Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

AHMED-İ YESEVÎ HAZRETLERİ

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Rabbişrahlî sadrî, ve yessirlî emrî, vahlül-ukdeten min lisânî yefkahû kavlî... Sadakallàhul-azîm...

Bizi dinlerin en güzeli, en doğrusu, en sağlamı, en yücesi, Allah'ın râzı olduğu din olan İslâm'a bağlı, İslâm'la müşerref, müslüman olarak yaşatan; bizi İslâm nimetiyle şereflendiren, bize çok şanlı bir tarih, çok mübârek velîlerin evlâtları ve talebeleri olmak ve çok büyük bir kültürün mensubu olmak şerefini ihsân eden, sayısız nimetlerine mazhar buyuran Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne, sayısız, sonsuz, hesapsız hamd ü senâlar olsun...

Onun alemlere rahmet olarak gönderdiği en sevgili kulu, Habîb-i Edîbi, rehberimiz, önderimiz, efendimiz, serverimiz Muhammed-i Mustafâ'sına sonsuz salât ü selâm, tahiyyat ve ihtiramlarımızı arz eder; Allah'ın rahmetini, Peygamber SAS Efendimiz'in şefaatini cümlenize niyâz ederim...

a. Son Derece Önemli Bir Şahsiyet

Çok aziz ve çok muhterem kardeşlerim!..

Biz bugün çok şanlı, çok muhterem, çok mübârek, çok büyük bir büyüğümüzü anmak için toplanmış bulunuyoruz. Onun evlâtlarıyız. Tahkik edilse, tedkik edilse, onun yol evlâtlarıyız, belki de soy evlâtlarıyız.

Öyle bir insan ki, sadece bizim şu anda yaşadığımız Türkiye'miz için değil, bütün dünya için, bütün Türkler için, tüm Asya için, Balkanlar için, Avrasya için, Hindistan için son derece büyük bir şahsiyetin hatırasını anmak durumundayız. Üzerimizde çok büyük hakkı olan, kültürümüze çok büyük tesiri olan bir büyük zâtın hatırası için toplanmış bulunuyoruz.

Bu mübârek zât, her şeyden önce, en önde gelen en bâriz vasfıyla çok büyük bir mürşiddir. Bir mürşid-i kâmil ve mükemmil... Hem kendisi kemâl sahibi, hem de birçok kemâl sahibi insan yetiştirmiş, birçok insanı kemâlâta îsal etmiş, vâsıl eylemiş bir kimse...

İslâm dinini intişarı tarihi bakımından, Mekke-i Mükerreme'den başlayan, Medine-i Münevvere'ye, Cezîretül Arab'a, dünyanın yakın uzak her tarafına doğru yayılan, o Allah'ın mübârek nûrunun yayılma tarihinde son derece mühim bir isim... Hem keyfiyet bakımından mühim, hem miktar, kemmiyet bakımından son derece mühim bir isim...

Tasavvuf tarihi bakımından çok mühim bir şahsiyet ve bizlerle çok yakın ilgisi olan, kendisine bağlı olduğumuz bir şahıs... Çünkü, Hâcegân'dan Yusuf-u Hemedânî Hazretleri'ne mensub olması dolayısıyla, silsilemizin hulefâsından... Yetiştirdiği halifelerinin bir kısmı, Bahâeddin-i Nakşıbend Efendimiz'in bizzat gidip rahle-i tedrisine oturup; bir kısmının yanında aylarca, bir kısmının yanında da yıllarca kaldığı ve doğrudan doğruya tasavvufî terbiyeyi aldığı kimseler olması dolayısıyla da şeyhimiz...

Askerî bakımdan son derece önemli bir şahsiyet... Çünkü, alp erenler yetiştirmiş. Cihan tarihinin çok mühim askerî harekâtlarına eleman yetiştirmiş, kıymetli elemanlar vermiş bir kaynağın sahibi... Sosyal yönden, ictimâî tarihimiz bakımından son derece önemli bir şahsiyet...

Edebî yönden Türk Edebiyatı'nın, Dînî Türk Edebiyatı'nın en önemli şahsiyetlerinden biri... Allah râzı olsun, benden önceki konuşmacı değerli kardeşim Osman Beyin çok mükemmel ifade ettiği bir zemin ve zamanda İslâm'a hizmet etmiş olan ve o bölgelerde yaşayan milyonlarca insana tesir etmiş olan çok önemli bir şahsiyet...

Bunların hepsi dünyevî değerler olarak görülse bile, sıraladığımız ölçüler maddî ölçüler olarak görülse bile, Allah'ın sevgili kulu olması, kerametlerinin hayatında ve vefatından sonra devam etmesi yönünden en önemli... Çünkü mühim olan Allah'ın sevgili kulu olmaktır. Herkes için en yüksek mertebe, Allah'ın sevdiği kul hâlini, sıfatını kazanmaktır.

b. Evliyânın Tasarrufu

Bursalı Mehmed Tâhir Efendi, Osmanlı Müellifleri kitabının başına dört mısrâ almış. O kendisinin inancını gösteriyor, bir hakîkatı ifade ediyor. Osman Bey'in sözleri üzerine, onu nakletmeyi uygun gördüm. Ahmed-i Yesevî Hazretleri sadece tarihte değil, bugün de bize faydası, tesiri devam ediyor diye söylediği için...
Diyor ki şair:

İki cihanda tasarruf ehlidir rûh-u velî;
Deme kim bu mürdedir, bundan nice dermân ola!..

Ruh bâkî... Beden toprak altına gömülüyor ama, ruh öyle değil... İki cihanda tasarruf sahibidir velînin rûhu... Hem hâl-i hayatında, hayat-ı dünyada; hem de vefâtından sonra, bağde vefâtihî, hayat-ı ahirette... İki cihan dediği bu... İki cihanda; yâni, vefatından önce yaşarken de, vefatından sonra da tasarruf ehlidir.

Deme ki, "Bu mürdedir, ölmüştür; bundan nice derman ola?" Böyle bir münkir tavır, inkârcı, materyalist tavır takınma!.. Böyle düşünme!..

Rûh şemşîr-i Hüdâdır, ten gılâf olmuş ona;
Daha a'lâ kâr eder, bir tığ kim uryân ola!..

Ruh Allah'ın keskin bir kılıcıdır, ten onun kını gibi... Ruh tenin içine girdiği zaman, kılıç kınındaymış gibidir. Bir kılıç kınından sıyrıldığı zaman daha iyi iş yapar. Kınında kesmez ama, kınından sıyrıldıktan sonra keser. Çünkü, hâl-i hayatında şöhret afeti vardır. Tevâzûya aykırıdır. Kemâlât ve kerâmâtını büyükler izhar etmezler. Aczini itiraf ederler, nâçizliğini söylerler. Günahlarını dile getirirler. Küçük kusurlarını büyük görürler, büyük hayırlarını yok farz ederler. Tevâzûya bürünmüşlerdir. Onun için anlamaz kimse... "Ben âciz..." der, "Ben günahkâr..." der, "Ben pürhatâ..." der. "Günah deryasına dalmış, Allah'ın asi, mücrim kulu..." der. Kendisini böyle görür. Ama, Allah'ın bir sevgili kuludur.

Tabii vefatından sonra imtihan bittiği için, o zaman artık tasarrufat başlar. Evliyâlık kerâmâtı o zaman, bakarsınız görülür. Kabrine gidersiniz görülür, rüyanıza girer. Günümüzden bir misâli, konuyla bir bakımdan ilgili ama, meseleyi çok güzel anlatacağı için söylemek istiyorum:

Bizim yaşayan müellif kardeşlerimizden birisi, cumhuriyet devrinden sonra Türkiye'de yaşayan evliyâullah'ın hayatını, bir kitap haline getirmek istemiş. Evliyâullah, tanınmış alim, fâzıl, meşâyihtan kimselerin bir listesini yapmış. Hocamızın da ismini almış. Hocamız Mehmed Zâhid Efendi'nin hayatını anlatmak için birkaç sayfa da Hocamız'a ayırmış.

Bir assubay kardeşimiz, onun bu güzel fikrini anlayınca demiş ki:
"--Sen bu işi yapmaya niyet ettiysen, ben de senin daktilon olacağım. Kâtibin olacağım. Sen söylersin, ben yazarım. Sana yardım edeceğim, yıllık iznimi alırım." demiş.
"--Pekiyi..." demiş ötekisi de...

Yardım edeceğim diyen şahıs, atom başlıklı füzelerin bulunduğu taburda assubay... Yıllık iznini alma zamanı gelince, komutan izinleri kaldırmış. Çünkü, füzelerin atış mekanizmasında bir arıza olmuş, çözemiyorlar. Uzman getirmişler, mütehassıs getirmişler, Amerikalılara sormuşlar... Bulamıyorlar arızayı... Birliğin komutanı asabî, sinirli, problemi çözememekten üzüntülü... İzinleri kaldırmış. Olağanüstü bir durum var, füze çalışmayacak; yâni, atmak gerekse atamayacaklar, mekanizma bozuk...

O günlerde assubay kardeşimiz bir rüya görüyor. Rüyasında mübarek bir zât; beyaz sakallı, gül yanaklı, nurlu bir zât:
"--Evlâdım! Sizin füzelerin mekanizmasındaki arıza filânca yerinin filânca kısmındadır; şurdadır." diyor rüyada...
O da ertesi gün gidiyor, komutana diyor ki:
"--Komutanım! Ben füzenin arızasını bulursam, bana izin verir misin?.."
"--Sen o arızayı bir bul, ben sana iki misli izin veririm!" diyor.

Gidiyor, eliyle koymuş gibi rüyada gördüğü yeri açıyor, arızayı buluyor ve arızayı gideriyor. Muhterem kardeşlerim, bu önemli bir nokta!.. Sonradan, o yazar kardeşimizin yanına gittiği zaman, resmini görünce rüyasına giren zâtın Mehmed Zâhid Kotku Hocamız olduğunu anlıyor. Daha önceden tanımıyor.

İşte evliyâullahın, Allah'ın sevgili kullarının vefatlarından sonra, hayatta olanlarla ilişkilerinin bir misâli, muhterem kardeşlerim!..

İnsan, rüyaları çeşitli şekillerde yorumlayabilir. "İnsan psikolojisinin alt şuuruna itilmiş olayların, duyguların, rüyadaki rahatlık dolayısıyla uyku esnasında şuura aksetmesidir." diyebilir. İyi, güzel ama, ne kadar aksetse aksetsin, füzenin kusurunu gösteremez ki!.. Füzenin kusurunun yerini gösteriyor. Şurada diyor ve kusur düzeliyor. Burdan anlıyoruz ki, ruhlar alemi ile, bizim yaşadığımız alem arasında irtibat var... Allah'ın sevgili kullarının ruhlarıyla, buradaki insanların ilişkileri olabiliyor. Tasarrufat diyoruz buna; yâni, birtakım işleri çekip çevirmek, yapmak, etmek...

Evet böyledir. Allah'ın gerçekten sevgili bir kuluysa, hâl-i hayatında da kerametleri vardır, olağanüstü olayları vardır; yüzlerce binlerce teklifsiz, tekellüfsüz zuhur eder. Vefatından sonra da devam eder.

Bakın kardeşimiz ziyaret etmiş. Dünyanın en güzel en muhteşem, en müstesnâ, sanat harikası türbedir Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin türbesi... O nakışlar, o nisbetler, o portal... O kapının muhteşemliği, o içerisinin tanzimi...

Zâten, Timur yaptırmış; Timur'un kendisinin kabri de öyle... Semerkand'da Gûr-i Mir denilen Timur'un kabri de öyle... Öyle dışardan, resimden filân anlaşılmıyor. Gitiğiniz zaman, türbenin içine girdiğiniz zaman, o zaman anlıyorsunuz ihtişâmı... Sanatın ihtişamını, güzelliğini... Evet, Semerkand'da bir sanat eseri görmek istiyorsanız, Timur'un türbesine gidin!..

Yesi şehrinde Ahmed-i Yesevî'nin türbesini yaptırmış. Yine yaptıran Timur... En meşhur mimara emretmiş, muhteşem bir eser... Neden yaptırmış?.. Rüyâsına girmiş, bir zaferi müjdelemiş; onun şükrânesi olarak kabrini ziyarete gidiyor, mimarlara emrediyor: "Buraya, bu büyük zâta bir türbe yapın!" diye... Teşekkür bâbında yapıyor yâni... Daha önceden bir alışverişi olmuş rûhâniyetiyle... Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin ruhâniyeti rüyasına girmiş, ona bilgi vermiş, müjde vermiş; onun için türbesini yaptırıyor. İtikadı olan, sevgisi olan, tasavvufî bir neş'esi olan, bağlı olan bir insan Timur...

Muhterem kardeşlerim! Tabii, en mühim olan nokta, böyle kerametleriyle, hem eserlerinden hem rivâyetlerden, hem eskide, hem günümüzde kerâmetleriyle, Allah'ın sevgili kulu olduğunu gördüğümüz bir insan... En büyük mertebe o zâten...

Pîr-i Türkistan demişler, Hazret-i Türkistan demişler. Doğrudur, ne söylense az gelir. Yedi kandilli Süreyyâ'yı türbesine uzatsak, yine bir şey yapabilmiş sayamayız. Kutbül-aktâbdır; çünkü, bir çok evliyâ talebeler, velîler, halifeler yetiştirmiştir. Server-i meşâyıhtır, sultânül- evliyâdır, burhânül- etkıyâdır. Takvâ ehli insanların parmakla gösterilen nümûne bir şahsiyetidir. Hayatında sözlerini yaşamış bir insan... Laf ebesi değil, hâl ehli... Kàl ehli değil, hâl ehli bir insan...

Sonra, ferzend-i Habîb-i Hüdâ'dır; Peygamber SAS Efendimiz'in evlâdındandır, evlâd-ı Rasûldür. Tabii, o da nurün alâ nûr, şeref üstüne şeref oluyor.

Yüzbinlerce insanın hidâyetine sebep olmuştur. Binlerce mürşid yetiştirmiştir. İnsanları İslâm dinine çekmeğe çalışan, gayret eden, koşturan eleman yetiştirmiştir, derviş yetiştirmiştir, halife yetiştirmiştir, şeyh yetiştirmiştir. İstikamet göstermiştir. Tehlikenin geldiği yere gidip göğüs germiştir. Tehlikenin karşısına çıkmıştır. Tehlikeyi kökünden çözecek çözümler getirmeye gayret etmiştir.

Medyûn-u şükrânız. Ne kadar teşekkür etsek, ne kadar gayret etsek anlatamayız, hakkını ödeyemeyiz o büyüğümüzün... Haydi rûhu için, --bütün büyüklerimizle berâber-- bir Fâtiha okuyalım!..

.....................

c. Hayatın En Mühim İşi

Muhterem kardeşlerim!..

Hepimiz hayatta bir meşguliyetle meşgulüz, bir çalışma yapıyoruz. Tabii, çalışmalarımızın arkasında bir niyet var... Allah amelleri niyetlere göre değerlendiriyor. Herkes bir niyetle, birtakım işlerin peşinde koşturuyor. Hayatın en mühim işi nedir?.. Hayatın en mühim işi, hayatı yaratan, kâinatın sahibi ve mutasarrıfı, rızıkları bize gönderen, nimetleriyle yaşadığımız, hâlikımız Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni bulmaktır, bilmektir ve ona onun istediği tarzda kulluk etmektir. İşin aslı esası budur. Mesleğimiz doktorluk değildir, mühendislik değildir, politikacılık değildir, esnaflık, tüccarlık değildir. Nedir asıl mesleğimiz?.. Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne kulluk etmektir. Allah bunu istiyor.

(Ve mâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya'budûn) (Zâriyat: 56) Ancak Allah'a güzel bir ibadet yapmak üzere yaratılmışız. Vazifemiz, hayatın asıl görevi, asıl fonksiyonu, asıl işi bu...

(Liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ) "Hangimiz daha güzel başaracak bu kulluk yapma işini?" (Mülk: 2) diye bir imtihan cereyan ediyor çevremizde... Hayatın hakîkati bu...

Allah-u Teâlâ Hazretleri yapılan amellerin, iyi bile olsa, hepsini kabul etmiyor. Edison elektriği bulmuş, falanca köprü yaptırmış, filânca filanca çalışmaları yapmış...

(İnnallàhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ') (Nisa: 48) Allah başka kusurları affedebilir ama, kendisine şirk koşmayı aslâ affetmiyor. Kâfiri hiç affetmez de... Kâfir, münkir, ateist... Ateisti de kimisi Ata'cı anlıyormuş. Maalesef cahillik o kadar yaygın ki...

"--Sen ateist misin?"

"--Ateistim, Atatürkçüyüm, işte ne var?.." diyormuş. Ateizmi Atatürkçülük diye anlıyor kimisi de... Ateist; yâni anormal gibi, teist olmayan, Allah'ı bile tanımayan... Onun esfel-i safilîndedir yeri de, Allah'ı tanırken yanlış tanıyanı, müşriki, şirk koşanı dahi Allah affetmiyor. Affetmeyecek...

İnsan Allah'ı doğru bilmek zorunda... Amazon vadilerinde, bir medeniyetin ulaşmadığı köyde bile yaşasa, Allah'ı doğru bilecek; vazifesi bu... İnsanın ilk vazifesi bu muhterem kardeşlerim!..

Peygamberlerin en mühim vazifesi de, insanlara bu hakîkatı anlatmaktır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

RE. 77/1 (Efdalü mâ kultü ene ven nebiyyûne min kablî lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh) "Benim ve benden önce Allah'ın göndermiş olduğu peygamberlerin söylediği sözlerin en üstünü, 'Allah'tan başka ilâh yoktur, onun şerîki nazîri yoktur." sözüdür. En mühim söz bu... (Vahdehû) Tekdir; (lâ şerîke lehû) şerîki, nazîri, ortağı, misli, misâli yoktur.

Ve Peygamber Efendimiz diyor ki:

ME. 228 (Ümirtü en ukàtilen-nasü hattâ yüşhedü en lâ ilâhe illallàh) "İnsanlar Allah'ın varlığını birliğini anlayıncaya kadar, onlarla mücâdele etmekle emrolundum. Peygamberlik vazifem bu... İnsanları hak dine getireceğim, insanları bâtıl inançları kafalarından silmeğe çalışacağım; şirki yok edeceğim!" Peygamber Efendimiz'in vazifesi bu...

Onun için, bu vazifeyi yapmak için Tâif'e gitti. Tâifliler anlamadılar, taşladılar, yaraladılar, kanını akıttılar. Arap yarımadası mensupları çeşitli panayırlara geldikleri zamanlarda, onlara İslâm'ı tebliğ etti, Allah'ın emirlerini tebliğ etti. Aşîret-i akrabîninden başladı; ondan sonra, civarlardan gelen kabilelere, insanlara, grup grup gidip; "Siz kimlersiniz, nerden geldiniz? Söyleyin bakalım!" diyerek tanışıp, onlara İslâm'ı tebliğ etti. Onların bir semeresi olarak Medine'den gelen insanlara Akabe'de İslâm'ı anlattı. Onlara İslâm'ı kabul ettirdi de, İslâm tarihi bir başka vadiye doğru gelişme gösterdi.

Sonra Medine'ye gittiği zaman, münafıkların reisine gitti. Yahudilerin havrasına gitti. Necran'dan gelen rahibler kafilesiyle münâzara ederek, konuşarak, onların fikirlerini İslâm'a çekmeğe çalıştı. Yetmiş küsur insan gelmişlerdi Necran'dan, putlarıyla, haçlarıyla... Yahudilerin havrasına giderek, "Tevrat'ta Mûsâ AS'ın geleceğini söylediği peygamber benim, ey yahudi milleti!.." diye onlara İslâm'ı tebliğ etti.

Kabul eden etti. Abdullah ibn-i Selâm RA kabul etti, kimisi kabul etmedi. Gelen rahibler heyetinden bazıları kabul etti. Bazıları, "Vergi verelim, biz dinimizde kalalım! Bizans'ın Yemen kilisesine gönderdiği paralar elden kaçmasın." diye hristiyan kaldılar. Ama Peygamber Efendimiz böyle her yere İslâm'ı tebliğ etti. Her topluluğa İslâm'ı anlatmağa çalıştı.

Siyâsî elçiler gönderdi civar devletlere... Mektuplar yazdı. El-Vesâikus-Siyâsiyye, siyâsî vesikalar neşredilmiş. Bizans imparatoru Herakliyüs'e, Sâsânî imparatoruna, Mısır hükümdârı Mukavkis'e, Bahreyn emirine, Habeş'e ve sâireye... Süryânîlere...

Bugün Güneydoğu Anadolu'da süryânîlerin kilisesi var. Onların bir papazlarının ifadesini biliyorum; Peygamber Efendimiz'in onların atalarına, kilisesine gönderdiği mektup varmış kiliselerinde... "İslâm'a gelin!" diye, oraya da göndermiş, o mektubu muhafaza etmişler. Süryânî kilisesi Güneydoğu Anadolu'da, Peygamber Efendimiz'in mektubunu muhafaza ediyor.

Bunlar neyi gösteriyor?.. Rasûlüllah SAS Efendimiz'in ana hedefini gösteriyor. Allah'ın kullarından istediği ana hizmet nedir, onu gösteriyor. Sahâbe-i kirâm bu mânâyı anladılar. Sahâbe-i kirâmın çoğu, kendi öz diyarlarından çok uzaklarda vefat ettiler. İstanbul'daki şu medâr-ı iftihârımız Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî ve yirmi küsur sahâbinin kabri, bunun şahididir. Çok muhterem bir zât, ayrıca hayatı üzerinde konuşulacak bir zât...

Osman kardeşimizin Semerkand'da medfun olduğunu söylediği Kusem --peltek s ile-- ibnül Abbâs, Peygamber Efendimiz'in amcası Hazret-i Abbas'ın oğlu... Semerkand'da şehid düşmüş. Çok nefis türbesi var... Zâten bir sürü türbe var orda, bir türbeler topluluğu... Çinilerle süslenmiş şâhâne türbe... Allah nasib etti, ziyâret ettik. Kusem Hazretleri...

Benden önceki kardeşimizin anlattığı gibi, İslâm önünde bir hudut tanımadan, hudutları geçerek İran'la karşılaştı. İran müslüman oldu. İran'ı geçti, Horasan'a geldi. Horasan'dan Mâverâennehr'e, nehrin öbür tarafına, Ceyhun nehrinin öbür tarafına ulaştı. Seyhun ve Ceyhun nehri güneydoğudan kuzeybatıya doğru, Aral Gölü'ne akarlar. İkisinin arası bizim için çok büyük önemli merkez... Seyhun nehri yukarıda... Ondan daha ötede Karakal Gölü'ne doğru geniş mıntıkalar, Doğu Türkistan uzanıyor. Oralara vardılar.

Oralarda İslâm orduları ordugâhlar kurdular. Meselâ Nişâpur, Arapların kurmuş olduğu önemli ordugâhlardan bir tanesi... Oralarda çok Arap asıllı alimler yerleşti. Onların torunlarından kimlisi yerli ahali ile evlendi, kimisi kendi soyu ile kaldılar. Çok büyük alimler yetişti. Horasan'da, Mâverâennehir'de, bugünkü Afganistan'da ve Harezm'de şeceresi belli Arap kökenli çok insanlar var...

Hattâ ben hatırlıyorum, bir tanesi "Hocam burda ne yazıyor?" diye bana bir şecere getirdi. Kızcağız bir hastanede başhemşire... Müslüman, mütedeyyin bacılarımızdan, evlâtlarımızdan, kardeşlerimizden... Okudum; Peygamber Efendimiz'in sülâlesinden, şeceresi olan bir kızcağız... Türkistan'dan gelmiş. Akça pakça değil, biraz esmerliği var... Dedim: "Evlâdım, sen Peygamber Efendimiz'in sülâlesindensin! Senin babaların büyük alimmiş, bak burda yazıyor." dedim. Böyle kimseler çok...

Elhamdü lillâh, bizim de ailedeki an'anemiz öyle... Biz de Buhara'dan gelmişiz bu diyarlara... Yanımızda, kafilemizde Arap halayıklar varmış. Dedelerimiz öyle gelmişler.

Bunları niçin anlatıyorum?.. O tarafa doğru müslümanlar açıldı, bir taraftan Kuzey Afrika'ya açıldı, bir taraftan Kafkasya'ya doğru ilerlediler, bir taraftan Anadolu'yu zorladılar. Ama, Anadolu'nun müslüman olması çok zor oldu. Anadolu İslâm'a çok diretti. Karahıtaylar ordan baskı yapıyorlar, Allah bu taraftan Anadolu'yu fethettiriyor. Ordan gelen göçmenler de Anadolu'ya geliyorlar. Selçuklu devleti, ondan sonra İstanbul'un fethi, Balkanlar'ın fethi; ileriye doğru İslâm'ı götürüyorlar. Sonra onlar da müslüman oluyorlar.

d. Alimler Önderlerdir

Peygamber Efendimiz böyle çalıştı. Ashâb-ı kiram mânâyı anladı. Onlar da İslâm'ı yaymak için böyle çalıştılar. Terk-i diyar, terk-i evlâd ü evtân eyleyip, terk-i rahat eyleyip İslâm'ı yaymaya gittiler. Aynı vazifeyi onların evlâtları da, ulemâ-i âmilîn de, ilmiyle amil alimler de devam ettirdiler.

Peygamber SAS Efendimiz, Hazret-i Ali RA'in rivâyet ettiğine göre buyurmuş ki:

RE. 222/15 (El-ulemâü mesàbîhul-ard) "Alimler yeryüzünün ışıklarıdır, kandilleridir, projektörleridir. (Ve hulefâül-enbiyâ') Peygamberlerin halifeleridir. Asıl halife onlar... (Ve veresetî) Ve benim varislerimdir. (Ve veresetül-enbiyâ') Eski peygamberlerin de varisleridir alimler."

RE. 222/16 (El-ulemâü ümenâür-rusüli alâ ibâdillâh) "Alimler Allah'ın kulları üzerine peygamberlerin emin görüp de, ümmeti emânet ettikleri insanlardır." Alimlerin görevi bu...

RE. 222/18 (El-ulemâü ümenâullàhi alâ halkıhî) "Yarattıkları üzerine Allah'ın garantör, yed-i emin olan kullarıdır alimler..."

Sonra bir hadis-i şerif daha söyleyeyim:

RE. 222/19 (El'ulemâü kàdetün) "Alimler kaidlerdir, komutanlardır, liderlerdir, önderlerdir. (Vel-müttekùne sâdetün) Müttakî kullar da seyyidlerdir, efendilerdir, yüce kimselerdir. (Ve mücâlesetühüm ziyâdetün) Onlarla bir arada olmak, onların yanında olmak, meclislerine devam etmek; ilmin, irfanın, feyzin, sevâbın artması sebebidir." diye alimler medhediliyor.

Onun için alimlerin sıfatları sultandır, padişahtır, paşadır... Meselâ, Muslih Paşa, Aşık Paşa diyor; hüdâvendigâr diyor, sultânül-evliyâ diyor. O mânâyadır, o sebeptendir.

Tabii, alimler de, varisleri oldukları için peygamberlerin vazifesini anlamışlar ve o yolda yürümüşlerdir. Çünkü Peygamber SAS'in hadis-i şerifleri vardır:

RE. 344/13 (Leen yehdiyallahu alâ yedeyke racülen, hayrün leke mimmâ taleat aleyhiş-şemsi ve garabet) "Senin elinle Allah'ın bir kimseye hidâyet nasib etmesi, --sen çalıştın, irşad ettin, ikaz ettin; o da müslüman oldu, hak yola geldi, hidâyete erdi-- senin vasıtanla bir kişinin hak yola gelmesi, üzerinde güneşin doğduğu battığı bütün dünya varlıklarının hepsinden senin için daha hayırlıdır." Neden?.. Hidâyete erdirdiğin insanın sevaplarının misli, onun sevabından bir şey eksilmeden sana gelir.

Alimler bunu anlamışlardır. Onun için bu büyük zâtların sevaplarının, makamlarının yanına yanaşılmaz, yetişilmez. Neden?.. Milyonları irşad etmiş bunlar. Milyonların hidâyete ermesine, müslüman olmasına sebep olmuş. Onların hepsinin amellerinin, sevaplarının bir misli, bunların defterine yazılıyor. Ahmed-i Yesevî Hazretleri'yle kim boy ölçüşebilir?.. İmam-ı Gazâlî Hazretleri'yle kim boy ölçüşebilir?.. Büyük zâtlar, müthiş, muazzam, muhteşem kimseler...

Ali Yâkub Hoca cennet mekân, rahmetullahi aleyh, nur içinde yatsın; Arnavuttu kendisi, biliyorsunuz. Kenan Evren'le de yakınmış yerleri, Arnavutlukta... O her zaman dobra dobra bir insandı; eğriye eğri, doğruya doğru söylerdi: "Allah râzı olsun şu Osmanlılardan..." derdi. Kaç sefer duydum şu kulağımla... "Onlar gelmeseydi Balkanlar'a, İslâm'ı tebliğ etmeseydi, belki bugün biz Arnavutlar olarak hristiyan olarak yaşayacaktık. Haberimiz olmayacaktı belki..." derdi. Osmanlılara şükranını böyle ifade ederdi.

Muhterem kardeşlerim! Alimler de iki çeşit: Bir sözde, lafta ve unvanda alim... Bir de haliyle Allah'ın sevdiği sıfatlara sahib alim... Asıl önemli olan o!.. İşte o da tasavvufun büyükleri mürşidler ve tasavvufun erleri, alp erenler... Kimisi savaş etmiş, kimisi ibadet etmiş, kimisi ilim öğretmiş medresede ama, İslâm için çalışmışlar. Orta Asya'nın o, müşrikleri böyle müslümanların üzerine gönderen bölgelerine İslâm'ı yayan bunlar...

Balkanlar nasıl müslüman olmuş?.. Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan'ın meşhur bir makalesi vardır, bu salondaki herkes bilir: Kolonizatör Türk Dervişleri... Tek başına gidiyor, bir yerde bir kulübe yapıyor. Ama neresi?.. Yol güzergâhı... İnsanların yardıma, istirahate muhtac olduğu yer... Ağaç dikiyor, su getiriyor, yer yapıyor; tekke kuruyor, gelenleri misafir ediyor. Orası genişliyor, sonradan bir büyük şehir oluyor. Balkanlar'daki müslümanlaşmanın böyle dervişlerin faaliyetiyle nasıl olduğunu, nasıl neşv ü nemâ bulduğunu Ord. Prof. Ömer Lütfi Bey anlatıyor.

Bugün dahi Amerika'ya, Avrupa'ya, müslüman olmayan yerlere İslâm'ın yayılması yine ihlâslı, hâlis, muhlis dervişler vasıtasıyladır.

Bunları niçin anlattım?.. Şu bakımdan anlatıyorum ki muhterem kardeşlerim, Ahmed-i Yesevî Hazretleri işte bu mânâyı anlamış bir insan... Hayatını bu mânâya adamış bir kimse... O bakımdan, esas İslâm dini bakımından Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin mevkii anlaşılsın diye, bu girişi yaptım.

Yâni, Ahmed-i Yesevî Hazretleri, Peygamber SAS Hazretlerinin başlattığı hizmeti tarihin şahid olduğu bir şekilde, çok mükemmel bir tarzda başarmış bir insan... Çok büyük bir zât... Hem Asya'da, hem Avrupa'da, hem Anadolu'da... Bizim üzerimizde çok büyük hakkı var; çünkü, talebeleri Anadolu'yu İslâmlaştırmış. Bize tasavvuf terbiyesini veren o... Yunus Emre'ler, Hacı Bektâş-ı Velî'ler ona bağlı...

Şimdi Ahmed-i Yesevî Hazretleri'ni bizim halkımızın çok iyi tanıması lâzım!.. Çünkü şükran borcumuz var, çünkü büyüğümüz, çünkü ecdâdımız belki... Çünkü, kültürümüzün en önemli isimlerinden biri... Tabii, yavaş yavaş bir aslını anlama, öze dönüş... Bu batılılaşma hikâyesinin önünü, arkasını anlayıp, bu batılıları da iyi tanıyınca, biraz daha bir uyanma oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılması, bizim oralara gitmemizi sağladı. Meselâ, bizim Azerbaycan'a gittiğimiz gün, Azerbaycan istiklâlini ilân etti. Taşkent'e geçtiğimiz gün, Özbekistan istiklâlini ilân etti. Yâni sûrî de olsa, bir başlangıç tabii...

Orasına bir serbestlik oldu. Demirperde yıkıldı, ziyâret imkânları oldu, oraları görmeğe başladık. Zulmü de gördük, zulme uğramış kardeşlerimizi de gördük. Sarıldık birbirimize, ağlaştık, göz yaşları döktük, sakallarımızı ıslattık göz yaşlarıyla... Bir yenilik oldu.

Tabii, öze dönüş dolayısıyla geçtiğimiz yıllarda UNESCO kararıyla bir yılımızı Yunus Emre yılı ilân ettik; güzel... 1993 yılını Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin hatırasına tahsis ettik Türkiye'de; bu da güzel... Ama, kâfi değil... Bu toplantı kâfi değil, bu salonlar kâfi değil, bu çok güzel hazırlanmış konuşmalar kâfi değil...

Salonun sahibi Mehmed Tanrısever kardeşimiz müjdeledi: Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin evlâdından bir zât Özbekistan'dan veya Kırgızistan'dan gelmiş buraya... Onunla temasa geçmiş. O film çeviriyor biliyorsunuz; Minyeli Abdullah, Sürgün vs. "Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin hayatıyla ilgili bir film çevirelim!" diye teklifte bulunmuş. İnşaallah onlar olacak. Gözümüzün önünde göreceğiz böyle...

Kelimeler tasvir etmeğe yetmiyor. Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin türbesini göreceğiz, yaşadığı muhiti göreceğiz, doğduğu şehri göreceğiz. Hâlini anlayacağız, hayatını anlayacağız. Tabii, inşaallah hizmetler yapılacak. Bir yıl kâfi gelmiyor, belki hatırasına on yıllar tahsis etmek lâzım!..

e. Ahmed-i Yesevî Hz. Hakkında Kaynaklar

Muhterem kardeşlerim!

Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin biz Anadolu'daki Türkler, müslümanlar, hattâ Kürtler diyor kaynaklar; Tunceli civarındaki kökeni Kürt olduğu bilinen kimseler, kendilerini Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin evlâdı olarak kabul ediyorlar diye kitaplarda okudum. O da önemli bir nokta... Biz evvelden beri biliyoruz, Ahmed-i Yesevî menkabesi bizim Hacı Bektâş-ı Velî'nin Velâyetnâmesi'nde var, Menâkıbnâmesi'nde var... Meşhur Evliyâ Çelebi Hazretleri'nin Seyâhatnâmesi'nde var... Horasan erenleri deyince zâten hepimiz biliyoruz, akan sular duruyor. Aşıkpaşa'dan biliyoruz. Alperenleri, Gàziyân-ı Rum'u kimin gönderdiğini biliyoruz. Ahmed-i Yesevî hakkında bilgimiz var...

Tabii, bu bilgilerin sıhhati merakımızı tatmin etmez. Daha derin, daha çok isterim dediğiniz zaman, "Nerelerde bulabiliriz bu bilgileri?" diyecek olursak, o zaman bütün eski tarihî bilgilerimiz gibi, birtakım eksiklikler ile karşı karşıya kalıyoruz. Birtakım kaynaklar var ama, bize tam mânâsıyla, gerektiği kadar, sadra şifâ olacak kadar bilgiler iletemiyorlar.

Ahmed-i Yesevî Efendimiz'le ilgili bilgilerin en başta gelen birincisi kendisinin yazmış olduğu, kendi ağzından, kendi anlattığı hikmetler... Hikmet diyor, o kendi şiirlerine... Biz dînî şiirlere halk edebiyatında, ilâhi deriz. Bektâşî Tarikatı'ya ilgili şiirlere nefes derler. Yine böyle felsefî derin mânâ taşıyan dörtlüklere de meselâ, ma'nî denmiş. Ma'nî, mânâ taşıyan söz demek... Kadı Burhâneddin, tuyug demiş; yâni, bir duyguyu dile getiren dörtlük mânâsına... Hikmet de; akla, mantığa, dine, ilme, irfana uygun söz demek...

Ahmed-i Yesevî Efendimiz şair değil... Şair küçültür bazı insanları... Peygamber SAS Efendimiz hakkında da, Kur'an-ı Kerim'de, hep okuduğunuz Yâsin Sûresi'nde geçiyor:

(Ve mâ allemnâhüş-şi'ra ve mâ yenbağî leh) "Biz ona şiir öğretmedik, şiir ona gerekmezdi." (Yâsin: 69) buyruluyor. Peygamber Efendimiz'e Kur'an'ın tamamlayıcısı olan, hikmet menbaı olan hadis-i şerifleri söyleme kabiliyetini vermiş.

(U'tiytü cevâmiul-kelîm) Derli toplu, özlü hadis-i şerifler sünnet-i seniyyesi... Onlar Peygamber Efendimiz'e verilmiş, Kur'an-ı Kerim'den ayrı hikmettir. Onun için hikmet sözü, dinî literatürümüzde... Kur'an-ı Kerim'de de buyruluyor:

(Ve men yü'tel-hikmete fekad ûtiye hayran kesîrâ) "Birisine bir hikmet verilmişse, çok büyük hayır verilmiş demektir." (Bakara: 269) Hikmet büyük bir bağış, Allah'ın büyük bir ikramı...

Onun için, Ahmed-i Yesevî Hazretleri hikmetler söylemiş. Yâni, hikmetâmiz, akla mantığa, ilme irfana uygun, hakîkatları ifade eden, derin mânâlı sözler söylemiş. Onun için adı hikmet...

Tabii, bu hikmetler toplanmış, Divân-ı Hikmet diye kitap haline gelmiş, yazmalar haline gelmiş, birkaç defa basılmış. Ama, hem yazma hem basma Divân-ı Hikmet'ler incelenirse, bunların birbirlerinden çok farklı olduğu görülür. Neden?.. Çünkü mübârek Ahmed-i Yesevî Efendimiz, yeri geldikçe hikmet buyurmuş, söylemiş, kaydedilmiş. Daha sonra toplanmış, muhtelif kolleksiyonlar var... Elden ele geçmiş, hattâ ezberlenmiş. Müridler okumuşlar toplantılarında... "Efendimiz şöyle buyurdu, şu hikmeti buyurdu." diye an'anevî olarak gelmiş ama, tekkelerde kullanıla kullanıla, içine aynı havada, aynı mânâda başka kişilere ait şiirler de konulmuş.

Bu bizim Türk Edebiyatı'nda çok oluyor. Meselâ, Mevlid'i çok sevmişiz. Süleyman Çelebi Hazretleri'nin Mevlid'i, Vesîletün Necât... Ama, Mevlid'i okurken kürsüden iniyor mevlidhân, hafız arada bir başka ilâhi söylüyor. Bir başka ilâhi filân derken, Mevlid sayfalarına baktığınız zaman, Süleyman Çelebi'nin Vesîletün Necât'ından başka alınmış manzumeler görüyorsunuz. Yâni, bir kolleksiyon oluyor, bir güldeste oluyor, bir antoloji olmuş oluyor. Meselâ Merhaba bölümünün başka bir şaire ait olduğu isbat edilmiş.

Aynı şey Yunus Emre'nin divanında var, şiirlerinde var... Muhtelif yazma eserlere bakıyorsunuz; bunda 135 tane ilâhisi var Yunus'un, ötekisinde 240 tane, berikisinde şu kadar... Birbirinden farklı... Tabii o ilâhileri yazan adam, falanca mübârek zâtın ilâhisi diye onu da oraya yazdığı için, başkalarının ilâhileri de girmiş oluyor.

Divân-ı Hikmet'lerde böyle... Ama, doğrudan doğruya Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin hayatıyla, tasavvufî fikirleriyle ve kendi hayatındaki birtakım mühim olaylarla ilgili bilgiler var Divân-ı Hikmet'te... Onun için hayatı hakkında önemli kaynaklardan birisi, en başta geleni kendisinin bu Divân-ı Hikmet'i...

Sonra bizim iyi tanımadığımız, mütehassısların kullandığı birtakım kaynaklar var... Meselâ, Ali Şir Nevâî'nin Nesâimül-Muhabbes'i var... Bizim Prof. Dr. Kemal Eraslan neşretmiştir bunu... Orada Yesevîler'le ilgili bilgi var... Bu Molla Camî'nin Nefâhatül-Üns tercümesidir ama, Ahmed Yesevî'yi Nevâî kendisi eklemiştir.

Reşâhatü Aynil-Hayat, (Reşâhat) Ali el-Herevî'nin eseridir. Bunun Türkçe tercümeleri var, Osmanlıca tercümeleri var... Orda da bilgiler var.

Mihmannâme-i Buhârâ, Risâle-i Tevârih-i Bulgariyye, Süleyman Hakim Ata'nın Bakırgan'ı gibi mütehassısların incelediği eserlerde küçük bilgiler var... Tibyânü Mesâilil-Hakàyık var, Harîrîzâde Kemâleddin Efendi'nin, Süleymaniye'de Fatih Kütüphanesi'nde 430-432'de bulunan meşhur eseri...

Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde Yesevî dervişleriyle ilgili bilgiler var. Kendisi de, ben Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin torunlarındanım!" diye söylüyor. Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin Menâkıbnâme'si eskidir, On beşinci Yüzyıldandır. Orda Ahmed-i Yesevî hakkında güvenilir olmayan bilgiler var... Hattâ Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin de bir menâkıbnâmesi olduğunu orası bildiriyor.

Bizim tarihçi Âlî'nin Künhül-Ahbâr'ında bilgiler var...

Fakat, Yesevî Hazretleri'yle ve onun müridleriyle, onu takib eden insanların teşkil ettiği Yesevîlikle, Yesevî Tarikatı'yla ilgili en mühim eserlerden bir tanesi, Cevâhirül-Ebrâr Min Emvâtil-Bihâr isimli elyazması eserdir. Bu eser İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe yazmalar bölümünde, 3893 numaradadır. Tek nüshadır bu... Büyük bir eserdir, 327 sayfadır. Son tarafından 127 sayfası Farsçadır. Bir Yesevî dervişi tarafından yazılmıştır. Yesevîlikle, Yesevî Tarikatı'yla ilgili çok bilgiler var içinde... Bunun Yesevî Hazretleri'ne tahsis edilmiş olan yılda, 1993'te neşredilmesi iyi olurdu. İnşaallah yakın zamanda neşredilmesini temenni ederiz.

Bunlar tarihî kaynaklardır. Birkaç tane daha belki ismini söylemediğim kaynak var... Bugün Ahmed-i Yesevî ile ilgili, bizim sizin istifade edebileceğiniz, monografi sayılabilecek en önemli eser, Ord. Prof. Fuat Köprülü'nün gençken yazmış olduğu Türk Edebiyatı'nda İlk Mutasavvıflar isimli eserdir. İlk defa 1919 yılında galiba, eski harflerle basılmıştır. O zamanın şartlarında Köprülü'nün böyle bir eser ortaya koyması, onun dâhi olduğunu gösterir. Çok güzel ve büyük bir çalışmadır. Eserin birinci bölümü Ahmed-i Yesevî Hazretleri'yle ilgilidir, ikinci bölümü de Yunus Emre'yle ilgilidir. Ve devrilmiş bir kütüphânedir. İçindeki dipnotları mı takib edeceksiniz, ana metni mi takib edeceksiniz. Ne bulduysa toplamıştır, hırsla, aşkla, şevkle, gençlik yıllarının o enerjisiyle...

Kendisini ziyarete gitmiştik evinde de, şu kadarcık bir adam... Küçücük fıçıcık derler, ama Allah kabiliyet vermiş. Ben zâten ufak tefek bir insanım; ben ona böyle tepeden bakıyordum. Çok muazzam bir eserdir. Tabii, bu içindeki kaynaklar ve bilgiler İslâm Ansiklopedisi'nde tekrar edilmiştir. Daha sonra Ahmed Yesevî ile ilgili çalışma yapan insanların eserlerinde tekrar edilmiştir. Bütün ansiklopedi maddelerinin kaynağı aşağı yukarı odur. İşte Evliyâlar Ansiklopedisi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İslâm Ansiklopedisi... gibi. İslâm Ansiklopedisi'ndeki Ahmed Yesevî maddesi zâten Fuad Köprülü'nündür. Yâni, ana kaynak odur; sonradan eser yazanlar ondan faydalanmışlardır.

Büyük ölçüde isabetli fikirler söylemiştir. Tabii, yanıldığı bazı noktalar vardır. Ama, çok mühim bir eser olma hüviyetini hâlâ koruyor. Müteaddit defalar basılmıştır. İlki eski harflerledir. Tabii, eski harflerden yeni harflere çevrilirken, çevirenlerin bilgisi veya hatâları işin içine girmiştir. Okuyuş hatâları olmaması bakımından, eski baskısı daha kıymetli...

Sonra yine kütüphânenizde bulunmasını tavsiye edebileceğim bu konuyla ilgili bir eser, Dr. Hayati Biyce'nin Hoca Ahmed Yesevî'nin Divân-ı Hikmeti neşri... Bu Diyanet Vakfı'nın neşriyatıdır. Güzelliği, bir tarafına hikmetlerin Orta Asya Türkçesiyle metnini yazmıştır. Hemen yanına, bizim anladığımız Türkçeyi de yazmıştır. Mukayese etme imkânı vardır. O bakımdan önemli bir baskı olarak tanıtılmağa değer güzel bir çalışma... Allah râzı olsun kardeşimizden...

Sonra, Prof. Dr. Kemal Eraslan Ahmed-i Yesevî üzerinde çalışmıştır. Onun bir eseri Kültür Bakanlığı yayınlarından, Divân-ı Hikmet'ten Seçmeler... Tabii o, dilci olarak bu işin mütehassısı olduğundan, okuyuşları daha isabetlidir. Kelimeleri daha iyi biliyor. Notlar ve sâireler var; daha kıymetlidir.

Biz 1993 yılında, herkesten önce, İlim Kültür ve Sanat Vakfı olarak bir sempozyum yaptık. O sempozyumdaki konuşmaların bir kısmı bizim İlim ve Sanat dergimizde Ahmed-i Yesevî ve Orta Asya'da Tasavvuf sayısında (Temmuz 1992) vardır. Resmi kaynaklardan önce biz bu işi ele almış oluyoruz.

Anadolu'yu Aydınlatan Güneş Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî ve Yesevîlik diye, Prof. Dr. Cemal Anadol'un bir eseri var... Bu muhtelif kaynaklardan alınmış iktibaslar mecmuası gibidir. Tahlil ve tenkid yoktur içinde... Basit oluyor o bakımdan...

f. Ahmed Yesevî Hazretleri'nin Hayatı

Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin doğduğu yer, bugünkü Kazakistan'ın içinde oluyor. Doğu Türkistan sayılan kısımda Çimkent şehrine yedi kilometre mesafede Sayram denilen bir yerdir. Sayram Türkçe bir kelimeymiş, suyun azalması, sığlaşmasına saylamlaşmak diyorlarmış. Farsçası İsficâb veya İspicâb'dır. Zeki Velidî Togan, isfic beyaz mânâsına gelir diyor. Aslında Farsçada beyaz sefîd'dir veya isfid'dir ama, sonunun c ile bitmesi, demek ki bir diyalekt olmuş oluyor. İsficâb; beyaz su, aksu mânâsına geliyor, bu isimle de tanınıyor.

Doğum tarihi belli değil ama, aşağı yukarı zamanı belli... Doğum tarihi hakkında bu kaynaklarda yazılan şeyler tahminlere dayanıyor. Eldeki bilgilerin yorumlamaya ve değerlendirmeye dayanıyor. Bazı bilgileri değerlendirmedikleri zaman da, tabii iş yanlış oluyor. Divân-ı Hikmet'in içinde meselâ, bazı bilgiler var... Onların değerlendirilmesi lâzım!..

Ansiklopedilerden bulabileceğimiz bilgi olarak söylememiz gerekirse, 27 yaşında Yusuf-u Hemedânî Hazretleri'ne intisab ettiğini Divân-ı Hikmet'inde görüyoruz. Kendi şiirlerinde, yıl yıl neler yaptığını yazan bir hikmette, Yusuf-u Hemedânî Hazretleri'ne intisab ettiğini anlatıyor. Yusuf-u Hemedânî, Ebû Ali Faremedî Hazretleri'nden el almış olan, Hanefiyyül- mezheb, çok büyük bir zâttır. Çok önemli bir şahsiyettir.

Yusuf-u Hemedânî, Hemedan şehrine mensubdur. Ömrünü fıkıhla, ilimle, Kur'an okuyarak, hiç bir zamanını boş geçirmeyerek sürdürmüştür. Yedi yüz adımlık yerde, bir yerden bir yere giderken, Bakara Sûresi'ni okur öyle gidermiş. Yolda yürürken bile Kur'an okuyarak giden, uzun boylu, sarışın, çiçek bozuğu yüzlü; çok gayretli, insanların İslâm'a gelmesi için çok çalışan bir insan... Hanefî mezhebinden... Bağdat'a geldiği, Ebû İshak'dan Hanefî dersi aldığı rivayet ediliyor. Hadis bilgisi var... Ehl-i sünnete son derece merbut... İran'da ateşperestlerin evlerine gidip onları İslâm'a davet edermiş. Çok cömertmiş, eli açıklığıyla tanınmış.

Bir ara Buhara'ya gelmiş ve Buhara'da bulunmuş, hizmet yapmış. Sonra, Herat'a gitmiş, Herat'ta bulunmuş. Tekrar çağırmışlar kendisini Buhara'ya... Herat'tan Buhara'ya gelirken yolda, Merv'e yakın bir yerde vefat etmiş. Bir rivayete göre, "Kabrini Merv'e taşımışlar." deniliyor.

Yusuf-u Hemedânî'ye intisabı çok önemli. Kendisi küçüklüğünde Yesi şehrine giderek Aslan Bab isimli mürşidden istifade etmiş. Yesi şehri, Sayram'dan 157 km kadar daha uzakta bir şehir... Sayram'da doğmuş, babası Şeyh İbrâhim'den ilk bilgileri almış. Babasının hem şeyh olması önemli, hem de Peygamber Efendimiz'in sülâlesinden olması önemli. Şeceresi veriliyor kaynaklarda...

Demin anlatmıştım, İran'da, Horasan'da, Mâverâünnehir'de Peygamber Efendimiz'in evlâdından çok kimseler var... Ayrıca, özellikle Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin doğmuş olduğu Sayram şehrinde üç büyük aileden bahsediliyor. Bunlardan birisi olan bilginler ailesinin Peygamber Efendimiz'in soyuna mensub olduğu da bildiriliyor. Yâni, bölgede Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin gerçekten, Peygamber SAS Efendimiz'in evlâdından olmasının kabul edilmesi için uygun bir durum var...

Aynı durum, Hacı Bektâş-ı Horasanî için de bahis konusudur. Onun da seyyid olduğunu, Ebûbekir Vasıtî --ona yakın zamandaki kaynaklardan birisi-- kaydediyor. Sonradan seyyid diye nisbet edilmiş değil... Eski kaynaklarda da seyyid olduğu söyleniyor. Nişâpur'dan gelmiş. Oraları zaten Arap ordugâhı diye biliyoruz.

Ahmed-i Yesevî Hazretleri, davranışı itibariyle Peygamber Efendimiz'in vazifesini, emretmiş olduğu hizmeti devam ettirmesi bakımından haliyle, tavrıyla Efendimiz'in yolundan, onun istediği yoldan gittiği gibi; sülâle itibariyle de Peygamber SAS Efendimiz'in evlâdındandır. Hattâ daha sonraki torunlarından bazılarının hayatını anlatan kitaplar, şecere vererek soyunun nereye gittiğini gösteriyorlar.

Bildiğimiz bir başka husus, Yusuf-u Hemedânî'den feyz almış. Ondan sonra onun halifeleri arasına kadar yükselmiş. Yusuf-u Hemedânî çok büyük bir zât... Birçok halifeler yetiştirmiş. Kendisinden sonra yerine geçen zâtların üçüncüsü olarak Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin Hâcegâniyye yoluna; Yusuf-u Hemedânî ve Abdülhâlik-ı Gücdevânî'den Bahâeddîn Nakşıbend'e doğru gelen tarikat yolunun postuna oturduğu da tarihî kaynaklarla sabit...

Burada hâce sözü üzerinde bir izahat vermek istiyorum. Hâce, bizim anladığımız hoca mânâsına değil. Yâni ben cami hocasıyım, filânca üniversite hocası; bu mânâya değil. Bir kere yazılış olarak vav'la yazılıyor, havâce gibi yazılıyor; fakat bu vav okunmuyor, hı harfinin özel telâffuzunu gösteriyor. Hâce, soylu kimselere ve özellikle Peygamber Efendimiz'in sülâlesinden olanlara verilen bir isim... Vezirlere verilebiliyor, büyük zâtlara veriliyor, sıradan insanlara verilmiyor. Nasıl bizim hüdâvendigâr, hünkâr kelimesini Anadolu'da kullanılıyor. Meselâ, Mevlânâ Hazretleri'ne Molla Hüdâvendigâr, Molla Hünkâr deniliyor, Hacı Bektâş-ı Velî'ye Hünkâr deniliyor. O da bir unvandır. Hâce de onun gibi bir unvandır.

İkincisi, ismi Ahmed... Sonra Yesevî, ism-i nisbet denilir buna... Yâni, bir insanın nereye mensub olduğunu, nereden neş'et ettiğini, yetiştiğini gösteren bir kelimedir. Bu ism-i nisbet sıfattır. İsme sıfat tamlaması şeklinde bağlanır. Farsça sıfat tamlaması... Onun için bunun doğru telâffuzu Ahmed-i Yesevî... Farsçası böyle... Bunu Türkçe söyleyeceksek Yesili Ahmed, Yesi şehrinden Ahmed dememiz lâzım!.. Yesevî, Yesi şehrine mensub mânâsına geliyor.

Buhara daha güneyde, daha emniyetli, daha büyük bir kültür merkezi ama, Buhara'dan kuzeydoğuya dönmesi önemli... Küfrün kaynağını karşılamak, küfrün önünü kesmek, müslüman olmayanlara İslâm'ı anlatmak için, o tarafa doğru bir hamle var... Yesi'de vazife görmüş, hizmet etmiş.

Zamanını üçe ayırmış: Bir kısmında talebelerle meşgul olur, onlara ulûm-u dîniyyeyi öğretirmiş; bir kısmında ibadet edermiş; bir kısmında da, geçimini alın teriyle kazanmak için fiilen çalışıyormuş. Bizim Nakşî Tarikatı'nda da, tasavvufun bütün kollarında da çok önemlidir. Her şeyin aslı esası helâl lokma yemek olduğu için, alnının teriyle yaşamak ve elinin emeğini yemek, kimseye yük olmamak, aksine kazandığını başkalarına yedirmek esastır.
Yunus bunu çok güzel ifade ediyor:

Dürüş, kazan, ye, yedir;
Bir gönül ele getir!

Dürüşmek, gayret etmek demek... Çalış, kazan; kendin helâlinden ye ve başkalarına da ikram et, yedir! (Bir gönül ele getir!) Bir gönül kazan, birisinin bir hayır duasını al! "Allah râzı olsun!" de!..

İbrâhim ibn-i Edhem Hazretleri ne yapardı?.. Gündüz çalışırdı, yevmiyesini alırdı. Çarşıdan pazardan yiyecek içecekleri zenbiline alırdı, kaldığı tekkedeki dervişlere kazancını gıda olarak getirirdi, onlarla yerdi. Kazanıyor, kazandığı ile bir şeyler alıyor, başkalarına ikram ediyor...

Helâl kazanmak; bu çok önemlidir. Onun için, erbâb-ı tasavvufun her birinin bir mesleği vardır. Onun için meslek teşekkülleriyle tasavvuf iç içe girmiştir. İşte Ahî Evran, meslek loncalarının, esnaf teşkilâtlarının piri olarak biliniyor.

Adam derviştir, şeyhtir, büyük alimdir ama, kendisinin bir helâl kazanç kapısı vardır, ordan yer. Kazanır, kazandığını da başkasına ikram eder. Onun için kimisi attârdır; Ferîdüddîn-i Attâr... Attâr, ne demek?.. İlâç, devâ, ot, koku vs. satan insan...

Hayreddîn-i Nessâc... Nessâc ne demek?.. Dokumacı... Ebûbekr-i Varrâk... Haddâd... Haddâd, demirci demek... Seyyid Emir Külâl; Bahâeddîn-i Nakşıbend Efendimiz'in şeyhi... Külâl ne demek?.. Çömlekçi demek... Çömlek yapardı çünkü, çömlek satardı. Neden?.. Helâlinden yemek için, başka geliri olsa bile helâlinden kazanmak için...

Ahmed-i Yesevî Hazretleri de kaşık yontardı, kepçe yapardı tahtadan... Onlara satmağa kendisi bile gitmezdi. Bir öküzü olduğu rivayet ediliyor. Öküzünün heybesine koyarmış, dehlermiş hayvanı... Hayvan çarşıda pazarda dolaşırmış. İsteyenler kaşıklarını, kepçelerini alır, parayı heybenin içine koyarlarmış. Yâni, alışverişe bile tenezzül etmiyor. Kim ne verirse tamam, içine koysunlar; ondan sonra, onunla geçiniyor. Helâl lokma yemek, kimseye yük olmamak, bilakis başkalarına fayda sağlamak...

Dünyada gözleri yoktur, ana özellikleri budur. Padişahların yanına gitmezler. Padişahlar ziyaret etmek ister, kabul etmezler. Yusuf-u Hemedâni'ye Sultan Sencer altmış bin altın göndermiş, "Bunları dervişlere harcayın!" diye... Sonra, "Bu mübârek zâtın, bu şeriata bağlı, sünnete bağlı çalışkan zâtın menâkıbını bize yazın!" demiş. "Yazalım mı efendim, sultan istiyor?" demişler. Demiş ki: "Kusurumdan başka ona yazacak bir şeyim yok!" Çok ısrar edince, "Gördüklerinizi yazın!" demiş.

Tabii, para gelirse fukaraya dağıtılır, yoksulların işleri görülür, yetimlere yedirilir. Onlar yine yamalı elbiselerle gezerler, oruç tutarlar, aç gezerler.

Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin bir önemli jesti, 63 yaşında yerin altını kazdırıyor, oraya merdivenle inilen bir ibadethâne yapıyor mezar gibi; ömrünü orda geçiriyor. 1166 tarihini vefat tarihi diye vermişler; yok öyle bir tarih... Halbuki hikmetlerinde, 125 yaşında olduğuna dair hikmetler var... Olabilir. Çünkü, bu mübarek zâtlar çok yaşıyorlar. Padişahların hayatlarına bakıyorsunuz 47 yaşında ölmüş, 42 yaşında ölmüş, 49 yaşında ölmüş... Osmanlı sultanlarının hayatlarını şöyle istatistikî olarak bir inceleyin; o kadar izzet, ikram, itibar, bal, kaymak... Ama, genç ölüyorlar.

Alimler çok yaşıyorlar. Neden?.. İslâm'ın insanın sağlığının da reçetesi olmasından dolayı... İslâm, insanın ruh sağlığının da, beden sağlığının da reçetesi olduğundan çok yaşıyorlar. Ben inanıyorum, 125 yıl yaşamıştır. Pir-i Türkistan sözünde tabii bir tarikat piri mânâsı olduğu kadar, bir de böyle beli iki kat olmuş, 125 yaşına gelmiş bir mübarek zat gözümün önüne geliyor. O kadar da yaşamış olabilir. Öyle yazıyorsa hikmetler, kabul da edilebilir. Olmayan bir yaş değil, yaşanılmayan bir yaş değil...

Ne zaman öldüğüne dair de bir kayıt mevcut değil elimizde... Fakat, Yesi şehrinde vefat ettiği belli... Yesi şehri çok önemli bir şehir. Oğuz Kağan'ın filân pâyıtahtı olan, tarihî bir şehir, önemli bir şehir... Sayram da önemli, ama Yesi tâ eski imparatorlukların kültür merkezi olan, önemli bir yer... Şimdi onlardan iz kalmamış olabilir.

Bu kadar uzun yaşamış. İrşadlarında İslâm'ı öğretirken bakıyoruz... Bir çalışma yapılması lâzım, ben o çalışmayı daha görmedim daha... Divân-ı Hikmet'teki manzûmeler ile, Yunus Emre'nin manzûmelerini karşılaştırmak lâzım!.. Bu çok önemli... Çünkü, Yunus Emre'nin bazı şiirleri, Divân-ı Hikmet'teki bazı hikmetlerin tercümesi gibi... Aynı... Bakıyorsunuz, okuyorsunuz; tam Yunus... "Haa, demek ki, Yunus burdan aynı fikri almış, kendisi Anadolu Türkçesiyle söylemiş." diyorsunuz. Bu kadar yakın ilişki var, Divân-ı Hikmet ile Yunus Emre arasında...

Benim tesbit ettiğim bir kaç misal var... Ama o misaller çoğaltılabilir. Yunus'un gerçekten Hoca Ahmed Yesevî'ye bağlı bir insan olduğu ordan anlaşılıyor.

Hikmetleri var Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin... Sonsuz hizmetleri var... Yetiştirdiği kâmil insanlar var, evliyâullah var...

Bir şey dikkatimi çekmişti. Yazıcıoğlu Selâhaddin Muhammediyye'yi yazdığı zaman, mukaddimesinde söylüyor:

"--Rüyamda Rasûlüllah'ı gördüm, o emretti, ondan yazdım." diyor.

Onlar böyle durup dururken eser yazmıyorlar. Bir mânevî işaretle yazıyorlar. Peygamber SAS Efendimiz'i rüyada görmüş, Muhammediyye'yi onun emri ile yazmış. Götürmüş şeyhi Hacı Bayram-ı Velî'ye... Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'nin sözü önemli... Almış kitabı:

"--A evlâdım! Böyle yazı ile, çizi ile uğraşacağına, bir can ele alsaydın da onu yetiştirseydin ya!" demiş.

Yâni, şunu anlatmak istiyorum: Bu mübârekler insan yetiştirmeğe çok önemli görüyorlar.

Biz şimdi bu devirde eser yazmayı önemli görüyoruz. Ben şahsen onu çok önemli görüyorum. Söylenmedik söz kalacak diye korkuyorum. Bir çok kimse ilmini söyleyemeden mezara gidiyor, gitti diye üzülüyorum. Yazmak lâzım diye düşünüyorum. Hacı Bayram-ı Velî demiş ki:

"--A evlâdım! Yazmak çizmekle uğraşacağına, bir gönül, bir insan alsaydın eline; yetiştirseydin, bir kâmil insan olsaydı!"

Çok önemli... Onların zihniyeti bu: Bir kâmil insan yetiştirmek... Çünkü, bir kâmil insan binlerce insanı yetiştiriyor. Alıyorsunuz onu bir yere koyuyorsunuz, gittiği yerde bir koloni meydana getiriyor. Şeyhi kendisini Midilli adasına göndermiş, orda nice insanları müslüman etmiş.

Onun için, insan yetiştirmek önemli olduğundan, eserleri yetiştirdiği halifeleri... Biliyoruz ki Hacı Bektâş-ı Velî, Horasan erenleri, alp erenler, Anadolu'ya cihada gelen insanların çoğu Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin işaretiyle gitmiş. Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî'de bu var, söz olarak ifade ediliyor; tarihen de, doğrudur, böyledir. Menkâbeler mübalağalı olsa bile, Anadolu'ya işaret ettiği muhakkak... O taraflar aşağı yukarı hallolmuş, asıl büyük fütûhatın ufku Anadolu olduğu için, "O tarafa yürüyün!" diye müridleri sevk ediyor.

Anadolu'nun mânevî fatihi kimdir?.. Ahmed-i Yesevî Hazretleri'dir. Çünkü o göndermiş, o işaret etmiş; ondan sonra asırlarca süren savaşlardan sonra, o fütûhat tamamlanmış.

Şimdi bir eseri daha var... Onu da Kemal Eraslan neşre hazırladı, Fakırnâme diye bir eseri... Mukaddimesinde söylüyor: "Bu eseri, şu şu sıfatlardaki Ahmed-i Yesevî Hazretleri şöyle buyurdu." diye... Şöyle okuyabilirim:

"Ammâ bilgil ki bu risâleyi kutbul-aktâb, server-i meşâyih, sultânül-evliyâ ve burhânül-etkıyâ, ferzend-i Han-ı Hazret-i Sultânül Enbiyâ SAS Hazretleri, Hazret-i Sultan Hâce Ahmed-i Yesevî andak ayıtıbdurlar kim..." diye açıkça başında, "Bu satırları Ahmed-i Yesevî söyledi." diye ifade ediliyor.

Hemen reddediyor. Fuad Köprülü de aşağı yukarı o kanaatte... Netice itibariyle Kemal Eraslan diyor ki:

"--Eski hikmet mecmualarının başında bu yok... Bu Divân-ı Hikmet'in bir parçası değil..." diyor.

Fakırnâme ayrı bir eser, tasavvufî bir başka eser... Onun içinde olması gerekmez. "Eski yazmalarda yok, onun değildir, birisi uydurmuştur." diyor. Ama, niye uydursun?.. Bir eseri uydururlar, birisine atfederler ama, bir sebep olması lâzım! Yâni ne diye uydursunlar Ahmed-i Yesevî'nin söylemediği bir şeyi...

Fakırnâme son Kazan baskılarında var ama, oraya bir yerden gelmiş tabii... Durup dururken "Ahmed-i Yesevî Hazretleri şöyle buyurur." diye demezler. Eski devirdeki bir eserin birisine ait olup olmadığını anlatan, sadece başındaki böyle bir sözdür. "Bunu falanca söyledi." der; "Haa, eser onunmuş." deriz. Başka elimizde bir delil yoktur.

Tasavvufî bir eserdir. İçindeki bilgiler Ahmed-i Yesevî'nin esas ana fikirlerine, tasavvufî görüşlerine aykırı değil... O bakımdan niye reddediyorsun, niye sahih saymıyorsun?..

İkincisi; bir noktayı ihmal ediyorlar, ben onu ilmî bir gerçek olarak ortaya koymak istiyorum: Fakırnâme'nin bir benzeri Hacı Bektâş-ı Velî'nin eseri... Makàlât'ın içinde bir bölüm Fakırnâme gibidir. "Kul Allah'a dört kapı ile ulaşır: Şeriat, tarikat, ma'rifet, hakîkat... Her birisinde on makam vardır." diyor. Fakırnâme de aynı şeyleri şöylüyor: "Dört kapı, kırk makamla ulaşır." diyor. Onları karşılaştırdığın zaman, bazıları tutuyor, bazıları tutmuyor ama; netice itibariyle, ana plan itibariyle aynı muhtevâ Hacı Bektâş-ı Velî'nin eserinde vardır.

Hacı Bektâş-ı Velî 13. Yüzyıl'da yaşamış bir insan... Demek ki, 13. Yüzyıl'da ona benzeyen bir eser dünya üzerinde mevcut... E Hacı Bektâş-ı Velî'nin Horasan'dan geldiği, Lokmân-ı Perrende vasıtasıyla Yesevî olduğu rivâyeti var... Binâen aleyh bu gibi delillerden Fakırnâme Divân-ı Hikmet'in 19., 20. Yüzyıl'daki baskılarında yer aldı diye reddedemeyiz. Tarih eskilere gidiyor. Anadolu'da Yesevî dervişlerinden Hacı Bektâş-ı Velî'nin eserinde var...

Demek ki Yesevîliğin içinde bu şeriat, tarikat, ma'rifet, hakîkat ve bunların alt bölümleri olan kırk makam var... Divân-ı Hikmet'in içinde de var bu... Şeriat var, tarikat var, ma'rifet ve hakîkat tabirleri var ve bunların birlerini tamamlayıcı olduğunu aynı tarzda Ahmed-i Yesevî söylüyor. E tabii, Hacı Bektâş-ı Velî de Makàlât'ında söylüyor.

Binâen aleyh, meseleyi 19. Yüzyıllardan aşağılara çekebiliyoruz, 13. Yüzyıla kadar götürebiliyoruz. Yine Yesevî olan ve Anadolu'ya gönderilmiş olan Hacı Bektaş'ta bir tezâhürünü görüyoruz. Binâen aleyh, bu Fuad Köprülü'nün fikirleri yanlış... Kemal Eraslan'ın Fakırnâme hakkındaki görüşleri, bu bakımdan kabul edilebilecek gibi değil... Fakırnâme 13. Yüzyıl'a kadar geriye gidilebilen bir eser...

Cevâhirül-Ebrâr'la karşılaştırılma yapılabilirse --yine 16. Asırların eseri-- orada da onun benzerleri görülecektir. Şuraya getirmek istiyorum sözü: Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makàlât'ından da anlaşıldığı üzere, Ahmed-i Yesevî'nin bir de tasavvufla ilgili, Fakırnâme'de gördüğümüz gibi bir eseri olabilir. Mihmannâme-i Buhara'yı yazan Fazlullah isimli şahıs, oralara gittiği zaman Yesevî türbesini ziyaret ettiği zaman, orda Yesevî tarikatına ait tam bir eser gördüğünü, çok güzel mükemmel bir tasavvufî eser gördüğünü söylüyor.

Demek ki, bir takım eski eserler var ki, onlar kaybolmuş veya parça parça bazılarının elinde kalmıştır.

Hülâsa şunu demek istiyorum: Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin Divân-ı Hikmet denilen mecmualarda kendisine ait şiirler var ama, Divân-ı Hikmet'teki bütün şiirler sadece onun değildir. Yesevî dervişlerinin de katkılarıyla bir kolleksiyon haline gelmiştir. Bu biliniyor. Bunları ayırmak mümkün...

Bunları ayırmakta bir ipucu olarak benim aklıma gelen: "Yunus Emre'yle benzerlik arzeden hikmetler eskidir." diyebilir. Yunus'un hikmetlerden faydalandığı kesin olduğuna göre, Yunus'la benzerlik olan fikirlerle işlenmiş olanlar, tâ Ahmed-i Yesevî'ye kadar gidiyor diye öyle bir kıstas kabul edebiliriz. Fakırnâme de Ahmed-i Yesevî'nin tasavvufla ilgili görüşlerini anlatan bir eseri olabilir.

Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin fikirleri, tasavvufî görüşleriyle ilgili mâlûmatı benden sonraki kardeşime bırakıyorum.

Hepinize teşekkür ederim. Allah hepinizden râzı olsun... Allah büyüklerimizin şefaatine cümlemizi nâil eylesin...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàh!..

27. 5. 1995 - İstanbul

Çilehàne - Ana Sayfa