İman ehli için hayat vazifesinin getirdiği külfetlerden bir terhis, dünya meydanındaki imtihanda kulluk vazifesinden bir paydos, öbür aleme göç etmiş ahbabına kavuşmak için bir vesile, hakiki vatanına dönmeye bir vasıta, dünya zindanından cennet bahçelerine bir davet ve yüce Allah’ın fazlından, hizmetine mukabil ücret alma anı olarak telakki edilen ölüm, pekçok insan için ürkütücü ve halledilmesi çok zor bir problemdir
İnsanlık, ilk yaratıldığı günden
itibaren ölüm ve ölümden sonrasını düşünmüş, dinler de
onların bu mevzudaki problemlerini çözmek için gelmiş ve
onların “Ben kimim?”, “Nereden geldim?” ve “Nereye
gidiyorum?” şeklindeki sorularına cevap vermiştir.
İslam dini de bu meseleye diğer dinler
gibi çok önem atfetmiş, Ahiret’e imanı inanç esasları
arasında mütalaa ederek ona Allah’a imandan sonra ikinci sırada
yer vermiştir.
Allah Teâlâ hikmetli kitabı Kur’an-ı
Kerim’de “O ki hanginizin daha güzel davranacağını
sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”[1] buyurarak hikmeti
gereğince, kudreti ile, dünya hayatında ölümü icat ettiğini,
yarattığını bildirmektedir. Bundan, dünya hayatının da
ölümün de hikmetli olduğu; abes ve gayesiz olarak meydana
gelmediği anlaşılmaktadır. Dünya teklif ve amel; ahiret
ise hesap ve mükafat yeridir. Din böyle demekte, akıl buna hükmetmekte,
mü’minler de buna böyle inanmaktadırlar.[2]
Ölümün hikmeti insanın imtihanında
gizlidir. İnsan, iyi ya da kötü her işlediği şeyin
karşılığın görecektir. Ancak bu, burada değil de Ahiret
aleminde olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu açıklamaya
göre Allah açısından ölümün bir gayesi vardır. Ancak bu
şuurdan uzak yaşayan insan Ona kavuşmaktan korkmakta, kendi
çevresindeki insanların ölmeleri ile ürpermekte ve feryat
etmektedir.
Aslında ölümün insanı korkutmasının
altında yatan gerçek sebep, ölümün mahiyetinin
bilinmemesi, insanın emellerini gerçekleştirmeye imkan
vermemesi ve onu sevdiklerinden ayırmasıdır.[3]. Bütün semavi dinler insanı bu
sıkıntılı durumdan kurtarmak için “öldükten sonra
dirilmeye iman” düşüncesiyle gelmiş ve bunda ittifak
etmişlerdir.[4] Hatta peygamberlerin
daveti Allah’a imandan sonra Ahiret’e imana ve onun için hazırlık
yapmaya olmuştur.[5]
Dirilten ve öldürenin kendisi olduğunu
belirten Cenab-ı Hak [6] ölümün belli bir süre
ile yazılı olduğunu ve herkesin ölümünün Onun iznine bağlı
olduğunu bildirmektedir.[7] Hiç kimse abes olarak,
boş yere yaratılmadığı[8] gibi kimse ölümden
kaçamayacaktır. Allah (c.c.) bunu “(Habibim) sen de
öleceksin, onlar da ölecekler” şeklinde ifade eder.[9] Ölüm karşısında müsavi
olan insanlar hiç bir adaletsizliğe uğramadan “zerre kadar
hayır yapmışlarsa onu, zerre kadar şer yapmışlarsa onu (n
karşılığını) göreceklerdir.”[10]
Gazâlî’ye göre, ölüm karşısında
insanlar dört gruba ayrılır:
1-Hayatın fânî ve geçici olduğunun
farkına varamamış; hayatı dünyevî zevklerden ibaret
görenler. Bunlara göre ölüm, zevk ve safanın sona ermesi,
korkulan âkıbetin başa gelmesi demektir. “De ki, kendisinden
kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.”[11] Ayeti bunların
durumunu anlatır.
2-Yaptıklarının âkıbetini bilen ve
tevbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar. Bunlar için
de ölüm istenmeyen ve hoşa gitmeyen bir hadisedir. Çünkü
henüz hazır değildirler. Ölümün aniden onları yakalama
tehlikesi vardır. Bunlar Allah’a kavuşmak isterler ancak
ölümün gecikmesini dilerler.
3-Allah’ı bilen ve O’na aşk ile
bağlı olanlar. Bunlar Allah’a kavuşmak için can atarlar ve
ölümün gecikmesinden şikayet ederler.
4-İşi Allah’a havale edenler. Bunlara göre
O, neyi murâd ederse, istenmeye ve sevilmeye layık olan O’dur.[12]
Kula düşen, ölümü unutmamak, ona hazırlık
yapmak ve Allah’ın rahmetinden ümitli olmaktır. Şartlar ne
kadar ağır olursa olsun, ölümü temennî etmek doğru
değildir.[13]
Ölümün hakikati tehdit ve korkutma değil,
ebedi ve daimi bir hayatın mukaddimesi olduğuna göre göre
ondan korkmaya gerek yoktur. Hatta her yönüyle nimet olan
ahiret saadetine ulaşmak ancak ölüm vasıtasıyla olduğuna göre,
bizim için ölüm bir nimettir. Çünkü kendisi vasıtasıyla
nimete ulaşılan sebep de nimettir.[14]
Her insan, kendisi için takdir buyurulan
vakit dolduğunda, içinde bulunduğu şu fâni ve zâil dünya
hayatından asıl yurdu olan ahirete intikâl edecektir.
Peygamberler de dahil olmak üzere hiçbir varlık, bu takdirin
dışına çıkabilmiş değildir. Kur'an-ı Kerim'de de
"Her nefis ölümü tadıcıdır."[15] "De ki: Sizin hakikaten kaçıp
durduğunuz ölüm (yok mu?) o, size elbette gelip çatıcıdır.
Sonra (hepiniz) gizliyi de âşikârı da bilen (Allah)'a döndürüleceksiniz
de O, size yaptıklarınızı haber verecektir"[16] "Nerede olursanız
olun, velev tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulunun, ölüm
size çatıp yetişicidir"[17] ve ".. Her ümmetin bir süresi vardır.
Süreleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de ileri
giderler"[18] buyurularak
ölümden kurtulmanın mümkün olmadığı ifade edilmektedir.
Hakikat bu olduğu halde çokları, ölümü
unutarak hiç ölmeyecekmişcesine bu dünyaya sarılmaktadırlar.
Halbuki ölümü hatırlamak, bir hadis-i şerifte de beyan
edildiği üzere[19] lezzetleri
yok eder ve böylelikle dünyaya olan muhabbeti, ahirete olan iştiyaka
dönüştürür. Her Müslüman’ın, fırsat elde iken vakit
kaybetmeden geleceği kesin olan ebedî dünyası için bu
dünyada şimdiden hazırlık yapması gerekir. Nitekim bununla
ilgili olarak Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de:
"Azıklanın. Muhakkak ki, azığın en hayırlısı
takvadır. Ey kâmil akıl sahipleri benden korkun."
buyurmaktadır.[20]
İnsan, ahirette dünyada ektiğini biçecek
işlediklerini karşısında görecektir. Burada nefislerine uyup
keyiflerince yaşayan ve hazırlıklarını yapmayanların halini
Kur'an-ı Kerim şöyle tasvir eder: "Nihayet onlardan her
birine ölüm gelip çatınca (tekrar tekrar) şöyle
diyeceklerdir: "Rabbim, beni (dünyaya) geri gönder, tâ ki
ben zâyi ettiğim (ömrüm) mukabilinde iyi amel (ve hareket) de
bulunayım." Hayır hayır onun söylediği bu söz
(hakikatte) boş laftan ibarettir. Önlerinde ise diriltip kaldırılacakları
güne kadar (Kalmalarına mani) bir engel vardır".[21]
Hiç kimsenin öleceği zaman belli
değildir. Dolayısıyla hayatlarını şuurlu ve her an ölüme
hazırlıklı yaşayanlar olduğu gibi yer yer gaflete düşenler
de vardır. Ayrıca içinde yaşadığımız toplumda, ölmüş
yakınları için dua ve ibadetlerle onların arkasından
imdatlarına koşmak ve onlara sevap kazandırmak isteyenler de
az değildir. Bu sebeple biz bu çalışmamızda, vefat edip bu
dünyadan ebedî aleme göç etmiş insanların arkasından
yapılan dua ve ibadetlerin durumunu ortaya koymaya çalışacağız.
Kabir ahvali, naklî yani akıl ile değil,
ancak haber (Kur’an veya Hadis) ile bilinebilen konulardandır.
Kabir ahvali denince ilk akla gelen kabir azabı ve nimetidir.
Kabir azabını kabul edenler sual ve nimeti de kabul etmişler,
kabir azabını imkansız görüp kabul etmeyen ve bu husustaki
nasları türlü şekillerde tevil edenler, kabirdeki diğer
ahvali de inkar etmişlerdir.[22] Kabir azabından kasıt “ölümden sonra başlayıp
kıyamete kadar sürecek olan devredeki azaptır. İsterse bu
azabı çeken bir kabre defnedilmemiş olsun.”[23]
İşte ölüm ile başlayıp ahiret
hayatının ikinci devresi olan “ölümden sonra tekrar
diriltilme anına kadar devam eden devreye kabir hayatı veya
berzah adı verilir.[24]
Ahiret hayatının başlamasından önce,
yani dünya hayatının son demlerinde de insanların birbirleri
için yapabilecekleri işler, birbirlerine faydalı
olabilecekleri durumlar vardır. Bunların başında geleni
ise, hasta ziyaretidir.[25] Hasta
ziyaretinde, Allah’tan onun için sıhhat, afiyet ve şifa
dilenmeli, sabır tavsiye edilmeli, ümit verilerek iyi olacağı
söylenmeli, mümkünse -ve de ısrar etmiyorsa- yanında fazla
kalınmamalıdır.[26] Hastada
ölüm alametleri görülmeye başlayınca da mümkünse, zorluk
yoksa, kıbleye çevrilmelidir. İmam Şafiîye göre ise, başı
biraz kaldırılarak, hasta sırt üstü yatırılmalıdır.[27] Hastaya yapılması
gereken şeylerden biri de telkindir. Ülkemizde, bu mesele
maalesef yanlış anlaşılmakta ve telkin, bilindiği gibi,
yaygın şekliyle definden sonra, kabir başında
yapılmaktadır. Halbûki, sünnete uygun olarak telkin, ölmek
üzere olan Müslüman’a (muhtazar) yatağında yapılır. Bu
amaçla, söyleneni anlayıp tekrar edebilecek durumdaki (komaya
girmemiş ve şuuru kapanmamış) hastanın yanında, hastanın
sevdiği birinin, zaman zaman onun duyabileceği şekilde
kelime-i şehadeti “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah”
tekrarlar. Ama onu zorlamaz ve bunu ondan istemez.[28]
İhtizar halinde bulunan (ölmek üzere
olan) hastaya “Yâsîn” suresinin okunması da Hz. Peygamber
tarafından yapılması tavsiye edilen hususlardandır. Ancak,
bunun ölü üzerine okunması tartışılmıştır. Ancak Şevkânî,
birbirini takviye eden rivayetleri göz önünde bulundurarak
bunun caiz ve faydalı olduğu kanaatindedir.[29]
Yalnız burada belirtilmesinde fayda
addettiğimiz bir husus vardır: Bilenler “Yâsîn”i bizzat
kendileri okumalı, bilmeyenler Allah rızası için okuyacak
birisini bulup ona okutmalıdırlar. Böyle birini bulamazlarsa,
bildikleri ve kendilerine kolay gelen herhangi bir sureyi
okumakla yetinmeli bunu geçim kaynağı ve ticaret metaı haline
getirenlere imkan ve fırsat vermemelidirler.
ÖLÜMDEN
SONRA YAPACAKLARIMIZ
Ölen kişinin, gözlerinin kapanması,
çenesinin bağlanması ve üstünün örtülmesinden sonra yapılması
gereken bir kısım vazifeler vardır. Şimdi sırasıyla onları
görelim.
Ölüm ve benzeri felaketlerle karşılaşan
Müslüman bunu sabırla karşılamalı ve dua ile Allah’a
sığınmalı “Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz”[30] diyerek dayanmalıdır.
Allah bu gibi kullarını methetmiş, rahmet ve hidayetle müjdelemiştir.[31]
Saçını Başını Yolmamak:
Ölüm gibi son derece önemli bir mesele
karşısında üzülmemek mümkün değildir. En sevdiği
yakınını kaybeden birinin, hüzünlenmesinden ve bunu dışarıya
yansıtarak ağlamasından daha tabiî ne olabilir. Bu yüzden
Hz. Peygamber bu nevîden olan üzülmeyi ve ağlamayı men
etmemiştir.
Hz. Peygamber’in, Oğlu İbrahim’i son
anlarında kucağına alıp öpüp kokladığını ve gözlerinden
yaş boşandığını gören Abdurrahman b.Avf ‘ın sizde mi Ya
Rasûlallah! Diye hayretle sorması üzerine O, “Göz ağlar,kalp
mahzûn olur ve biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağını söyleriz.
İbrahim! Senden ayrıldığımız için gerçekten mahzûnuz”[32] buyurmuşlardır. Ancak,
bunun dozunun kaçırılarak, ölüye azap verecek bir ağıt’a
dönüştürülmesi doğru değildir. Çünkü bu, cahiliye
adetlerindendir.[33]
Ölünün Yıkanarak Kefenlenmesi:
Ölünün yıkanıp kefenlenmesi farz-ı
kifayedir.Hz. Peygamber bu iki işin nasıl yapılacağını
bizzat göstererek öğretmiştir. Ancak şehitler yıkanmaz,
kanlı elbiseleriyle defnolunurlar.[34] Ölüm fikrini canlı tutabilmek için,
kefenin önceden hazırlanması caizdir. Zira, Hz. Peygamber,
ashabından bazılarının bunu yaptıklarını görmüş ve
tasvip etmiştir.[35]
Ölünün Borçlarının Ödenmesi:
Ölünün borçları, mümkün olduğu kadar
erken, hatta imkan varsa namazı kılınmadan önce ödenmelidir.
Ölünün borcu -varsa- kendi malından ödenir. Yoksa, -bazı müçtehidlere
göre- “Beytü’l-Mâl”den ödenir.[36]
Namazının Kılınması:
Ölü üzerine namaz kılınmasının
farz-ı kifaye olduğu hususunda bütün mezhepler ittifak etmişlerdir.
Bu namaz, Allah’a ibadet, ölüye dua niyetiyle kılınır.[37] Müslüman kadın ve
erkek ile, canlı doğarak ölen çocukların namazı kılınır.
Ancak, Hanefî mezhebine göre Devlete baş kaldırıp
savaşırken ölen asiler, Haksız olduğu halde kabilecilik
gayretiyle kavga edip ölenler, soygunculuk yapan eşkıya ile
anne veys babasından birini öldürenlerin cenaze namazları
kılınmaz.[38]
İmam-ı Azam Ebû Hanife ile İmam Mâlik’e
göre, cami içinde namaz kılınması mekruh olarak kabul
edilirken; İmam Şâfiî, Ahmed İbn Hanbel, İbn Hazm’a göre,
bunda bir beis yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, ashabdan Süheyl
b. Beyda’nın cenaze namazını mescitte kıldırmış; Hz.Ebû
Bekir ile Hz. Ömer’in cenaze namazları da mescitte
kılınmıştır.[39]
Ebû Hanife ile İmam Mâlik, gıyâbî
cenaze namazının caiz olmadığı kanaatindedirler. Ancak,
İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel ile İbn Hazm’a göre ister
uzak, isterse yakın olsun başka bir yerde bulunan cenaze için
namaz kılmak caizdir. Zira, Hz. Peygamber, Habeş kralı Necâşî
vefat edince gıyâbî olarak namazını kıldırmıştır.[40]
İmam Şafiî ve Ahmed b.Hanbel’e göre,
defnedildikten sonra, kabirdeki cenaze için namaz kılınması
da caizdir. Ebû Hanifeye göre ise, daha önceden namazının
kılınmaması ya da selahiyetsiz biri tarafından
kıldırılmış olması gibi zarûrî bir mazeret bulunmadıkça
bu, caiz değildir.[41]
Ölüyü Tezkiye ve Hakkında Şahitlik
etmek:
Ölen biri için kesinlik ifade eder
şekilde, “Cennetliktir” ya da “kurtulmuştur” demek caiz
değildir. Çünkü, Hz. Peygamber bile bu mevzuda emîn değildir
ve “Vallahi! Allah’ın Rasûlü olduğum halde, bana ne
yapılacağını bilmiyorum” buyurmuştur.[42] Ancak geride iyi intiba bırakmış,
kendileri için iyi şahitlikte bulunulan kişilerin, bu
şahitlik sebebiyle af ve rahmete nâil olacakları da umulur.
Tabii ki burada söz konusu olan şahitlik, öleni iyi bilip tanıyanların
şahitliğidir.[43] Zira,
bir Müslüman’ın bilmediği kişilerin iyilikleri veya kötülükleri
için şahitlik yapmaları caiz değildir.[44]
Bu konuda en güzeli iyi bilmediğimiz
kişiler için Allah’tan rahmet dilemek ve “Allah rahmet
etsin” demektir. Kötü diye bildiğimiz kişi için ise, fayda
ve maslahat yoksa, kötülüğüne şahitlikte bulunmaktansa
susmak daha evladır. Bazıları bir kısım rivayetleri
değerlendirerek, bazı hallerin kişilerin ahirete iyi olarak
intikali hakkında fikir ve kanaat verdiğini ileri sürmüşlerdir.[45]
Hz. Peygamber, ölenlerin ardından kötü
söz söylemeye izin vermeyerek “Ölülere sövmeyin. Çünkü
onlar, ettiklerini bulmuşlardır.” Buyurmuştur.[46] Ölenler kafirse,
bunların ardından lanet caiz ise de bunun herhangi bir faydası
yoksa abes ile iştigal olacağı için terki daha münasip
görülmüştür.[47]
Ölünün Kabre İntikâli:
Müslümanların birbiri üzerindeki haklarından
biri cenazenin taşınması ve defni meselesidir. Bundan dolayı
Müslüman’a ecir (sevap) vardır. Bunun da en iyisi, definden
sonraya kadar kabir başında kalıp dua ve istiğfar ile meşgûl
olmaktır.[48]
Cenazeyi kabre taşıyanların ahireti düşünmeleri
ve dünyevî şeyleri konuşmamaları, sükûneti muhafaza
etmeleri, bağırıp çağırmamaları, tekbir ve zikir dahi olsa
sesli îfâsından kaçınmaları ve kabre indirilinceye kadar
-bazı fukaha’ya göre omuzlardan indirilinceye kadar-
oturmamaları gerekir.[49]
Cenâzenin Defni:
Cenazenin defni farz-ı kifaye’dir. Bir
mezara normal şartlarda sadece bir ölü defnedilir. Ancak
zarûrî bir kabre birden fazla ölü de konulabilir. Esas olan,
kişilerin öldükleri yere defnedilmesidir. Ancak, ölü ya da
yakınları için bir maslahat söz konusu ise, başka bir yere
taşınması caiz görülmüştür. Defin işlemi gündüz olduğu
gibi gece de olabilir.[50]
Âlimler, kabir üzerinde çok ciddî olarak
durulur. Kabirlerin kendi toprağına ilave yapılarak yükseltilmesi,
üzerine bina yapılması, mezar taşına ölüyü öven yada
kaderden şikayet eden yazılar yazılması yasaklanmış ve
cevaz verilmemiştir. Ancak, kabrin yerden bir-iki karış yükseltilmesinde,
başına bir taş konulması ve belli olması için isminin yazılmasında
mahzur görülmemiştir.[51]
Bu mevzuda gösterilen hassasiyet, “Tevhid”
akîdesini korumak içindir. Çünkü, câhil halk zamanla
mezarla mabedi birbirine karıştırır. Sonra da mabedlerde
yapması gerekenlei mezarlarda yapmaya, Allah’tan istemesi
gerekenleri mezarda yatan ölüden istemeye başlar. Bu ise,
şirk demektir. İslam, tevhid’i ikame etmek için gelen bir
din olarak, elbette şirk’ yol açacak bü türden şeylere müsamaha
gösteremez.
Taziye ve Ölünün yakınlarına İkram:
“Sabra teşvik” anlamına gelen taziye
ile, ölü yakınlarına, sabretmesini, Hepimizin Allah’a ait
olduğumuzun dolayısı ile O'’a döneceğimizin söylenmesi,
bu mesajın telkin edilmesi kastedilir. Taziye müddeti, acının
tekrar tekrar deşilerek yenilenmesine engel olmak için, üç
gün ile sınırlandırılmıştır. Ancak, uzaktakiler için,
bir sınırlama söz konusu edilmemiştir.[52]
Cenaze sahiplerinin yemek hazırlayarak
başkalarına ikram etmesi hem cahiliye adetlerinden olduğu hem
de acılı günlerinde onlar için ekstradan bir yük getirdiği
için, mekruh -hatta bazılarına göre haram- sayılmış, ancak
akraba ve komşuların yemek hazırlayarak götürmesi müstehap
kabul edilerek teşvik edilmiştir.[53]
Ölünün Vasiyetinin Îfâsı:
Üzerinde kul hakkı olanlarla yerine
getirmedikleri ilâhî vazifeler olanların vasiyet bırakmaları
farzdır. Aksi takdirde sorumlu olurlar. Ölünün vasiyeti,
yerine getirilmesi gereken hususlardandır. Ancak, vasiyet
bıraktığı malın (terike) üçte birini aşmıyorsa mutlaka
yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. Eğer üçte birini
geçiyorsa, karar mirasçılara kalmıştır. İsterlerse teberrû
olarak vasiyeti yerine getirebilirler, mecbûr değillerdir.[54]
Hayatta iken yaptıklarının, vefatından
sonra kişinin kendisine ulaşacağını ifade ve hayatta iken
hayır yapmaya teşvik eden pek çok hadis-i şerif vardır.[55] Peygamber efendimiz
(s.a.v) “İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel
(in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı
sadaka),faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek
hayırlı bir çocuk bırakmak”[56] buyurarak buna işaret etmiştir. Ebû
Hureyre’den rivâyet edilen hadis-i şerifte peygamber
efendimiz (s.a.v) amellerin sayısını (sadaka-i cariyeyi tafsil
etmek suretiyle) çoğaltarak: “Mü’min’e ölümünden
sonra amel ve hasenatından ulaşacak şey: Öğretip yaydığı
ilim, bıraktığı salih evlat, miras bıraktığı Mushaf,
yaptığı mescit, yolcu için yaptığı ev, akıttığı ırmak
ve sağlığında malından verdiği sadakadır.”[57] buyurmuşlardır.
Başka bir hadisin ifadesiyle; "Ölüyü
(mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli.
Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: ve malı geri döner,
ameli kendisiyle bâki kalır."[58]
Bu ve benzeri[59] hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere
insan, dünyada iken kendisinin yaptığı veya başkalarının
yapmasına vesile olduğu amellerden istifade edecektir. Zaten
bunda alimler de ittifak etmişlerdir.[60] Fakat kişinin ölümünden sonra başkalarının
kendisi için yapacakları iyi işlerin sevabının veya
bunlardan hangisinin ulaşıp-ulaşmayacağı konusunda ihtilaf
edilmiştir
Mu'tezile mezhebi, ölüye dirilerin yaptıkları
hiç bir şeyin fayda vermeyeceğini iddia eder.[61] Onlar iddialarına delil olarak da
"İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur"[62], "Siz, ancak
yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz".[63] ve "Herkesin
kazandığı hayrın sevabı kendine, yaptığı fenalığının
zararı da yine kendinedir."[64] gibi ayetleri gösterirler. Halbuki Ehl-i
Sünnet alimlerinin hepsi, hangi amelin fayda verip, hangisinin
fayda vermeyeceği meselesinde ihtilaf etmişler ise de, ölüye
başkalarının yapacağı amellerin fayda vereceği hususunda
ittifak etmişlerdir. Çünkü bu konuda, bazı amel ve
iyiliklerin fayda vereceğine dair, apaçık ayet ve hadisler
vardır. Mesela, dua ve istiğfarın faydalı olacağına
"Onlardan, sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz, bizi
ve bizden önce imanla geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla;
kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma"[65] ayet-i kerimesi delalet
etmektedir. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk, daha önce iman
edip de göçmüş olan kardeşleri için istiğfar eden mü'minleri
övmüştür. Eğer istiğfarın ölülere bir faydası
olmasaydı, Allah Teâlâ onları övmezdi.[66]
Peygamber efendimiz de "Ölüye namaz kıldığınız
zaman ona gönülden dua edin"[67] buyurmuş ve kendisi de kıldığı cenaze
namazlarında ölü için dua etmiştir. Şayet bu namaz ve
duanın ölüye bir faydası olmasaydı, Rasulullah (s.a.s) bunu
ne kendi yapardı ne de başkalarına emrederdi.[68] Halbûki O, kendisi de birinin cenaze namazını
kıldırırken “Allah filan oğlu filan senin güvencende,
senin koruman altındadır. Onu kabir fitnesinden ve cehennem
azabından koru. Sen vefa ve övgü sahibisin. Allahım onu
bağışla, ona acı. Muhakkak ki sen çok bağışlayan, çok acıyansın.”[69] diye dua etmiştir.
Kaldı ki Cenâze namazının kendisi de ölü için bir duadır.
Allah için namaza, meyyit/meyyite için duaya...diye niyet
edilir. Eğer ölünün ruhuna yararı yoksa bunun bir anlamı
kalmaz.
Kendisi zaman zaman Bakî kabristanını
ziyaret ederek kabirdekilere selam vererek dua ederdi.[70] Eğer selamı onlara
ulaşmasa ve duası fayda etmeseydi, bunu yapması abesle iştigâl
olurdu ki O, bundan münezzehtir.
Geride kalanların, ölüleri için yaptığı
ibadet ve hayırların faydasını iki bakımdan ele almak
gerekir:
Birincisi: Müteveffânın borçtan kurtulup
kurtulmaması
Bir kimse üzerinde namaz, oruç, hac,
zekat, adak, kul borcu gibi borçlar bulunarak ahirete intikal
etmiş ise geride kalanların-ölünün vasiyeti olsun veya olmasın-
bunları eda etmeleriyle borçtan kurtulur mu?
İkincisi: Başkasının yaptığı ibadetin
sevabının ölüye ulaşıp ulaşmaması
Fukahâ ibadetleri üçe ayırmışlardır:
a) Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetler: Başkalarının
yapmalarıyla bu borçlar düşmez, sorumluluk devam eder.
b) Zekat, nezir ve mâlî keffaret gibi
mâlî ibadet ve borçlar: Bunlar, başkalarının ödemesiyle
ödenmiş olur, borç kalkar.
c)
Hac gibi hem mâlî, hem de bedenî ibadetler: Birisi ölü
namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Fakat mirasçılar
bunu yapmaya mecbur değildir. Ancak İmam Şafiî'ye göre
vasiyet etmiş ise mecbur olurlar.
Ahmed b. Hanbel, Evzaî, Ebû Sevr, Nevevî
gibi müctehidler ile muhaddislerin çoğuna göre, ölünün yakınlarının,
onun borçlu olduğu oruç, hac gibi ibadetleri de kaza etmesi
caiz ve sahihtir.
İslam ulemasının ekseriyeti, sevabını
ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibadetlerin sahih
olduğuna ve dünyadan göçmüş olanların bundan istifade
edeceklerine kani olmuş ve bu hükmü benimsemişlerdir.[71]
Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için
başkalarının ölünün yararına yapabilecekleri işleri
maddeler halinde açıklamaya çalışalım:
Bir kişi öldüğünde başkalarının onun
hakkında yapabilecekleri, hatta yapmaları gereken en önemli işlerden
birisi, varsa o kişinin borçlarını ödemek ve böylece onun
üzerinden kul haklarının kalkmasını temin etmektir. Çünkü
hadisteki ifadesiyle "Mü'minin ruhu, borcu ödeninceye
kadar ona bağlı kalır."[72]
Bundan dolayı, borçlu olarak ölen kişi,
şayet miras olarak bir şeyler bırakmışsa ondan borçları
ödenir.[73]
Böylelikle ölünün borcunun ödenmesi kendine fayda verip,
borçtan kurtulmasına sebep olur. Burada mâlî borçlarının
ödenmesinde borcu ödeyen kişinin, ölünün bir yakını
olması şart değildir. Kim öderse ödesin, ölen kişi
kurtulmuş olur.[74]
Ölmüş birisi için yapılabilecek en büyük
iyiliklerden birisi onun için dua etmek ve istiğfarda
bulunmaktadır.
Nitekim; "Ey Allah'ın Resulü, anne ve
babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkanı var
mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?" diye soran Ebû
Ubeyd Mâlik İbn Rabîa es- Sâidî (r.a)'ye Peygamber Efendimiz
(s.a.s): "Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allah'tan
istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan
sonra -vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının
akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve
babasının dostlarına ikramda bulunmak."[75] cevabını vermiştir.
Yine "Onlardan sonra gelenler şöyle
derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi
bağışla..."[76] gibi
ayetler, cenaze namazı, dua ve istiğfarın ölülere fayda
vereceğini ispat etmektedir.[77]
Bu mevzudaki ayet ve hadis-i şerifleri[78] göz önünde
bulunduran ilim adamları, Ölü için yapılan dua ve
istiğfarın ölüye fayda vereceğinde. Ancak kendisi için dua
edilen kimsenin mü'min olması şarttır.[79] Zira imanı olmayanlara hiçbir şey fayda
vermez. Zaten onlar için dua etmek de meşru değildir.[80] İmam Eş'ari’ye göre
"Hadisçiler ile Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu, dua ile
sadakanın, Müslümanlar için ölümlerinden sonra fayda vereceğini
kabul ederler[81].
Öyleyse dua meşru ve faydalıdır.[82]
Bu mevzuda bilinen en meşhur hadis-i
şeriflerden biri olarak Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a)'den
rivayet edilen bir hadis-i şerifte: " insan ölünce bütün
amelleri kesilir. Ancak üç şey (bunları yapan üç kişi) müstesna
: Sadaka-i cariye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim
(bırakan) veya kendine dua edecek salih evlat (bırakan)"[83] buyurulmaktadır.
Bu hadis-i şeriften anladığımıza göre:
a- Sadaka-i cariye denilen, insanların
istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescit, ve
vakıf müesseseleri ile bunları en verimli ve hayırlı
şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi içinde okul ve öğrencilerin
barınabilecekleri yurt gibi müesseseler yapmak gibi salih
amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir
müessese hayatta kaldığı müddetçe, -peygamber Efendimiz
(s.a.s)'in beyanları çerçevesinde- iyi bir çığıra vesile
olunduğu için kıyamete kadar orada yetişenlerin
kazandıkları sevapların bir misli de bu müesseseleri kuranların
amel defterlerine kaydedilecektir.
b-İlim erbabının bıraktığı eserler de
sadaka-i câriye’dendir. Alim, kapasitesine göre bunlardan mükafatını
alır. Ayrıca ilim erbabına sahip çıkma ve onların kitap,
defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde yapılan çalışmalar
da, hayır cihetinde kapanmaz birer sadaka-i cariye
sayılmaktadır.
3- c-Ölen kişi
Giden ruh, ardından hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller
yetiştirecek hayırlı bir evlat ister. Ancak bıraktıkları böyle
bir nesildir ki, ahiret hesabına onlara yararlı olacaktır.
Yoksa ölü ne helva, lokma yemek; ne yedinci, kırkıncı ve
elli ikinci gece, ne mevlit, ne paralı hatim, ne telkin, ne
devir, ne de duvara asılacak eski bir resim bekler.
Sadakanın da ölen kişiye faydası olduğu
mevzuunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir. Peygamber
(s.a.s)'in buna delalet eden hadisleri[84] vardır. [85]
İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği bir
hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: "Bir adam
gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Annem vefat etti. Ben onun
için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu? diye sordu.
Peygamberimiz : "Evet" deyince, adam; "Benim bir
meyveliğim var. Sizi şâhid kılıyorum, onu annem için
tasadduk ediyorum dedi.”[86] Verilen
sadaka ister kişinin evladı gibi birinci derecede bir yakını
isterse başkaları tarafından verilsin, sadakanın
sevabının ölüye ulaşacağında ittifak olduğu
bildirilmektedir.[87]
Sa'd İbnu Ubâde hadisinde ise, ölünün
arkasından yapılacak sadakanın hangisinin daha efdal olduğu
beyan edilmektedir. Sa'd (r.a) şöyle anlatır: "Ey
Allah'ın Resulü dedim, annem vefat etti, (onun adına)
yapacağım sadakanın hangisi efdaldir?" Peygamber
Efendimiz (s.a.s), "su" buyurdular. Bu cevap üzerine
Sa'd bir kuyu kazdı ve : "Bu kuyu Sa'd'ın annesi için
dedi."[88]
Bu hadis-i şerif de, ölü adına hayır
yapılabileceğini gösteren delillerdendir. Nesâî'nin
rivayetinde Sa'd, önce vefat eden annesi adına sadaka verip
veremeyeceğini sorar. Cevap müspet olunca hangi sadakanın
efdal olduğunu sorar. Bunun üzerine, "su" cevabını
alır.[89]
Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin bütün
inananlara (mü'min ve mü'minelere) niyet etmesi en
faziletlisidir. Çünkü bunun sevabı onlara ulaşır,
kendisinin sevabından da herhangi bir şey eksilmez.[90]
Üzerinde Ramazana ait kaza orucu bulunduğu
halde ölen kimse ile ilgili iki durum söz konusudur:
a) Vakit darlığı, hastalık, sefer ve oruç
tutmaktan âciz olmak gibi özürler sebebiyle oruç tutma imkanını
elde edemeden ölmüş olmak: Alimlerin ekserisine göre, bunların
her hangi bir kusuru olmadığı için hiç bir şey gerekmez, günahkâr
olmaları da söz konusu değildir. Çünkü bu oruç, ölünceye
kadar, tutma imkanını elde edemediği bir farzdır.
Dolayısıyla hacda olduğu gibi, hükmü bedelsiz olarak düşmüştür.
Bunun için, kişi hasta yahut yolcu olduğu bir durumda ölmüş
ise tutamadığı orucun kazası gerekmez.
b) Oruç borcu
olan kişi oruçlarının kazasını yapma imkanını elde
ettikten sonra ölmüşse velisi onun için oruç tutamaz. Yani
fakihlerin ekserisine göre, ölünün kazası olan oruçları
tutmak vacip değildir. Şafiîlere göre, velisi oruç tutacak
olsa, sahih olmaz. Çünkü oruç, halis bir beden ibadetidir.
Şeriatın aslı ile farz kılınmıştır. Gerek hayatta,
gerekse öldükten sonra bunda vekalet ve niyabet caiz değildir.
Bu yönüyle o namaz gibidir. Bir hadis-i şerifte bununla ilgili
olarak : "Hiçbir kimse başka bir kimse adına namaz
kılamaz, oruç tutamaz. Fakat onun adına her güne karşılık
bir müd (ülkelere göre değişen bir ölçek. Iraklılara göre
2 rıtıl sığan ölçek, yani yaklaşık 18 lt.lik ölçek)
yiyecek fakirlere yedirir."buyurulmuştur.[91] Hanbelilere göre ise, velinin ölü adına
oruç tutması mubahtır. Çünkü bu durum, ölünün kurtuluşunu
sağlamak bakımından daha ihtiyatlı bir harekettir.[92]
Bu konuda rivayet edilen bir hadis-i
şerifte Hz. Aişe (r.anhâ) validemiz, Resulullah (s.a.s)'in:
"Kim, üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, onun
orucunu velisi tutar." buyurduğunu haber vermiştir.[93] Yine Hz. Câbir İbn
Abdullah (r.a) da rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; bir
kadın, Resulullah Efendimiz (s.a.s)'e gelerek, annesinin
üzerinde oruç nezri olduğunu ve onu yerine getiremeden öldüğünü
haber verir. Bunun üzerine Rasülullah (s.a.s): "Velisi ona
bedel oruç tutsun" buyurur.[94]
Buharî ve Müslim'de zikredilen diğer bir
hadis-i şerifte ise, bir kadının üzerinde bir aylık (nezir)
oruç borcu olduğu halde vefat ettiği ve çocuğunun Peygamber
(a.s)'e gelerek "Ben onun yerine oruç tutsam olur mu?"
diye sorduğu Resulullah (s.a.s)’ın da ona: "Annenin
üzerinde borç olsaydı onu öder miydin?" diye sorduğu Onun:
"Evet" diye cevap vermesi üzerine de: "Allah'ın
borcu, ödenmeğe daha layıktır" buyurduğu haber
verilmektedir.[95]
Oruç tutmak, bedenî ibadetlerdendir.
Burada oruç ibadeti zikredildiği ve başkalarının tutacağı
orucun sevabının ölüye ulaşacağı haber verildiğinden,
diğer bedenî ibadetlerde de aynı durumun söz konusu olup
olmadığında ihtilaf edilmiştir. Oruç konusunda rivayet
edilen hadislerden bazı alimler, farz olan Ramazan orucundan
üzerinde borcu olarak ahirete göçmüş olanların oruçlarının
bile geride kalanlar tarafından tutulabileceği hükmünü çıkarırlarken,
bazıları da sadece nezir orucunu tutabileceğine kail
olmuşlardır.[96]
Ölenin yerine oruç tutma meselesinde Ahmed
İbn Hanbel, ölü üzerinde Ramazan, nezir, veya keffaret
orucu borçları bulunduğu takdirde, velisinin ona bedel
tutabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik, Şafiî ve Ebu
Hanife'ye göre, ölünün velisi, her bir oruç için bir sa'
(bin dirhemlik bir hububat ölçeği) arpa veya yarım sa'
buğday tasadduk etmelidir. Keza her bir namaz (veya bir günlük
namaz) için de aynı miktar mal tasadduk etmelidir. Fakat çoğunluk,
(ölünün) bedenî ibadetlerinin niyabeten başkası tarafından
ifa edilemeyeceğini söylemiştir.[97]
Ancak, böyle bir kapı açmanın,
insanları sağlıklarında kendilerinin yapmaları gereken
ibadetleri ihmal etmeye sevk edeceği endîşesiyle bazı
alimler, "hiçbir orucu tutamayacağını ancak keffaretini
verebileceğini" söylemişlerdir.[98]
Bir kimse, ölmüş birisinin yerine hac
yapıp sevabını ölüye bağışlayabilir. Nitekim Ebu Davud'da
Büreyde (r.a)'den rivayet edilen hadis-i şerifte, hayatında
iken hiç hac yapmayan annesinin yerine hac yapıp
yapamayacağını soran bir kadına, Rasulullah Efendimiz
(s.a.s): "Evet, ona bedel haccet" buyurarak ölmüş
annesinin yerine haccetmesine izin vermiştir.[99]
Her ne kadar cumhur, bedenî ibadetlerin
niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemişse
de, acz şartıyla, sadece hac farizasının bir başkası
tarafından ifasını caiz görmüştür. Acz'den murat, kişinin
ölmüş olması ve iyileşme ümidinin kesilmesidir, kötürüm
bir kimse âcizdir. Bazı alimler, ölü adına nafile hac
yapılabileceğini de söylemişlerdir.[100]
Bir başka hadis-i şerifte ise, ölenin
yerine yapılan ibadetlerle onun borcunun ödenmiş olacağı ve
bunun ölünün semadaki ruhuna müjdeleneceği şöyle anlatılır:
Zeyd ibn Erkam (r.a) anlatıyor:
"Hz. Peygamber (a.s) buyurdu ki:
"Kim ebeveyninden birine bedel haccederse, bu hacla onun
borcunu ödemiş olur. Bu durum, semadaki ruhuna müjdelenir. Kişi,
anne ve babasına karşı isyankâr bile olsa (bu iyiliği
sebebiyle) Allah'ın nezdinde (iyi kullar meyanında)
yazılır."
Diğer bir rivayette ise: "Babası için
bir hac, kendisi için yedi hac yazılır" buyurulmuştur.[101] Tabii ki, bu
rivayetlerde zikredilen mana, sadece bir ibadetin yapılıp,
sevabının ölüye bağışlanmasının cevazına delalet eder.
Cenab-ı Hakk'ın o engin rahmetinden ümit edilir ki, o sevap
nedeniyle, huzuruna ibadet borcuyla gelen kullarını affeder,
yoksa sağlığında fırsat elde iken bu ibadeti terk eden ve bu
halleri üzere ölenlerin elbette hesapları görülecek ve
cezaları verilecektir.
İbn-i Kudâme'nin de ifade ettiği gibi
ölü, başkaları tarafından yapılan ve sevabı kendisine
bağışlanan ibadetlerden istifade edebilir. Çünkü oruç,
dua, istiğfar, hac gibi ibadetler, bedenî ibadetlerdir. Allah
Teâlâ, bunların ve bunlar gibi diğer ibadetlerin
sevaplarını da ölüye ulaştırır.[102]
Yalnız bu gibi ibadet borçlarının
üzerinde kalması için kişinin, mesela, oruç için
borçlandıktan sonra, hastalanıp ölünceye dek borcunu tutacak
kadar sıhhate kavuşamaması gibi meşru bir mazereti
olmalıdır. Ancak böyle bir özre binaen yapamamış olanlar için,
geride kalanların, Allah'a karşı olan borcunu onun adına
ödemeleri sebebiyle Allah Teâlâ affeder, kasıtlı olarak
terk edenleri değil.[103]
Ölü adına kurban kesilerek tasadduk
edilip sevabı ölüye bağışlanabilir. Zikredeceğimiz şu vak’a
ölünün gıyabında kurban kesilip sevabının ölüye bağışlanabileceğini
göstermektedir: Hâneş (r.a) anlatıyor: "Hz. Ali (r.a)'yi
gördüm, iki koç kesmişti." Dedi ki, "Biri kendim için,
diğeri Rasulullah (a.s) için". Ve ilave etti:
"(Rasulullah (a.s) böyle vasiyet etti.- Ben (hayatta olduğum
müddetçe) ebediyen (bunu yapmayı) terk etmeyeceğim."[104]
Hz. Ali (r.a)'nin kestiği bu kurban
Rasulullah (a.s)'ın vefatından sonrası için söz konusudur.
Ebu Davud, hadisi "Ölü Adına kurban" adını
taşıyan bir bapta kaydeder. Tirmizî ise, ölü adına kurban
kesmeye, bir kısım alimlerin cevaz verirken bir kısım
alimlerin caiz bulmadığını kaydeder.
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s)'in ümmetinden
Allah'ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şahadet
edenler adına da kurban kestiği de muhtelif rivayetlerde
gelmiştir.[105]
Peygamber Efendimiz (s.a.s) ölülerin
arkasından kurban kesip sevabını onlara bağışladığına göre,
ölüler, kendileri için yapılan hayır-hasenâtın hepsinden
haberdar olmakta ve onların sevaplarından faydalanmaktadırlar
kanaatı hasıl olmaktadır. Ancak, avamdan bir çok insan,
ölülerin arkasından onları memnun etmek ve böylece
isteklerine kavuşmak için kabir başlarında kurban keserler
veya bunu ölüye adarlar ki bu, tamamen yanlış bir inanç ve
bid'at bir harekettir. Bundan dolayıdır ki Peygamber
Efendimiz (s.a.s); "Kabirde sığır, deve , koyun kesmek
İslam’da yoktur"[106]
buyurarak bunu yasaklamıştır. Çünkü, kurban bir ibadettir
ve ibadetler sadece ve sadece Allah için yapılır. Bu sebeple
bir kabir yada yatır için kesilen bir kurban, bırakınız
sevaba vesile olmasını, kesenin imanını alıp götürebilecek
ve şirk olabilecek bir davranıştır. Ve kesinlikle sakınmak
gerekir.[107] Bu,
cahiliyye döneminden kalma bir âdettir. Çünkü o dönemdeki
Araplar, belirli zamanlarda veya ölü defnedilir edilmez hemen sığır,
deve veya koyun cinsinden bir hayvan getirip mezar başında
kurban ederler ve etini dağıtırlardı. Halbuki Allah
Resulü (s.a.s), "Dine muhalefetten sakının. Dine sonradan
sokulan her şey bid'at ve her bid'at da dalalet (sebebi)
tir".[108]
diyerek bid'atlara karşı bizi uyarmış ve "Size sıkı
sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız iki şey
bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve peygamberlerin sünneti..."[109] buyurarak da bid'at
ve sapıklıklara düşmemek için Kur'an'a ve sünnetine sarılmayı
tavsiye buyurmuştur.[110]
Alimler, namaz kılmak ve Kur'an okumak gibi
ibadetlerin sevabının, yapandan başkasına ulaşıp
ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edip iki görüş ileri sürmüşlerdir:
Hanefî ile Hanbelî alimlerine ve Şafiî
ve Malikîlerin sonradan gelen alimlerine göre, ölü yanında
okunan Kur'an'ın sevabı ile Kur'an okumanın peşinden
yapılan dua, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Kur'an
okumanın akabinde dua etmek ise daha çok kabule şayandır ve
kabul edilmesi daha çok umulur.
Malikîlerin önceki fakihleriyle ilk Şafiîlerin
meşhur olan görüşleri, ibadetlerin sevabının yapandan
başkasına ulaşmayacağı yolundadır.
Hanefîlere göre, insan yaptığı amelin
sevabını başkasına bağışlayabilir. İster namaz olsun,
ister oruç olsun, ister sadaka ve benzeri şeyler olsun fark
etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak, kendi sevabından
bir şey eksiltmez.
Hanbelîlere göre, kabrin yanında Kur'an
okumakta bir sakınca yoktur.
Mâlikîlere göre, öldükten sonra kişi
yahut kabri üzerine Kur'an okumak mekruhtur. Çünkü selef
böyle bir şey yapmamıştır. Fakat sonradan gelen Mâlikîlere
göre, Kur'an okuyup zikir yapmakta ve bunların sevabını
ölüye bağışlamakta bir sakınca yoktur. Ölü için de
Allah'ın izniyle sevap hasıl olur.
Şafiilerde meşhur olan görüşe göre,
ölüye kendi amelinden başkası fayda vermez. Ancak Şafiîlerin
sonradan gelen fakihleri, Kur'an okumanın sevabının ölüye
ulaşacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu
şekilde Şafiîlerin sonraki fakihlerinin görüşü de diğer
üç mezhebin görüşlerine uygunluk arz etmektedir.
Kur'an okumak, belli bir maksat için diriye
fayda verince, ölüye fayda vermesi daha evladır. İbn Salâh'a
göre, Kur'an okuma sonunda: "Allah'ım okuduğumuz
Kur'an'ın sevabını filancaya ulaştır" demesi ve okunan
Kur'an'ı dua kılması da uygun olur. Bu hususta uzak, yakın
aynıdır değişmez. Bunun fayda vereceğine kesin olarak
inanmak lazımdır.[111] Nitekim
Peygamber (s.a.s) de, zaman zaman kabirlere uğrar ve oradakilere
dua ederlerdi. Bu konuda İbn Ebî Şeybe'den rivayet edilen
hadis şöyledir: "Hz. Peygamber (a.s) her yılın başında
Uhud'daki şehitlerin kabirlerine gelir ve şöyle derdi:
"Sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selâm ve selâmet!
Dünyanın en güzel neticesi budur!" Allah Resulü (s.a.s),
Bazen de Bakî' mezarlığına çıkar ve şöyle derdi: "
Ey mü'minler yurdunun sâkinleri! Selâm size! Bizler de inşallah
sizlere kavuşacağız. Allah Teâlâ'dan bizim ve sizin için
âfiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan selâmet ve
siyanet dilerim."[112]
Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.s),
buut değiştirerek dünyamızdan ayrılan insanlar için dua
edip onlar hakkında âfiyet ve selamet dilemektedir. Şayet
ölülerin arkasından yapılan duaların faydası olmayacak olsa
idi Allah Resulü (s.a.s) böyle bir davranışta bulunmazdı.
Aksi bir durum, Allah Resulü'nün abesle iştigali demektir ki,
O, bundan fersah fersah uzaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in
ifadesiyle Efendimiz (s.a.s) asla hevâ’dan konuşmaz. O ne
konuşmuşsa vahiy kaynaklıdır.[113] Okunan Kur'an'ın sevabının önce Hz.
Peygamber (a.s)'e hediye edilmesi müstehaptır Çünkü bizleri
sapıklıktan O kurtarmıştır. Bunda bir nevi Ona teşekkür ve
güzel bir mukabele vardır. Ölülerin arkasından okunan
Fatiha, Yâsin ve Kur'an hatmi gibi virtlerden her biri, bir anda
sayısız kişilerin ruhlarına yetişebilir ve onların hepsi de
bu hediyeden nasiplerini alabilirler. Çünkü bu Allah’ın
kudretine ağır ve zor değildir.
Bazı alimler, okunan kıraatin sevabının
ölüye ulaşmasının yanında, sevabı ölüye bağışlanmak
şartıyla her güzel amelin sevabı da ulaşır demişlerdir.[114] Yalnız bunların
sevap kazanılacak şekilde yani sırf Allah rızası için yapılması
şarttır. Yoksa çoklarının yaptığı gibi parayla Kur'an
okutup ta ölüye bağışlatılmaz. Çünkü Kur'an okumak bir
ibadettir. İbadet ise parayla değil de Allah rızası için yapılınca
sevabı olur ve bu sevap onların ruhlarına bağışlanır. Aksi
halde sevap olmaz ki bağışlansın.
Malikî ve Şafiî mezhebinde meşhur olan görüşe
göre, kendi ameli ve kesb’i olmadığı için, Kur'an okumak
da dahil, bedenî ibadetlerin hiçbirinin sevabı ölüye ulaşmazken
kabrin yanında okunduğunda, ölü, okunan Kur'an'ı dinlediği
için, dinleyici sevabı alır.[115]
Diğer bazı müçtehitler de ancak evladın
veya yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vasıl
olacağını ileri sürmüşlerdir. Fakat en isabetlisi, borç ve
mesuliyetlerin düşmesi bahis mevzuu olmadan, bağışlanan
sevaptan Müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa
gerektir.[116] Fakat
şurası bir gerçektir ki, ölü, kendi yapmadığı ve ihmal
ettiği ibadetlerden mutlaka sorguya çekilecektir. Bazı cahil
kimselerin zannettikleri gibi, ıskatını vermekle, yahut fidye
ve keffaretini vermekle ölü, yüzde yüz mesuliyetten kurtulmuş
olmaz. Eğer usulüne uygun şekilde yapılmışsa, yapılan bu
gibi iyi amellerin sevabı bağışlanmakla sadece affı umulur.[117]
Kabirler, insana ölümü ve ahireti hatırlatır.
Bunun içindir ki, Efendimiz (s.a.s), daha önce, cahiliyye
devrinden yeni çıkan Müslümanların kabir ziyareti sebebiyle
bir takım bâtıl inanç ve âdetleri hatırlamalarını ve
hataya düşmelerini önlemek için yasakladığı kabir
ziyaretlerini "Sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim;
artık şimdi onları ziyaret ediniz, çünkü bu size ahireti
hatırlatır"[118]
hadisleriyle tavsiye ve emir buyurmuşlardır.
Mevzuumuzla alakalı olarak Müslim'de Ebu
Hureyre'den rivayet edilen diğer bir hadiste de şöyle
buyurulmaktadır: "Rasulullah (a.s), anasının kabrini
ziyaret etti, kendisi ağladı, çevresindekileri de ağlattı.
Sonra şöyle buyurdu: "Rabbimden anam için istiğfar
etmeyi istedim, izin vermedi. Kabrini ziyarete izin istedim,
verdi. Kabirleri ziyaret edin, zira bu size ölümü hatırlatır."[119]
İbret almak, Allah'ı hatırlamak için
erkeklerin kabir ziyareti cumhur’a göre menduptur. Kadınların
kabir ziyaretine gitmeleri ise mekruhtur. Fakat, gayr-ı meşrû
davranışlarda bulunmadıkları takdirde onlar için de caiz
olduğu cumhurun görüşüdür.[120]
Kabir ziyaretinden üç türlü fayda hasıl
olmaktadır:
1- Ziyaret eden ölümü ve ahireti hatırlar.
2- Salih kişilerin kabirlerinin ziyareti,
ruhlara inşirah verir.
3-
Ziyaret, zaman zaman bundan haberdar olan ölülere ünsiyet
bahşettiği gibi, ziyaret vesilesiyle edilen dualar ve okunan
ayetlerden istifade etmelerini de sağlar.[121]
Kadınların kabir ziyaretlerinin caiz olup
olmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir. Ancak Hz.Aişe ve Hz.
Fatıma’nın kabirleri ziyaret ettikleri göz önünde
bulundurularak[122] meşru
dairede olmak kaydıyla ziyaretlerinde sakınca olmadığı ve
onların da ibret alma ihtiyacında oldukları düşünülebilir.
Ölüler
kendilerini ziyaret edenlerden haberdar olurlar mı?
Bedir savaşında harbin sonunda Kureyş’den
ölenler bir kuyuya dolduruldu. Allah resulü onlara hitap ederek
: Ey filan oğlu filan ve falan oğlu falan! Allah ve resülünün
size va’d ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben Allah’ın bana
va’d ettiğini gerçek buldum, dedi. Hz. Ömer:Ey Allah’ın
resülü! Ruhsuz cesetlere nasıl hitab ediyorsunuz? diye sorunca
peygamberimiz: “Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi
duyamazsınız. Şu kadar var ki onlar cevap veremezler.”[123] Buyurdu.
Peygamber efendimiz bir kabrin yanından geçerken
yanındakilere “Selam size ey mü’minler yurdunun sakinleri!”
diyerek selam vermelerini emir buyurmuşlardır.[124] Selam anlayana
verileceğine göre ölüler kendilerini ziyaret edenleri tanıyorlar
demektir. Müdakkik alimlerden birisi olarak tanınan İbn
Kayyım el-Cevziyye de ölülerin özellikle Cuma ve Cumartesi
günleri ziyaret edip dua edenlerden ve çocuklarının güzel
davranışlarından duydukları sevinci nakleder.[125]
Kişi kabrin başında kolayına gelen
Kur'an ayetlerinden okur. Kabirde Kur'an okunması sünnettir.
Çünkü Kur'an okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü
de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah'ın rahmeti
umulur. Kur'an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua
edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden
yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır.[126]
Kabri ziyaret eden kimsenin Yâsin suresini
okuması müstehaptır. Çünkü Hz. Enes'ten rivayet edildiğine
göre, Rasulullah (a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim
kabristana girer de Yâsin'i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa,
o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de
bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur. Yine Hz.
peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ölülerinize Yâsin
suresini okuyun."[127] Bir kısım Hanefîler,
bu hadise dayanarak "Kişi amelinin sevabını bir
başkasına bağışlayabilir, ameli -kıraat, namaz, oruç,
sadaka veya hac- hangi çeşitten olursa olsun fark etmez"[128] diye hükmetmişlerdir.
Kabir ziyareti yapılırken ölünün
yüzüne doğru dönülerek selam verilmeli ve dua edilmelidir.
Bu esnada kabri öpmekten, yüzünü gözünü sürmekten ve
etrafında dönmek (tavaf) den sakınılmalıdır. Çünkü bu
gibi davranışlar bid’attır ve dinde yeri yoktur.[129]
“Vesile ve vasıta kılmak” anlamına
gelen Tevessül, Kabirde yatan ölüyü vasıta kılarak
Allah (c.c)’dan bir şey istemek demektir. Kabirlerin bu amaçla
ziyaret edilmesi, orada yatanlardan bir şey istenmesi, yada
Allah’tan istemeye vasıta kılınması İbn Teymiye ve
taraftarlarına göre haram, hatta ötesinde küfür ve şirktir.
Çünkü -Hz. Peygamber de olsa- hiç bir ölü bir faydanın
celbine yada bir zararın def’ine muktedir değildir.[130]
Ancak, ulemânın çoğunluğu (cumhur),
Allahdan istenecek bir şeyin, ister ölü, isterse diri olsun,
kuldan istenmesinin caiz olmadığı meselesinde İbn Teymiye’ye
iştirak etse de salih oldukları bilinen kişilerin Allahdan bir
şey istenmesi mevzuunda vasıta kılınmasında herhangi bir
sakınca görmezler.[131]
İbn Teymiye ve taraftarlarının bu
konudaki hassasiyetlerinin “Tevhid” düşüncesini
korumakta gösterdikleri titizlikten kaynaklandığı açıktır.
Ancak tevessülü meneden açık bir nas da yoktur. Dolayısıyla
ne İbn Teymiyeyi ve taraftarlarını nede tevessülü caiz
görenleri kınamak mümkün görünmemektedir.
Buraya kadar meşru dairede olmak ve bid’at
ve hurafelere girmemek şartıyla ölülerin arkasından
yapılabilecek, onların bazısının azaplarının hafiflemesine
bazısının da derecelerinin yükselmesine vesile olabilecek
amelleri izah etmeye çalıştık. Şimdi de bu konuda -iyi
niyetlerle bile olsa- düşülen bazı yanlış inanç ve bid’atlere
dikkat çekmek istiyoruz. Her konuda ifrat ve tefritten uzak ve
itidalli olmayı tavsiye buyuran dinimiz, ölülerin arkasından
onlar yararına yapılabilecek işleri de bu çizgide göstermiştir.
Gerek Efendimiz (s.a.s)'in, gerekse Sahabe, Tabiîn ve onlardan
sonraki gelenlerin uygulamalarıyla bu konuda yapılabilecek
şeyler gösterilmiştir. Fakat günümüzde, maalesef çoğu
zaman da bile bile birçok bid’at ve hurafelere girilmektedir.
Bilindiği üzere "bid'at",
kitap, sünnet, icma, kıyas gibi İslam'ın kaynaklarında yeri
bulunmadığı halde sonradan çıkarılan ve İslamî telakkî
edilerek inanılan ve yapılan şeylerdir.[132] "Hurafe" ise, aslı-esası
olmayan, uydurulmuş, saf ve doğru inançlar arasına
katılmış olarak dillerde dolaşan abartılmış hikayelerden
ibarettir. Batıl inanışlar da bu asılsız söylentilere
inanmak ve gereğine göre hareket etmek demektir.[133]
Müslümanları doğru yoldan çıkaran ve
doğru yoldan uzaklaştırarak sapıklığa götüren üç ana
sebep vardır:
1- Şeytan
2- Ehl-i kitap (Yahudi ve Hıristiyanlar)
3- Bid'at ve hurafelerdir.[134]
Biz burada bu sebeplerden üçüncüsü yani
bid'at ve hurafelerden konumuzla alakalı olanlar üzerinde
durmak istiyoruz:
1- Kabir yanında sevabını ölüye bağışlamak
için veya başka gayelerle namaz kılmak:
Ölüden medet umarak kabule şayan olur
niyetiyle kabir yanında namaz kılmak, cahiliye devri
âdetlerinden olduğu ve tevhide aykırı olduğu için yasaklanmıştır.[135] Nitekim Efendimiz
(s.a.s) de dâr-ı bekaya göçeceği son hastalığında:
"Allah'ın lâneti, Yahudi ve Hıristiyanlar üzerine olsun,
onlar peygamberlerinin kabirlerini ibadethâne (mescit) yaptılar"[136] buyurarak ümmetinin
böyle yapmamalarını vasiyet etmiştir.
Kabirlerin mescit edinilmesi, ya kabrin
üzerine mescit yapmak ve üzerinde namaz kılmak suretiyle olur
ki, bazı hadislerde bu açıkça zikredilerek, böyle yapanlar
lanetlenmiştir.[137]
Yahut da kabrin yanında kabri ta'zim etmek için secde etmek
veya kabre yönelerek namaz kılmak şeklinde olur. Peygamber
Efendimiz (s.a.s), böyle yapanları lanetlediğine göre, bu
yasaktır. Çünkü fukahanın izahlarına göre, Peygamber
(s.a.s)'in yapana lanet ettiği bir hareketi yapmak haramdır.[138]
2- Kabirde, "Ey filan oğlu veya
kızı filan, dünyayı terk ettiğin zaman ve durumu
hatırla" şeklinde imamın ölüye telkinde bulunulması[139] bid’attir.
Çünkü sahîh sünnette böyle bir tatbikat yoktur. Hz.
Peygamber böyle bir şeyi ne yapmadığı gibi yapılmasını
emir ve tavsiye de buyurmamıştır. Hz. Peygamber bir cenazeyi
defnettikten sonra orada bir süre kalmış ve ashabına “Kardeşiniz
için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin (veya
sorguyu şaşırmadan cevaplandırmasını isteyin. ); Çünkü
şu anda osorguya çekilmektedir” [140] buyurmuştur.
Anlaşılacağı üzere sünnete uygun olan
davranış, definden sonra bir müddet orada kalarak kabirde
yatan ölü’nün affı ve mağfireti için dua etmektir ki buda
defin esnasında olmamalıdır[141] Orada Kur’an-ı Kerimden bazı
kısımların okunması meselesinde ise ihtilaf edilmiştir.
Çünkü, Ebû Hanîfe, İmam Malik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre
kabirde Kur’an okunması mekruhtur.[142] Sünnette bulunmayan ve bugün yaygın
olan şekliyle yapılan telkin Mâlikî ve Hanbelîlere göre “bid’at”
ve bundan dolayı “mekruh”; Şâfiîlere göre “müstehap”,
Hanefîlere göre ise ne sünnet ne de mekruhtur. Bu sebeple “yapın”
denilmediği gibi “terk edin” de denilmez.[143]
Kanatimizce, Hanefîlerin ulaştığı
sonuç ülkemiz şartlarına daha uygun ve tatbik edilebilir görünmektedir.
Eğer üzerinde mutabakata varılabilirse terki daha iyi olsa
bile, terki durumunda fitne çıkacak ve sıkıntı doğacaksa
olduğu gibi bırakmak cemaat ruhunun muhafazası açısından
daha uygulanabilir durumdadır.
3- Peygamber (s.a.s)'in kabr-i şerifi de
olsa; onun taş ve demirlerini öpmek, onlara yapışıp asılmak
ve ellerini sürmek de bid'attır.[144]
5- Ölülerden medet umarak kabir ve
türbelere mum yakma ve çaput bağlamanın da dinde bir yeri
yoktur ve bid’attır.[145]
6- Ölülere yapılacak hayır ve hasenât
için, "Üçüncü, kırkıncı ve elli ikinci gece"
gibi zaman tahsisi yapmak ve bu zamanlarda özel merasimler
tertip etmek.[146]
Bunlar da kitap ve sünnette bulunmayan, sonradan uydurulan bid’atlardandır.Ölüm
yıldönümü kutlamaları da bu cümleden olarak mütâlaa
olunmalıdır.[147]
7- Mezar yanında sesli olarak zikir yapmak.[148]
8- Ücret karşılığı Kur'an okumak ve
okutmak da bid’atlerdendir.[149] Ancak, hiç bir maddî menfaat beklemeden
Kur'an-ı Kerîm’i okuyup da sevabını ölüye bağışlamak,
alimlerin çoğunluğuna göre sünnete uygun bir davranıştır.[150]
9- Kabir etrafında kâbeyi tavaf eder
gibi dönmek, Teberrük kastıyla mezarlar üzerine elbise veya
mendil bırakmak.[151]
11- Namaz, oruç, kurban, adak, keffaret
gibi ibadet ve borçları ifa etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu
borçlardan kurtarmak için, fukaraya nakdî bedellerini (ıskat
ve devir) vermek.[152] Namaz için ödemek suretiyle yapılacak
ıskata hicri ikinci asrın sonlarından önce, devir suretiyle
ıskata ise beşinci asra kadar cevaz veren bir fakîhe rastlamak
mümkün değildir.[153]
Nasslar sadece mazereti sebebiyle oruç tutamayanların fidye
verebileceğini ifade etmektedir. Buradan yola çıkarak Fukahânın
çoğunluğu oruç borcu var ise, ölü adına varislerinin fidye
vermesinin cevazına hükmetmişlerdir.
Hanefîlerden sadece İmam Muhammed Namazı
da oruca katarak (kıyas değil ilhâk) “Ölü kılmadığı
namazlar için fidye verilmesini vasiyet etmişse İnşaallah bu
caizdir ve onun işini görür” demiştir. Burada, hüküm şüpheli
olduğu için “inşaallah” demiştir. Eğer vasiye de
etmemişse şüphe daha da kuvvetlidir.[154] Dolayısıyla “ıskat” için bir ayet ve
hadis (nass) mevcut olmayıp, oruç için kıyas, namaz için ise
zan ve ümit vardır.[155]
“Devir” denilen muamele ise delili belli
olmayan şöyle bir fetvaya dayandırılmaktadır: Ölü ıskat için
gereken malı bırakmamışsa bir miktar mal ödünç alınır ve
bir fakire “falana vekâletenbu meblağı onun şu kadar
namazının fidyesi olarak sana veriyorum” denilerek verilir;
o da “bunu ona vekaleten sana bağışlıyorum” der. Bu alma
verme işi ıskat bitinceye kadar devam eder.[156] Iskat-ı salat için
fidye verilmesi bile şüpheli iken bunu neye istinâd ettirildiği,
delilinin ne olduğu zikredilmemiş, sadece “böyle yapılır,
inşaallah olur, bulur” denmiştir.[157]
Günümüzde ülkemizin özellikle bazı
bölgelerinde devir, bir âdet ve ibadete karşı lakayd
davranmanın sebebi haline gelmiş bir bid’at sünnette yeri
olmayan bir davranıştır. Sünnete uygun olanı ise, ölü adına
sadaka vermek ve günahlarının affı için dua etmektir.
12- Muayyen gecelerde ve yıl dönümlerinde
ölünün ruhu için “mevlid” okutmak.[158]
Mevlid, önceleri Hz. Peygamberin doğum
gecesi için kullanılmış ise de daha sonra onun doğumunu,
vasıf ve husûsiyetlerini işleyen kasîdelere de isim olmuştur.
Hz. Peygamberin doğum gecesine hürmeten birtakım merasimlerin
yapılması ve birkısım kasîdelerin okunmasının cevazı
tartışılmış, mekruh hatta haram olduğunu söyleyenler olmuştur.[159]
Ancak, Hz. Peygamberin doğum gecesi
yapılan merasimi ifade eden “mevlid” geleneği zamanla umûmîleşerek,
(Üç, beş, yedi gibi) belirli gecelerde ölünün ruhu için
mevlid okutmaya dönüşmüş, özellikle de son yıllarda
ülkemizde alabildiğine yaygınlaşmış bir bid’attir.
Bunlar ve bunlara benzer bid'atlar, ister
Şamanizm'den, ister Yahudilik ve Hıristiyanlıktan gelmiş
olsun asla tecviz edilemez. Zira bunlar, ölümü ve ahireti hatırlamak
için yapılacak olan kabir ziyaretlerini maksadından saptırmak
demektir ki neticede sahibine sevap yerine günah kazandırır. Ölülere
faydalı olmak için onların arkasından bir şeyler yapmak
isteyenlerin Efendimiz (s.a.s)'in tavsiyeleri doğrultusunda hareket
etmesi ve bid'atlardan kaçınması gerekmektedir.
Bu mevzuda gerek ayet ve hadisleri
gerekse mezhep imamlarının mütalaalarını ele alıp
incelediğimizde; hem sevabı onlara bağışlanmak üzere yapılan
dua ve ibadetlerin, hem okunan Kur'an-ı Kerim'in ve hem de
hayır-hasenâtın onlara ulaştığı ve faydalı olduğu
sonucuna varabiliriz.
Fakat ne acıdır ki bugün toplumumuzda
ibadet havası içerisinde ve neticesinden sevap umarak bir çok
bid'atlara girilmektedir. Halbuki onlara faydalı olmak için ne
40. gün, 52. gün veya yıldönümü gibi zaman tayinine; ne de
yapılacak hatmin cüzlerinin mutlaka ölünün başında
dağıtılıp bir halka teşkil edilerek okunması gerektiği
gibi bir şekil tayinine gerek vardır. Ölüler için esas
faydalı olacak olan duadır. Zira Efendimiz (s.a.s) de ister
cenaze namazında, isterse kabir ziyaretleri esnasında olsun
onlar için hep dua etmiştir.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Sevabı
ölüye bağışlanmak üzere ihtiyaç sahiplerine sadaka
verilebilir. Ölen kişinin ödemediği zekat borçları varsa
onlar ödenebilir. Onun adına Kur'an-ı Kerim okunabilir, hac
yapılabilir ve hatta kurban kesilebilir... Yeter ki bütün
bunlar, meşru hudutları aşmadan ve bid'atlara girmeden,
Allah rızası için yapılsın ve sevabı ölen kişiye
bağışlansın.
[1] Mülk, 67/2
[2]
Dr. Muhammed Yusuf Musa, el-İslam ve Hacetü’l-İnsaniyyeti
ileyhi, 138, 2. Baskı, eş-Şeriketü’l-Arabiyyetü li’t-Tıbaati
ve’n-Neşr, 1961
[3]
Dr. Zekeriyya İbrahim, Müşkiletü’l-İnsan (Müşkilatu’l-Felsefiyye
dizisinden), 116, Mektebetü Mısr, ts.
[4] Abbas el-Akkad, el-Felsefetü’l-Kur’aniyye, 172, Matbaatü Lecneti’t-Te’lif ve’n-Neşr, Kahire,1947
[5] Abdulkerim el-Hatib, Allahu ve’l-İnsanü, 217, 2. Baskı, Daru’l-Fikri’l-Arabi, 1971Hatib
[6] Hicr, 15/23
[7] Al-i İmran, 3/145
[8] Mü’minun, 23/115
[9] Zümer, 39/30
[10] Zilzal, 99/7-8
[11] Cuma, 62/8
[12] Gazzâlî, İhya, 1/434
[13] Gazzâlî, İhya, 1/434; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/434; Kahire, 1968; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/498;
[14] Abdulkerim el-Hatib, Allahu ve’l-İnsanü,
219, 2. Baskı, Daru’l-Fikri’l-Arabi, 1971
[15] Al-i İmran, 3/185
[16] Cuma, 62/8
[17] Nisa, 4/78
[18] Yunus, 10/49
[19] Tirmizi, Sünen, Zühd, 4, Kıyamet, 26; Nesei, Sünen, Cenaiz, 3
[20] Bakara, 2/197
[21] Mü’minun, 29/99-100
[22] Toprak Süleyman Toprak, Ölümden sonraki
hayat, 320, Konya, 1986
[23] Toprak Süleyman Toprak , Ölümden
sonraki hayat, 319, Konya, 1986
[24] A.Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, 202; Ensar Neşriyat, İstanbul, 1987
[25] Zâhirîler’e göre, ömürde bir defa hasta ziyareti yapmak farzdır. Diğerleri ise sünnettir: İbn Hazm, (Ebû Muhammed Ali b. Ahmed) el-Muhallâ, 4/172; Münîriyye
[26] Şevkânî, (Muhammed b. Ali) Neylü’l-Evtâr Şerhu Müntekâ’l-Ahbâr Min Ehâdîsi Seyyidi’l-Ahyâr, 4/17-21, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/489-492; Beyrut, 1969; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/34, Kahire, 1968
[27] İbnü’l-Hümâm, (Kemâlüddîn Muhammed b. Abdülvâhid b. Hümâm) Fethu’l-Kadîr, 1/446, Kahire, 1310; İbn Âbidin, (Muhammed Emin b. Âbidîn) Reddü’l-Muhtar Alâ’d-Dürri’l-Muhtâr, 1/626, el-Meymeniyye, 1307; Şevkânî, (Muhammed b. Ali) Neylü’l-Evtâr Şerhu Müntekâ’l-Ahbâr Min Ehâdîsi Seyyidi’l-Ahyâr, 4/21
[28] Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Cenâiz, 121; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 1/447; Kahire, 1310; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/335; Kahire, 1968; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/626; Meymeniyye, 1307; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/21, Mısır, 1952; Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 3/159, Hindistan Baskısı
[29] Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 3/160; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/21; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/626; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/502, Beyrut, 1969
[30] Bakara, 2/156
[31] Buhârî, Cenâiz, 162; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/504;
[32] Buhâri, Cenaiz, 152,162;
[33] En’am, 6/164; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/105-116
[34] Buhârî, Cenâiz, 145; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/26-27; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/517; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/339
[35] Buhârî, Cenâiz, 148
[36] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/337; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/25-26
[37] Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/66-67; İbn Hazm, el-Muhallâ, 4/129, Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/523
[38] İbn Hazm, el-Muhallâ, 4/169; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/532; İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/641; Meymeniyye, 1307;
[39] Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/535; İbn Hazm, el-Muhallâ, 5/162-164; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/44
[40] Buhârî, Cenâiz, 124; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/382; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/52; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/534; İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/640; İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1/145
[41] İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/651; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/52; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/443; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/381
[42] Buhârî, Cenâiz, 123
[43] Buhârî, Cenâiz, 205
[44] Buhârî, Cenâiz, 171; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/24; Tahir Olgun, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, 119, Ankara, 1946
[45] Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu’l-Cenâiz, 34-43, Beyrut, 1969
[46] Buhârî, Cenâiz, 217
[47] Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/558
[48] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/353-354
[49] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/355
[50] Buhârî, Cenâiz, 125,189; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/314; [50] Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/543
[51]İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/376-379; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146; İbn Hazm, el-Muhallâ, 5/133; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/84-95; İbn Âbidîn, Şifâu’l-Alîl, 174, İstanbul, 1325; Reddü’l-Muhtâr, 1/660;
[52] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/405; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/562; Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, 4/151
[53] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/410; İbn Âbidîn, Şifâu’l-Alîl,182; Reddü’l-Muhtâr, 1/663; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/508;
[54] Hayrettin Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 377 vd.
[55] Ebû Davud, Vesâyâ, 3;Tirmizî, Vesâyâ, 7
[56] Müslim, Vasiyyet, 14; Ebu Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36, Nesâî, Vesâyâ, 8; Dârimî, Mukaddime, 4; Ahmed İbn Hanbel, 2/372
[57] İbn Mace, Mukaddime, 20;
[58] Buhari, Sahih, Rikak,42; Müslim, Sahih, Zühd, 5
[59] Buhari, Enbiya,1; Müslim, Vasiyyet, 3, İlim, 6; Ebu Davud, Sünen, Vesaya,14, Cihat,15; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/372 (Meymeniyye-Kahire 1313); İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 20, 1975;
[60] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453, 2. Baskı, Sebat Ofset, Konya, 1989
[61] İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Ruh, 117; Beyrut, 1975
[62] Necm,53/39
[63] Yasin, 36/54
[64] Bakara 2/286
[65] Haşr, 59/10
[66] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453,
[67] Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 59
[68] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453,
[69] Ebu Davud, Cenâiz, 56
[70] Müslim, Cenâiz, 103; İbn Mâce, Cenâiz, 36; Nesâî, Cenâiz, 103
[71] Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 105-107; Marifet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984
[72] Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 76; İbn Mace, Sünen, Sadakat, 12
[73] Abdülkadir Mutlaku’r-Rahbavi, Ahiret Günü, 33; Terc. Ahmet Serdaroğlu_Lütfi Şentürk, Nur yay., 5. Baskı
[74] Buhari, Sahih, Havalat, 3; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453,
[75] Ebu Davud, Sünen, Edeb, 12; İbn Mace, Sünen, Edeb, 2
[76] Haşr, 59/10
[77] Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 107
[78] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/509,6/252, (Meymeniyye-Kahire 1313); Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 72; İbn Mace, Sünen, Edeb,1
[79] Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/568, Beyrut, ts.
[80] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453,
[81] Eş’ari, Makalatu’l-İslamiyyin, 282;
[82] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453,
[83] Müslim, Sahih, Vasiyyet, 3; Ebu Davud, Sünen, Vesaya,14
[84] Buhari, Sahih, Cenaiz, 94; Müslim, Sahih, Zekat,15; Ahmed İbn Hanbel, 2/371
[85] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453,
[86] Buhari, Sahih, Vesaya, 15,20,26
[87] Seyyid Sabık, Fıkhuel-Fıkhu’s-Sünne,
1/568
[88] Ebu Davud, Sünen, Zekat, 42; Nesei, Sünen, Vesaya, 9
[89] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, 10/54, Akçağ yayınları, Ankara, 1990
[90] Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (Terc. Heyet) 3/9; Risale yayınları, İstanbul, 1990
[91] Cemalüddin Ebî Muhammed Abdillah İbn Yusuf el-Hanefî ez-Zeyleî, Nasbu’r-Râye li ehâdîsi’l-Hidâye, 2/463; Dâru’l-Hadîs, Kahire, ts.
[92] Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/207-208
[93] Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27
[94] Nasıruddin el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevzûa, 1/169-170; Dımaşk, 1964
[95] Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27
[96] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 459
[97] İbrahim Canan, a.g.e, 2/488
[98] Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu’l-Cenâiz, 170; Beyrut, 1969
[99] Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27
[100] İbrahim Canan, a.g.e, 2/488
[101] İbrahim Canan, a.g.e, 2/488
[102] Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/99
[103] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460-61
[104] Tirmizi, Dâhâyâ, 2; Ebu Davud, Dâhâyâ, 2
[105] İbrahim Canan, a.g.e, 6/61
[106] Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 70
[107] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186;
[108] Dârimî, Mukaddime, 16
[109] İmam Malik, Muvatta’, Kader, 3
[110] İsmail Lütfi
Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 64; Hayrettin Karaman,
İslamın Işığında Günün Meseleleri, Hayrettin Karaman, a.g.e,
109; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı,
471; Recep Aktaş, İslam Dininin Yasak Ettiği Batıl
İnanışlar, 43; Bahar yayınları, İstanbul, 1973
[111] Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/98-100
[112] Müslim, Sahih, Cenaiz, 102; Farklı rivayetler için bkz.: Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 79; Neseî, Sünen, Taharet, 109, Cenaiz, 103; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 36, Zühd, 36
[113] Necm, 53/3
[114] Seyyid Sabık, a.g.e, 1/383
[115] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 462
[116] Hayrettin
Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri,Hayrettin
Karaman, a.g.e, 108
[117] Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 3/160, Hindistan Baskısı, Aynî, Umdetü’l-Kari, 5/283, istanbul Baskısı, İbn Kudâme, İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/423-424; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/98-100, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/567-569, Beyrut, 1969; Reşid Rıza, 8/255; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ fî Madarri’l-İbtidâ, 235 (4.Baskı); Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460
[118] Müslim, Sahih, Cenaiz, 106; Ebu Davud, Sünen, Canaiz, 81; Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 60
[119] Nesei, Sünen, Cenaiz, 101
[120] Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/91
[121] Hayrettin
Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri,Hayrettin
Karaman, a.g.e, 99
[122] Buhârî, Cenâiz, 151; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/117-120
[123] Müslim, Cennet, 76,77
[124] Müslim, Cenaiz, 102; Ebu Davud, Cenaiz, 79; Nesâî, Taharet, 109; İbn Mace, Cenaiz, 36, Zühd,36; Muvatta’, Taharet,28
[125] İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitâbu’r-Ruh, 10
[126] Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/91-92
[127] İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 24; Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 4
[128] İbrahim Canan, a.g.e, 15/239
[129] Gazali, İhya, 1/473; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/422; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/117-120; Şeyh Ali Mahfuz, , el-İbdâ, 192; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/566; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146
[130] İbn Teymiye, Külliyat, “et-Tevessül ve’l-Vesile”, 1/142, 368; “el-Cenâiz”, 24/384; “ez-Ziyârât”, 27/511; Riyad Baskısı; İbnü’l-Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1/146; Muhammed Ebû Zehra, İbn Teymiye, 320-325; Kahire,1958; Reşîd Rıza, et-Tefsîru’l-Menâr, 4/371-378
[131] Deliller ve münakaşası için bkz. Muhammed Zahid el-Kevserî, Muhıqqu’t-Taqavvul fî Mes’eleti’t-Tevessül, 9-15, Kahire, 1369; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ fî Madarri’-İbtidâ, 196-200; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/8
[132] Hayrettin
Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri,Hayrettin
Karaman, a.g.e, 109
[133] İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 12; Büşra yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1991
[134] İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 7
[135] Hayrettin
Karaman, a.g.e, Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün
Meseleleri, 111
[136] Buhari, Sahih, Cenaiz, 60,95; Neseî, Sünen, Cenaiz, 106
[137] Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 78
[138] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 474
[139] Hayrettin Karaman, a.g.e, 110
[140] Ebu Davud (Avnu’l-Ma’bud ile birlikte) 3/209, Hindistan Baskısı
[141] İbnü’l-Hâc, el-Medhal, 3/275; Mısır, 1960
[142] Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 238
[143] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/377; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 1/628; İbnü’l-Hâc, el-Medhal, 3/277; İbnü’l-Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1/145; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/96; Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, 344; Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, 1/546-548; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ, 229;
[144] Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, 1/207; İlim yayınları
[145] İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 65
[146] Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, 1/213
[147] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 1/663; Şifâü’l-Alîl, 174; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ, 173, 180, 233; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/564;
[148] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 476
[149] Hayrettin
Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri,a.g.e, 113
[150] İbn Abidin, Şifâu’l-Alîl, 167-168, 181-182, İstanbul, 1325; Reddü’l-Muhtâr, 1/451; Ali Sâlim el-Menûfî, İrşâdu’l-Enâm fî Hukmi Kırâati’l-Kur’ânbi-ğayr-i İhkâm, 62 vd.; Mısır, 1324; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/596, Reşîd Rıza, el-Fetâvâ, 1687, 2305
[151] Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 477
[152] Hayrettin
Karaman, a.g.e, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 116
[153] Hayrettin Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken, 82, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 1994
[154] Aynî, Umdetü’l-Kârî, 2/608, İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 1/540
[155] Hayrettin
Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken, 84
[156] Abdu’l-Azîz el-Buhârî, Şerhu Usûli’l-Pezdevî, 1/155; İstanbul, ts. Ayrıca bkz. Aynî, umdetü’l-Kârî, 5/233,283; Sadru’ş-Şerîa, et-Tavdîh li’t-Tenkîh, 1/167; Mısır 1327; İbn Âbidîn, Şifâü’l-Alîl, 196
[157] Hayrettin Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken, 84
[158] Hayrettin
Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken,a.g.e, 121
[159] Muhammed b. Muhammed el-Fâsî, el-Medhal, 2/1-30; İbn Âbidîn, Şifâü’l-Alîl, 188; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ, 239