HADİ
-Ölmüş Bir Genç Kadına Mektup-
Bana o gece... O gece son görüşmemiz olacakmış. Bana "Hadi de, hadi!" dediğinde gece yarısını geçmişti. Elli altmış kişi vardık değil mi meyhanede? Belki daha çok... Hepsi senin çağrılındı. Dostlarına verdiğin bu ayrılış şöleninin, ölüm yolculuğuna çıkışının son dostlar buluşması olduğunu bilemezdim... Öyle canlı, öyle coşkulu, öyle değişmendin ki o gece... Salt o gece mi? Kısa yaşamın boyunca sen hep canlıydın, hep coşkuluydun, hep kabına sığmazdın, hep değişmendin. Ama o gece her zamankinden daha çok...Evleneceğin o genç adamla birlikte sabahleyin bu meyhaneden çıkıp doğru havaalanına gidecektiniz; hiç uyumadan yatağa bile girmeden... Uçağınız sabah erkenden kalkacaktı. Tam sana göre bir davranıştı bu: dostlarınla birlikte uykusuz geçirilmiş bir geceden sonra meyhaneden zilzurna çıkıp uçağa zarzor yetişmek... Kesin bilmiyorum ama, uçaktan o uçaktan o başka ülkenin yabancı kentinin havaalanına iner inmez, belki de söz verdiğiniz saatte nikah memurunun karşısında bulunmak için ivecenle bir arabaya binip sürücüye "Aman, ne olur çabuk gidelim çok geç kaldık!" diyecektin.
O gece meyhanede, evleneceğin erkeği bana tanıtmıştın. Size uzak bir masayı yeğlemiştim. Uzaktan inceliyordum onu. Uzun boylu, ince, dal gibi bir genç adam... Sakallı, uzun saçları ensesine dökülmüş. Bu sevimli adam senin rüzgarına -fırtınana demeliyim- dayanabilir mi, diye düşündüm. Pek umutlu değildim. Yazık olacaktı genç adama, elbet sana da...
Senin çağrına birlikte geldiğim "Ruhu Karadeniz fırtınalı kız"ın yanından çeker gibi beni elimden tutup dansa kaldırmış ve dans ederken "Şimdi bana hadi de, bu herifi burada böylece bırakır, seninle gelirim. nereye istersen beni götür!" demiştin. Bu deliliği yapacağına inanmadığımı sanarak yeminler ediyordun. Hiç inanmaz olur muyum? Tam sana uygun bir davradış olurdu bu. Bir "Hadi!" dememi bekliyordun. Yanıt verememenin anlamsızlığı içinde anlamsızca gülümsüyordum. Çok aptalca olmalıydı gülüşüm. Başka nasıl olabilirdi ki... Senin bu isteğini sözde şakaya vurmaya çalışıyordum. Herif dediğin o genç erkekle en çok sekiz-on saat sonra başka bir ülkeye uçup, orda nikah memurunun karşısına geçerek "bu adamı kocalığa kabul ediyor musun?" sorusuna "Evet!" diyecektin. Kocan olacak adam senden çok gençti, elbet yakışıklıydu d
a,benden güçlüydü de... Ölüme benden çok daha uzaktı."Hadi de bana!.. Hadi ama... Bana hadi de de, gidelim burdan. Kaçalım. Şu kayadan işte böyle çıkıp gidelim nereye olursa... Atlayalım bir arabaya nereye istersen götür beni... Buradakiler de, arkamızdan şaşıp kalsınlar... Kocam olacak herif aranıp dursun, bekleyip dursun... Cebinde uçak biletlerimiz. Burdaki benim çağrılılarım da şaşırsınlar. Seninle ikimiz yokuz. Ne güzel değil mi? Olağanüstü..."
Kimseye söylemeden meyhaneden el ele tutuşup kaçmışız gibi, arkamızdan doğacak şaşkınlığın tadını çıkarıyordu. Dans ederken kendisine "Hadi!" demem için beni kandırmaya çalışıyordu.
"Seninle ikimiz yokuz. Hepsi şaşırır. İyi olur. Şaşırsınlar. Seninle gelen o kıvırcık saçlı kız da şaşırsın. Ne güzel kız o... Çok da genç. Gözleri en güzel... Bir de bakar ki sen yoksun. Ne yapar? Nasıl olsa yalnız kalmaz. Çünkü güzel... Yoksa o kız için mi bana hadi demiyorsun? Hadi de bana! Bikaç zaman hiç ortalara çıkmayız. Kapanırız bir yere. Kimse bizi bulmasın. Biz bile kendimizi bulmayalım. Öyle bir yere gidelim ki, o hep birlikte olacağımız yer neresiyse, orda kendimizi yitirelim. Saati bilmeyelim. Yönü bilmeyelim. Hadi, hadi de bana! Bırakırım bu adamı burda böylece. Şimdi, dans ede ede şu kapıda çıkıp gidiverelim..."
Gülüyordum, ama nasıl bir gülüş... Hiç de şaka olmayan bu sözlerin şaka olduğunu anlamışım gibisine... Oysa ne denli ciddi olduğunu biliyordum.
Sen çok kişinin içinden geçirdiği, yapmak isteyip de yapmaya bitürlü yüreklenemediği şeyleri yapan bir kadındın, çok kişinin mi dedim? yok, yok... Herkesin.Yaşamında kendisine "Hadi!" denilmesinin özlemini yada birisine "Hadi!" diyememenin acısını çekmemiş insan olabilir mi? "Hadi!" demenin ve kendisine "Hadi!" denilmesinin düşlemini kurmayan insan yoktur. Benim de "Hadi!" demek isteyip de yüreksizliğimden diyemediğim yada bana "Hadi!" demesini içimden geçirdiğim kadın çok olmuştur. Bizler, hepimiz, bu "Hadi!" çağrısını içimize bir özlem yada acı olarak gizleyip dışa vurma yürekliliğini gösteremeyen korkaklarız. Ama se
n öyle değilsin, yüreklisin!Son görüşmemiz olan o gece, o meyhanede dans ederken sana "Haydi!" demiş olsaydım, çok iyi biliyorum ki, cıgara dumanından, alkol buğusundan, kadınların parfüm ve mutfağın kızartma ve salça kokularından havası puslanmış meyhanenin kapısından süzülüp, nereye gideceğimizi bile düşünmeden sokağa çıkacaktık. Belki de öpüşmek için arabaya binmemizi bile beklemeyecektik.
O çok ciddi önerini şakaya vurup aptal gülümseyişimle seni, kalabalık masada oturan o genç ve yakışıklı adamın yanına bırakmış ve beni bekleyen o "Ruhu Karadeniz fırtınalı kız"ın yanına dönmüştüm.
Giyimine, kılığına, davranışlarına bakılırsa, evleneceğin genç adam bir sanatçı olmalıydı, belki ressam, müzikçi, şair... Belki oyuncu filan... Ne demek filan? Bir dalda sanatçı olmak isteyip de olamadığı için kendini sanatçı sanan... Böyle bir kocayı, nikahının arifesinde dostlarına veda şöleni verdiğin meyhanede yüzüstü bırakıp benim "Hadi!" dememi bekleyişinin hiç de şaka olmadığını biliyordum. Ama yine de şakaya alıyordum. Başka ne yapabilirdim ki...
"Hadi!" dememe öylesine istekliydin ki o gece... Ama niçin? Hem de niçin sana "Hadi!" demem için öyle bir zamanı seçmiştin? Evleneceğin adamdan hiç bir üstünlüğüm yoktu ki... Belki de bunun için... Belki değil, kesin böyle. Senin için ben bir seçim değildim, seçenek de değildim Sen kendine, hem de yaşamının o dönüm yerinde herhangi birisinin "Hadi!" demesini istiyordun, sıradan biri olsa bile... yine onca erkek içinde böyle bir delilik için beni seçmiş olmanın bir anlamı olmalıydı.
Ötedenberi bana gösterdiğin ilgiyi karşılıksız bırakmamaya çalıştım. Son buluşmamız olan o geceden önceleri de, seni sevebilir miyim diye çok düşünmüşümdür. Ta başından beri yanlış olan da buydu. İnsa, sevebilir miyim diye düşünüyorsa, sevemeyecek demektir. İyi ki sevde düşünce yok; yoksa kimse kimseyi sevemezdi.
"Hadi, hadi de bana hadi!"
Üsteliyordun.
Bir genç ve düzeyli kadından gelince böyle bir istek reddelimez. Başka bir zamanda böyle bir istekte bulunsaydın, elbet reddetmezdim. Ama şimdi? Nikah töreninden on-onbeş saat önce? Buyüzden reddedişimi belli etmemeye çalışarak,
"Şaka etme lütfen..." diyordum.
"Ciddi söylüyorum. Hemen seninle gelirim, diyorum; herkesi ve herşeyi burda yüzüstü bırakarak. Hadi de bana!"
Sıradan bir kadın değildin. Bir seçkinliğin, bir ayrıksılığın da vardı. Dosdoğru söylemek gerekirse, bu ayrıksılığın bana marjinal örünmek özentisi gibi geliyordu. Doğasından marinal olmayıp da marjinalliğe zorlanmak...
Ölüm haberini alınca sana o gece "Hadi!" dememiş olduğum için yanlış mı yaptığımı çok düşündüm; hatta suçluluk da duyarak... boyuna düşündüm: O gece niçin sana hadi dememi istiyordun? Niçin başkasını değil de beni seçmiştin, hem de o gece? Sana uyup da "Hadi!" demiş olsaydım, neler olurdu?
Bir konuşmamızda "Düzen ve güven kadar ürkütücü başka hiçbişey yoktur!" dediğini anımsıyorum şimdi. Bu sözünle daha o zaman beni çok korkutmuştun. Sen düzen ve güvenin düşmanıydın. Düzensiz, güvensiz bir dünyada özgürce, daha doğrusu başıboş yaşamak istiyordun. Böyle miydin gerçekten? Dıştan bakılınca böyle olduğun sanılabilirdi. Pekçoğu insanların seni böyle sanıyordu. Sen de zorlanarak kendini böyle göstermeye çalışıyordun. Ama ya için, ya içinin içi? Bu dünyada göründüğünün tam karşıtını özleyen ve yaşamak isteyen pek çok insan vardır. Örneğin "ölmek istiyorum!" diye bağırırken, gerçekte yaşamak isteyenler gibi. İsteğine uygun biçimde yaşayamadıkları için ölmek isteyen ve kendilerini öldürenler gibi...
Sana "Hadi!" dememi istediğinde, benim düzene ve düzenceye aşırı düşkün, güvenilir bir dünyanın kurulmasına çalışan, güven duyulan ve güven duyan biri olmak istediğimi çok iyi biliyordun. Benim öyle olduğumu bile bile, düzen ve güven düşmanı olan sen, nasıl olmuştu da benim sana "Hadi!" dememi istemiştin?
Ölümünden bunca yıl sonra, bir zamanlar şu söylediklerini anımsıyorum. "Onlar" diye kendinden ayırdığın düzenli, düzenceli, güvenen ve güvenilir insanları şöyle aşağılıyordun :
"Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında coşku, delilik kertesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım, ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor."
Bigün de bana "onlar"ın otobüse biner gibi evlenip, otobüsten iner gibi boşanmadıklarını söylüyor ve buyüzden de onlarla alay ediyordun.
"Onlar diye aşağıladıklarının içinde benim de bulunduğumu çok iyi biliyordun, ve bunu bile bile, yine de sana "Hadi!" dememi istiyordun. Otobüse binmekten bile daha kolay biçimde birlikte olacaktık ve sonra sen otobüsten inmekten kolay biçimde kendine bir başka "Hadi!" diyeni bulunca benden ayrılacaktın. O gece bana meyhanede tanıttığın evleneceğin genç adamı da, sanırım, en umulmaz yer ve zamanda sana "Hadi!" demiş olduğu için el ele tutuşup bir bilinmezin yolculuğuna çıkmağa kalkmıştın. Ononla bu yolculuğa çıkarken de benim sana "Hadi!" dememi is
tiyordun.Sen bir "Hadi!"den başka bir "Hadi!"ye koşuşturup duracak öyle bir kadındın ki, benimle yola düzülmüşken sana başka bir "Hadi!" diyecek olanın özlemini çekecektin. Niçin mi böyleydin? Ölümündenberi işte bunu düşünüyorum.
Her kokulan şey ondan kaçtığımız kadar bizi çeker : Uçurumlar gibi, derinlikler gibi, saldırganca köpük köpük taşan deli sular gibi, çağlayanlar gibi ve ölüm gibi...
Kendin ne demiştin bigün bana : "Onların dünyasında bunalım, ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor."
İşte senin gizin burda : Ölüm korkusu ve ölüm isteği... Korkuyla istek özdeşleşiyor. Korktuğun şeyi istiyorsun da; çünkü korkup kaçtığın şey seni çekiyor kendine...
Kaç kez kendini öldürme girişiminde bulunmuştun. Seni ölümden kurtarmışlardı. Kurtaranlara kızmıştın. Gerçekten de ölmek mi istiyordun? Beni buna inandıramazsın. Sen ölümden öyle korkuyordun ki, o korktuğun ölüm, korkulan uçurum, korkulan derinlik, korkulan delice çağlayan sular gibi hep kendine çekiyordu. Sen gerçekten ölmek istediğiniçin değil, ölümden korkuğun, isteğince yaşayamadığın, ölmek istemediğin için kendini ölüme fırlatıyordun. Korkarak kaçtığın ölüm seni kendine çekiyordu. Savaşta çok korkan erlerin, ateş eden makinelitüfeğin üstüne koşup atlaması gibi... Buyüzden kendini öldüren sa
natçılara hayrandın. Kendilerini öldürmüş yazar ve şairlere delicesine tutkundun. Çünkü onlar, senin gerilip gerilip bitürlü atlamaya yüreklenemediğin ölümün kucağına kendilerini bırakıvermişlerdi. Onlar da tıpkı senin gibi, düşlemledikleri daha güzel, daha iyi ve adil bir dünyada yaşayamama korkusuyla ölümün çekiciliğine kapılıp gitmişlerdi.İşte tıpkı öyle...Düzen ve düzence istediğin, güven ve güvence istediğin, ama bunlara istediğin biçimde kavuşamadığın, dünyamızı düzencesiz ve güvencesiz bulduğun için, düzenin ve güvenin düşmanı oldun.
İkimiz de çok karşıt yaşamlar sürdük. Hem karşıt, hem de birbirine çok benzer. Sen, yaşamında zorla uçurumlar, yarlar, derinlikler, diklikler yaratmak istedin; çünkü dilediğin düzlükleri, dinginlikleri ve uyumu bulamıyordun. Bense, tersine, yaşamım boyunca dinginlik, düzlük, barış ve uyum arayıp durdum, ama hep uçurumlar, kavgalar, savaşımlar çıktı önüme.
Gerçekte senin istediğin ölmek değil, yaşamaktı; kendi isteğince, yani dingin, düzenceli ve güvenceli bir dünyada yaşamak... Bu aradığını bulamayınca ve bulmanın olanaksızlığına inanınca kendini öldürmek istedin. Öldüremeyince sonsuz bilinmezlere doğru yürümek için hep, "Hadi!"ler bekleyip durdun. Hiç kuşkusuz sana "Hadi!" demesini istediğin kişileri de, kendi düzeyine yaraşan değerlerden seçiyordun.
Görünmek istediğin gibi gerçekten deli miydin? İsteğince akılcı bir dünyada yaşayamadığın için mi, yaşadığın dünyaya başkaldıırdınn ve akıl hastalıkları hastanesine yatırıldın. Hstanede şok tedavisi yapıp sağalttılar diye kızıyordun.
Şimdi başka bir anımı anımsıyorum. Bir gece bir dost evinde aydınlar toplantısındaydım. Bilirsin, kendini göstermeye, sanki zorunluymuş gibi ille de özgün düşünceler üretmek için sürekli aykırı çıkışlar yapan tipler vardır. O toplantıda da böyle bir kadın vardı. O kadını tanıtmak için kısaca "güzel değildi" desem yater mi? Sanmam. Çünkü "güzel değil" başka "çirkin" başka. Öyleyse ekliyeyim : çekici de değildi. Yİne mi anlatamadım. Öyleyse daha da açmalıyım :Kendisini güzelleştirmmesini de bilmiyordu. Bu gerçeği başkalarının vakışlarındaki aynalardan gördüğü için, sözde zeka gösterileriylehem içini, hem dışını gizlemeye çalışıyordu. Ama zeki de değildi. hiç olmazsa iyiyürekli olmak elindeydi, ama olamıyordu. Ruhu kuduzlaşmış bir saldırgandı. Acımam gerekirdi ona. Ama acıyamıyordum. Bu da benim eksikliğimdi.
Bu kadını sen de sevmezdin. Üstüste yıkandığı zaman bile kirli görüümlüydü, yeni bir giysi üstünde yeni görünmezdi. Kendi ölçüsüne göre giyindiği giysiler bile, biryerlerinden sarkar, üstünden kaçardı. Ne denli derlenip toparlansa hep pasaklı görünürdü.
Hangi ilişkiyle olduğunu şimdi anımsayamıyorum, ben o gece, bütün roman kahramanlarının sonsuz ve doyumsuz tutkulu kişilikleri olduğunu söylemiştim. Elbet o kadın, ben her ne söylemiş olsam, beğenmeyecek, beni bozacak, söylediğiminn tersinin savlayarak kendini gösterecekti. Öyle de yaptı :
- Ya Oblomov!.. İşte büyül bir romanın kahramanı... Ama o hiç de tutkulu değil. Hatta tersine, O'nun büyük bir romanın kahramanı olması tutkusuzluğundan...
Onu
nla tartışmak istemediğim, onu tartışmaya değer bulmadığım için sustum. Aptala bile dayanabilirdim de, zeki görünmek isteyen aptala hiç dayancam yoktur.Ona söylemmediğimi, ölümünden sonra şimdi sana söööylllemek istiyorum. Oblomov, belki dünyanın en tutkulu insanı... Ama tutkularını gerçekleştirecek gücü yok. Gücü, daha doğrusu güçsüzlüğü, aşırının aşırısı tutkularına yetişemiyor. Oblomov'un dramı bu. Tutkularını gerçekleştirecek gücü olmadığından, tutkularını içine boğup öldürerek tutkusuzluğu yaşıyor. İçi de dışı da çirkin, üstelik kendisini güzeleştirmmesini de bilmeyen o kadın, Oblomov'un salt dışını gördüğü, içinde yanıp tutuşan tutkularını sezemediği için Oblomov'u tutkusuz biri sanıyordu.
Ölümünden yıllar sonra seni anlamaya çalışırken, o kadının saldırganlığını anımsamam boşuna değil. Oblomov nasıl tutkularını gerçekleştirerek dileğince yaşayamaadığı için kendini tembelliğe, uyuşukluğa vuruyorduysa, buyüzden de herkes onu tutkusuz biri sanıyorduysa, sen de başka bir düzlemde öylesin. Düzeni, düzenceyi, güveni, güvenceyi, dinignnliği ve uyumu dileğince yaşayamadığın, kendine gönlünce böyle bir dünya kuramadığın için, düzene ve güvene düşman kesildin.
Benim sana "Hadi!" dememi isteyişin buyüzdendi. Düzenceli ve güvenceli olan bende, kavuşammadıığın düzeni ve güveneyi bulacağını umuyordun. Ama bu sanı doğru değiildi, kendini kandırıyordun.
Düzensizliği, güvensizliği, delirmeyi, ölmeyi, öyle çok özlemiş görünüyordun ki, evliliğinin üstünden çok geçmeden, özlediğin ölüme, bu kez kendin hiç bir çaba harcammadan, kenndiliğinden kavuştun. Ölümün seni genç yaşında bu denli erken kıstıracağını bilseydim, her ne olursa olsun, o gece meyhanedeki ateşli isteğini yerine getirir, sana "Hadi!" derdim. Niçin mi? Kısacık bir süre de olsa, belki bir gün, belki bir ay kendi mutsuzluğumu yaşayarak bile olsa seni mutlu etmek için...
"Hadi!" dememi istediğinde çok içtendin., her zaman olduğu gibi... "Hadi!" demiş olsaydım, senin kendi çağrılın olanlara, meyhanede içip söyleşip dans edip eylenen konuklarına, çağrına birlikte geldiğim "Ruhu Karadeniz fırtınalı kız"a, bütün bunlara, arkamızı dönüp bir an bile bakmadan, el ele tutuşarak kapıdan çıkıp gidecektik. Bu kesin! Bunca istemene karşın, sani "Hadi!" diyerek bir biliinmeze çağırmadığım için, içinin en derinindeki gizli bir yerinden bana gücenmişsindir. Oysa ben seni iiincitmemek için o gece niçin sana "Hadi!" diyemediğimi açıklayamadım. Ama şimdi söyleyebilirim. Çünkü ölmüş olduğun için incinmezsin. "Hadi!" deseydim sana o gece, birlikte olacağımız o kısa süre içind
e de, hiç durmmadann sana yine "Haydi!" demesinii istediğin başka birini arayacaktın, bekleyecektin, özleyecektin.Evlendin. Elini çabuk tutan ölüm, sana "Hadi!" diyecek başka birini arama fırsatı vermedi.
Kendimize "Hadi!" denilmmesini yada bizim birisine "Hadi!" demeyi istememiz, içinde yaşşadığımız zamandan, mekandan, ortamdan, koşullardan, ve birlikte olduğumuz insanlardan kaçış değil midir? Nereye kaçmak istiyoruz? Daha güzel olacağını sandığımız bir bilinmeze! Neyimiz varsa terkedip herşe
yimizi bir bilinmezle değiştirmek istiyoruz. O bilinmezlerin mutluluk vereceğine kesinlikle inanmasak bile, o bilinmezlerde hiç olmazsa bir mutluluk olasılığı belki bulunabilir. Buyüzden "şimdi"lerden gelecek belkilere kaçıyoruz. İçinde bulunduğumuz herşeyden kaçmak, kenndimizden kaçmamız, değil mi? Çünkü biz, içinde bulunduklarımızla biziz. Kendimizden kaçıp kurtulmak, başka bir kendimiz olmak için, birilerinden bir "Hadi!" çağrısı bekliyoruz.Çoğumuz... Çoğumuz değil, hepimiz, yaşamımızın herhangi bir zamanında bize "Hadi!" diyecek bir sesi duymak istemişizdir yada birillerine "Hadi!" demeyi içimizden geçirmişizdir. Evet, yaşamımızın bir zamanında... Ama sen? Senin yaşamın baştan sona "Hadi!"ler üzerine kuruluydu. Sen hiçbir zaman "Hadi!"siz yapamazdın. Çünkü sen, sonsuz bir doyumsuzdun; yaşamın doyumsuzu... Bütün istediğin, daha daha daha ve sonsuzca daha güvenli, daha daha daha ve sonsuzca daha düzenli, daha daha daha ve sonsuzca daha dingin, daha uyumlu, daha barışçıl, daha güzel, yani gerçek dünyada hiç olmayan
ve olmayacak bir yaşamı yaşamaktı. Her zaman gökkuşağını tutmak, gükkuşağının renkleriyle yıkanmak, çevren'e dokunmak gibi hiç ulaşılamayacak o yere - her neresiyse o yer - varmak umuduyla, hep birilerinin sana "Hadi!" demesini bekleyip durdun. Yaşasaydın daha da besleyecaktin bu umudu. Sen yaşayamadığın, yaşayamadığını yaşamak isteğiyle ölüme koşuyordun. Ototbüse biner gibi evlenmek istemediğin için, otobüse biner gibi evleniyordun. Otobüsten iner gibi boşanmak istemediğin için, otobüsten iner gibi boşanıyordun.Uzun sürmedi bekleyişin. Yaşamının bir güzel yerinde ölüm sana "Hadi!" dedi ve sen arkanda herkesi şaşırtarak - tam istediğin gibi - ölümle birlikte çekip gidiverdin o hiç bilinmeze...
Senin değerini o denli iyi biliyorum ki... Sen bizim pekçoğumuz gibi, içinden geçen "Hadi!" özlemini kendinde hapseden bir korkak değildin. Bu öözllemini yüreklice sööyleyebiliyordun :
"Hadi de bana, hadi de, hadi!.."
P.S.
O gece meyhanede birlikte olduğum "Ruhu Karadeniz fırtınalı kız"ın kıvırcık saçlarını okşayarak "sakın bu adamı bırakma diye!" diye beni gösterdiğin... O kız, kendisine "Hadi!" diyen birisiyle çekip gitti. Ben? Ben mi? Ne çok kez "Hadi!" dedim ve bana ne çok kez "Hadi!" denildi. Şimdi yine yeni bir "Hadi!" bekliyorum; o son "Hadi!"yi..
Nesin Vakfı-8 Ekim 1990
Ankara-10 Aralık 1990
Rotterdam (Hotel Central-32)- 5 Ocak 1991