Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

ÖLÜM VE ÖTESİ

İman ehli için hayat vazifesinin getirdiği külfetlerden bir terhis, dünya meydanındaki imtihanda kulluk vazifesinden bir paydos, öbür aleme göç etmiş ahbabına kavuşmak için bir vesile, hakiki vatanına dönmeye bir vasıta, dünya zindanından cennet bahçelerine bir davet ve yüce Allah’ın fazlından, hizmetine mukabil ücret alma anı olarak telakki edilen ölüm, pekçok insan için ürkütücü ve halledilmesi çok zor bir problemdir

İnsanlık, ilk yaratıldığı günden itibaren ölüm ve ölümden sonrasını düşünmüş, dinler de onların  bu mevzudaki problemlerini çözmek için gelmiş ve onların “Ben kimim?”, “Nereden geldim?” ve “Nereye gidiyorum?” şeklindeki sorularına cevap vermiştir.

İslam dini de bu meseleye diğer dinler gibi çok önem atfetmiş, Ahiret’e imanı inanç esasları arasında mütalaa ederek ona Allah’a imandan sonra ikinci sırada  yer vermiştir.

ÖLÜM GERÇEĞİ

Allah Teâlâ hikmetli kitabı Kur’an-ı Kerim’de “O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”[1] buyurarak hikmeti gereğince, kudreti ile, dünya hayatında ölümü icat ettiğini, yarattığını bildirmektedir. Bundan, dünya hayatının da ölümün de hikmetli olduğu; abes ve gayesiz olarak meydana gelmediği anlaşılmaktadır. Dünya  teklif ve amel; ahiret ise hesap ve mükafat yeridir. Din böyle demekte, akıl buna hükmetmekte, mü’minler de buna böyle inanmaktadırlar.[2]

Ölümün hikmeti insanın imtihanında gizlidir. İnsan, iyi ya da kötü her işlediği şeyin karşılığın görecektir. Ancak bu, burada değil de Ahiret aleminde olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu açıklamaya göre Allah açısından ölümün bir gayesi vardır. Ancak bu şuurdan uzak yaşayan insan Ona kavuşmaktan korkmakta, kendi çevresindeki insanların ölmeleri ile ürpermekte ve feryat etmektedir.

Aslında ölümün insanı korkutmasının altında yatan gerçek sebep, ölümün  mahiyetinin bilinmemesi, insanın emellerini gerçekleştirmeye imkan vermemesi ve onu sevdiklerinden ayırmasıdır.[3]. Bütün semavi dinler insanı bu sıkıntılı durumdan kurtarmak için “öldükten sonra dirilmeye  iman” düşüncesiyle gelmiş ve bunda ittifak etmişlerdir.[4] Hatta peygamberlerin daveti Allah’a imandan sonra Ahiret’e imana ve onun için hazırlık yapmaya olmuştur.[5]

Dirilten ve öldürenin kendisi olduğunu belirten Cenab-ı Hak [6] ölümün belli bir süre ile yazılı olduğunu ve herkesin ölümünün Onun iznine bağlı olduğunu bildirmektedir.[7] Hiç kimse abes olarak, boş yere yaratılmadığı[8]  gibi kimse ölümden kaçamayacaktır. Allah (c.c.) bunu “(Habibim) sen de öleceksin, onlar da ölecekler” şeklinde ifade eder.[9] Ölüm karşısında müsavi olan insanlar hiç bir adaletsizliğe uğramadan “zerre kadar hayır yapmışlarsa onu, zerre kadar şer yapmışlarsa onu (n karşılığını) göreceklerdir.”[10]

Gazâlî’ye göre, ölüm karşısında insanlar dört gruba ayrılır:

1-Hayatın fânî ve geçici olduğunun farkına varamamış; hayatı dünyevî zevklerden ibaret görenler. Bunlara göre ölüm, zevk ve safanın sona ermesi, korkulan âkıbetin başa gelmesi demektir. “De ki, kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.”[11]  Ayeti bunların durumunu anlatır.

2-Yaptıklarının âkıbetini bilen ve tevbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar. Bunlar için de ölüm istenmeyen ve hoşa gitmeyen bir hadisedir. Çünkü henüz hazır değildirler. Ölümün aniden onları yakalama tehlikesi vardır. Bunlar Allah’a kavuşmak isterler ancak ölümün gecikmesini dilerler.

3-Allah’ı bilen ve O’na aşk ile bağlı olanlar. Bunlar Allah’a kavuşmak için can atarlar ve ölümün gecikmesinden şikayet ederler.

4-İşi Allah’a havale edenler. Bunlara göre O, neyi murâd ederse, istenmeye ve sevilmeye layık olan O’dur.[12]

Kula düşen, ölümü unutmamak,