İman ehli için hayat vazifesinin getirdiği külfetlerden bir terhis, dünya meydanındaki imtihanda kulluk vazifesinden bir paydos, öbür aleme göç etmiş ahbabına kavuşmak için bir vesile, hakiki vatanına dönmeye bir vasıta, dünya zindanından cennet bahçelerine bir davet ve yüce Allah’ın fazlından, hizmetine mukabil ücret alma anı olarak telakki edilen ölüm, pekçok insan için ürkütücü ve halledilmesi çok zor bir problemdir
İnsanlık, ilk yaratıldığı günden
itibaren ölüm ve ölümden sonrasını düşünmüş, dinler de
onların bu mevzudaki problemlerini çözmek için gelmiş ve
onların “Ben kimim?”, “Nereden geldim?” ve “Nereye
gidiyorum?” şeklindeki sorularına cevap vermiştir.
İslam dini de bu meseleye diğer dinler
gibi çok önem atfetmiş, Ahiret’e imanı inanç esasları
arasında mütalaa ederek ona Allah’a imandan sonra ikinci sırada
yer vermiştir.
Allah Teâlâ hikmetli kitabı Kur’an-ı
Kerim’de “O ki hanginizin daha güzel davranacağını
sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”[1] buyurarak hikmeti
gereğince, kudreti ile, dünya hayatında ölümü icat ettiğini,
yarattığını bildirmektedir. Bundan, dünya hayatının da
ölümün de hikmetli olduğu; abes ve gayesiz olarak meydana
gelmediği anlaşılmaktadır. Dünya teklif ve amel; ahiret
ise hesap ve mükafat yeridir. Din böyle demekte, akıl buna hükmetmekte,
mü’minler de buna böyle inanmaktadırlar.[2]
Ölümün hikmeti insanın imtihanında
gizlidir. İnsan, iyi ya da kötü her işlediği şeyin
karşılığın görecektir. Ancak bu, burada değil de Ahiret
aleminde olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu açıklamaya
göre Allah açısından ölümün bir gayesi vardır. Ancak bu
şuurdan uzak yaşayan insan Ona kavuşmaktan korkmakta, kendi
çevresindeki insanların ölmeleri ile ürpermekte ve feryat
etmektedir.
Aslında ölümün insanı korkutmasının
altında yatan gerçek sebep, ölümün mahiyetinin
bilinmemesi, insanın emellerini gerçekleştirmeye imkan
vermemesi ve onu sevdiklerinden ayırmasıdır.[3]. Bütün semavi dinler insanı bu
sıkıntılı durumdan kurtarmak için “öldükten sonra
dirilmeye iman” düşüncesiyle gelmiş ve bunda ittifak
etmişlerdir.[4] Hatta peygamberlerin
daveti Allah’a imandan sonra Ahiret’e imana ve onun için hazırlık
yapmaya olmuştur.[5]
Dirilten ve öldürenin kendisi olduğunu
belirten Cenab-ı Hak [6] ölümün belli bir süre
ile yazılı olduğunu ve herkesin ölümünün Onun iznine bağlı
olduğunu bildirmektedir.[7] Hiç kimse abes olarak,
boş yere yaratılmadığı[8] gibi kimse ölümden
kaçamayacaktır. Allah (c.c.) bunu “(Habibim) sen de
öleceksin, onlar da ölecekler” şeklinde ifade eder.[9] Ölüm karşısında müsavi
olan insanlar hiç bir adaletsizliğe uğramadan “zerre kadar
hayır yapmışlarsa onu, zerre kadar şer yapmışlarsa onu (n
karşılığını) göreceklerdir.”[10]
Gazâlî’ye göre, ölüm karşısında
insanlar dört gruba ayrılır:
1-Hayatın fânî ve geçici olduğunun
farkına varamamış; hayatı dünyevî zevklerden ibaret
görenler. Bunlara göre ölüm, zevk ve safanın sona ermesi,
korkulan âkıbetin başa gelmesi demektir. “De ki, kendisinden
kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.”[11] Ayeti bunların
durumunu anlatır.
2-Yaptıklarının âkıbetini bilen ve
tevbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar. Bunlar için
de ölüm istenmeyen ve hoşa gitmeyen bir hadisedir. Çünkü
henüz hazır değildirler. Ölümün aniden onları yakalama
tehlikesi vardır. Bunlar Allah’a kavuşmak isterler ancak
ölümün gecikmesini dilerler.
3-Allah’ı bilen ve O’na aşk ile
bağlı olanlar. Bunlar Allah’a kavuşmak için can atarlar ve
ölümün gecikmesinden şikayet ederler.
4-İşi Allah’a havale edenler. Bunlara göre
O, neyi murâd ederse, istenmeye ve sevilmeye layık olan O’dur.[12]
Kula düşen, ölümü unutmamak,