Nisâ, 4/105,113; Mâide, 5/67;İbrahim, 14/4; Kıyamet, 75/16-19;

[88] Taberî, (Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr) Câmiu’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’an, 1/74, 29/190-191; Kahire, 1373/1954

[89] Halis Albayrak, Kur’anın bütünlüğü üzerine, 139, İstanbul, 1993

[90] Suat Yıldırım, Hz. Peygamberin Kur’anı Tefsiri, 71,

[91] Fatiha, 6-7

[92] Tirmizî , Tefsîru’l-Kur’an , 2 ; Taberî , Tefsir, 1/ 61,64

[93] En’am, 6/82

[94] Lokman, 31/13

[95] Bakara, 2/238

[96] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3

[97] Hûd, 11/114

[98] Nisâ, 4/103

[99] Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevakît, 1

[100] Buhârî, Ezân, 18;  Müsned, 5/53

[101] Nesâî, Menâsik, 200; Müsned, 3/366

[102] Nisa, 4/11

[103] Buhari, Ferâiz, 3;  Müslim, Cihâd, 1758

[104] Tirmizî, Ferâiz, 17

[105] Nisâ, 4/29

[106] Buhârî, Büyû’ 82; Müslim, Büyû’ 51

[107] Bakara, 2/281

[108] Buhârî, Hac, 57;  Müslim, Hac, 248

[109] Bakara, 2/129, 151; Âl-i Îmrân, 3/164

[110] Âl-i Îmrân, 3/113; Müzzemmil, 73/4-6

[111] Nahl, 16/44

[112] Bakara, 2/251; Âl-i Îmrân, 3/48; Mâide, 110

[113] Âl-i İmrân, 3/164; Tevbe, 9/61,128-129; Bakara 2/151; Enbiya 21/107; Cuma 62/2-4

[114] Nisa, 4/136; Tevbe, 9/91; Nur, 24/62; Fetih, 48/8-9,13; Hucurât, 49/15; Teğâbün, 64/8; A’râf, 7/158;

[115] Kalem, 68/1-4

[116] Ahzab, 33/21

[117] Enbiyâ, 21/107

[118] Cuma, 62/2

[119] Ahzâb, 33/6

[120] Ahzâb, 33/21

[121] Âl-i İmrân, 3/164. Ayrıca bkz. Bakara, 2/119, 151; Mâide, 5/67;  Kalem, 68/1-4; Sebe, 34/28; Cuma, 62/2

[122] Haşr, 59/7

[123] İbrâhim, 14/4. Ayrıca bkz. Nahl, 16/44, 64

[124] Kıyâme, 75/16-19

[125] Necm 53/3-4

[126] Bakara, 2/151;

[127] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 6/4571; İstanbul, 1935-1939

[128] Tevbe, 9/43,84; Enfâl, 8/67; İsra, 17/74; Ahzab, 33/2,37; Abese, 80/1-10; Yunus, 10/94; En’am, 6/35,52; Tahrim, 66/1; Nisa, 4/105; Münafıkûn, 63/6

[129] Nisâ, 4/59

[130] Hz.Peygamber’e itaat ve isyanla alâkalı hadisler için bkz. Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 32; Ebû Dâvûd, Sünnet, 4605; Tirmizî, İlim, 10; İmân, 17;  Müsned, 2/93, 158; Kadı Iyâz, (Ebu’l-Fadl el-Yahsubi), Şifâ, 2/25; Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, trs.

[131] Nisâ, 4/115

[132] Hz.Peygamber’e inanmayla alâkalı âyetler için bkz. A’râf, 7/158; Nisâ, 4/136; Tevbe, 9/91; Hucurât,49/15; Teğâbün, 64/8

[133] Buhârî, İ’tisâm, 2

[134] A’râf, 7/157

[135] Tevbe, 9/29

[136] Nisâ, 4/65

[137] Ahzâb, 33/36

[138] Mâide, %/3; En’am, 6/145

[139] Ebû Davut (Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî el-Ezdî), Sünen, 1/54; Mısır, 1369/1950

[140] İbn Mâce, Sayd, 9; Et’ıme, 31; Ebû Davut, Et’ıme, 34; Muvatta, Sıfatü’n-Nebî, 30; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/97; Mısır, 1313; es-San’ânî (Muhammed b. İsmail), Sübülü’s-Selâm, 4/76; Kahire, 1379/1960

[141] Nisâ, 4/23

[142] Buhârî, Nikah, 27

[143] Müslim, es-Saydu ve’z-Zebâih, 3; eş-Şâtıbî (İbrahim b. Musa), el-Muvâfakât, 4/23; Mısır, ts. 

[144] Tirmizî, libas, 1,2; İbn Mâce, Libas, 19

[145] Buhârî, Şehâdât,7; Nikah, 20,27,117; Müslim, Ridâ, 1,2,9,12; Ebû Davut, Nikah, 6; İbn Mâce, Nikah, 34; Dârimi, Nikah, 48; Muvattâ, Ridâ, 1,2,16,

[146] A’râf, 7/157

[147] Nur, 24/11-13

[148] Tevbe, 9/43

[149] Abese, 80/1-4

[150] Hâkka, 69/44-48

[151] Hicr, 15/9

[152] Ali Toksarı, Delil Olma Yönünden Sünnet, 167-168, 175-224; Kayseri, 1994

[153] Ali Osman Koçkuzu, Rivayet ilimlerinde Haber-i Vahidlerin İtikâd ve Teşrî Yönlerinden Değeri, 123, Ankara, 1988

[154] Ali Toksarı, Delil Olma Yönünden Sünnet, 175-176

[155] Bkz. Necm, 53/2-5  (O, arzusuna göre konuşmaz. O (nun bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.)

[156] Ebû Dâvûd, İlim, 3  “Yaz... Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu ağızdan haktan başkası çıkmaz.”

[157] Bkz. Kehf, 18/110 (De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.); Fussilet, 41/6 (De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana İlâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!)

[158] Ebû Dâvûd, Akdiye, 7  “Bir vahiy gelmediği sürece ancak kendi reyimle aranızda hükmederim.”

[159] Buhârî, Salât, 31 (Namazdaki bir eksiklik veya fazlalık sebebiyle Sahâbenin hatırlatması üzerine: “Ben de sizin gibi bir beşerim. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. (Bir şey) unuttuğumdu bana hatırlatın...” buyurması.)

[160] Müslim, Fedâil, 140-141  “Ben ancak bir insanım, size dînirizden bir şey emredersem onu hemen alın. Kendi reyimden bir şey emredersem ben ancak ve ancak bir beşerim.” ve “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.”

[161] Bkz. Enfâl, 8/67-68 (Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.); Tevbe, 9/43 (Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?)

[162] Örnekler için bkz. Buhârî, Teheccüd, 5, Cum’a, 8, Cihâd, 119;  Müslim, Hac, 398, Salâtü’l-müsâfirîn, 77,178, Tahâre, 42, İmâre, 103, Nikâh, 140-142;  Nesâî, Menâsik, 125, Dârimî, Menâsik, 44;  Muvatta’, Hac, 104, Tahâre, 114,115, Cihâd, 40

[163] İbn Hişâm, Sîre, 2/272, Daru’l-Kalem, Beyrut, 1936; İbn Sa’d, Tabakât, 2/15, Dâru Sâdır, Beyrut, 1405/1985

[164] Şah Veliyyullah Dihlevî, Huccetullahi'l-bâliğa,  1/371-373, Beyrut, 1990; 1/271, Daru’t-Türas, Kahire, 1185

[165] İbn Kuteybe, Te’vîlü Muhtelifi’l-Hadîs, 183, Beyrut, 1985

[166] Serahsî, Usûl, 2/90-96, İstanbul, 1984

[167] Ahzâb, 33/36

[168] Tevbe, 9/34

[169] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/80, İstanbul, 1985

[170] Mâide, 5/38, İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 3/167

[171] Buhârî, Hudûd, 13;

[172] Nisa, 4/11

[173] Buhârî, İ’tisâm, 5; Müslim, Cihâd, 51

[174] Tirmizî, Ferâiz, 17

[175] Hac, 22/5; Mü’minûn, 23/14

[176] Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6

[177] Hâkka, 69/18

[178] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 4/414

[179] İbrâhim, 14/27

[180] Müslim, el-Cenne ve Sıfâtu Naîmihe, 73

[181] Nahl, 16/44

[182] nahl, 16/64

[183] Âl-i Îmrân, 3/164

[184] Fetih, 48/13

[185] Ahzâb, 33/21

[186] Sözlü ve fiilî sünnet (bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/444, Azim Dağıtım, İstanbul, 1992 )

[187] Akıl ve düşünce ile bulamayacağınız şeyleri, gayba ait sırları ve ahiretle ilgili durumları (bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/444)

[188] Bakara, 2/151

[189] Ona hikmet verildiğine Bakara, 129, 231; Âl-i Îmrân, 164, Nisa, 113, Ahzâb, 34, Cum’a 2 gibi başka pek çok ayette de dikkat çekilir.

[190] Ahzâb, 33/36

[191] Tevbe, 9/29

[192] Nisa, 4/80

[193] Haşr, 59/7

[194] Âl-i İmrân, 3/31-32

[195] Nisâ, 4/14

[196] Hucurât, 49/1-2

[197] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 3;  Müslim, Salât, 206

[198] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 3

[199] Sâffât, 37/102

[200] Sâffât, 37/103

[201] Nisâ, 4/163-165; Mü’min, 40/78; Nahl, 16/36; İsrâ, 17/15; Kasas, 28/59

[202] Tâhâ, 20/24

[203] İsrâ, 17/101-102

[204] Yunus, 10/90-91

[205] Hûd, 11/69-74

[206] Hûd, 11/78-81

[207] Âl-i Îmrân, 3/47-49

[208] Âl-i Îmrân, 3/39-41

[209] Kıyame, 75/16-19

[210] Bakara, 2/144

[211] Tahrîm, 66/3

[212] Müslim, Cuma, 43; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5

[213] Mesela bkz. Âl-i Îmran, 3/31

[214] İmam Malik, Muvatta, Kader, 3, Daru’l-Hadis, Kahire, 1951

[215] Buhârî, Ahkâm, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 1

[216] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 2

[217] eş-Şafii, Muhammed b.İdris, er-Risale, 33,Tahkik: Ahmed Muhammed Şakir, 1309