| Mahzuni
Şerif'in kendi kaleminden geldiği yerler,kökeni,geçmişi,hasılı
Mahzuni Şerif'in tüm kaynakları...:
Mahzuni
Şerif’in Geçmişi
13.
yüzyılda başlayan Asya kültüründe Bektaşilik, özellikle Türkmen
aşiretlerinde büyük taraftar buldu. Doğu Türkmenistan’dan,
Horasan’a, Tebriz’den Kırşehir’e uzanan hatta Peçenek, Çepni,
Akkoyun, Karakoyun, Karakeçeli, Dadal, Kutan, Karadonlu, Barak,
Avşar, Kayı, Gagavuş, Uzun Hasan, Karaçadırlı, Hormek, Ağdil
gibi daha adı duyulmadık Türkmen aşiretleri yaşamıştır. İslamın
ve Aleviliğin Anadolu’ya girmesinden sonra, Selçuklular,
Bizanslılar, Moğollar arasında, yer yer kendi bütünlüğü
arasında da büyük isyanlar çıkmış sonları kanlı bir şekilde
kapatılmıştır.
1598-1601
yıllarında Tebriz’de başlayan Alevi kırımı, Tebriz muhafızı
Hadım Cafer tarafından gerek İran içinde, gerekse Osmanlı Türkmenlerine
karşı büyük katliamlarla devam etmiş olup aynı tarihlerde,
Horasan’dan bugünkü Tunceli ilimize bağlı Hozat ve Pertek
yaylalarına kaçan, Karadonlu Türkmen aşireti bu yaylalara
binlerce koyunlarıyla, çadırlarıyla yerleşirler. Buralara
gelmelerinin tek nedeni, bu aşiretin en büyüğü ve Hacı Bektaş
Veli’ye dahi halifelik yapmış olan “Canbaba”
hazretlerinin bu topraklarda yatmış olmasıdır. Canbaba Bektaşilik
inancında zehiri içip ölmeyen, Bizans Kayzerleri tarafından
kazana konulup kaynatıldığı halde diri çıkan mitolojik
olguya sahip bir velidir. Bu deneyle kendisinin inancına inanılması
için, Hıristiyan Kayzer tarafından öngörülen bir koşul olduğundan
ağuyu içmiş ve rivayette Canbaba’ya ağu içen anlamında “Ağuçan”
denilmiştir. İşte bu ulunun Horasan’da kalan torunlarından
Seyyid Ali Haydar Ağa bütün müridlerini ve sürülerini alır,
Hozat’a Barginek yaylasına konar. Aynı tarihlerde Celali
isyanları baş göstermiştir. Anadolu Celalilerini bastırmak için,
yeni sadrazam olmuş, Hırvat kökenli Kuyucu Murad Paşa
Anadolu’ya Serdar olarak gönderilir. Kırşehir, Sivas, Yozgat,
Amasya, Tokat, Malatya düzlük ve dağlık yörelerinde bulunan
Celali yandaşlarını imha etmesi için padişah buyruğu
verilir. Murad Paşa gizli bir Hıristiyan olduğu halde, İslamcı
bir tavır sergiler ve Nakşibendi tarikat yanlısı görünür.
Çok koyu bir Sünni süsü ile Anadolu’da yakıp yıkmadığı
yer kalmaz. Tebriz ve Horasan’da yaşayan Alevi ve Bektaşiler,
Celalilerden önce 1527’de yaşanan Kalender Çelebi isyanını
desteklediklerinden, Osmanlı Sarayı ve Kuyucu Murad Paşa tarafından
takip altındadırlar.
Ağuçan
Ali Haydar Ağa ve amcasının oğulları, Ceritliler ve yine aynı
aşiretin bir diğer parçası olan Hormekanlıların Muş ve Maraş
illerinde oldukları saptanır. Osmanlı ordu müfrezeleri bunların
üstüne gönderilir. Durumu istihbarat edinen Ali Haydar
Dede’nin başı, Pertek’te bulunan Ermeni ve Gürcülerle
zaten derttedir. Bir yayla sorunu yüzünden çadırları baskın
görmekte, Hozat ve Pertek’te yaşayan Sünni halkla ihtilaflar
yaşamaktadır. "En iyisi buralardan göçmek reva oldu bize,
Hatay topraklarına göçelim..." der ve oğullarını,
taliplerini toplar.
Peçevi
tarihi, Kuyucu Murad Paşa’yı memleketi eşkıyadan temizleyen
yiğit bir vezir olarak gösterse de insanları, önce kuyu kazdırıp,
sonra yüzlercesini üstüne koyarak öldürten bu kişi beter bir
insandır. Çünkü eşkıya diye tanımladıkları insanlar Hz.
Ali’yi, Muhammed’i, Allah’ı, Kur’an’ı, Ehlibeyt’i
seven Türkmen Alevileridir.
Osmanlı
Sarayına ne olduğu belirsiz bir devşirme olarak giren sonra da
paşalığa kadar yükselen bu Hırvat Murad Paşa denen zalim,
Osmanlı tarihinin bir yüz karasıdır. Vezirliğini yaptığı
adaşı padişah 4. Murad, Kuyucu’dan aşağı kalmaz. Derecede
merhametsiz, tutucu ve zalim bir padişahtır. Hükümdarlığında
Anadolu topraklarına kan ve fitne saçmış, Anadolu aydınını,
bilgesini ezmiş, İslamı kötüye kullanmış bir hükümdardır.
İşte bu şartlar altında Hozat’tan başlayan Ağuçan göçü,
geride, bıraktığı üçyüze yakın şehitleriyle, önce
Malatya topraklarına ulaşır. Kendisinden çok yıllar evvel,
Horasan’dan gelen, Divriği’ye Kangal ve Darende yaylalarına
yerleşen Uzun İbrahimoğulları’na (Drejanlar) konuk olurlar.
Çünkü bu kadar öveç koçu ve binlerce koyunu barındıracak,
ancak bu dağlar vardır. (Drejan aşireti asimileye uğramış
konumdadır.) Murad Paşa müfrezeleri Divriği’ye kadar ulaşmış
olup, oradan Elazığ / Pülümür, Erzincan ve Dersim Alevilerini
yok etmek üzere hazırlık yapmaktadır ve Ağuçan kaçmaktadır,
kaçmaktadır...
Seyyid
Ali Haydar Ağa’nın Malatya ovasına yerleşmesi, sürülerinin
ve çadırlarının Yama Dağı eteklerine konuşlandırılması,
Kangal, Divriği, Elbistan, Akçadağ ve Kürecik Türkmenlerinde
de büyük bir sevince vesile olur. 4. Murat döneminde Celali
harekatına asker verdiği için, Ağuçanlılar zan içindedir.
Osmanlı devriyelerince köşe bucak aranmakta, bulunduğu anda kılıçtan
geçirilme tehlikesiyle yüzyüzedirler.
Varto’dan
gelen bir elçi, Ali Haydar Ağa’nın bu yöreleri terketmesi
gerektiğini, Hormek aşiret reislerinden mektup olarak Seyyid
Haydar’a ulaştırırlar.
Drejan
aşiret büyükleri çadır toplantıları yaparak, Ağuçan aşiretinin
buradan kaçması ya da kaçırılması için bir sürü plan
yaparlar. Önce Kürecik’ten Ellez Obasına haber verilip Çamşıhı
Beyi getirilir. Kürecik ve yöreleri de Sinamelli aşiret reisliğine
bağlıdır. Ancak Ağuçan postnişiliğini mürşid postu olduğundan,
bu dedelerin piri sayılmaktadır.
Karar
verilir, Seyyid Ali Haydar Ağa’nın altı sürü koyunu, Drejan
ve Çelikan ağalarınca satın alınır. Bu arada gerek Ali
Haydar Dede, gerekse Hanım Sultan, eşi Razey (Hormek kızı
Irazca) hastalanmıştır. Onlara iki atlı bir revan yatak hazırlanır,
Elbistan yoluyla Hatay topraklarına geçerler. Burada Dadal Türkmenlerinden
Mursal Beyliği yaşamaktadır. Onlar da Tebriz’den ve
Horasan’dan Hadım Cafer’e dayanamayıp kaçan Bektaşi Türkmenlerdir.
Mursal, bugünkü Reyhanlı ilçesine bağlı tarihi bir köydür.
Başbakanlık
arşivlerinde ve Reyhanlı tarihinde, Hatay müstakil devletken,
Selçuklu ve Osmanlı Türkmenlerinden, İran ya da Türkmenistan’dan
kaçan her Türk boyu bu yörelerde sığınmacı olarak kalmışlardır.
Ayrıca Hatay Aleviliğinde Nusayrilik gibi çok köklü bir Ali
taraftarlığı bilindiği için, Osmanlı’nın zulmünden
hicret eden herkes bu yörelere kaçmakta ve yerleşmektedir.
Yaşlı
ve yorgun Haydar Dede ve eşi Ana Sultan (Hörmekli Razey) burada
ancak iki ay kadar hayatta kalabilirler ve terk-i dünya ederler.
Ağuçan Seyyidlerinin Mursal’a gelmesiyle, Niğde, Kayseri ve
Yozgat’tan mürid akınları bu köye koşarlar. Ne var ki
Osmanlı istihbaratı burada da onları keşfederek son Celali azgınlığını
yok etmek için Hatay Devleti’ne tamim yazar. Bu kanun kaçaklarını
bölgeden kovmasını ister. Bu vesileyle Hatay Valisi, Haydar
Dede’nin oğlu, Zeynel ile Yeğeni Ceritli Müslüm Dede’yi
makamına çağırttırıp, bu toprakları terketmeleri gerektiğini
söyler. Huzuru bozulan Zeynel Dede, Hatay Valisinden birkaç gün
ister ve kalan sürülerini Halep tüccarlarına satar.
Hozat’tan itibaren Barginekli ve Ceritli aşiretlerinin izini
Mursal’da bulan Osmanlı, Ağuçan’a burada da rahat vermez.
Aradan
geçen 150 yıllık bir süreç içinde, Toroslarda, Dadal Türkmenleri
ve Sarıkeçili Yörüklerle başlayan isyan kavgaları da kızışmaktadır.
Saraya karşı ayaklanan Toros Dağlarının bütün Türkmenleri,
yenildikten sonra Hatay bölgesinde, Mursal’da yaşayan
Karadonlu Türkmenlerinin, Ağuçan ve Ceritli Obaları dağılır.
Sürülerini Halep tüccarlarına satan Ağuçan Seyyidliği,
Seyyid Mürsel, Müslüm ve Zeynel Dedeler gözetiminde tekrar
Malatya / Doğan Şehir, Elazığ / Sün bölgesi, Elbistan /
Nurhak Dağlarına çekilirler. Olaylar o kadar seri baskınlarla
yoğunlaşır ki, Reyhanlı’nın, Mursal ve Amik topraklarında
kalan Ceritli (Ağuçanlılar) göçü, kendilerini baharda göç
eden kuş sürülerine benzeterek isim değiştirir, “Cırıklılar”
olarak Elbistan yaylaklarına giderler. Nurhak Dağlarına yerleşen
bu Horasan kökü, yüzlerce çadırını buraya kurar, develerini
ve koyunlarını Anadolu’nun bu muhteşem yaylasına yerleştirirler.
Ancak Osmanlı yakalarını bırakmamıştır. Çünkü, gerek
Celali başkaldırısında, gerekse Kalender Çelebi vakasında
Karadonlu aşireti (Ağuçanlı Türkmenler) ile onların diğer
parçası olan Ceritli Türkmenleri, saray isyanlarına büyük çapta
yardımcı oldukları için, Osmanlıca fişlenmiş olup, özellikle
de Dulkadiroğullarıyla işbirliği yaptığı için bu takipten
kurtulamamıştır.
Aradan
150 yıl geçmiş olmasına rağmen, Elbistan kadılığına
ferman gönderilerek, Nurhak’ta yaşayan Cırıklı yani Ceritli
aşiretiyle Ağuçan dedeganlığının ıslah edilmesi için
kesin buyruklar tamim edilmiştir. Bu arada Seyyid Müslüm ve
Seyyid Zeynel Dedeler’in öldürülmüş olması son Seyyid
Muhammed’i zor durumda bırakır. Elbistan kadılığını
elinde tutan Kadı Mehmed Bey Nurhak’a zaptiyeler göndererek
sarayın emrini bildirir. Seyyid Muhammed’i Osman-ı Aliye’ye
uymaya ve şeriat hükümlerine sadık kalmaya davet eder. Genç
olmasına rağmen, Kerbela’dan yeni dönmüş, Seyyid Muhammed
“Hacı Mehmed” ünvanıyla anılmaktadır.
Keşf-i
kerameti, bilge ve demokrat kişiliği ile bir anda güneyi sarmış
bir insan olduğundan, Osmanlı Sarayını ve Maraş’taki Zülkadir
varlığını rahatsız etmektedir. Bu "zındık Kızılbaş
ekibi"nin Nurhak’tan mutlaka sürülmesi gerekmektedir.
1780’li yıllarda Kadı Mehmed, Seyyid Muhammed’i Elbistan’a
çağırır: "Bak dede!" der.
"Sizin
atalarınız da Hünkara karşı geldi, Kalender Çelebi’yi
desteklediler. Ne var ki şu an senin konakladığın yaylada,
Nurhak’ta Kalender Çelebi’nin başı kesilerek, at heybesi içinde
İstanbul’a gönderildi. Gel inattan vazgeç, ulül-emre uy.
Senin için Hasan Ali Yaylası’nı tahsis ettim. Müritlerini
topla, camiye hayır deme!"
Seyyid
Muhammed kaşlarını çatar düşünür: "Kadı
efendi!" der.
"Biz
Elhamdülillah Müslümanız amma, İmamımız Oniki İmam’dır.
Bizim en ulumuz senin o buyurduğun camide şehit edilmiştir. Ol
nedenledir ki biz Ali evlatları olarak, ceddimize lanet okunan
bir mekânda Hakk’a tapmayız. Cem evlerimizi yıktırdınız,
Padişah Mahmud’un emriyle, dilimizi Arapça ettiniz. En kutsal
mekânlarımıza Emevi’nin ve Abbasi’nin emir ve buyruklarını
soktunuz. Biz Türkmenleriz, Allah’ımızı kendi, dilimizle
anarız. İbadetlerimizi de yine kendi öz dilimizle icra ederiz.
Biz
hiçbir zaman, bu topraklarda kan aksın istemedik. Ancak sizlerde
bu ülkenin çocukları olduğunuz halde Osmanlı’nın devşirme
paşalarına teslim oldunuz, neslinizi inkâr ettiniz.
Oysa
ki Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi (Otman Gazi) dahi, pirim,
Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin himmetiyle kılıç kuşanmış,
Şeyhim Edebali’nin himmetiyle bir imparatorluk kurmuştur. Şimdi,
niçin bizi bu ülkeden saymıyorsunuz? Kaldı ki dört kıtada
benim ceddim at koşturdu, Muhammed dinini, Bektaşilik yaydı. Şimdi
biz üvey mi olduk?"
Kadı
Mehmet zaten bunları bilmekte ve Seyyid Muhammed’e büyük bir
inançla bakmaktadır:
"Senin
ve taliplerinin kılına zarar getirmeyiz. Yeter ki sen, padişah
buyruğunu reddetme. Nurhak’ı terket. Bir müddet Hasan Ali
Yaylası’na göç."
Bu
teklif Seyyid Muhammed’in aklına yatar. Akşam çadıra döndüğünde,
rehber ve müritlerini toplar: "Erenler, Osmanlı’dan
kurtuluş yok..." der.
Nurhak
Yaylası’na, kendilerinden önce gelen Türkmenlerin Reisi
Seyyid Koca’da bu fikri onaylar. Artık, Hozat / Berginek’ten
gelen bu köklü Ağuçan / Ceritli aşireti, Osmanlı zulmü karşısında,
Ehl-i Sünnet’i kabullenmeye başlayarak, aşiretin adını “Cırıklı
Aşireti” olarak değiştirir. Cırık, göçebe kuşlar
grubudur.
Aşiret,
bu anlamdan esinlenerek, adını Cırıklı Aşireti olarak değiştirirken
bir anlamda Osmanlı’nın fişlenme takibinden kurtulmaya çalışır.
Kadı’nın tavsiyelerine uyan aşiretler, gerek Seyyid Koca
gerekse Seyyid Muhammed eşliğinde, bugünkü Akçadağ toprakları
içinde bulunan Hasan Ali Uşağı Yaylası’na göçerler. Türkmen
affının gündeme gelmesiyle de Elbistan Kıyısı’na inip 5
km. kuzeyde bir çayırlığı işgal ederler.
Buraya
“Hasan Obası” denmektedir. Burası göçer Çilingirler’in
bulunduğu, otlak bir arazidir. Bunun için adına “Çilingir Çayırı”da
denir. Bugün burası Çilingir Çayırı, diye anılmaktadır.
Seyyid Muhammed’in türbesinin bulunduğu bu köye şimdi ise,
“Hasan Köyü” denilmektedir. Bütün Elbistan / Malatya
ovalarında ve dağlarında o günün büyük mürşidi ve evliyası
olarak bilinen Seyyid Hacı Mehmet Dede, Âşık Mahzuni Şerif’in
babası Zeynel’in öz dedesidir.
Seyyid
Mehmet’in 1800’lü yılların başında vefat etmesiyle, Hasan
Köy’de asimile edilerek Sünniliği kabul eden Cırıklı ve Ağuçan
Türkmenleri burada kalır. Ancak, Oniki İmam’a bağlılığını
sürdürmek isteyen, Kocolar ve bir kısım Ağuçan Türkmenleri,
Koç Obası Albaslı Yaylaları’na dağılır.
Sonunda,
Afşin’in 15 km. kuzeydoğusunda, küçük bir tepe üzerine
gelirler ve Hozat / Barginek Köyü’nün anısına Berçenek Köyü’nü
kurarlar. Elbistan’a; Dersim’den, Horasan’dan Hatay’dan akın
etmiş bütün Türkmen ve Yörük Alevileri asimileye uğrar ve köylere;
camiler, imamlar tahsis edilir. Bu arada Berçenek Köyü’de 3-4
çeşit aşiretin karmasından meydana gelir (Ağuçan, Cırıklı,
Kocalar, Savranlar, Ellezler). Bu aşiretler uzun zaman kök kültürlerini
devam ettirirler. Ancak, bunlarla birlikte, Maraş Sünni Türkmen
köylerinden gelen bir kısım Sünni Yörük uzantıları da bu köye
yerleşirler.
1940’lı
yıllarda, Berçenek’te ilkokul olmadığı için Mahzuni,
Elbistan’ın Alembey Köyü’nde, Lütfü Efendi
Medresesi’nde Kur’an eğitimi alır, eski Türkçe okur,
yazar. Ancak, 1956 yılında köye gelen ilkokuldan, mezun
olduktan sonra Mersin Astsubay Okulu’na gider. 1960 yılında
Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu’nu bitirir.
Başarısının
gereği Kuleli Askeri Lisesi’ni aynı yıllarda hak etmesine karşılık,
toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu
için ordudan ihraç edilir. 1961 yılından itibaren yüzlerce
plak, kaset yapar.
Hakkında
yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara
konu olur ve 1998 yılında dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı
arasında birinci sırayı alır.
Mahzuni’nin
şeceresindeki son Seyyidlik, Ağuçan (Ceritli ya da Cırıklı)
Aşireti Osmanlı’nın son hışmına uğramış Türkmen halkıdır.
Bugüne kadar adının yeni değişmiş olduğu Ekin Özü ilçesi
birkaç yıl öncesine kadar tarihi adını Celali (Celal Ağa)
olarak sürdürüyordu.
Özetlemek
gerekirse, 1940’lı yılların başında doğan Mahzuni Şerif,
elini sazına attığı günden itibaren bu tarihi bilmekte
gecikmemiş ve sürüp geldiği ecdadı yolunda fire vermemiştir.
Geçmişinde yapılan zulüm ve adaletsizliğe kin beslememiş
olup, Yezid sözcüğünü yalnız Hz. Hüseyin’i şehit eden
Emevi zalimi için kullanmış ve hiçbir Sünni dostuna Yezid yakıştırmasını
reva görmemiştir. Yine özetlenebilir ki, Mahzuni Şerif,
kendisini dünya kültürleri içinde bir parça, mazlum milletler
içinde bir birey olarak tanımlamıştır.
|